Kısa Öyküler...

bari_sen_yanma_diye

(En'am, 162)
Ynt: Kısa Öyküler...

YOĞUN BAKIM


Bir insan düşünün ki, ileri derecede akciğer hastası. O derece ki, ömür boyu solunum cihazına bağımlı olarak yaşamak zorunda. Üstelik, bir de böbrek yetmezliği sorunu var. Sık sık diyaliz makinesine bağlanması gerekiyor. Ayrıca, kalp yetmezliği gibi başkaca problemleri de mevcut. O yüzden pacemaker, yani kalb pili kullanıyor. Dahası, kanser...
Düşünün ki, böylesine büyük sağlık sorunları bulunan bu hastanın bütün masraflarını karşılayan biri var ve onun tedavisini aksamadan yaptırtıyor.
Bütün servetini bile feda etse karşılayamayacağı bu tedavi giderlerini üstlenen ve yaşamasını sağlayan kişiye karşı, o hastaya ne yapmak düşer?
Aslında sağlıklı olduğunu ve bu tedavilere ihtiyacı olmadığını söyleyebilir mi meselâ? “Benim ona hiçbir minnet borcum yok” diyebilir mi?
Yoksa, yatıp kalkıp o kişiye teşekkür eder, gelene gidene ondan söz eder mi?
“Elbette sonuncusu!” dediğinizi duyar gibiyim.
Gelin görün ki, sonuç hiç de umduğunuz gibi değil.
Aslında hepimiz tam da o hastanın durumunda iken, sonuç hiç de olması gereken şekilde gerçekleşmiyor.
Her birimiz, adına atmosfer dediğimiz solunum cihazına bağımlı yaşıyoruz. Kalbimizin çalışabilmesi için, onun içindeki bir odaktan yayılan uyarılara muhtacız. Vücudumuzda her saniye bir kanser hücresi oluşuyor, her an kanserle burun buruna geliyoruz ve ancak vücudumuza yerleştirilmiş savunma sisteminin çalışmasıyla bu habis hücrelerden kurtulabiliyoruz.
Saymaya bile ömrümüzün yetmeyeceği nice iyilik ve lütuf, üstelik ücretsiz olarak, bizlere verilip duruyor.
Kısacası, bizi seven Biri var ve bedelini ödemekten aciz olduğumuz bunca nimet için bizden sadece O’na teşekkür etmemiz isteniyor.
Ve,‘yoğun bakım’ masraflarımızı karşılayan bu Zâtın adını bize veren Elçisi(a.s.m.) bu teşekkürün adının ubudiyet, adresinin ise namaz olduğunu bildiriyor.
Çok mu dersiniz?
Üstüne üstlük, böyle yapıldığı takdirde bir de ebedî bir hayat vaad edildiği halde, bu kadarlık bir teşekkür talebi çok mudur sahi?
Aykut Tanrıkulu
 

Lamia

Divan Üyesi
Ynt: Kısa Öyküler...

Hayatın Anlamı Nedir?


Eski zamanlarin birinde bir adam hayatin anlaminin ne olduguna takmis kafayi..

Buldugu hiçbir cevap ona yeterli gelmemis ve baskalarina sormaya karar vermis..

Ama aldigi cevaplarda ona yetmemis.Fakat mutlaka bir cevabi olmali diyormus..

Ve dolasip herkese bunu sormaya karar vermis.. Köy,kasaba,ülke dolasmis bu arada zamanda durmuyor tabiki ...

Tam umudunu yitirmisken bir köyde konustugu insanlar ona

-Su karsi ki daglari görüyormusun,orada yasli bir bilge yasar! istersen ona git belki o sana aradigin cevabi verebilir. " demisler.

Çok zorlu bir yolculuk sonunda Bilgenin yasadigi eve ulasmis adam. Kapidan içeri girmis ve bilgeye Hayatin anlaminin ne oldugunu sormus..

Bilge sana bunun cevabini söylerim ama önce bir sinavdan geçmen gerekiyor demis ...
Adam kabul etmis..

Bilge bir çay kasigi vermis adamin eline ve içinede silme bir sekilde zeytinyag doldurmus. Simdi çik ve bahçede bir tur at tekrar buraya gel ... Yalniz dikkat et kasiktaki zeytinyag eksilmesin eger bir damla eksilirse kaybedersin..

Adam gözü çay kasiginda bahçeyi turlayip gelmis.Bilge bakmis evet demis kasikta yag eksilmemis,peki bahçe nasildi? Adam saskin..

Ama demis ben kasiktan baska bir yere bakmadim ki...

Simdi tekrar bahçeyi dolasiyorsun kasik yine elinde olacak ama bahçeyi inceleyip gel, demis Bilge...

Adam tekrar bahçeye çikmis gördügü güzellikler büyülemis muhtesem bir bahçedeymis çünkü ...
Geri geldiginde bilge, adama bahçe nasildi diye sormus ...

Adam gördügü güzellikler karsisinda büyülendigini anlatmis..

Bilge gülümsemis ,ama kasikta hiç yag kalmamis demis ve eklemis :

"Hayat senin bakisinla anlam kazanir ya sadece bir noktayi görürsün hayatin akip gider sen farkina varmazsin..Yada görebilecegin tüm güzelliklerin tam ortasinda hayati yasarsin akip giden zamanin anlam kazanir ... "

"Hayatinin anlami senin bakislarinda gizlidir"​
 
S

Sav

Ynt: Kısa Öyküler...

Lamia' Alıntı:
Hayatın Anlamı Nedir?


Eski zamanlarin birinde bir adam hayatin anlaminin ne olduguna takmis kafayi..

Buldugu hiçbir cevap ona yeterli gelmemis ve baskalarina sormaya karar vermis..

Ama aldigi cevaplarda ona yetmemis.Fakat mutlaka bir cevabi olmali diyormus..

Ve dolasip herkese bunu sormaya karar vermis.. Köy,kasaba,ülke dolasmis bu arada zamanda durmuyor tabiki ...

Tam umudunu yitirmisken bir köyde konustugu insanlar ona

-Su karsi ki daglari görüyormusun,orada yasli bir bilge yasar! istersen ona git belki o sana aradigin cevabi verebilir. " demisler.

Çok zorlu bir yolculuk sonunda Bilgenin yasadigi eve ulasmis adam. Kapidan içeri girmis ve bilgeye Hayatin anlaminin ne oldugunu sormus..

Bilge sana bunun cevabini söylerim ama önce bir sinavdan geçmen gerekiyor demis ...
Adam kabul etmis..

Bilge bir çay kasigi vermis adamin eline ve içinede silme bir sekilde zeytinyag doldurmus. Simdi çik ve bahçede bir tur at tekrar buraya gel ... Yalniz dikkat et kasiktaki zeytinyag eksilmesin eger bir damla eksilirse kaybedersin..

Adam gözü çay kasiginda bahçeyi turlayip gelmis.Bilge bakmis evet demis kasikta yag eksilmemis,peki bahçe nasildi? Adam saskin..

Ama demis ben kasiktan baska bir yere bakmadim ki...

Simdi tekrar bahçeyi dolasiyorsun kasik yine elinde olacak ama bahçeyi inceleyip gel, demis Bilge...

Adam tekrar bahçeye çikmis gördügü güzellikler büyülemis muhtesem bir bahçedeymis çünkü ...
Geri geldiginde bilge, adama bahçe nasildi diye sormus ...

Adam gördügü güzellikler karsisinda büyülendigini anlatmis..

Bilge gülümsemis ,ama kasikta hiç yag kalmamis demis ve eklemis :

"Hayat senin bakisinla anlam kazanir ya sadece bir noktayi görürsün hayatin akip gider sen farkina varmazsin..Yada görebilecegin tüm güzelliklerin tam ortasinda hayati yasarsin akip giden zamanin anlam kazanir ... "

"Hayatinin anlami senin bakislarinda gizlidir"​


"Hayat
dört şeyle kaimdir, derdi babam
su ve ateş ve toprak.
Ve rüzgâr.
Ona kendimi sonradan ben ekledim
pişirilmiş çamurun zifirî kokusunu
ham yüreğin pütürlerini geçtim
gövdemi âlemlere zerkederek
varoldum kayrasıyla Varedenin
eşref-i mahlûkat
nedir bildim."

Teşekkürler Lamia.
 

ferahsan

Dîvân Üyesi
Ynt: Kısa Öyküler...

Çok güzelmiş gerçekten.. Sağolasın..



Gencin birisi Kâbe'de
hep,

"ey dogrularin yardimcisi olan allahim,

ey haramdan sakinanlarin yardimcisi olan allahim, sana hamdü sena ederim"


diye dua eder.

bu durum herkesin dikkatini çeker.

birisi, (neden hep ayni duayi yapiyorsun, baska bir sey bilmiyor musun?)
der.

o da anlatir:

7-8 sene önce yine kâbe'de iken içi altin dolu bir torba buldum.

tam 1000 altin vardi. ıçimden bir ses (bu altinlarla, sunlari sunlari
yaparsin)diyordu.

hayir dedim kendi kendime, bu benim degil, baskasinin mali, kullanmam
haram olur dedim.

bu sirada birisi,

"söyle bir torba bulan var mı?"

diye bagiriyordu.

çagirdim onu, nasil bir torbaydi, içinde ne vardi diye sordum.

torbayi tarif etti ve içinde 1000 altin vardi dedi.

al öyleyse torbani diyerek verdim.

adam torbayi açip içinden bana 30 altin verdi.

pazara gittim.

temiz yüzlü genç bir esiri överek satiyorlardi.gencin temizligi dikkatimi
çekti.

yanlarina gittim, bu köle için ne istiyorsunuz dedim. 30 altin dediler.

adamdan aldigim 30 altini verip genci satin aldim.bir iki yil geçti.

genç çok çaliskan, çok edepli idi. onu aldigima çok memnun olmustum.

bir gün onunla giderken karsidan iki üç kisi geliyordu.

genç bana dedi ki,

-efendim, ben fas emirinin ogluyum. bu gelenler babamin adamlari.

beni buldular. senden beni satin almak isterler. sen iyi bir insansin,
onlara 30

bin altindan asagiya satma) dedi.o kisiler yanima geldi, bu esiri bize
satar misin dediler.

satarim dedim. 60 altin verelim dediler.

olmaz dedim. ıyi ama sen bunu 30 altina almadin mı? biz sana iki mislini
veriyoruz dediler.

öyleyse gidin pazardan alin dedim.

artira artira 20 bin altina kadar çiktilar. 30 binden asagi olmaz dedim.

çaresiz kabul ettiler. altinlari verip, genci alip gittiler.

ben o 30 bin altinla isyerleri açtim, ticaret yaptim, daha çok zengin
oldum.

bir gün bana arkadaslar, "çok zengin bir ailenin iyi bir kizi
var.


babasi yeni vefat etti. onunla seni evlendirelim" dediler. ben de "olur"
dedim.

nikah kiyildi. deve yükleri çeyizini getirdiler. çeyiz arasinda bir torba
dikkatimi çekti.

kiza, "bu nedir" dedim.

ıçinde 970 altin var, babam kâbe'de bunu kaybetmis, bulan gence 30 unu
vermis.

kalanini da bana hediye etti, çeyizine koyarsin dedi".

demekki buldugum altinlar benim rizkim imis, vermese idim haram yoldan
gelecekti,

simdi helal yoldan yine bana geldi.

bana yardim edip haramlardan koruyan, nice nimetler ihsan eden yüce

rabbime hamd ederim.

takdirden ötesi yok...

nasipten ötesi yok...
 
S

SERTER

Ynt: Kısa Öyküler...

adamda amma talihliymiş ha
altınlar havada uçuşmuş valla
 
Ynt: Kısa Öyküler...

Gerçekten Allah'ın rızası düşünülerek yapılan işler er geç karşılığını bulur.. Dünyada bu kadar karşılık verilmiş. Varın ahiretini siz düşünün artık!..
 

kardelen2006

Divan Üyesi
Ynt: Kısa Öyküler...

Uzak diyarlardan birinde bir ülkede, yemyeşil tepelerin arasında, kışın bembeyaz bir kar örtüsü ile, baharda rengarenk kır çiçekleri ile kaplanan bir vadi vardı. Ortasından küçük bir ırmağın geçtiği bu vadi "büyülü vadi" olarak anılırdı. Ona bu adı veren ise, vadideki ilginç bir dükkân ile, bu dükkânda yaşananlardı. Ünü ülkenin dört bir yanına yayılmış olan dükkânın adı "büyü dükkânı" idi.
Büyü dükkânı’nın sahibi, ak saçlı, ak sakallı bir ihtiyardı. Burası, aynı zamanda onun yaşadığı yerdi. Bu nedenle dükkânın dışarıdan görüntüsü, tıpkı bir ev gibiydi. Üç tarafında da yeşil çerçeveli pencerelerin olduğu, tamamı ahşaptan yapılmış olan bu binaya, bir verandadan giriliyordu. İçeri girer girmez, ilginç eşyalarla donanmış oldukça geniş bir oda ile karşılaşıyordunuz. Büyük bir kütüphane, üzerlerinde çok sayıda eşyanın bulunduğu raflar, masa ve konsollar, dükkânın dört bir tarafını kaplıyordu.
Ancak bu kalabalık görüntü içinde çok etkileyici bir düzen göze çarpıyordu. Bütün eşyalar, belli bir estetik içinde duruyor ve bu estetik hiçbir zaman bozulmuyordu.
Büyü dükkânını çevreleyen pencereler, içerdeyken bile günün aydınlığına ve vadinin güzelliğine hakim olmanıza izin veriyordu. Dükkânın içinde, arka taraftaki bölmeye açılan bir kapı vardı. Bu bölmede mutfak, banyo ve yatak odası bulunuyordu. Dükkâna gelen müşteriler, arka tarafa açılan kapıyı daima kapalı görürlerdi.
Her insanın yaşamında çok istediği ancak sahip olamadığı bir şeyler vardır ya da sahip olup kaybettiği şeyler. Bazen de sahip olduğu ancak kurtulmak istediği şeyler. İşte bütün bunlar, o ülkede yaşayan insanların bir kısmı için, büyü dükkânına gelme nedeniydi. Bu dükkânda, isteklerinizi sınırlamak zorunda değildiniz. Müşteriler, hayal edebildikleri her şeyi isteme ve alma hakkına sahiptiler. Tabii, bedelini ödedikleri takdirde. Her yerde olduğu gibi bu dükkânda da almak istediğiniz şeyin bir bedeli vardı.
Bu bedelin ne olacağı, dükkân sahibiyle yaptığınız pazarlık sonucunda ortaya çıkardı. Ancak, büyü dükkânında yapılan pazarlıklar, günlük yaşamdakilerden biraz farklı olur ve pek çok müşteriyi şaşırtırdı.
Dükkân sahibi yaşlı adam, her sabah gün ağarırken kalkar, kendine büyük bir fincan kahve yapar ve bir insanın isteyebileceği her şeyin var olduğu dükkânıyla gurur duyarak kahvesini yudumlardı. Kahvenin ardından gelen zevkli bir kahvaltıdan sonra da pencerenin perdelerini sonuna kadar açarak, sallanan koltuğuna oturur ve içeri dolan gün ışığının yardımıyla okumaya başlardı.
Büyü dükkânında satıcı olmak bilgelik isterdi. O güne kadar dükkâna gelen hiçbir müşteriyi geri çevirmemişti dükkân sahibi. Herkes, çok istediği birşeye sahip olmak uğruna onca yolu göze alarak gelir ve mutlaka alabileceği en iyi şeyi almış olarak çıkardı. Ama genellikle aldığı şey, istediği şeyden çok farklı olurdu.
Yaşlı adam ara sıra, okuduğu kitaptan başını kaldırır, yolu gören pencereye bir göz atardı. Sabah dışarı baktığında, yağan karın yolu iyice kapattığını gördü. Bu havada gelen giden olmaz diye düşünüp, hüzünlendi.
Büyü dükkânı, hemen her gün bir müşteri ağırlardı. Ancak, yılda birkaç kere de olsa kimsenin uğramadığı günler olurdu. Yaşlı adam, o günün de bunlardan biri olmasından korktu. Nedense işsizlik içini ürpertmişti. Tam o sırada uzakta bir karartı gördü. Kar beyazının kamaştırdığı gözlerini kırpıştırıp tekrar baktığında, bunun yaklaşmakta olan bir insan olduğunu anladı.
İçini bir sevinç kapladı. Gidip sobasına bir odun attı ve tam pencerenin karşısındaki sallanan koltuğa oturup, müşterisini beklemeye koyuldu.
Kış mevsiminin bu soğuk gününde epeyce üşümüş, yorgun düşmüş olmalıydı. Kapının önüne gelinceye kadar, gözlerini hiç ayırmadan izledi onu. İyice kulak kabarttı. Üç basamakla çıkılan, ahşap zeminli verandadaki ayak seslerini ve onlara eşlik eden gıcırtıyı duymaktan çok hoşlanırdı. Beklediği kişinin ayak sesleri, ikinci basamakta kesilirdi. Müşteri çalmadan, kapıyı açmamayı prensip edinmişti yaşlı adam. Çünkü, hemen herkes o kapının önünde durup, bir kez daha düşünürdü.
Kapıyı çalmaktan vazgeçip dönenler, az da olsa olmuştu. O gün de aynı şeyi yaptı. Sonunda kapı çalındı. Açtığında, karşısında soğuktan kızarmış elleriyle atkısını çıkarmaya çalışan bir erkek gördü. "İyi sabahlar, girebilir miyim?" diye sordu müşteri.
Dükkân sahibi, müşterisini içeri aldıktan sonra, ısınması için ona bir kahve ikram etti. Sessizce kahvesini içerken etrafı seyreden adam, karşısında oturan yaşlı satıcının ikna edilmesi pek güç olmayan biri olduğunu düşündü. Herhalde o da müşterisini anlar, onun haklı isteğini geri çevirmek istemezdi. Acaba büyü dükkânından çıkarken istediği gibi bir alışveriş yapmış olacak mıydı?
Bir süre söze nasıl başlayacağını bilemedi. Belki de dükkân sahibinin birşeyler söylemesi gerekirdi. Ancak karşısında sabırlı bir ifade ile müşterisinin gözlerinin içine bakarak oturan satıcının, alışverişi başlatmaya niyetli olmadığını anladı. Bu sabırlı bekleyiş, onda hem cesaret hem de yumuşak bir etki oluşturdu. Anlaşılan, başlangıç sözleri kendisinden bekleniyordu.
Sonunda, fazla düşünmeden aklından ilk geçeni söyleyiverdi;
"Ününüzü duyunca çok uzaklardan kalkıp geldim buraya. İstediğim şeyi, bir tek sizin dükkânınızda bulabileceğimi söylediler. Karşılığında ne isterseniz vermeye hazırım."
"İstediğiniz şeyin ne olduğunu öğrenebilir miyim?"
"Bakın, ben elli beş yaşındayım. Yani yolun yarısını geçeli çok oldu. Söylemeye dilim varmıyor ama yolun sonuna yaklaştım galiba. Bu gerçeğe tahammülüm yok. Ben bugüne kadar ki hayatımı geri istiyorum. Mümkün mü?"
"Elbette mümkün. Biliyorsunuz, dükkânımda her şey mevcut. Ancak tam olarak ne istediğinizi anlayabilmem için, bana geri istediğiniz hayatınızı biraz anlatabilir misiniz?"
Dükkân sahibinin sorduğu soru, müşteriyi iç dünyasına döndürmüştü. Gözünün önünden geçen sahnelerin kendi yaşamına ait olduğunu kabul etmek için kendini zorluyordu. Bütün görüntüler, bir kargaşa ve telaş içinde birbirlerine karışarak geçip gittiler ve geride yalnızca ıssız bir hüzün bıraktılar.
Hüznünün yüzüne yansımasına engel olamayan müşteri, yaşlı satıcının sorusu karşısında ancak şunları söyleyebildi; "Geçmiş yaşamımda birçok hata yaptım. Bunlar için pişmanlık duyuyorum. Yanlış kararlar verdim, kayıplara uğradım. Zamanı hovardaca harcadım. Bir gün bir de baktım ki, hayat yanımdan geçip gidiyor. Paniğe kapıldım ve bir çare aramaya başladım. Dostlarımla konuşmayı denedim. Beni teselli edip derdimi unutturmaya çalışanlar da oldu, yardım etmeye çalışanlar da. Ama hiçbiri kâr etmedi. Kendimi çok mutsuz hissediyordum. Derken, bir gün birisi bana sizden ve büyü dükkânından söz etti. Bunu duyar duymaz sanki içimde bir ışık yandı. Büyük bir umutla hemen yollara düşüp size geldim. Kendimi çok çaresiz hissediyorum. Lütfen elli beş yılımı bana geri verin."
"Yani, siz pişmanlık duyduğunuz hayatınızı yeniden yaşamak mı istiyorsunuz?"
"Elbette hayır. Söylemek istediğim bu değil. Ben yalnızca kaybettiğim yıllarımı geri istiyorum. Eğer bir şansım daha olursa aynı hataları tekrarlamayacağım."
"Herhalde bunu çok istiyorsunuz."
"Evet, hem de her şeyimi verecek kadar."
"Peki, benim size vereceğim elli beş yılın karşılığında siz bana ne verebilirsiniz?"
"Ne isterseniz?"
"Sanki bunun için her şeyden vazgeçmeye hazır gibisiniz."
"Hiç kuşkunuz olmasın. Şu anda sahip olduğum her şeyden vazgeçebilirim. Yeter ki geride bıraktığım yıllarımı bana geri verin."
Yaşlı adam, ellerini sakallarında dolaştırırken, kendinisallanan koltuğunun devinimlerine bırakmıştı. Bir süre düşündü. Müşterisinin, sabırsızlıkla, pazarlığın bitmesini beklediğinden emindi. Büyü dükkânına gelen kişiler, genellikle bir an önce istediklerini alıp gitmek için acele ederlerdi. Bu nedenle, yaşlıadam, pazarlığın başındaki düşünce yolculuklarında yalnız kalırdı. Şu anda da, sessizliğin yalnızca kendi işine yaradığını biliyordu.
Koltuğu ile birlikte öne doğru eğilerek müşterisinin gözlerinin içine baktı ve ağır ağır konuşmaya başladı;
"Beyefendi, her ne kadar siz elli beş yıl karşılığında bana her şeyinizi vermeye hazır olsanız da, ben sizden bir tek şey isteyecegim."
"Dileyin benden ne dilerseniz."
"Belleğinizi..."
"Anlamadım?"
"Belleğinizi dedim. Elli beş yılın yaşantısını içinde barındıran belleğinizi istiyorum."
"Ah evet anladım. İlginç bir bedel. Kabul ediyorum. Tamam alın belleğimi."
"Emin misiniz?"
"Neden olmayayım? Elli beş yıl kazanacağım."
"Belleğinizi, içindeki her şeyle birlikte bu dükkânda bırakıp gideceksiniz. Elli beş yılın tek bir anını hatırlamayacaksınız, buraya neden geldiğinizi bile."
"Daha iyi ya. Her şeye yeniden başlayacağım. Zaten geçmişi hatırlamak istemiyorum ki."
"O halde, korkarım elli beş yıl sonra buraya tekrar gelirsiniz. Tabii o zaman benim yerime bir başkası size yardımcı olur."
"Hayır hayır. Emin olun ki, şu dakika belleğimi size bırakıp elli beş yılımı geri alacağım ve dükkânınızı bir daha dönmemek üzere terk edeceğim. Ve yine söz veriyorum, şu ana kadar yaptığım hataların hiçbirini tekrar etmeyeceğim."
"İsterseniz başka sözler vermeyin. Çünkü, az sonra, belleğinizle birlikte bütün hepsini burada bırakıp gideceksiniz."
Yaşlı adamın son sözleri, müşterinin duraklamasına neden olmuştu. Bu sözlerin anlamını kavrayabilmek için birkaç saniye düşünmek zorunda kaldı.
"Nasıl yani? Buradan çıktığımda hiçbir şey hatırlamayacak mıyım? Sizinle konuştuklarimızı bile, öyle mi?"
".................................."
"Yani hiçbir şeyi mi? Buraya neden geldiğimi, sizin kim olduğunuzu ve hatta..."
"Ne yazık ki!"
Yaşlı adam, şu anda pazarlığın sonuna geldiklerini hissediyordu. Karşısında oturan müşterinin yüzünde gördüğü aydınlanma, pazarlık sahnelerinin en hoşlandığı görüntüsüydü. Son sözleri müşterisinin söylemesini istediği için bir süre sessiz kaldı ve bekledi. Bu seferki sessizliğin, müşterisinin işine yaradığından emindi. Onun aydınlanan yüzünün ortasında parlayan gözbebekleri, yaşlı satıcı için, sessizliğin içinden çıkacak sesli bir coşkunun habercisi gibiydi.
Gerçekten de, konuşmaya başlayan müşterisi onu yanıltmadı;
"Sanırım ne demek istediğinizi şimdi anlıyorum. Eğer elli beş yılın bedeli bu ise, pes ediyorum. Belleğimden vazgeçemem. Bu neye benziyor biliyor musunuz? Bir kadının, çok istediği bir tokayı, saçları karşılığında satın almasına. Çok ilginç bir insansınız. Bana, büyü dukkanından almak istediğimden çok farklı birşeyle çıkacağımı söylemişlerdi de inanmamıştım. Ben, bugüne kadar ki yaşamımı almak için gelmiştim, ancak bugünden sonraki yaşamımı alıp gidiyorum. Size teşekkür ederim."
"Birşey değil. Güzel bir pazarlıktı. Hoşçakalın."
 

evla

Gündüz yarasalarıyız biz.
Ynt: Kısa Öyküler...

büyük kıstas cok hoşuma giti:)
''Ben, bugüne kadar ki yaşamımı almak için gelmiştim, ancak bugünden sonraki yaşamımı alıp gidiyorum. ''
burası candamarı...
gittiğin yolu bilmek hele:)
 

kardelen2006

Divan Üyesi
Ynt: Kısa Öyküler...

İyi kalpli, yalnız bir adam, bir gün bir koza bulur. Kozanın içinde küçük
bir tırtıl vardır. Adam çok sever bu tırtılı, onunla tüm yalnızlığını, tüm
sevgisini paylaşır. Gel zaman git zaman tırtıl büyür, güzel bir kelebek
olur. Adam, kelebeğine hayran, bırakamaz bir türlü...
Aslında kelebeğin aklında dağlar, kırlar, çiçekler vardır da; kıyamaz bir
türlü adama ve sevgisine, yalnız bırakamaz o’nu. Üç günlük ömrünü sevildiği
ve sevdiği yerde geçirmeye hazırdır. Ama adam bilir ki; "Sevmek bazen
vazgeçmeyi de bilmektir"...

Kelebeğine son kez bakar ve onu salıverir özgürlüğüne, kırlarına,
çiçeklerine doğru. Kelebek mutlu olmasına mutlu olur ama hiç bir
meltem, hiç
bir çiçek yaprağı adamın avucunun sıcaklığını andırmaz. Aklında adam, o
çiçek senin bu çiçek benim dolaşır saatlerce. Adam bir kelebeğe
sevdalı,
bakıp durur boşluğuna. Kelebekse hala konacak sıcak bir avuç
aramakta...


Böylece kelebek şunu anlar: Bazen ait olduğumuz yer orasıdır; sıcak bir
avuçtur biliriz ama o yerin bize ait olma ihtimali bir hiçtir...
Böylece adam şunu anlar: Hiç bir sevdayı yalnızca sevgiyle
yaşatamazsınız..


O günden sonra kelebek, adama duyduğu özlemi gömecek bir dağ aramaya
başlar,
ama gücü tükenene dek arayıp da bulamayınca anlar ki; Hiçbir dağ bir
özlemi
gömebileceğiniz kadar büyük değildir. Adamsa artık sevdasını koyar
sımsıcak
avuçlarına; kelebeğin yerine...

Herkes bir şeyler yaşar; iyi ya da kötü, doğru ya da yanlış.
Yaşadıklarından
bir çıkarım yaparak hayatına bir yol verir; aynı zamanda düşüncelerine
de...
 

garip

Divan Üyesi
Ynt: Kısa Öyküler...

Bir kadın, evinden dışarı çıkar ve uzun beyaz sakallı üç yaşlı
adamın evinin önünde oturduklarını görür. Onları tanımaz.

- "Ben sizi tanımıyorum ama aç olmalısınız" der.
"Lütfen içeriye gelin ve bir şeyler yiyin."

- "Evin erkeği içerde mi?" diye sorarlar adamlar.

- "Hayır" der kadın. "O dışarıda."

- "Öyleyse içeri gelemeyiz" diye cevap verirler.

Akşam olup kadının kocası eve geldiğinde,
kadın başından geçenleri kocasına anlatır.

- "Git onlara söyle ben evdeyim içeri gelebilirler" der.

Kadın dışarı çıkar ve onları içeri davet eder.

- "Hepimiz aynı anda içeri girmeyiz." der ya lı adamlar.

Kadın öğrenmek ister ;

- "Niye giremezsiniz?"

Yaşlı adamlardan bir tanesi açıklar :

- "Onun adı ZENGİNLİK" der ve bir arkadaşını gösterir,
bir diğerini işaret eder,"O BAŞARI",
ben de SEVGİ." Sonra ekler ; "Şimdi içeri gir ve
kocanla konuş, hangimizi evinizde istersiniz?"

Kadin içeri girip söylenenleri kocasına anlatır.
Adam duyunca neşelenir.

- "Ne güzel!" der, "madem öyle, Zenginliği içeri
çağıralım ve evimizi zenginlikle doldursun."

Karısı itiraz eder ;

- "Canım, niçin başarıyı çağırmıyoruz?"

Bu sırada konuştuklarını evin diğer köşesinde bulunan
gelinleri duyar. Zıplayarak gelir ve kendi fikrini söyler.

-"Sevg'yi çağırsak daha iyi olmaz mı?
Evimiz sevgiyle dolar!"

- "Gelinimizin önerisini dikkate alalım" der adam karısına.
"Dışarı çık ve Sevgiyi bizim misafirimiz olması için davet et."

Kadın dışarı çıkar ve üç yaşlı adama sorar ;

- "Hanginiz Sevgi? Lütfen içeri gel ve misafirimiz ol".

Sevgi ayağa kalkar ve eve doğru yürümeye başlar.
Diğer iki yaşlı adam da onu takip ederler. Kadın şaşırmış
bir şekilde Zenginlik ve Başarıya sorar :

- "Ben sadece Sevgiyi davet ettim, siz niye geliyorsunuz?"

Zenginlik ve Başarı bir ağızdan cevap verirler :

- "Eğer Zenginlik ya da Başarıyı davet etmiş olsaydın
diğer ikisi dışarıda kalırdı ama sen Sevgiyi davet ettin.
O nereye giderse biz de oraya gideriz.
Nerede Sevgi varsa,
orada Başarı ve Zenginlik de vardır!"
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Ynt: Kısa Öyküler...


Erken Kalkmak


Bir zamanlar, bir bilge hükümdarı selamlamak için her sabah tahtın önüne geldiğinde şöyle derdi :

‘‘Muradına erinceye kadar erken kalk.’’

Hükümdar  ise bu sözlerden çok rahatsız oluyordu .Çünkü gece eğlence, sohbet vs. İle vakit geçirdiğinden geç yatıyor, sabahları da geç kalkıyordu . O yüzden , bilgenin sözleri ona hep hakaret gibi geliyordu;  ama saygısından dolayı ona doğrudan bir şey diyemiyordu.

Sonunda, sultan bir gün, bir kaç adamına emir verdi ve adamlar bilge sabah karanlığında sokağa çıktığında onu soydular. Bilge, evine dönerek başka elbise giyindi. Daha sonra da , her günkü gibi sultanın huzuruna çıktı.

Sultan sordu :

‘‘Bugün neden geç geldin?’’

‘‘Gelirken yolda beni soydular ve elbiselerimi aldılar. Eve dönüp başka elbiseler giymek zorunda kaldım.’’

‘Bak gördün mü, çok erken kalktığın için başına bu kötü iş gelmiş .’

Bilge gülümseyerek  cevap verdi:

‘Hayır Sultanım. O hırsızlar benden daha erken kalkmışlardı, o yüzden beni soymayı başardılar.’

Sultan , bilgenin bu haklı sözü karşısında utandı ve sustu ...
 

sayih

Divan Üyesi
ben senin namazlarınım

Anneannesinin sözleri yankılandı kulaklarında: Oğlum, namaz hiç bu vakte bırakılır mı? Anneannesinin yaşı yetmişe dayanmıştı, ama ezan okunduğu vakit yerinden sıçrar, yaşından beklenmeyecek bir hızla abdestini alır ve namazını kılardı.Kendisi ise, nefsini bir türlü yenemiyordu. Hep ne oluyorsa namaz son dakikalara kalıyor, bu sebeple na mazını alelacele eda ediyordu.
Bunu düşünerek kalktı yerinden, gözü saate kaydı. Yatsı ezanının okunmasına onbeş dakika kalmıştı. Başını her iki yöne pişmanlıkla sallayarak, "Yine geciktirdim namazı." dedi kendi kendine....
Kıvrak hareketlerle abdestini aldı ve daha elini yüzünü tam kurulamadan kendini odasına attı. Mecburen, hızlı hareketlerle namazını eda etti. Tesbihatını yaparken anneannesini düşünmeden edemedi.... "Bu hâlimi görse, tatlı sert kızardı yine bana." dedi. Çok seviyordu onu... Hele bir namaz kılışı vardı ki, onu hep bir gökkuşağı hayranlığıyla seyrederdi. Namazda öyle bir mahviyeti vardı ki, hicabından renkten renge girerdi.
O gün akşama kadar derse girmişti. Müthiş bir ağırlık vardı üzerinde... Duasını yaparken, başını ellerinin arasına alıp secdeye durdu, namazdan sonra bir süre bu şekilde tefekkür etmeyi severdi. Gözleri kapanır gibi oldu. "Ne kadar da yorulmuşum." dedi. Daldı gitti öylece...
Kıyamet kopmuştu. Mahşerî bir kalabalık vardı. Her yön insanlarla doluydu. Kimi donakalmış, hareketsiz bir şekilde etrafı izliyor; kimi sağa sola koşturuyor, kimisi de diz çökmüş, başı ellerinin arasında bekliyordu.
Yüreği, yerinden fırlayacak gibi atıyor, âdeta kafesinden kurtulmaya çalışıyor, soğuk soğuk terler döküyordu. Hayattayken kıyamet, sorgu sual ve mizan hakkında çok şey duymuş ve ahiret hayatı adına bu kavramlar kendisi için köşe taşı olmuşlardı. Ama mahşer meydanındaki ürperti, korku ve bekleyişin bu denli dehşet vereceğini düşünmemişti.
Hesap ve sorgu devam ediyordu. Bu arada onun ismini de okudular. Hayretle bir sağa bir sola baktı. "Benim ismimi mi okudunuz?" dedi, dudakları titreyerek....
Kalabalık birden yarılmış, bir yol oluşmuştu önünde... İki kişi kollarına girdi. Mahşer meydanının vazifelileri oldukları belliydi. Kalabalık arasından şaşkın bakışlarla yürüdüler. Merkezî bir yere gelmişlerdi. Melekler her iki yanından uzaklaştılar.
Başı önündeydi. Bütün hayatı, bir film şeridi gibi geçiyordu gözlerinin önünden... "Şükürler olsun." dedi, kendi kendine ve devam etti; namazımı kıldım. Orucumu tuttum. Farz olan ne varsa yerine getirdim. Haramlardan kaçın-dım."
Kirpiklerinden aşağıya gözyaşları dökülürken, "Rabbimi seviyorum, en azından sevdiğimi zannediyorum." diyordu. Ama bir yandan da "O' nun için ne yapsam az, Cennet'i kazanmama yetmez." diye düşünüyordu. Tek sığınağı Allah'ın rahmetiydi.
Hesap sürdükçe sürdü. Boncuk boncuk terliyor; sırılsıklam olmuş, zangır zangır titriyordu. Gözleri terazinin ibresindeki neticeyi bekliyordu.
Sonunda, hüküm verilecekti. Vazifeli melekler ellerinde bir kâğıt, mahşer meydanındaki kalabalığa döndüler. Önce ismi okundu. Artık ayaklan tutmaz olmuştu, neredeyse yığılıp kalacaktı. Heyecandan gözlerini kapamış, okunacak hükme kulak kesilmişti.
Mahşeri kalabalıktan bir uğultu yükseldi. Kulakları yanlış mı duyuyordu? ismi Cehennemlikler listesindeydi. Dizlerinin üstüne yığıldı. Hayretten donakalmıştı.
"Olamaaaaz." diye bağırdı. Sağa-sola koşturdu, inanamıyordu. "Ben nasıl Cehennemlik olurum? Hayatım boyunca hizmet eden insanlarla birlikte oldum. Onlarla beraber koşturdum. Hep Rabbimi anlattım." diyordu.
Gözleri sağanak olmuş, titrek vücudunu ıslatıyordu. Vazifeli iki melek kollarından tuttu. Ayaklarını sürüyerek ve kalabalığı yararak alevleri göklere yükselen Cehennem'e doğru yürümeye başladılar. Çırpınıyordu. Medet yok muydu? Bir yardım eden çıkmayacak mıydı?
Dudaklarından kelimeler kırık dökük, yalvarmayla karışık döküldü.
"Hizmetlerim... Oruçlarım... Okuduğum Kur' ân' lar... Namazım... Hiçbiri beni kurtarmayacak mı?" diyordu...
Bağıra bağıra yalvarıyordu. Cehennem melekleri onu hiç dinlemediler, sürüklemeye devam ettiler. Alevlere çok yaklaşmışlardı. Başını geriye çevirdi. Son çırpınışlarıydı.
Resülullah, "Evinin önünde akan bir ırmak içinde günde beş defa yıkanan bir insanı o ırmak nasıl temizler, günde beş vakit namaz da insanı günahlardan öyle temizler,” buyuruyordu. "Oysaki benim namazlarım da mı beni kurtarmayacak?" diye düşüldü. "Namazlarım... namazlarım... namazlarım." Diye diye hıçkırdı. Vazifeli melekler hiç durmadılar. Yürümeye devam ettiler;
Cehennem çukurunun başına. geldiler. Alevlerin harareti yüzünü yakıyordu. Son bir defa dönüp geriye baktı. Artık gözleri de kurumuştu. Ümitleri sönmüştü. Başını Öne eğdi. iki büklüm oldu. Kollarını sıkan parmaklar çözüldü. Cehennem meleklerinden birisi onu itiverdi. Kendini birdenbire havada buldu. Alevlere doğru düşüyordu. Tam bir iki metre düşmüştü ki, bir el kolundan tuttu. Başını kaldırdı. Yukarıya baktı. Uzun beyaz sakallı bir ihtiyar onu düşmekten kurtarmıştı. Kendisini yukarıya çekti. Üstündeki başındaki tozu silkerek ihtiyarın yüzüne baktı. "Siz de kimsiniz?" dedi.
İhtiyar gülümsedi: "Ben senin namazlarınım.”
 

HCRTRMN

Divan Üyesi
Ynt: Kısa Öyküler...

Çok güzeld bir hikayeydi. Allah'ım sen bizi cehennemin nârından koru ya Rabbim.
 

ZAMBAK

Divan Üyesi
Ynt: Kısa Öyküler...

GÜL YAPRAĞI

Uzakdoğu'da bir budist tapınağı, bilgeliğin gizlerini
aramak için gelenleri kabul ediyordu. Burada geçerli
olan incelik; anlatmak istediklerini konuşmadan
açıklayabilmekti. Bir gün tapınağın kapısına bir yabancı
geldi. Yabancı kapıda öylece durdu ve bekledi.
Burada sezgisel buluşmaya inanılıyordu, o yüzden
kapıda herhangi bir tokmak, çan veya zil yoktu.
Bir süre sonra kapı açıldı, içerdeki budist,
kapıda duran yabancıya baktı. Bir selamlaşmadan
sonra söz'süz konuşmaları başladı. Gelen yabancı,
tapınağa girmek ve burada kalmak istiyordu.
Budist bir süre kayboldu, sonra elinde ağzına kadar
suyla dolu bir kapla döndü ve bu kabı yabancıya uzattı.
Bu, yeni bir arayıcıyı kabul edemeyecek kadar doluyuz
demekti. Yabancı tapınağın bahçesine döndü, aldığı bir
gül yaprağını kabın içindeki suyun üstüne bıraktı.
Gül yaprağı suyun üsünde yüzüyordu ve su taşmamıştı.
İçerideki budist saygıyla eğildi ve kapıyı açarak
yabancıyı içeriye aldı. Suyu taşırmayan bir
gül yaprağına her zaman yer vardı.
 

ZAMBAK

Divan Üyesi
Ynt: Kısa Öyküler...

İNSAN VE DÜNYA
Adam,bir haftanın yorgunluğundan sonra Pazar sabahı kalktığında bütün haftanın yorgunluğunu çıkarmak için eline gazetesini aldı ve bütün gün miskinlik yapıp evde oturacağını düşündü.

Tam bunları düşünürken oğlu koşarak geldi ve sinemaya ne zaman gideceklerini sordu. Baba oğluna söz vermişti bu hafta sonu sinemaya götürecekti ama hiç dışarıya çıkmak istemediğinden bir bahane uydurması gerekiyordu. Sonra gazetenin promosyon olarak dağıttığı dünya haritası gözüne ilişti. Önce dünya haritasını küçük parçalara ayırdı ve oğluna eğer bu haritayı düzeltebilirsen seni sinemaya götüreceğim dedi sonra düşündü:

-Ohh be kurtuldum en iyi coğrafya profesörünü bile getirsen bu haritayı akşama kadar düzeltemez.

Aradan on dakika geçtikten sonra oğlu babasının yanına koşarak geldi ve “baba haritayı düzelttim,artık sinemaya gidebiliriz”dedi.

Adam önce inanamadı ve görmek istedi. Gördüğünde de hala hayretler içindeydi ve bunu nasıl yaptığını sordu. Çocuk şu cevabı verdi:

- Bana verdiğin haritanın arkasında bir insan vardı.

İNSANI DÜZELTTİĞİM ZAMAN

DÜNYA KENDİLİĞİNDEN DÜZELMİŞTİ.
:p
 

ZAMBAK

Divan Üyesi
Ynt: Kısa Öyküler...

HAYALE GİDEN YOL



Bir dagin tepesinde yere düsmek üzere olan bir yaprak içindeki hayalini haykirmis.
"ben denizlere ulasmak istiyorum.Bir gün denize ulasacagim ve hayalimi yasayacagim."
Yapragin üzerinde bulundugu agacin hemen dibinde yativeren bir kütük boguk bir sesle;
"ben de "demis.Ben de denize ulasmak istiyorum.

Fakat yaprak ona küçümseyen ve alayci bir ifade ile
"sen asla denize ulasamazsin.Çünkü beni denize ulastiracak rüzgar simdi çikar gelir.

Bir çirpida orada olurum.Ancak sen agir ve hantalsin.Sonsuza dek burada kalacaksin.

" Gerçekten de bir rüzgar çikmis.

Kuzeyden güneye dogru esen rüzgar bir süre sonra güneyden batiya dogru esmis.

Tam dogru istikamette iken birden güneyde olan denizin tersine dogru havalanmis.

Bir tepeden diger tepeye,bir vadiden diger vadiye sürüklenip durmus.

En son bir çamura saplanip kalmis.

Kütük ise yakinindaki akarsuyun denize gittigini biliyormus.
Kendini sularin kollarina birakmis ve gitmis.

Akarsuyun kenarinda bir çamura saplanip kalmis yapragi görünce ona sunu demis;

"Unutma sevgili yaprak her hayale giden bir yol vardir.

Gelip geçici rüzgarlarla hayale gidilmez.

Ancak sürekli akan sularla gidilir."
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Daha kötüsü...

(mail kutuma gelen bir mesajı aynen paylaşıyorum)

Adam oğlunun odasının önünden geçerken
> >hayretle bakakaldı. Yatağı güzelcetoplanmıştı ve odası hiç olmadığı kadar
> >derli toplu görünüyordu. Sonra adam yastığın üzerine bırakılmış mektup
> >zarfını farketti. Üzerinde 'Babama' yazıyordu. Aklından geçen binbir kötü
> >düşünceyle mektup zarfını açtı ve titreyen elleriyle mektubu okudu:'Sevgili
> >baba; Sana bu satırları derin bir pişmanlık ve üzüntü içinde yazıyorum. Kız
> >arkadaşımla kaçmak zorundaydım çünkü seni ve annemi yaşanacak rezaletten
> >uzak tutmak istedim. Gerçek tutku ve aşkı ben Nilgün'le buldum ve o öyle
> >tatlı ki anlatamam...Şunu biliyordum siz onun vücudunun her yerine taktığı
> >küpeleri, derisine işlettiği dövmeleri, kendine has o çılgın giyim tarzını
> >asla ama asla onaylamayacaktınız ve tabi benden çok büyük olması da bir
> >sorundu. Fakatbenim için bunlar değildi gerçek tutku ve gerçek aşk... Baba,
> >Nilgün hamile! Nilgün'ün dediğine göre çok mutlu olacağız. Ormanda kendine
> >ait bir karavanı ve tüm kış yetecek kadar da yakacağı var. Bir sürü çocuğa
> >sahip olma düşüncesi rüyalarımızı süslüyor. Nilgün benim gözlerimi esrar
> >gerçeğine açtı ve artık biliyorum ki esrar kimseye zarar vermez. Esrar
> >yetiştirecek ve insanlara pazarlayacağız ve yine bu sayede ihtiyacımız olan
> >kokain ve extasy'e ulaşacağız. Artık tam anlamıyla bilime yalvarıyoruz dualar
> >ediyoruz şu AIDS'in çaresi bulunsun ve Nilgün sağlığına kavuşsun diye.. O
> >kesinlikle iyileşmeyi hakediyor. Endişelenmeyi bırak baba, ben 15
> >yaşındayım ve kendi başımın çaresine bakabilirim. Eminim bir gün geri
> >döneceğiz ve sen kendi torunlarını tanıyacak, seveceksin... Oğlun
> >Levent...'
NOT: Baba yazdığım mektubun tek kelimesi bile doğru değil. Ben
> >Mehmetler'deyim. Sâdece sana hayatta, masamın üzerinde seni bekleyen
> > karneden daha kötü şeylerin olduğunu hatırlatmak
> >istedim...

:)
 

sayih

Divan Üyesi
Üçgen mi dörtgen mi?



Bir öğretmenin hatırası:
Ders bitmiş zilin çalmasına az kalmıştı. Bir öğrencim parmak kaldırıp:

- Hocam, Bermuda şeytan üçgeni hakkında bilgi verebilir misiniz? Çok merak ediyorum, dedi. Ben de tahtaya bir üçgen şekli çizdikten sonra dikkatle beni izleyen öğrencilerime dedim ki:

- Herhangi bir sebeple sizin Amerika'ya gitme ihtimaliniz kaçta kaçtır?

- Binde bir, diye cevap verdiler.

- Diyelim ki Amerika'ya gittiniz. Bermuda'ya uğrama ihtimaliniz ne kadardır?

- Binde bir, dediler. Bunun üzerine dedim ki:

- Bermuda'ya gitseniz bile o şeytan üçgeninden geçerken bindiğiniz vasıtanın esrarengiz bir şekilde kaybolma ihtimali ne kadar olabilir?

- Binde belki de milyonda bir, diye cevap verdiler.

Bu sefer ben tahtaya bir dikdörtgen çizdim ve merakla bana bakan öğrencilerime dedim ki:

- İşte bu kabir dikdörtgeni. Buna binde bin kesinlikte gireceğiz. Milyonda ya da milyarda bir ihtimallerin üzerine bu kadar kafa yoran bizler, acaba hiçbir ihtimale yer vermeyen kesinlikteki ölüme ve sonrasına ne kadar merak duyuyoruz. Ölümü öldürüp kabir kapısını kapatamayacağımıza göre ona karşı hazırlıklı olmamız gerekmez mi?
 

kardelen2006

Divan Üyesi
Ynt: Kısa Öyküler...

Kadin her sabah oldugu gibi o gün de beyaz degnegi ve el yordami ile
otobüse binmisti.
soför: -Soldan üçüncü sira bos hanimefendi, dedi.

Kadin 32 yasinda güzel bir bayandi ve esi oldukça yakisikli bir deniz
subayi idi.


Bundan bir kaç ay önce yanlis bir teshis sonucu gerçeklestirilen
ameliyatla gözlerini kaybetmisti genç kadin ve asla göremeyecekti.
Kocasi ameliyattan sonra aci gerçegi ögrenince yikilmis ve kendi
kendine bir söz vermisti.


Asla karisini yalniz birakmayacak, ona sonuna kadar destek olacak,
kendi ayaklari üzerinde durana kadar cesaret verecekti.


Günler geçiyordu.


Kadin her geçen gün kendini daha kötü hissediyor, çok sevdigi kocasina
yük oldugunu düsünüyordu.


Esinin bu içine kapanik, karamsar hali kocayi çok üzüyordu.
Bir an önce bir seyler yapmasi gerekiyordu, karisi günden güne kendi
içine kapanik dünyasinda kayboluyordu.


Bütün gün düsündü koca, nasil yardim edebilirim güzeller güzeli esime diye.


Birden aklina esinin eski isi geldi.


Geri dönmesini isteyecekti.


Ama bunu ona nasil söyleyecekti, çünkü artik çok kirilgan ve nesesizdi.
Bütün cesaretini toplayarak aksam karisina konuyu açti.


Karisi dehsetle gözlerini açti:
-Ben bunu nasil yaparim ben körüm, diye bagirdi.


Kocasi ona destek olacagini, her sabah kendisinin ise birakacagini ve
aksamlari da is çikisinda alacagini ve ona çok güvendigini söyledi.
Çünkü esini taniyordu ve bunu basarabilecegini biliyordu.


Kadin büyük bir umutsuzlukla kabul etti çünkü esini çok seviyordu ve
onu kirmak istemiyordu.


Her sabah esini isine birakiyor ve aksamlari da aliyordu fedakar koca.
Günler böyle ilerledi, karisi eskisinden biraz daha iyiydi.


Fakat kocasi daha fazlasini istiyordu, kendisine söz vermisti sonuna
kadar gidecekti.


Aksam karisina:
-Artik ise kendin gidip gelmelisin, dedi.


Kadin sasirmisti. Bunu asla yapamayacagini söyledi.


Kocasi ısrar edince onu yine kiramadi ve bütün cesaretini topladi.


Bunu kendisi de istiyordu ama o kadar güveni yoktu.
Sabahlari kadin artik otobüs duragina kendisi gidiyor, otobüsüne
biniyor ve otobüsten inerek isine gidebiliyordu.


Günler günleri kovaladi, hiç bir problem yoktu.


Yine bir gün otobüse binerken, soför:
- Sizi kiskaniyorum, hanimefendi dedi.


Kadin kendisine söylenip söylenmedigini anlayamadan, neden diye sordu.


Soför:
- Çünkü her sabah sizin arkanizdan genç bir deniz subayi otobüse
biniyor ve bütün yol boyunca sevgi ile size bakiyor, otobüsten
indikten sonra yesil isikta yolun karsisina geçmenizi bekliyor siz
binaya girdikten sonra arkanizdan öpücük yollayip size her gün
sevgiyle el salliyor, dedi.
 

Lamia

Divan Üyesi
Tarihe Ayna

Rahmetli Mehmed Akif karakteri bozuk insanlardan yılmış da demiş ki:

-''İki yüzlüleri arıyorum.Meğer onlar ne iyi insanlarmış.''
Akif'in sağlam karakterini bilenler bu söze çok şaşırmışlar ve dolayısıyla nedenini sormuşlar.Merhum şairimizin cevabı şöyle olmuş:

-''Efendim şimdi çok yüzlüler cıktı ortaya.Onlara bakınca iki yüzlüleri çamla, çırayla aramaya başladım.İki yüzlüleri hiç olmazsa anlamak ve şerlerinden sakınmak mümkündü.Ama çok yüzlüleri ne anlamak nede şerrinden korunmak mümkün.''

Bu hatırayı dinleyen değerli dost,yüzündeki acı tebessümün sebebini şöyle açıkladı:

-''Rahmetli Akif bugün sağ olsaydı Çok yüzlüleri de hasretle aramaya başlardı.Çünkü şimdi ortaya YÜZSÜZLER çıktı. "
 

Benzer konular

Bu içeriği görüntüleyen kullanıcılar (Kullanıcı: 0, Ziyaretçi: 1)

Üst Alt