KiTAP ÖZETLERİ

Katılım
8 Ağu 2007
#1
ASKIN HALLERI
Rabbini arayan bir dindi askim!"
Ask bir suur halidir. Ancak bütün suur halleri kendilerine özel bir düzen içinde tek tek yasandiklari halde ask, kalabalik suur hallerinin toplu halde suura yaptsklari baskindir. Bu baskin suur disinda, yani yasarken varlsiginin farkiinda olmadigimiz derinlerdeki ruh dünyamizdan gelir; onun tasarak suur alanini kaplamasi halidir. Bendini yikan bir selin baglari, ovalari ve ormanlari doldurmasi gibi, bizdeki duygularla düsünceler ve kararlar askin baskini ile dolar, örtülür ve gözden kaybolurlar. Tereddütler,süpheler ve korkular da öyle. Onlar da bag ve bahçelerin dikenlerini ve çalilarini örten suyun baskini altinda yok olurlar. Askin seli altinda ruhta ne hesap kalir, ne menfaat fikri, ne de kin. Ölçüler, hesaplar ve planlar ask tufaninda silinen tarla ve bahçe sinirlari gibi, eriyip giderler. Ask, nazariye ve tenkidi de tanimaz. 0 mutlak hakikattir; bütününü varligina iman halinde tek tarafli temasadir; kendini alemde temasadir; kendini alemden ayri görmeyen, Bir'den baska kemmiyet tanimayan, secde edenle edileni secdede birlestiren ilahi sarhosluktur. Fuzuli'nin diliyle:
Öyle sermestem ki idrak etmezem dünya nedir"sözü askin tam ifadesidir.Gerçekten askin dünyasinda sevinç ve keder, zaman ve mekan kayip ve kazanç denen seyler yoktur. Onda iyi ve kötü, uzak ve yakin, gerçek ve yalanda karsilikli duran hüviyetlerinden siyrilmislardir. Zaman ve mekan çerçeveleri içinde yasayan seylerden hiç biri yokturki, askin gelisiyle kaçip kaybolmasin. Onun bizde yok ettigi seylerin sonuncusuda ölümdür.O, ölümden kurtaran kuvvettir. Ask, ruhtan ölüm korkusunu ve vehmini siyirip attiktan sonra bedenin çürüyüsüne ne ad verilirse verilsin, askin umurunda olmaz.
Suurdisi denen içimizdeki karanlik dünyaya aski dolduran nedir? Onun büyük hamlesi nereden gelmektedir?Ask, kainatin baslangicinda varligin var oldugu anda gözükmüstü. Varligi var kilan 0 idi. Ona kuvvet demistik. Ilk kuvvet cansiz varliklarin ve sonra canlilarin halkalarindan geçip de insana gelince insanda kendini tanidi suur oldu. Ancak ilk kuvvet birdi, bolünmez bütündü. Bölüne bölüne bunca varliklari meydana getirdikten sonra insana geldi. Insanda ilkin bolümlerin, çok olan cüzlerin suuru oldu.
Insan, derya içinde hem de derya oldugu halde damlalari taniyor.Süphesiz ki, bu hal sadece bir vehimdir, Mevlana'nin dedigi gibi bir sasiliktir. Bizi yapan kuvvet, kendini bizden kiskaniyor. Bizi kalin örtülerle örtmüs, gözlerimizin önüne biri bin, biri yüzbinler gösteren bir cam geçirmis, bizi bizden saklayan bir cinnete müptela kilmis; hem de varliginin incecik isigini yer yer saskin ve sasi surumuzun çatlaklarindan içeri uzatmaktan çekinmiyor. Renk ve sekil olmus, ses ve koku olmus, mesafe ve manzara olmus, Ümit ve emel olmus, dost ve derya olmus, Kah görünmüs kah kendini gizlemis. Göründügü yerde bile kendini gizlemis. Onun en çok ve en kuvvetli gizlendigi yer, bizim benligimizin derinligidir. 0 herseyde ve herkestedir. Gizlenmek istedigi zaman bizim benligimize dogar. Içimizde rahatça yatarken bile ona bir sey yapamayiz. Ona hükmedecek kuvvet, dünya varliklarinin hiçbirisinde yoktur. 0 mutlak hürriyettir.Suur disinda bir kez bosalip da suura tasip yayildimi, bizi de kendi gibi, gerçek hürriyete kavusturur askin bir seyden korkusu, kimseden pervasi yoktur. Raskolnikof, asil zindaninda hür ve mesuttu. Askin bizi pençsinde esir eden kuvveti, yine kendi astigi yolda, baskalarinin olaganüstü ve imkansiz görünen seyleri yapmak hususunda sahibine sonsuz hürriyet saglayicidir.
Ayri ayri varlik diye adlandirilan dünya hayalleri ile hayat hadisesi denen kabuslarin önünde alakasiz, insafsiz ve adeta habersiz olan asik, kendi askinin sekil verdigi hayalden baskasini tanmaz. Paliard diyor ki: "Güzelligin asiklari var, zenginligi asiklari, ilmin asiklari var, bir de askin asiklari var. Ve hepsinde görülen, varligina tahakküm eden hayalden baska herseye karsi bir ilgisizlik, bir anlayissizlik, bir asabiyet." Bunlarin hepsinin asli, asil ve gerçek kaynak, askin aski olusudur. Öbülri askin tek ve gerçek olan varliginin önüne tutulmus, arkasindaki isigi aksettiren birer perdedir.
Akilli adam asik degildir. Sersem aski hiç anlamiyor. Askin öyle görüsleri vardir ki, yüzbinlerce akil onun derinligine dalmaktan aciz kalir. Askin hürriyetini kazanmak için aklin dizginlerinde siyrilmak sarttir. Akil bizdeki bostan korkulugudur, yüksekte uça kuslar ondan kaçarlar. Ask bir kustur ki, bir basa konmadikça ararmaz. Önceleri ben askin arkasindan kosuyordum, simdi o benim pesime düstü diyen Mevlana'ya her halde sems günesi önceden görünmüstü. Akla göre akilsizlik ne ise, askin gözünde akil da öyledir. Akil insanlari uçsuz bir denizin kenarina kadar götürüyor Eger insanda ask denizine açilacak güç bulunmazsa, aklin onu biraktigi kiyilarda çarpan firtina ile helak olacaktir. Hayat dedigimiz iste bu kiyilarin firtinasidir.
Tabiat askin anasi, günes sevgilisidir. Tabiat içinde gelisen ask ana kucaginda uyuyan yavru gibi mahzunlasip nazlaniyor. Anasindan ayrilip da bir ruhun kafesine kapaninca siddet ve isyan oluyor Sonsuz olan ask, bir insan varligina hapsedilince ondan tasmak ve tekrar aleme yayilmak istiyor. Askin gelisi büyük ve ürpertici bir sarsinti ile olmuyor. Daha önce bütün bir ömür boyunca benligimizi dolduran isteklerin, hayallerin ve geçici emellerin agir ve oyalayici ipinden, bir safrayi kendinden atar gibi siyrilmamiz, sarsici, ürpertici, bazan tahammülü güç açilarla beraber oluyor. Bizde hayat vehmini kendileriyle beraber sürükleyen bu agirliklardan kurtulduktan sonra iç dünya bos ve seffaf bir fanusa dönüsüyor. o zaman askin gelisi büyük bir isik cihanina bir küçük kusun bir göz kirpmasiyla gelisi kadar hafif bir hareketle olmaktadir. Onun aklin ortaya koydugu binbir sebeple açiklanamayan varligi, kainatin baslangicinda varligi var kilan ilk kuvveti içimizde buldugumuz zaman duydugumuz sevinçtir. Ask, varligin kendi kendisini tanimasi halidir.
Ask, ölümü yenmek istiyor ve dünyamizdaki her denemesinde yeniliyor. Çünkü ölüm, ser tanrisi Angemanyou'dan daha kuvvetlidir. Askin cilvelerini önce hos görür, lakin askin sonsuzda birlestirdigi varliga sonunda saldirir ve bilinmeyen karanliga gömer. Ölüm, yoklukla bir saniliyor; süphe, karanlik ve korkuyu hep birlikte temsil ediyor. Insanlar ondan yoklugun kendilerine uzanip kendisine dogru çeken menhus eli diye ürperiyorlar. Hem de onu yokluk kabusu gibi karsiliyorlar. Eger onun getirdigi yokluk olsaydi, bu kadar korkunç olur muydu? Yokluk elbette aski tanimayan günahkarlarin, içerisinde kaybolduklari karanliktir. Onlar zaten gerçkten var olmamislardi; kendileri için bile süpheli olan birer hayalettiler. Sadece, altina girmeden önce bu topragin üstünde bir müddet tepindiler, bogustular, bagristilar ve sonra ayni topragin altina düsup orada eridiler. Onlarin yasamamis olduklarina yeryüzünün daglari, agaçlari ve denizleri sahittir. Bu kutsal varliklarin önünde onlarin ne bir damla göz yaslari, ne iztiraptan bir ibadetleri, ne Tanri'nin diliyle konusmalari oldu. Onlar, ne daga inen nuru gördüler, ne agaçlarla konustular, ne denizleri gözyaslariyla doldurdular. Aski bilmeyen bu günahkarlarin, yokluktan yine yokluga geçeceklerinden süphe mi edilir? Ölüm onlar için hazindir, aciklidir, çünkü yoklukdan yine yokluga götürür. Biz insanlar, onlarin ölümüne aglarken yine onlarin yok oluslarina aglariz. Asiklarin ölümüne aglarken asil kendimize ailiyoruz; bizi onlarin hicraninda yasamaya mahkum eden talihimize agliyoruz. Onlara için için imreniyoruz belki. Çünkü onlar, askin bayragini hayatla ölümün tam sinirina diktiler. Burasi cihad topragi, ötesi fetih ülkesidir onlara. Bu gazanin destani bu yanda okunuyor, fetihler asil orada ask ölümü yenmistir; ölüm denen perdeyi kaldirmis onun yerine zafer bayragini çekmistir.
Sonsuzun zaferi bu yeryüzünde de kazanilir. Ancak askin kiliciyla o zafere ulasiyor. Bu zaferin müjdesi ve mükafati, Rabb'in temasasidir. Bir örtüyü kaldirir gibi, bir anda herseyi ve bütün varliklari ortadan kaldirip da kalp gözüne görünen o Rabb'in yüzü, kelimeyle anlatilmayan ve beklenmedik anda bize çevrilen o sekilsiz, renksiz ve gözsüz bakis, o baha biçilmeyen selamet müjdesi, ah o kurtanci sevgili bir daha görünse, bir kere görünse, alemde elem, süphe ve ölüm mü kalirdi? Acaba ölüm dedikleri sey, varligi var kilan ilk kuvvetin, yani askin kaynagina ruhun dönüsü ve onunla bahtiyar birlesmesi olmasin!
N.TOPCU
 
Katılım
8 Ağu 2007
#2
Ynt: KiTAP ÖZETLERİ

DOLU DOLU YAŞAMAK

Yazarı : Prof Dr. ÖZCAN KÖKNEL
Hazırlayan: Mehmet Dikmen, MALTEPE/ YÜZEVLER
TANITIM : Kitap ‘dolu dolu yaşama’ kavramının anlamını, kapsamını, kavramını oluşturan nesnel koşulları ruhbilim ve toplumsal ruhbilim açısından irdelemiştir.
METODU: Kitap, konuları bölümler halinde incelemiştir. Yazar kendi başından geçen olaylardan yararlanmıştır.
İÇERDİĞİ ÖNEMLİ NOKTALAR:
‘Dolu dolu yaşama’ kavramını bütünyönleriyle ve tarihsel gelişimi, bireysel ve toplumsal analizi, insanın gelişilim sürecini ayrı ayrı incelemiştir.
ÜSTÜNLÜKLERİ: .....................
YETERSİZLİKLERİ:
Kitapta yazar konulara sübjektif yaklaşmış, din mefhumunu kabul etmemiştir. Konular anlatımda bağlantısız verilmiştir.
YAŞAMIN ANLAMI
Sözlük karşılığı yaşamak hayatta olmak, varlığını sürdürmek, oturmak, eğlenmek, geçinmek, belirli bir durumda ve konumda olmak, ve bunu sürdürmek, hoş vakit geçirmek, keyif sürmek, keyifli ve mutlu olmak anlamlarını içerir.
Yaşamanın sözlük karşılıklarının dizilişi bile, keyifli ve mutlu olmak anlamına son sırada yer vererek, bu kavramın oluşmasında ötekilerin gerekli olduğunu belirtmeye çalışmış. Ben de insanların keyufli ve mutlu yaşamayı ‘dolu dolu yaşamak’ olarak da dile getirdiklerini saptadım.
Dolu Dolu Yaşadım Diyebilmek için...
* ‘O iş’ Bakış Açısında
İnsan ve insanın içinde yaşadığı doğal, toplumsal ortamın koşulları birdenbire değişmediğine göre, değişiklik insanın bunlara bakışında bunları yorumlayışında olmuştur. Yaşam, bir anlamda mutluluğu arayış olduğuna göre, bakış açısı çok önemlidir.
Mutluluk, insanın yaşadığı andan haz duyması, geçişte haz duyduğu bir yaşantıyı anımsaması ya da gelecekte haz duyacağı bir yaşantıyı ümit etmesidir. Mutluluk ‘iyi yaşama’larla doğru orantılıdır. İyi olma, iyi yaşama durumuna kavuşmak kimine göre bireysel, kimine göre dinsel, kimine göre toplumsal yaşayışla, olur. Kimi alabildiğine özgürlüğü, kimi ilke ve kurallara sıkı sıkıya bağlılığı iyi olma ve yaşamanın tek çıkar yolu olarak kabul eder. Doğrunun, güzelin, iyinin aranması, elde edilmesi de insanda mutluluk yaratır.
* ‘An’ı Yaşamak Gerek
Yaşanılan an geri gelmeyecek; bügünler hiç ama hiç geri gelmeyecek; yaşam akıp gidiyor. Bu nedenle yaşadığı ana, zamana sıkı sıkıya sarılmak gerek. Bir bütün olarak...
*Yaşamı Sevme:
Bütün hazların temelinde yaşama sevinci yeter. İnsanlar yaşamdan zevk almak için, insanlara, nesnelere ilgi ve sevgi göstermeli, ufak ufak sevgi köprücükleri kurmalıdır. Bu köprücükler insanları dünyaya bağlayan büyük yaşama sevincini oluştururlar.
DUYA DUYA YAŞAMAK
*Önce Ses Vardı
İnsanın yaratılışından itibaren en soyut, en özlü anlatımı olan ses ve müzik, işlevlerinin çok ötesinde bir anlam yoğunluğu ve etki gücü taşır. Dinsel törenlerle başlayan müzik, kötü ruh ve cinlerden korunmada bazen bir ara unsur bazen sığınak noktası olmuştur. Şamanizm’deki Şaman’ların söylediği şeylerden, Bursa’lı Süleyman Çelebi’nin Mevlid’ine kadar müzik ve ritmik sözler insanlara yaşama hissi vermiştir.
‘Daha dün annemizin kollarında yaşarken...’ diye söylediğimiz, söylendiği zaman çocukların hoşuna giden, onları birleştirip bütünleştiren, coşturan bu şarkı basit ama güzel bir örnektir.
‘Toplum Güven Üstüne Kurulmuştur’.
Kendisine güvenen kişi, karşılaştığı engelleri kolayca aşabilir, sorunlara gerçekçi çözümler bulabilir, sağlıklı ilişkiler kurabilir. South’un dediği gibi ‘Toplum güven üstüne kurulmuştur’. Kendine güven duymanın neticesinde muvaffakiyetler olunca kişi toplumda saygınlık gereksinimini de bedensel ya da zihinsel gücüyle doyurmaya çalışır.
*Çağdaş Aşk Kavramı:
Çağımızda artık ölümsüz aşk öykülerinde olduğu gibi kavuşamamanın getirdiği trajik sonlu hikayeler yok. Aşka iki özgür insanın düşünsel, duygusal, Bedensel bütünleşmesi olarak bakan görüş çağımızda gi gide egemen olmaktadır. İnsan ne kadar özgürleşmişse o kadar sınırsız, çıkarsız bir sevgiyle sevebilir; böylesi bir aşk ise insanı yüceltir, dünyayı güzelleştirir.
ÖZGÜRLÜK
*Uğrunda Devrimler Yapılan Değer
1789 Fransız Devrimi insanların eşit, kardeş ve özgür olduklarını kabul etmiş ve bunları doğal özgürlük olarak nitelemiştir; artık çağımızda özgürlük anlamlı ve dolu dolu yaşamın temel şartıdır:
*Özgürlüğün Toplumsal Sınırları
Ailenin genel tutumu, anne babanın ayrı ayrı tutumları; Çocuğun ve gencin kız ya da erkek oluşu; eğitim biçimi, gelenek, görenek, töre, dil, din, kamu düzen, egemen ideoloji gibi temel toplumsal yapılar göreli olarak önce çocuğun, gencin, daha sonra erişkin insanın davranışlarını, tutumların, eylemlerini etkiler.
Çocuklara ve gençlere, jean-Jacques Rousseau’nun ‘Emile’ adlı kitabında yazdığı gibi alabildiğine özgür ve özerk davranma olanağı tanınmak da insanın toplumsallaşmasını başkalarıyla bağlantı kurmasını engelleyebilir.
*Evlilik: Özgürlükten Gönüllü Özveri
Kişisel özgürlüklerin beraberlik adına gönüllü olarak kısıtlandığı, ama mutluluğun temel kaynaklarından biri olan toplumsal kurum, aile ve evlilik yaşamıdır. Ailesiyle birlikte, eşiyle evinde mutlu olan insan yaşamın en önemli ve temel haz, mutluluk kaynağını ele geçirmiş demektir.
Evlililikten önceleri ‘Ben’ ve ‘Sen’ yerine, evlilikte ‘Biz’ yaşantısı ortaya çıkar. Biz yaşantısı gücünü eşlerin kişiliğinden alan grup olgusudur.
TANRIYA BAŞKALDIRANLAR YA DA SIĞINANLAR
Bu bölümde yazar dinle alakalı konuları hatalı ve sübjektif yansıtmıştır.
İnsanın Tanrının buyruğuna, düzenine dengesine karşı çıkarak mutluluk arayışı (!) Adem ile Havva’nın öyküsüyle başlar.
İlla insanlar günlük yaşantıda önemli rolü ve yeri olan, gözle görülmeyen, gizli bir güç olan büyüden sakınıp korunmak için ‘tabu’lar geliştirmişlerdir.
Dinlerin genel özelliği insanları tanrının bayraklarına uydurmak için Cennet’le sevindirme Cehennem’le korkutma olmuştur.
*Tanrı’yı Ve Gerçeği Kendi Yalnızlığında Aramak
İnsanın Tanrı’yı, gerçeği kendi iç dünyasında arayışından, bireysel yalnzlığın gücünden yola çıkarak bulan gizemcilik-tasavvuf, sonunda evrenselliğe ulaşmakta, hazzı mutluluğu burada bulmaktadır.
YAŞAMIN AMAÇ VE ANLAMINI ARAYIŞ
*Mutluluğa Erişmenin Tek Yolu Erdemdir
Bütün insanlar, sürekli olarak en yüksek iyiye ulaşmaya ve bunu elinde tutmaya çalışır. Bilginin amacı bunu sağlamaktır. Bunu sağlamayan bilginin değeri yoktur.
Mutluluğa erişmenin tek yolu erdemdir. Her insan kendi erdemini yaratır. Her insanın kendi kişiliğine uyan amaçları vardır. Bunlara ulaşırsa mutlu olur, iyi yaşar.
Mutluluk, acının yokluğudur.
DOLU DOLU YAŞAMANIN BİREYSEL TEMELLERİ
İnsanın yaşamından haz duyması için önce normal ve sağlıklı olmalıdır. Geleneksel tip ve ruh hastalıkları açısında uyum sağlama yeteneği bulunan insanın yapısal ve işlevsel durumu normal, sağlıklı kabul edilir.
Yaşamdan zevk almak insanın mizacına da bağlıdır. Neşe, sevinç ve umudun hakim olduğu insanlar, yaşamdan daha çok haz duyarlar.
*Sürekli Neşe Ya da Keder Ruhsal Bozukluklar.
İki başlık altında toplarsak;
1-Mani: Sürekli haz duyan, mutlu olan, aşırı neşe, sevinç duyan, çok konuşan kendini akıllı, zeki, güçlü, güzel, büyük ve üstün gören ruhsal bozukluk.
2-Depresyon: Mutsuzluk, ilgisizlik, karamsarlık, kötümserlik, isteksizlik hali.
*Ruhsal-Cinsel Gelişme Engellenirse
Ruhsal-cinsel gelişmeyi engelleyen, saplantı ve takıntılı bir kişilik yapısının oluşmasında rol oynayan temel etken aile içindeki olumsuz ilitişim biçimidir. Aile içindeki ilgisizlik, iletişimsizlik, parçalanmış aile, annenin olmaması ya da annenin kişiliğinin belirsiz ve silik olması olumsuz etkenlerin başında yer alır.
Sürekli olarak annesi ve babası tarafından cezalandırılan, bu nedenle özür dilemek zorunda kalan çocukta güven duygusunu geliştirmez. Anne ve babaya karşı aşırı kızgınlık doğar. Bu duygular suçluluk düşüncelerini geliştirir. Annesi, babası ve çevresinden sürekli övgü alan, şımartılan çocukta ise aşırı güven oluşur. Bu durum, özsever doyuma dayalı benlik yapısına yol açar. Bu tip benlik yapısının beklentileri aşırı olduğundan düş kırıklıkları da sık görülür. Her düş kırıklğı insanın güven duygusunda azalma yapar.
DOLU DOLU YAŞAMAK İÇİN OLANAKLARIMIZ, SIĞINAKLARIMIZ
Yaşam Bir Maratondur
İnsan doğumdan ölüme kadar hep bir mücadele içindedir. Küçük bir bebek ilgi ve sevgi çekmek için kardeşleriyle yarışır. İlkokula giden bir çocuk okulda hocasının gözüne girmek için yarışır, öğrenim hayatı boyunca sınavlarda arkadaşlarıyla yarışır, bir kızı elde etmek için arkadaşlarıyla yarışır, daha çok zengin olmak için iş arkadaşlarıyla yarışır.
Şans Oyunları Ve Paraya Düşkünlük
Şans oyunları ‘Ya kazanırsam’ düşüncesinin verdiği umutlarla günlük yaşadığımız kederleri, kaygıları unutma ve hayal dünyasında gezintiye çıkarmak için bir kaçış yoludur.
Para, insanların temel ihtiyaçlarını karşılamanın yanında insanların eksik yönlerini kapatma bahanesidir. Küçüklüğünde ezilmiş bir insan erişkinliğinde bunu para kazanma da hırs göstererek kapatmaya çalışır, ve her zaman her daha fazla, fazla, fazla...
2000’li YILLARA DOĞRU
Bu bölümde yazar 21. y.y’da beklentilerini yazıyor.
Yeni Bir Dünya Düzenine Doğru
Yeni bir uluslarüstü hukuk doğacak ‘insan hakları’ yeni anlayışının egemen olduğu bir düzene doğru geçilmeye başlanacaktır.
2000’li yılların ilk 20 yılından sonra insanların ilgi, sevgi, güven özgürlük, özerklik, saygınlık, yaratma, üretme, kendini gerçekleştirme arayışları; etkilerin tepkilerin oluşturduğu birleşme bütünleşme içinde, bireysel ve toplumsal sınırları belirgin yeni amaçlar, beklentiler, değerler, duygular, düşünceler ilkeler, kurallar oluşturacağını öngörüyoruz.
Aile ve toplumdaki olumsuz gelişmeler nedeniyle 2000’li yılların ilk on beş yirmi yılında günümüz gençleri ve bunların yarattığı sorunların artıp yayılacağı, ancak zaman içinde aile ve toplumda bunlara çözüm getirecek yolların, yöntemelerin bulunacağı söylenebilir.
Gelecekte sayılan, sayılamayan birçok nedenle bağlı olarak çocuğun ve gencin aile ve toplumla ilişkilerinde köklü değişmeler olacak. Ortak yaşayan ailelerin dışında kalanlar ailelerle toplumun ortak amaçlarını ve ilkelerini çocuğa ve gence aktarmada zorluk çekeceklerdir.
 
Katılım
8 Ağu 2007
#3
Ynt: KiTAP ÖZETLERİ

DÜSÜNMEK
Mantik dilinde düsünmek,suur ile esya arasinda münasebet kurmaktir. Aynada görünen hayal gibi esya ve olaylarin suurda tasavvur halinde tekrarlanmasidir Dis dünyanin iç alemimizde bir nevi devamidir; veyahut sebeplerle sonuçlar arasinda münasebet kurmktir Nazariye yapan mantik, düsünmeyi böyle tarif ediyor. Lakin insanin gerçegini anlatan psikoloji, olaylarin böyIe cereyan etmedigini ortaya koymaktadir. Düsünmeden evvel hissediyoruz dis dünyadan tesirler aliyoruz. Bu tesirler, bizim menfaatlerimize zevklerimize ve isteklerimize cevap oluyorlar. Bize faydali bir zevk sunan görüslere hakikat elbisesi giydiriyoruz. Menfaatlerimizle zevklerimize aykri fikirleri hata olarak itham ediyoruz. Önce hayati bir agaçtan ibaret varligimizdan fiskiran istihalar, türlu emeller ve parlak hayallerle süslenmis olarak suurumuzda hakimiyetlerini ilan ediyorlar. Sonra onlarin bütün varligimiza saldigi istekler, dis dünyaya çevriliyor ve kendi hesaplarina hakikat avciligi yapiyorlar. Kendilerine uygun fikirlere hakikat damgasini basiyor, aykiri görüsleri hakikat disi yapiyorlar. Böylece bir fikrin hakikat olusu, her kes için müsterek ve kendi kendisinin ayni olan bir realitenin degil bizim istek ve istihalarimizin emriyledir. Insanligin düsüncesin hakim olan hakikat ölçüsü, insanin kendi hayati menfantleri,sahsi hesaplari ve istekleridir; zevkleri veya aliskanliksaridir.Insan, kendinin olan bu ölçüleri fikirlere tatbik ediyor ve bu ölçülerin fikirlerin dogrulugunu arastiriyor; hükmünü onlarla veriyor. Ondan sonra kendi verdigi bu hükme uygun, onu destekleyici sebepleri etrafinda topluyor.
Pesin vemis oldugu hükmünü onlarla halki ve mesru gösteriyor. Görülüyor ki, düsünmek, kendimizi esyaya degil, esyayi kendimize uydurmaktir.Suurumuzu olaylara irca etmekten uzak, olaylari hep kendi istihalarimizla isteklerimizin emrine vermektir. Bu sebepten kendimizden müstakil olan bir realiteyi tanimiyoruz. Mahiyeti bizi ilgilendirmeyen bir realiteden kendimize dogru bir takim basamaklar siraliyoruz. Böylece kendimize uydurulan esya ve olaylar, kendi zevklerimize, istihalarimiza ve kendi menfaatlerimize göre hükümler giyiyor.
Dünyamizi hakikatin degi1 istihalarimizin gözü ile görüyoruz. Bu zavalli dünya herkes için baska dünyadir. Karinca için büyük, günese göre küçüktür. Bahtiyarlar için güzel, bedbahtlar için kötüdür. Bir tüccar çok kazanmayi muvaffakiyet ve fazilet sayabilir, fukaranin gözünde ise bu istek, kötu bir istihadir.
Düsüncelerimizde birer isim hesabina dögüsen çocuklardan farkli degiliz. Insanlar arasinda yeni yeni ihtiras kivilcimlari serperek ayriliklari artiranlar, insanligin gerçek düsmanlaridir.Ihtiraslarin sahasindaki bütün dögüsmeler, bütün ayriliklar bizi hakikatten uzaklastirrnaktadir. Çünkü ihtiraslarin hepsi hakikatlerden uzaklastiricidir. Ölçülerimizin hepsi izafidir.Hakikati nerede arayalim? Fikirlerirnizin dogrulugu hususunda kullandigimiz ölçünün darligi, görüsümüzün darligini dogurur. Ölçünün genisligi nisbetinde hakikate yaklasiyoruz. Hayatî menfaat ve istihalarimiz, fert olan varligimizin dar sinirlari içerisinde kaldigindan daima hakikatten uzaklastirir. Bizi baskalarina dogru götüren duygular, ferdiyetimizden siyirarak daha genis ufuklara götördüklerinden hakikate 0 nisbette yaklastiricidirlar. Kullandigimiz hakikat ölçüsü genisledikçe hakikate 0 kadar yaklasiriz. Bu ölçü, sonsuzluk olunca mutlak hakikate temas ederiz.Istek ve istihalariyle ferdi duygularindan ve her türlü menfaatler sisteminden kendini kurtararak sonsuzlugun ilhami ile düsünen insan, mutlak hakikatlere ulasmistir. Zira hakikat sonsuzlugun emridir. Bu emri alabilmek için, önce zevklerimizle istihalarimizdan siyrilmamiz lazimdir.Sonra da sahsi menfaatlerimizden uzaklasmaliyiz. daha sonra zümre menfaatlerini reddedebilmeli, zümrelerin ve partilerin disinda yasamasini bilmeliyiz. En sonra, ulvi olsalar bile benligimize tahakküm eden bütün hislerden zafer duygularindan, muvaffakiyet gururlarindan, nefsimize itimatlardan kurtulup havalanarak bir uçusta sonsuzlugun bölgesine siginabilmeliyiz. Genç neslin fikir terbiyesini yapanlar, onlari bu gururlariyla hoyratlastirmak, bos bir gayrettir.Bizden çikip hakikatin arasinda pek çok bir perdeler gerilidir.Bizden çikip hakikate varmak için, bu perdelerin birer birer delinmesi lazimdir. Hakikati bizden saklayan ve birbirimize yabanci hatta düsman yapan bu perdelerin bir kismi nefsimize ait istihalardir, bir kismi aliskanliklarla telkinlerin eseridir, bir kismida ançak ibadetin dagitabilecegi gafletlerdir.
Sonu olan bu alemde sonsuzlugun yolcusu olan insan, arzimizin bu yalniz yolcusu, burada bir muamma olan hayatina bir hikmet, kendine dost , düsüncesine destek bulabilmek için sonsuzluga dayanarak düsünmekle anlasiliyorlar.
 
Katılım
8 Ağu 2007
#4
Ynt: KiTAP ÖZETLERİ

GERÇEGI BILMEK
Neler biliyoruz? Insanoglu yer yüzünde ne bilgilere sahip oluyor? Göz görüyor ve zeka kavriyor. Bunca bilgilerin sahibi insan bildikleriyle magrurdur. Acaba neyi biliyoruz? Akil kendi önümüze, yolumuzu aydinlatan bir isik serpmekten baska bir sey mi yapiyor? Bildiklerimiz, kendimizden çikip yine kendi varligimiza avdet eden ihtisaslardan ibaret degil midir? Insan, ihtiyaçlarini giderme endisesiyle yaptigi etrafina saldirma hareketleri içinde kainatta kendi istehalarina elverisli olan seyleri arastiriyor, onlari kendi istehalarinin uygunluguna göre isimlendiriyor ve öyle degerlendiriyor. Sonradan gerçegi tanidigini söylüyor ve hükümlerine, gerçekle uygun bilgi manasina hakikat damgasini vuruyor. Gerçegin bilgisi olan fikir kimin hakikatidir? Zira hepimizin hakikatleri baska baskadir. Hepimiz menfaatimize uygun fikirlere hayran olarak ömrümüzün sonuna kadar 0 hayranlikla sarhos yasamaktayiz. Kimimiz bir resmin; kimi bir kârin, kimi de bir meslegin hayranidir. Kiminin de bir sanat ilâhidir, kiminin bir hüner sultanidir. Onunla övünür, onunla gururlanir. Hayati muhafaza içgüdüsüne baglanan bütün arzular ve sefaletlerimiz bizde benlik suurunu yaratiyorlar. Onlarin gözüyle görüse de akil diyor, düsündügümüzü söylüyoruz; gerçegi bildigimize inaniyoruz. Bir tüccarin, bir büyük memurun, bir makam ve gurur adaminin akli, onun dayandigi gurur ayaklar altina alinincaya kadar kutsal bir nesnedir. Bir hakimin hatali hükmü, kendi gözünde ilahi hüküm kadar isabetlidir. Bir zümre zihninde esir olan insanin kanaatleri, kendine göre hakikatin ta kendisidi.Karsi karsiya harp eden iki ordunun askerleri için ölüm, ayni derecede mukaddestir. Iki tarafin silahsorlari için, her ikisi de ademogullari olmalarina ragmen, karsi tarafin insanlarini katletmek fazilettir. Gece karanliginda yola çikan hirsiz için çalmak vazife, polis için de onu yakalamak bir vazifedir. Hakikat su ki, canli varligin ihtiyaçlarini iç güdüler karsiliyor. Iç güdü tatmin olundukça hayatî kuvveti biriktiriyor. Ruh sefaletleriyle el ele veren hayatî kuvvet kendi kendini deneye deneye insanda ihtiras haline geliyor. Sonunda esayayi ve olaylari ihtiraslarimizin dürbünü ile göriüyoruz. Sefaletlerimizin fetvasina böylece boyun egiyoruz.
Bu hal, bu davranis insanin kat kat sefaletlerini arttiriyor. Önce sade heveslerimizle istehalarimizin tutkunu zavallilarken, ihtiraslarimizla aleme zararli oluyoruz. Bu mes'um sefaletimiz, mevkinin, paranin, zümrenin kuvvetlerine dayaninca üstümtüzde saltanatlar kuruyor. Önce insan insanin sadece kurdu iken, ihtiraslar silahlaninca insan insanlarin basina kiyametler koparabiliyor. Ve bütün bunlarin sebebi, gerçegi bilmeyisimiz, selametin kendi ruh dünyamizdan dogacagini bilmeyisimiz, tatminleri aninda bile ufuklarimizi daraltan kendi ihtiraslarimizin kendi asil düsmanlarimiz oldugunu bilmeyisimizdir. Yeni dogmus iki insan yavrusu masum bakislarini dünyaya açar açmaz karsi karsiya birbirlerine yaklastirin ve birine "Sen iste karsindakinin düsmanisin, onu bir gün öldürceksin" deyin. Öbürüne de "Sen de ondan intikam alacaksin" diyin. Sonra o iki çift masum gözlere bir bakin. Kendinizden utanirsiniz. Gafletinizden ürperirsiniz. Eger basiret gözüyle bakmissaniz o kadar küçülürsünüz ki yavrularin saf bakisi size ilahi hitap kadar büyük ders olur. 0 aynada kendinizi görür ve tövbe etmek istersiniz.Lakin tövbe etmesini istemek lazim. Bu isteyis ancak gerçek bilginin eseri olabilir. Gerçegi nasil bulalim? Nerede arayalim? Bütün gafletlerden bizi kurtaracak olan hakikatin yolunu bulmak için sonsuzluga götüren bazi denemelerin yapilmasi lazimdir. Gerçek ibadet sonsuzluga çevrilen istegimizdir.
Sonsuzluga çevrilen samimi istek, insan için selametin ilk adimini teskil ediyor. Bu istegi sik sik tekrarlamak, bu istegi sevmek, onu elde etmek lazimdir. Bu tekrar, bu istegin tekrari, arkasi namütenahi aydinliklar dolu ilahi bir kapiyi zorlamak gibidir. Bu kapiyi kimildattiktan sonra bizim tarafimiza isiklar süzülüyor. Yeni denemeler basliyor. Sanat denemesi, ahlak denemesi, din denemesi.
Hakikati bizden saklayan, örten, onunla aramiza giren engelleri ortadan kaldirci hareketin sevgisini bize felsefe ve hikmet sunuyor. kim bu hareketin usülünü ögretiyor. Sanatin denemesi, bir olan iç dünyamizda binlerce teraneler yasatiyor.Ahlakin denemesi ise, hörmetle sevginin kuçaginda, kainatta sefil ve küçük bir parça olan varligimizi, kurtarici olan bütünle birlestiriyor. Buradaki içsel istek sonsuza sigmayarak askimizin tercümesi ve bu sefil dünyadaki varligimizin sebebi, hikmeti, manasi oluyor. Bize de "iste bunun için yasanir" dedirtiyor. Sonsuzluga teslim olmayip sonu olan hadiselerin sebepleriyle gayelerine dayanan harekette ahlaki karakter görülmüyor. Bütün varliklari hayattan sikayet ettiren tatminsizlikler, sonsuzluga dalamayisimizdan doguyor.
Su bütün sonu olan varliklarin alemine varligi hapseden perdeleri yirtarak sonsuzlugun kapisini kendi açabilen insan, orada gerçek murada erecektir. Ve ancak o perde açildiktan sonra esyanin gerçegi anlasilacak, hadiseler asil kendi manalarini kazanacaklardir: Hayatin bir deneme sahasi, ölümün bir istasyon oldugu oradan sükunetle temasa edilecektir.Çoklugun vehim oldugu anlasilacak, hersey Bir'de birlesecektir. Herseyin bir sey oldugu bilinecek, Bir'inse mekâna sigmayan Dost yüzü oldugu görülecektir.
Süphesiz ki bilen sever, af eder, sabir eder. Bilen Bir'i bilir. Bir'de yasar. Bilen bazan ölür ve her an yeniden dünyaya gelir. Bilen her gerçek bilginin, sonsuzluga istirak denemesi oldugunu bilir. Hakikat yerde olsun, gökte olsun, bedende olsun, ruhda olsun, suur dedigimiz su mahdut cihazla sonsuzluga açilan bir pencereden bakis sayesinde elde edilebiliyor. Bu sonsuzluga ve ilahi araziye açilmayan düsüünsler, bilgiler hep izafidir. Hepsi bir nisbet ifadesidir. Hepsi sakat, hepsi de itibari görüslerdir. Gerçek ilmin yolu sonsuzlugun dünyasindan geçitor. Bilen varligi didik didik eden duygularin hepsinden kurtulmustur.Zindanda, Cennette gibi mesut yasar. Hep halinde sonsuzlugun huzurunda oldugunu bilir. Izdirabi içinde o yine dügündedir, davettedir. Bütüün dünya nimetlerinin bir pasli çividen farksiz oldugunu bilir.Bilen gururdan,kinden ve bütütn hirslardan soyunmustur. Bilen bahtiyardir. Ne mutlu bildim diyene.
 
Katılım
8 Ağu 2007
#5
Ynt: KiTAP ÖZETLERİ


GÖZYAŞLARI DÜNYASI
Gözyaşı ve merhametin sedef ikliminde hayat;cennet nimetlerine maliyetin adıdır. Orada insanlar adeta cennette yaşarlar.
Bu fasılda Efendimizle başlayan gözyaşı ve hüzün koridorunda, Üstadın gözyaşları ve ona dökülen göz yaşlarının ardından, asrın sancılı insanının gözyaşlarından takdim edilecektir.

Asr-ı Saadet Gözyaşları
•Resulullah(sav)’in Allah korkusundan ağlaması:
Resulullah(sav), Abdullah(ra)’a:
-Bana Kuran oku . dedi. Ben de :
-Kuran sana indirildi, ben sana nasıl Kuran okurum! Deyince:
-Onu başkasından dinlemeyi severim, buyurunca sure-i nisa ‘yı okudum.
“O halde her milletten bir şahit getirip, seni de bütün bunlara şahit tuttuğumuzda,
onların hali ne olacak? Ayetine gelince:
-Yeter dedive hemen döndü gözlerinden yaş akıyordu

Bir Zencinin Gözyaşları
Enes (RA) anlatıyor:
Resullah cennetin yaratılışına dair ayetleri okuyunca önde bulunan bir zenci yüksek sesle ağladı. Cebrail (AS) inerek efendimize inerek onun kim olduğunu sordu. Efendimiz Habeşli bir adam diyerek onu övdü. Cebrail (AS) de: Allah (CC) nin şöyle buyurduğunu söyledi; izzetim celalim ve arşımın üstündeki makamın hakkı için dünyada benim korkumdan dolayı ağlayan kulumu cennette çok güldüreceğim.

Muaz (RA)nın Ayrılık Gözyaşları
Muaz bin Cebel anlatıyor:
Resullah (sav) beni Yemene tayin etti ve beni ağırlamaya geldi. Vedalaşırken:
Ya Muaz belki bu beni son görüşündür geldiğinde kabrimi ziyarete gelirsin dedi. Daha sonra ben ağlamaya başladım. Efendimiz yüzünü medine ye çevirerek:
Bana en yakın olanlar nerede ve nasıl olurlarsa olsunlar Allah a hakkıyla kulluk edenlerdir buyurdu. Başka bir rivayette: ağlama ya Muaz ağlamak şeytanın vesvesesinin neticesidir buyurdu.

Hz. Ömer ve Gözyaşı
Hasan Basri den Ömer Hattap RA :
Rabbinin azabı mutlaka gerçekleşecek ona mani olacak hiçbir şey yoktur, ayetini okuyunca karnı şişti ve yirmi gün yatakta yattı. Abdullah Bin Şeddad bin Had dan
Hz. Ömer sabah namazını kıldırıyordu. Yusuf suresinde; “ben kederimi ve hüznümü yalnız Allah a şikayet ediyorum” ayetine gelince hıçkırıkları duyulmaya başladı.
Hişam bin Hasan dan; Ömer (RA) bir ayet okuduğu zaman boğazı tıkanır, yere düşünceye kadar ağlardı. Sonra da evine kopanırdı. Öyle ki hasta zannedip ziyaret ederlerdi.

Ebu Hureyre’nin Gözyaşları
Müslüm bin Bişr’den Ebu Hureyre hastalandığı vakit ağladı sordular;
“Ya Ebu Hureyre seni ağlatan nedir?” diye sorulduğunda o;
“Ben sizin dünyanız için ağlamıyorum. Beni ağlatan yol umun uzaklığı ve azığımın azl



ığıdır. Cennetle cehennem arasında bir uçurumdayım. Nereye götürüleceğimi bilmiyorum.
Bediüzzaman ve Gözyaşı
Üstad’ın gözyaşı tepeleri:
Viran ellerin yasçısı, baykuşlara döndüm
Gördüm de hazanında bu cennet gibi yurdu
Gül devrini görseydim onun bülbülü olurdum
Yarab beni daha önce getireydin ne olurdu?


BİSMİHİ
Acıların en büyüğü gurbet tepesinde duracak ve Mazlum Üstad’feryadını dinleyeceksiniz.
Yusa tepesine çıkacak ve vasfını yad eyledikçe ağlayacağınız dostlar hatırlayacaksınız.
Ankara’nın kalesine çıkıp Üstad’la bir rica kapısı çalacaksınız .
Volga Nehrinin hazin akışı ve uzun kış gecelerinin esaretini ruhunuzda duyacak ve irkileceksiniz .
Eyüp Sultan Çamlıca tepelerine hasretle varacak bir nebze Horhor tepesinde kalacak ve ‘’Hasbura’’ya sığınacaksınız.gözleriniz yaşla dolacak ve oturup ağlayacaksınız.
Ve bütün hüzünlerin sürurla inkılap ettiğini düşünüp, Barla’da şükrün gözlerden damla damla akışına şahit olacaksınız. ...

Üstad’ın Barla’ya Gidişi
30sene sonra tekrar Barla’ya gidiyordu. Fakat bu sefer baskı ve tarassudat yoktu. O’nun için Barla ayrı bir önem taşıyordu.Çünkü Hizmet-i Kuraniye’nin çekirdekleri hükmünde olan Sözler, Mektubat ve Lemaat-ı Nuriye burada yazılmıştır.
Bir bahar günü Barla’ya gidiyordu. Talebeleri tarafından karşılandı. Sekiz yıllık ikametgahına yaklaşınca, gözyaşlarını tutamadı. O haşmetli çınar ağacıda gelişini selamlıyordu. Zaten Isparta’ya gidişini teşci etmişti.
Kendisini yalnız bırakmalarını söylemişti. Zaten gözyaşlarını tutamıyordu. Nur Dershanesinin odasına girdi ve iki saat kadar da orada ağladı.
Hayatı hep çileyle geçmişti. Üç devir geçirmiş, cebbar kumandanlara boyun eğmemiş, kudsi davasından dönmemiş, yaralanmış, zehirlenmiş, ölmemiş, dağlar gibi hadiselerin dalgalarından yılmamış. Barla’ya geneldiğinde de bütün bunları düşünüyor, Rabbin inayet ve ikramlarını düşünüyor, sürurundan ağlıyor ve secde-i şükrana varıyordu.

Üstad’ın Emirdağ’da Zehirlenme Gözyaşları İçinde
Bir siyasi memurun, idamı için yukarıdan emir aldık demesine aldanan bir bekçi gizlice içeri girerek Üstad’ın yemeğine zehir katmıştı. Üstad zehirlenerek kıvranmaya başladı . zehrin tesiri çok azim olduğu halde “ben Cevşen’ül Kebir ve Evrad-ı Ezkar ile ölümden muhafaza oluyorum, fakat hastalığın şiddeti elimdir” diyordu. Bir hafta zehrin etkisiyle perişan oldu. Fakat hastalıkta hiçbir namazını terk etmedi. Yalnız ikinci ve üçüncü zehirlenmede namazını yatakta kılmak zorunda kaldı.
Ölüm tehlikesi geçirdiği sıralarda, talebeleri yanında nöbet beklerken, sabaha karşı bir ara kalktı, ellerini dergah-ı ilahiye’ye kaldırdı, birkaç kelime ile Nur talebelerine dua etti, sonra bayılmış vaziyette yatağa düştü.
Bütün bu can yakan manzaraya karşı dergah-ı ilahiye’ye, gözyaşları ile yakarışa geçmez miydiniz?

RAHMET VE
Yağmur rahmet okur da ,
Gözyaşları niçin rahmet okumasın,
Biri dünyevi diğeri uhrevidir.
Rahmetin asıl celbine vesile gözyaşlarıdır.

KAİNATIN GÖZYAŞLARI
Sema ağlar
Zemin titrer ve hava ağlar
Beşerin yüzüne tebessüm etmeyen ışıklar vardır
Kuru direk feryad eder
Bulutlar dahi kan ağlıyor ..
Ama öyleleri var ki onların
Üstüne sema ve zemin ağlamaz
ZEMİN TİTRER
Üstad hazretlerine sekiz ay tecrid ve sıkıntı içinde en ziyade güvendiği ve raporlar ile yardımına yetişmelerini beklediği Diyanet riyasetinden de aksi mukabele gördü .
Gelen raporda ; bundan önceki dört zelzele Risale-i Nur’un kerametindemiş dediklerini gördüm. Bende dedim; Nurlar bunların def’ine bir vesiledir. Ne vakit Nurlara hücum edilse musibetler fırsat bulur, zemin hiddetlenir diye yazmaya niyet ederken iki
Zelzele beni o bahsi yazmaktan vazgeçirdi.
Üstad’ın bu mevzu ile alakalı bahsi:
... Risalenin ağlamasıyla ya zemin titrer ya hava ağlar. ...bu kış emsalsiz bir tarzda yaz gibi bidayette gülmesi Nurların perde altında teksir makinesiyle gülmesine ve intişarına tevafuklu ve her tarafta taharri ve müsadere endişesiyle tevafukla ağlamasına, birdenbire kış dehşetli, hiddetli ve ağlamasıyla tetabuk, kuvvetli bir emaredir ki, hakikat-ı Kuraniye’ninbu asırda parlak bir mucize-i kübrasıdır, zemin ve kainat onun ile alakadardır.

Kuru Direğin Ağlaması
Peygamber Efendimiz (sav) mescidde hutbe okurken kuru bir direğe yaslandı ve o direk öyle bir ağladı ki , cami lerzeye geldi.

ALEM –i İSLAM AĞLIYOR
Harici düşmanların zuhur ve tehacümünde dahili adavetleri unutmak ve bırakmak olan bir maslahat-ı ictimaiyeyi en bedevi kavimler dahi takdir edip yaptıkları halde şu cemaat-i İslamiye’ye hizmeti dava edenlere ne olmuş ki birbiri arkasından tehacüm vaziyetini alan hadsiz düşmanlar varken cuzi adavetleri unutmayıp düşmanların hücümuna zemin hazırlıyorlar. Şu hal bir sükuttur , bir vahşettir. Hayat-ı ictimaiyeyi İslamiyeye bir hıyanettir.
Alem-i İslama indirilen her darbenin kalbime indiğini hissediyorum. Onun için bu kadar ezildim. Fakat bir ışık görüyorum ki o elemlerimi unutturacak ,İnşaallah.

Üstad’ın Gözyaşları
“Güldüren de O’dur , ağlatan da O’dur.
(Necm Suresi 43)
O hizmeti gözyaşları ile hatırlar . aylar geçer ki kimse onun güldüğünü görmez. Onu sürur gözyaşlarından ayrı görmek mümkün değildir.

Gençlik ve gözyaşı
Ömrü asıl maksadına uygun ve verimli hale getirmek iradeli olmaya bağlıdır . fani ömür bu yolda baki meyveler verecektir.
Üstad ; istikbali gösteren bir sinema olsa , ehl-i dalalet ve sefahatin elli-altmış seneki halleri onlara gösterilse idi, şimdiki güldüklerine ve gayrı meşru keyfiyetlerine nefretler ve teellümlerle ağlayacaklardı, diyor.
 
Katılım
8 Ağu 2007
#6
Ynt: KiTAP ÖZETLERİ

İNANMAK VE SEVMEK
İnanmak, gerçek ve şahsi tanıyıs, sevmekse gerçk yaşayış. İnanmayan bilmez, takit eder. 0, ışığın başka kürelerden alan bir kör kandildir.Sevmeyenler, yaşamıyanlardır. Onlar ölü ruhlardır. Her an toprağından taze hayat fışkıran tarlanın üsttüne atılmış kuru küti.klerdir. Dünyamızın tadını onlar alamazlar, hayatın kudretini onlar bilemezler. Her kökünden bir inanış otu biten, her tarafına bir başka şevk saçılmış dünyamızda aşk ile inanışın terbiyesini en küçük yaştan itibaren almamış olan nesiller, bedbaht nesillerdir.
Kainata hayranlıkla bakan, insanlara minnetle çevrilen çocuğu,inanış ve sevgi aşısı yapmadan hayata salanlar, dünyamızın ilk ve en gaddar zalimleridir. Sokak ortasında birbirleriyle dalaşıp tekmeleşen yavruları kayıtsız bakışlarla arkasında bırakarak hayat mücadelesi denen kızıl meydana koşan mahir menfaat atletleri, ihmallerinin neden cinayet olduğunu bilemediler. Zira onlar muhabbet kaynağı olması lazım gelen mabette bile menfaat dilendiler namütenahi aşk ile doluplup taşan dünyamızın ilahi bahçelerinde hiç de usanmadan kin ve haset devşirdiler.
Biliyoruz ki düşünce. hareketin bizde içselleşmesidir. Hakikate kendi iç dünyamızda temas etmektir. Paskal üç türlü hakikat ayırıyordu: Etin hakikatleri, aklın hakikatleri, imanın hakikatleri. Birincisi kör nefsimizin zenbereği etrafinda çevrelenen ve onun tarafından idare edilen bütün iştahları, hırsları ve menfaatleri içrisine alıyor.Muvaffakiyetlerimiz dünyasını çemberliyor. Kendisiyle ve kendisi sayesinde kurnazlaşan insanı hayvanlarla birleştiriyor.

İkincisi, bizi aklın, tasavvurla iradenin fethettiği bir aleme yükseltiyor. Kendi dar benliğimizden çıkarak bizi bir büyük alem yapıyor. İlmi, temaşayı, mana cevherini sunuyor. İnsanı, ruh aleminin serdarı yapıyor.Üçüncüsüne gelince, 0 bizi insanî olan varlığımızın da üstüne yükseltiyor. Sonu olan dünyamızdan, sanki bir hamle ile, sonsuzluğa ulaştırıyor. Parça iken bütün yapıyor; fani iken ebedi yapıyor. Onun varlığıyla, yolcu iken yol, sermest iken saki, damla iken derya oluyoruz...İnanışta, alelade bilginin esas şartı olan şuur ve eşya ikiliği ortadan kalkmıştır. Bu ikisi aynileşmiş, eşya şuura teslim olmuş, onunla kaynaşmış, ikisi bir varlık kazanmıştır.İnanışın başladığı yerde alelade tanıyış sönükleşir, değersiz ve adeta manasız kalır. İnanış tam olunca da yerini ona bırakır, kaybolur.
Filozof Kant, saf akıldan yani muhakemeden pratik akla yani vicdana geçerken şöyIe demişti: "Yerine itikadı koymak için, bilgiyi ortadan kaldırmaya mecbur oldum."İtikad haline gelmeyen afaki bilgi, bize bir yabancıdır ve sürekli hayata sahip değildir. Benim tarafimdan yaşanmamış, kelimenin tam manasıyle benim olmamıştır. Bu sebepten bana şahsi tatmim vermekten uzaktır. Sadece taklit yoluyla, elden ele dolaşan müşterek bir nesne gibi, bir zaman için dimağda misafir olmaktadır. Gerçkten benim şansi malım olmadığından benden koparıp alınır.Bugün benim, yarın başkasının mülkü olur.Umumi görüşlier, taklit ile kazanılan iddialar zümre ve parti ihtirasları ve bunlara destek olan sebepler hep köksüz, hep temelsiz ve hakikatle alakasız düşünüşlerdir.Zira bunlar, benliğimin dışında yaşanmış, benim hürriyetimin, ne de şahsiyetimin kaynaklarında kökleri olmayan, derinleri kazınırsa etlerin ve iştahların, alışkanlıkların ve taklitlerin vücut verdiği sözde hakikatlerdir.
İnanılan ve sevilense bir yandan şahsiyetimin derinlerinden, öbür yandan sonsuzluktan hayat ve hakikat alan görüştür. Onun çürütülmesi, yalanlanması Kabil olmaz. Yumrukladıkca ruhumuzun daha derin tabakalarına iner.Çünktü inançlarım, muhakemenin ulaşamadığı bir alemde meydana gelmektedir. Kökleri aynı zamanda benliğimin pek derinlerde bulunduğundan, muhakeme ile benden koparılamazlar. Bu sebepten inanılmayan, sadece ilmin ölçüleriyle tartılarak aklın karşısına çıkarılan her fikir, her hakikat, eksik veya aldatıcıdır. İnanma, bir harekettir ve benliğin varlıklar üzerine doğru yaptığı bir harekettir. Ruhun tabiata uzanması, onda devamı gibi bir şeydir. Ruhun tabiatı istilasıdır.
İnanmak, benliğin kendi mukadderatı önünde verdiği imtihandır. Onu aşk ile bağrına basanlar, bu imtihanda muvaffak oldular. Benliğin, bütün kuvvetleriyle kendi konusu olan kainatı kucaklayışı demek olan bu imtihanda aşkın sahipleri başarı kazandılar.Aşkın şahidi ise ıztıraptır. Iztırapsız ne hareketinde gerçek düşünce doğabiliyor. Her inanma hareketinde sevilen bir ıztırap saklıdır.Sevgisi olmayan hakikata ulaşamıyor, gerçeği bilmiyor ve tam sevgi, gayesine ulaşmıs sevgi, sonsuzluğun sevgisidir. Bu sevgi, vücutta geçer bedenden taşar fâni varlıktan kaçar. Ruhu derinlerine doğru kazıyarak orada gaye olarak yine kendini arar.Gerçek aşkın sahipleri, ne servetin, ne şöhretin veya sanatın aşıkıdır. Gerçek aşıklar, aşkın aşıklarıdır. Aşkın kendi kendisini yakan ateşinde sevenle sevilen, isteyenle istenen, varlıkla var eden birleşir. Eşya ile temaşa, kainatla şuur, birle bütün bağdaşır.Düşünce hareketleşir, varlık düşünceleşir. Anlaşılmayan ortadan kalkar,anlatılmayan bir kalır.İlk ve son ilim budur. Millet kültürünün ağacını dikecek ve millet ruhuna hayat getirecek nesiller, inanışla sevgi mabedinin mihrabında önce tövbe etmeli, sonra da inanmayı sevmeyi öğrenmelidir.
N.TOPÇU
 
Katılım
8 Ağu 2007
#7
Ynt: KiTAP ÖZETLERİ

TÜRKİYE'DE DİN VE SİYASET
Yazar : Şerif MARDİN
Yayınevi : İletişim Yayınları
Baskı : İstanbul / 1993 / 312 shf.
ISBN : 975-470-109-1
Bilim Grubu : Sosyoloji
Türü : Telif
Hitap Ettiği Okuyucu Kitlesi: Genel
Genel Değerlendirme:
Kitap değişik zaman ve zeminlerde yazılmış makalelerden meydana gelmektedir. Konunun aynı, makalelerin ise çok olması bazı şeylerin tekrar tekrar anlatılmasına sebebiyet vermiştir.
İslamcılık cereyanı; özelliklerini daha çok 19. yy ortalarında kazanan, Osm. İmparatorluğunun uzak çevresinde ve Hindistan'da şekillenmiş olmasına rağmen 1870'lerden itibaren imparatorluğun merkezinde gittikçe güçlenen bir ideolojik davranış kümesine verilen addır. İslamcılık cereyanı iki eksenlidir:
İslamcılığı bir dünya görüşü ve hayat rehberi olarak takdim eden aydınlardan oluşan eksen. Muhammed Abduh gibi. Geniş halk kitlelerinin o kadar net ifade edilmeyen, teorik konulardan çok "İslami Nizam" gerçekleştirmeye çalışan arayışlar. Mevdudi buna örnek verilebilir.
İslamcılık farklı isimler altında tasnif edilebilir: Reformcu İslamcılık, Popülist İslam vs. Reformcu İslamcılıkta; "İslam'ın müspet bilimlere karşı olmadığı ve dolayısıyla batının fen ve tekniğinin alınmasında bir mahzur olmadığı" düşüncesi hakimdir. Bir ulema grubu tarafından kurulan İttihad-ı Muhammedi kendisinden bir fırka olarak bahsetmektedir. Buna göre partinin başkanı Hz. Muhammed'dir. Bunlara göre dinin insanın hayatına tamamen hakim olması gerekir. İslamcılık akımı Osmanlı İmparatorluğuna has değildir, bütün İslam alemini etkisi altına almıştır.
Osmanlılarda İslamcılık akımı ilk olarak II. Abdülhamid tarafından desteklenmiş ama asıl hüviyetini 1908'den sonra kazanmıştır. Buna göre Osmanlı İmparatorluğunun Batı karşısında gerilemesinin sebepleri Müslümanların ataleti ve İslam'dan uzaklaşmalarıdır. Osmanlı devletinin çöküşünü engellemenin yolu "İslamlaşmak"tır. İslamcılık akımının mensupları Batı taklitçiliğine karşı çıkmışlar, Batıdan sadece ilmi ve teknik bilgileri almakla yetinilmesi gerektiğini ileri sürmüşlerdir. Osmanlı devletinin çöküşünü engellemek için ortaya atılan İslamcılık görüşü, II. Abdülhamid döneminde yararları görülmüşse de daha sonraları etkisini kaybetmiştir.
Osmanlı Bürokrasisi ve Modernleşme
16. yy'da kemale eren Osmanlı devleti çeşitli dini cemaatlerden, etnik gruplardan ve ulaşılması güç ekolojik oyluklarda yerleşmiş alt-kültür gruplarından oluşan coğrafi bir çevrede etkili bir yönetim kurmuştur. Osmanlılar kendi yönetimleri altında bulunan bu toplumları devletlerine sadakatle bağlamayı başarmışlardır. Herkesin kendi dini inancına göre yaşayabildiği bir özgürlük ortamı vardı. Hiçbir dinin kurumlarına dokunulmamıştır. Mekke ve Medine'nin alınmasından sonra Osmanlı padişahları kendilerini hilafetin varisleri olarak görmüşlerdir. Böylece Osmanlı sultanları İslam dünyasının hamisi durumuna gelmişlerdir.
Doğuda Şiiliğin ortaya çıkmasından sonra Osmanlı devlet memurları bazı görevler üstlendiler. İlk olarak Sünni İslam'ı anlattılar. İkinci olarak bazı etkili isimleri uzak yerlere sürdüler. Üçüncüsü ve en önemlisi dini bir elit ve bu elit tabakanın kontrolünde bir eğitim sistemi kurmaya çalıştılar. Yüksek dini görevliler, maaşlarını devletten alan devlet memuru halini aldılar.
Osmanlı yönetimi hem bürokratik hem de İslami idi. Zira sultan İslam aleminin lideri idi. Fakat bunun yanında memurlar devleti koruma konusunda kendilerini sorumlu hissediyorlardı. Ulema ve memurların farklı eğitim almaları sonucu Osmanlı toplumunda yeni bir sınıfın doğmasına sebep olmuştur. Bürokrasi adını verdiğimiz bu sınıf bilhassa 19. yy'da etkisini artırmıştır.
Zamanla bürokrasi ile ulema arasında fikir ayrılıkları oluşmaya başlamıştır. Ulema sınıfı dini önde tutarken bürokrasi sınıfı ise laik bir tutum takınmıştır. Bu laik bürokrasi sınıfı 19. yy'ın başlarında değişimi başlatacak güce ulaşmıştır. Bürokrasi sınıfının yaptığı değişiklikler ulemanın hem gücünü hem de prestijini azaltmıştır. Bu bürokratik sınıfın tanzimatı gerçekleştirmesiyle batılılaşma hareketleri hız kazanmıştır. Müsadere kanununun kaldırılmasıyla ekonomik sıkıntılardan da kurtulan bu sınıf 19. yy'da ve 20. yy'ın başlarında tüm gelişmelerde başrol oynamıştır.
Cumhuriyetin kuruluşundan sonra dinin tüm kurumları kapatılmış ve dinin sosyal hayattaki rolü tamamen ortadan kaldırılmıştır. 1937'de laiklik ilkesinin anayasaya konmasıyla devletin tüm kurum ve kuruluşları dinin etkisinden arındırılmıştır. Bütün bunlar "muasır medeniyet seviyesine çıkmak" amacıyla yapılmıştır. Toplum hayatında dinin yerini bilim almıştır. Düşünce sistemine ise pozitivizm egemen olmuştur.
Tüm bu gelişmeler karşısında dini hayatta 1945'lere kadar bir gerileme görmekteyiz. Bu arada dini faaliyetler gizli yürütülmüştür. 1950'den sonra dini akımlar ortaya çıkmıştır. Siyasi yönlü dini akımlara da rastlamaktayız. Bunlar arasında MSP önde gelir. Belli bir taban da bulan bu siyasi akım felsefi düşünce sisteminden yoksundur. Daha çok devletin bazı konularda kontrol sistemini kullanmasını talep eder. İçki yasağı, büyüğe hürmet, tesettür ve vatandaşların cinsel hayatı üzerinde kontrolün olması gibi.
Bediüzzaman Said Nursi (1873-1960)
Bir Tebliğin Şekillenişi
Türkiye Cumhuriyetinin en ısrarcı gülyabanilerinden birisi ve Türk ilericilerini sürekli bilgisizlik, batıl inançla suçlayan şahsiyet Bediüzzaman Said Nursi'dir. Bediüzzaman Said Nursi 1872-1960 yılları arasında yaşamıştır. 1925 Kürt isyanı yüzünden Isparta civarına mecburi ikamete tabi tutulmuştur. Said Nursi burada imanla alakalı eserler yazmıştır. Çevresinde taraftar toplamıştır. Said Nursi hayatının ilk günlerinden itibaren mücadeleye hazırlanmış bir şahıstır. Küçük yaşta bile çok değişik tartışmalara girmiş, bu yüzden eğitim gördüğü birçok medreseyi değiştirmiştir. Fakir bir ailenin çocuğuydu.
Bitlis'te valinin evinde kalırken fen bilimlerini okuyor, bu arada İstanbul'dan gelen gazete ve dergilere de bakma imkanını buluyordu. Bir gün İngiliz Parlamentosundan birinin, Kur'an'ı Müslümanların elinden almadıkça Osmanlıların medeni milletler safına alınmayacağı şeklinde bir ifadeye rastlar, bu ifade Said Nursi'ye çok ağır gelir. Said Nursi bundan sonraki hayatını Kur'an'ın mucizevi yönönü anlatmayla geçirmeye karar verir.
Bediüzzaman 1920'lere kadar birçok siyasi faaliyete katılmışsa da, bu tarihten sonra siyasetten elini eteğini çekmiş, kendisini tamamen iman ve Kur'an hakikatlerini anlatmaya vermiştir.
İmanla alakalı meseleleri bilimsel verilerden yararlanarak çözmüştür. Böyle bir yol seçmesi onda bilimsel gelişmelere karşı derin bir ilgi olduğunu gösterir. Hatta o, bu ilgisini daha da ileri götürecek ve II. Abdülhamid'den doğuda fen ve din ilimlerinin beraber okutulduğu bir üniversitenin kurulmasını isteyecektir.
Bediüzzaman Said Nursi'nin başlattığı hareket (Nur Hareketi) bugün de etkili bir şekilde devam etmektedir. Yazdığı eserlerin çok derin felsefi temellere dayanması bu hareketin devamında şüphesiz derin bir etkiye sahiptir. Yazdığı eserlerle modern bilimin izleyicileriyle yumuşak bir bütünleşmeye yol açmıştır.
Osmanlı devletinin çöküşü ve batılılaşma çabalarına rağmen Anadolu halkı dinine-bildiği kadar bağlıydı. İslam'ın toplum hayatında derin etkileri vardı. Kurtuluş savaşında Anadolu insanını motive eden unsurların başında dinin ve din adamlarının gelmesi bu görüşü teyit etmektedir.
* * *
Cumhuriyetin kurulmasından sonra devlet laikleştirilmiştir. Bunun sonucu olarak toplum hayatında dinin ve din adamlarının rolü çok azalmıştır. Bu durum 1940-45'lere kadar sürmüştür. Bu ara dönemde din üç odak tarafından etkisini sürdürmüştür. Bunlar muhafazakarlar, tarikatler ve İslami cereyanlardır.
Tarikatler hem kurtuluş savaşında hem de sonrasında günümüze kadar gelen bir etkinlik alanı oluşturmuşlardır. Bu konuda Mehmed Zahid Kotku (MSP önderlerini ciddi etkilemiştir), Süleyman Hilmi Tunahan (Süleymancılar adında bir grubun çıkması) ve Mahmut Sami Ramazonoğlu önemli isimlerdir. Bunlar günümüzde de etkinliklerini sürdürüyorlar.
* * *
Türkiye'de Din ve Laiklik
Laiklik, devletin herhangi bir dini mezhep ve sınıfa dayanmamasına verilen isimdir. Türkiye'de laiklik bir devlet politikası haline geldiğinde devletin bir uzvu vücudundan koparılmış oldu. Zira Osmanlı devletinde din devletin en başta gelen organıydı. Bu yönüyle Türkiye laikliği başarılı kabul edilmektedir. Batıda zaten din ve devlet iki kurum halinde işlemekteydi ve laikliğe geçiş zor olmamıştır. Türkiye'de ise durum bunun tam tersiydi.
 
Katılım
8 Ağu 2007
#8
Ynt: KiTAP ÖZETLERİ


SOFÎ
Sofî, tasavvuf ehli olanlar için kullanılan bir tabirdir. Bu kelimeyi “sûfî” şeklinde kullananlar da vardır. Zannediyorum bu farklı kullanım, biraz da kelimenin menşeinden kaynaklanmakta. Onun “sof”tan, “sofus”tan, “safâ”dan, “safvet”ten geldiğine kail olanlar, veya dindarlıktan kinâye olduğunu düşünenler “sofî”; “sûfân” “sûfâne” veya “suffe”den geldiğini iddia eden, ayrıca “softa” ma’nâsına gelen “sofu”dan ayırmak isteyenler de “sûfî” şeklinde kullanmışlardır.
Erbâbının sofîyi tarif sadedinde şu ifadelerine rastlarız:
Sofî; kalbi Allah için safvet bulmuş ve iç âlemi itibariyle berraklığa ermiş “Hakk yolcusu” demektir.
Sofî; Cenâb-ı Hakk’ın kendisi için seçip intihap buyurduğu, intihap buyurup nefsinin tesirinden kurtararak duruluğa erdirdiği iddiasız “Hakk eri” demektir.
Sofî; mahviyet ve tevâzuuna nişâne, iç huzuru ve gönül rahatlığıyla “sûf” (yün) giyip sevgiyi seven ve ona, onun sahibine cefâ tattırmayan, dünyanın, dünyaya ve hevesâtımıza bakan yanlarıyla ona aldırış etmeyen Hakikat-ı Ahmediye yolunun yolcusudur. Evet, sûfîlerin sûf giymeleri, giyinişlerine izâfe edilen bir isimle anılarak kendilerine “mutasavvıf” denmesi onların hallerini, özlerini ve tavırlarını nazara vermek içindir. Çünkü sûf giymek, öteden beri peygamberlerin, onlara uyanların ve her zaman kendilerini ibadete verenlerin şiârı olmuştur. Eğer, gerçekten peygamberler ve onların havârilerinin giydikleri yün ise, “sûfî” kelimesinin, “sûf”a nisbetinin doğru olduğunu söyleyebiliriz.
Sofî; nefsânî bulanıklıklardan sıyrılıp özüne eren ve beşerî bütün küdûrâttan arınarak lâhûtîleşen gerçek insanlığa yükselme yolunun şehsuvârı demektir.
Sofî; ehl-i suffeye benzeme gayretinden ötürü bu nâm-ı celîli alan ve ömrünü o ismi istihkaka hasreden gönül erinin ideal adıdır.
Sofî kelimesinin “sâf”tan müştak olduğunu da söyleyenler olmuştur; iştikak hatası mahfuz, sürekli Hakk karşısında kemerbeste-i ubûdiyet içinde bulunmaları açısından, sakat bir asıldan düşündürücü bir fasıl gibi görünür.. gerçi himmetlerinin yüksekliği ve kalplerinin sürekli Allah’a müteveccih olması, onların bu mevkiin erleri olduğunu gösterir ama, “sâf”tan sûfînin iştikakı yanlıştır. Sofînin; Rumca “hikmet” ma’nâsına gelen “sofîya” kelimesinden veya Yunanca “sofus”tan geldiğini iddia edenler de olmuştur. Bunun da yabancıların yakıştırması olabileceği kanaatindeyim; o kanaatteyim sofîlerin her ne kadar pek çoğu hikmet erbâbı olsa bile..
İslâm tarihinde ilk sofî lakabını alan büyük zâhid Ebû Hâşim el-Kûfî’dir. Bu zat, Hicrî 150 senesinde vefat ettiğine göre, sofî tabirinin Hicrî ikinci asırda ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Bu demektir ki, sofî kelimesinin böyle hususi bir ma’nâda kullanılması ashâb ve tâbiîn-i kirâm efendilerimizden sonra olmuştur.
Bir sistem olarak, zâhid Ebû Hâşim’le tanıdığımız sofîlik, ilk zuhuru itibariyle, Peygamberimiz ve arkadaşlarının yaşayışlarındaki sadelik çizgisinde, dünya cihetiyle dünyaya karşı ciddî bir tavır içinde, sürekli rekâik ve ölüm ötesi hadiselerle irtibatlı, kalb ve ruh insanlarının mesleğiydi. Bu itibarla da o, hep rûhânî hayatın emrinde oldu. Sofîlik, çıkış gayesi açısından kalbi Hakk’a bağlamak ve sîneyi aşk u muhabbetle dağlamaktan ibaretti.. ve sofîlik, tarih boyu “hüsn-ü huluk” ve “edep” dedi, peygamberler yolunu solukladı. Her meslek gibi onda da bir kısım inhirafların ve çarpıklıkların yaşandığı devirler olabilir. Sadece inhiraflara ve çarpıklıklara bakarak bu saf gönüller mesleğini karalamak insafsızlık olsa gerek.
İmam Kuşeyrî, kendini rûhânî hayata salan sofîlerden bahsederken özetle şöyle der: Müslümanlıkta büyüklüğün ünvanı olarak, Allah Rasûlü’ne arkadaşlık ünvanından daha büyük pâye yoktur. Bu mazhariyet başka dönem insanlarıyla paylaşılmayacak kadar büyük bir mazhariyettir. Bundan sonra en büyük nam ve pâye ise, Allah Rasûlü’nün ashâbını görüp tanıma bahtiyarlığına ermişlerin ünvanı olan “tâbiîn” ünvan-ı celîlidir. Bu kadri yücelerden sonra da tâbiînle buluşup görüşme mutluluğuna ermişlerin nâm-ı celîlü’l-kadri olan “tebe-i tâbiîn” gelir.. bu üç aydınlık zümrenin gurûbuna ve bu arada bir kısım fitnelerin zuhuruna muhâzî olarak da fıkıh cephesinde fakîhler, hadis cephesinde muhaddisler, akaid cephesinde muhakkikîn-i mütekellimîn çok önemli misyonlar edâ ettikleri gibi İslâm’ın rûhî cephesinde de en önemli tecdidleri sofîler gerçekleştirmişlerdir.
Sofîler, hayat tarzları itibariyle fevkalâde dürüst, olabildiğince sade, her türlü karışıklıktan âzâde, bedenî mutluluk ve cismânî tutkulardan uzak, zâhidlik, fakirlik ve nâsikliğin yükseltici ikliminde ömür sürdürmeye kilitli, Peygamber Efendimiz ve güzîde İslâm büyüklerine benzemeye kararlı öyle dengeli insanlardır ki, onları bu evsâf-ı âliyeleriyle ne eski hekim ve filozofların devamı kabul etmek, ne Hristiyan mistiklerle irtibatlandırmak, ne Hint fakirizminin bir kolu saymak ne de günümüzdeki bir kısım mehâbet ve mehâfet bilmez lâubâlîlerle aynı görmek mümkün değildir. Bir kere tasavvuf, ilk zuhuru ve temsilcileri itibariyle, kalbin iç yüzü, eşyanın perde arkası ve varlığın sînesindeki gizli esrârın ilmi kabul ediliyordu; sofî de bu ilmin talebesi ve bu yolun nihayetine ulaşmaya kararlı süvarisi. Bu süvari bütün bir ömür boyu her insan için ideal bir ufuk sayılan “insan-ı kâmil” olma zirvesine koşacaktı. Evet, Nâmütenâhî’ye ulaşma cehdiyle bitmeyen bir yolculuk.. tükenmeyen bir azim ve herhangi bir beklentiye girmeden tevakkufsuz sürdürülen bir maraton.. işte tasavvuf bu, sofî de bu muhtevânın mübarek temsilcisi büyük kahramanı! Meseleye böyle yaklaşılınca, sofînin filozoflarla, mistiklerle, yogilerle hiçbir münasebeti olmadığı gibi, tasavvufun da mistisizmle, yogizmle, felsefeyle uzaktan-yakından alâkası olmadığı kendi kendine ortaya çıkar.
Vâkıa, İslâm’ın zuhurundan evvel, Yunan ve Hint filozofları da tasfiye yolunda yürümüş ve sofîlerin yaptıklarına benzer mücahedede bulunmuşlardı ama, bu iki yol öz ve esas açısından birbirinden çok farklı şeylerdi. Bir kere sofîye, tasfiyesini, zikir, ibadet ü taat, nefis muhâsebesi, tevâzu ve mahviyet esaslarına bağlı olarak gerçekleştiriyor, sonra da âhir ömrüne kadar bu çizgisini korumaya çalışıyordu. Eğer filozofların tasfiyesine de tasfiye denecekse, o “keyfemâyeşâ” bir tasfiye idi.. bu tasfiyenin içinde ibadet ü taat, nefis murâkabesi, tevâzu ve mahviyet bulunmadığı gibi, hemen her zaman gaflet ve benliğin küstahlaştırılması ön plânda idi.
Sofîye, başlıca iki gruba ayrılır:
1- İlim yörüngeli hareket edip, mârifet kanatlarıyla vuslat arayanlar.
2- Mücerred zevk, vecd ve keşif yolunda gidenler.
Evvelkiler, ilim ve mârifet kanatlarıyla “seyr ilallah”, “seyr fillâh” ve “seyr anillâh” ufuklarında bitmeyen bir yolculuk yaşar ve ömürlerini “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh”ın üveykleri olarak sürdürürler.. varlığın içinde müşâhede ettikleri her tebeddül, her tağayyür, her tekevvün onlara Hz. Kudret ve İrade’den yüzlerce mesaj sunar, her hâdise onlara ayrı ayrı dillerle çok farklı nağmeler fısıldar.
İkincilere gelince, bunlar da, seyr-i sülûk ve zühdlerinde ciddî olmakla beraber, keşif, kerâmet, zevk, vecd, tevâcüd peşinde olduklarından zaman zaman hedeften zuhûl ile “kurb” ikliminde “bu’d” yaşayabilirler. Birinci yol, Kur’ân’ın rehberliği altında yürüyen velâyet-i kübrâ temsilcilerinin yolu; ikinci yol ise, temelde Kur’ân ve sünnet yörüngeli olsa da, yer yer arzular, hisler, beklentiler öne çıktığından önceki yol kadar selâmetli değildir.
Ayrıca sofîler, kendi aralarında insanları üçe ayırırlar:
Birinci sınıfa “kâmil ve vâsıl” insanlar derler ki, bunlar da kendi içlerinde iki kısma ayrılır: Biri umum enbiyâ-i izâm ve rusul-i kirâm hazerâtı, diğeri de onlara mutâbaat ve inkıyadla Hakk’a vâsıl olmuş kümmelîndir. İşte gerçek kâmil insanlar bunlardır. Bunlardan bazıları kendi nefsinde kâmil ve vâsıl olmakla beraber mürşid olmayabilir. Hatta, bazı vâsıllar, vuslatı tamamladıktan sonra, bir daha da cem ve hayret bahrinin dalgalarından kurtulamaz; kurtulamaz ve ilelebed duyguları ve düşünceleriyle orada müstehlik kalırlar. Dolayısıyla da bunların nâsut âlemiyle münâsebetleri bütün bütün kesilir ve irşâda da muktedir olamazlar.
İkinci sınıfa “sâlik” derler; bunlar da yine iki kısma ayrılır, birinci kısım sadece Allah tâlipleri olup hem dünyayı hem de âhireti düşünmeyenlerdir. İkinci kısım ise, âhiret ve cennetin tâlibi olmakla beraber meşrû dairede dünyayı da isterler ki, bunlar da zâhidler, âbidler, âcizler ve fakirlerdir.
Üçüncü sınıfa gelince, bunlar, bütün bütün dünyaya hasr-ı himmet ettiklerinden, sofîye onlara “mukîmîn” der. Bunlar, eşrâr ve ashâb-ı şimâlden bir kısım bahtsızlardır ki, görmez, işitmez ve anlamazlar.
Ayrıca bu üç sınıftan ilklere “mukarrabîn”, ikincilere “ashâb-ı yemîn”, üçüncülere “ashâb-ı şimâl” diyenler de olmuştur.
 
Katılım
8 Ağu 2007
#9
Ynt: KiTAP ÖZETLERİ

VAR OLMAK
Var olmak, düşünmek ve hareket etmek demektir. Vakıa hayvanlar da hareket ediyorlar. Lakin onların hareketleri şuurlu değildir; alelade yer değiştirmeden, kımıldanmadan ibarettir. Yalnız insana mahsus olan hareket (action) ise, kendi kendisini ve başka varlıkları değiştirmek demektir. Bununla insanın hareketleri hür oluş vasfını kazanıyor. Ancak hareketlerimin hür o1uşu, kendisinden evvel var olan ve kendisine hakim bulunan hürriyet diye bir prensibin var1ığını gerektirmez mi? Halbuki hareketten önce hürriyeti var kılacak başka bir hadise mevcut değildir. Hürriyetim, hareketimin varlığı sayesinde vardır ve hareketle birlikte kendini gösterir. Hareketin tahlili ise insanı daha büyük bir muamma ile karşılaştırmaktadır. Varlık, sanki hareketle beraber var olmuştur ve ebediyen ondan ayrılmamaya mahkumdur. Hareket denizinin kıyılarında durup onun ufuklarına dalmışken filozof Moris Blondel'in bu temasadaki vecdini dinliyelim: "Hareket ediyorum, lakin hareket nedir bilmiyorum. Yaşamak istiyor değilim. Kim olduğumu, hatta var olduğumu hakkiyle bilmiyorum. Bende dalgalanan bu varlık tezahürü, bu bir gölgenin Silik ve yakalanmaz hareketleri, işitiyorum ki bunlar kendilerinde ebediyen ağır bir mesuliyet taşıyorlar; deniliyor ve hatta kan pahasına bile yokluğu ele geçiremem; çünkü o artık benim için yok olmuştur. Demek ki hayata mahkum oldum, ölüme mahkum oldum, ebediliğe mahkum oldum! Nasıl ve ne hakla? Bunu önceden ne bilmiş, ne de iştemiştim."
Hareketi, insanın kainata hür bir iltifatı gibi telakki etmek yanlıştır. Hayatımızın en öemli hadisesi olan hareket, aynı zamanda en zaruri hâdisedir. Yine Blondel'i dinleyelim: "Hiç olmazsa durnak çaresini bulacak mıyım? Hayır, yürümek 1azım. Hiçbir şeyden vazgeçmemek için kararımı sonraya bırakabilecek miyim? Yok, herşeyi kaybetmek pahasına da olsa yine her şeyi omuzlarına yüklenmek lazımdır; kendi kendini mahkum etmek 1azımdır Beklemeğe hakkım yok, yahut da artık seçim ve tercih yapmaya kudretim yok. Eğer bizzat kendi hareketimle kımıldanmazsam, bende veya dışarıda bana muhtaç olmadan hareket edecek şeyler var; ve bensiz hareket eden her halde benim aleyhime hareket edecek. Sulh bozgunluktur; hareketin mühleti ancak ölümdür."
Var olmak, insanın samimi olarak sahip olduğu isteklerin bütününü içerisine almaktadır. Belki onların tam bir toplamıdır."Eğer ben var olmak istediğim değilsem, istediğim, sözle deği1, arzu ve tasavvurlarla da değil, fakat bütün kalbimle, bütün kuvvetlerimle, hareketlerimle istediğim değilsem, ben var değilim.Var olmak istemek ve sevmektir"Hareket, varlığı yalnız bir tarafindan çekip götüren veya varlığımızda yalnız bir noktayı kazıyan kuvvet değildir. Kendi kendisine kapanan, kendi inhisarcılığına yine kendini mahkum eden hareket, ölmeğe mahkum olur. Ancak bir yönden, kendi varlığını lezzetle dolduran tek kımıldatıcının istikametinden harekete geçmek, varlığı doyurucu olmuyor. Bir menfaatin tatmini, bütün varlığı darlığa düşürücüdür. Yalnız bir ihtirasın tahriki insan ruhunun bütün diğer bölgelerinde felç yaratıyor. İskender ölürken, büyük istilâlarının bulutu altında bunalmıştı. Sezar, saadet terennümü ile ölmedi. Napolyon, Yena'da değil, filozof Volney'i tokatladığı sırada yenilmişti.
"Bizden kol, kalp ve kafa isteniyor." Bunları kendi isteğimizle vermezsek, bizim dışımızda bize rağmen hareket edenler bizden bunları zorla alacaklardır.Kendi dileğini âlemin dileği yapmaya çalışmak, âlemin sonsuzluğa uzanan hareketlerine engel koymaktır, kâinatın hürriyetine set çekmeyi istemektir. Aksine olarak âlemin dileğini kendi dileği yapmak istemek,âlemin kalbini kendi varlığına sığdırmaya çalışmak: İşte gerçek ve hür hareket yolunda ilerleyiş bununla oluyor.
"Ağlayabilenler ne bahtiyardır! Onlar asla bedbin değildirler. Felaket her zaman zannedildiği gibi fena değildir... Çünkü ona ümitler ve vehimler kalıyor. Zengin olanlar sizsiniz, ey zavallı açlar ve arzusu olanlar!Çünkü dünya saadetlerinin hiçliğini hissedemiyerek arzularınız müthiş bir hırsla ona bağlanıyor Halbuki tokluktan ve doluluktan, hayatın imtihanını sonuna erdirmiş olanlar onu bilirler, zevksizlikten ve yokluktan başka bir şey çıkmıyor. Servet, hırslar, muvaffakiyetler, bu da ne? Bir çanak çirkef için iki it hırlaşıyor; kazanan bir şey bulmıyacak. Bu mahrum, ümitsiz kalanlar, yalnız ihtiyarlıyanlar, sade duyularının hizasından aşağı inemiyerek hazlarının büyüsü içinde yaşayıp ölenler deği1, bunlar en iyiler en çok duyanlar en çok bilenler muzaffer hareket adamları veya ateşli beyinler, incelmiş sanatkar ruhlardır. Bunlar, içinde doğru bir tek çiziginin bulunmadığı, hatta aydınlığın bile kırıldığı bir düyada yaşamaktan ıztırap çektiler."
Hayatın boşluğu ve hiç1iği hakkındaki bu denemenin evrensel o1uşu, büyük ve ergin ruhlarda da tesirini yapmakta olması, hepimizin sade kendimiz için istediklerimizin varlığı yüzündendir. Hatta bazan alemin külli varlığına bağlanmıyan, kaynağı onda aramıyan cüz'i ve ferdi isteklerimiz, alemşümul ve gerçek varlığı unutturarak tatmini aramaktadır. Böyle olunca, varlığımız alemden kopuyor; yalnızlığından korkan, yine de gafletle yalnızlığını arayan egoizmin kucağına sığınıyor Cinsiyete bağlanan aşkın ve onda aranan içi boş, meyus tesellinin şifa vermeyişi gibi, insanın yine insan oğluna karşı yasadığı zaferlerin karanlık, ürkütücü ve bedbaht neşesi kainatın bütününden varlığı koparmış olmalarından ileri gelmektedir. Herkesin ve kalabalığın alkışlarından aşk ile müstağni kalanlar, kainattan ancak kendi anlayışiyle alkış seslerini alıyor ve gerçek saadeti yaşıyabiliyorlar. Mevlana'nın mesut olduğuna herkes inanır. Ama onun saadeti nerede, ne zaman ve hangi zaferle başlamış, ne zaman bitmiştir? Bunu kimse bilemez. Zira onun saadeti sonsuz1uğun çerçevesine kazınmıştı; başlangıcı da, sonu da yoktu.çünkü o, sonsuzlukla beraber mesuttu.Sonu olan saadet gerçek saadet olurmu? O olsa olsa yakın bir bedbahtlığın başlangıcı olabilir.Hareketin tarifinde son söz olarak şu prensipi kabul ediyoruz: Tam ve gerçek hareket, her defasında, en iptidai bir karar ve feragatte bile, bütün aleme yaylış, oradan da sonsuzluğa geçiş, sonra sonsuzluktan aldığı kuvvet ve bütün alemden aldığı ibretle, aynı zamanda zeka ile iradenin bütün kuvvetlerini kullanarak, tekrar kendi ferdi alemimize dönüş ve bu noktadan alemle temastir.Böyle olmıyan hareketler kısırdır, ölü doğmuş hareketlerdir, gerçekten hareket olamamış verimsiz denemelerdir.
***
Düşünceye gelince, o da bir harekettir. Hareketlerimizin içselleşmesi ve iç yaşayışımızın sonsuzluğuna sığınması halidir. Filhakika düşünce, gerçek ve olgunlanmış bir harekettir; bütün hareketlerimizin başlangıcı ve sonudur. Hareket, her zaman onunla başlamasa bile onunla nihayetlenir. Bir hareket ağacında binlerce düşünce çiçekleniyor. Hareketin bu çiçeklerini toplamak hususunda kendimizi, hareket karşısında olduğumuzdan daha hür hissederiz. Hakikatte hareketlerimizi saran zaruretler, düşüncelerimizi de çevrelemiştir. Daima hakikati, hareketlerimizin yaptıgı seçimin açısında ararız. Yani kendi hakikatimizi müthiş bir egoizm ile kendimiz tayin eder; sonra elimizi aleme acarak doğru düşündüğümüzü ispat edici delilleri alemden dileniriz ve böylelikle davranmada oluşumuzun asla farkında olmıyarak fikirler; haklar, hakikatler savunuruz.Varliğımızı esir ederek arkasından sürükliyen zavallı ihtiraslanmızı göremeyiz de fezada muhteşem bir uçuş veya şahane bir yarış yaptığızı iddia ederiz. Alemin bütünüüne bağlanmayarak bu tarzda düşünür, varlığınn ifadesi olan düşünüş değildir. Gerçek düşünüş, varlığımızın her adımda karşılaştığı muammaları kainatın bütününe sorarak, oradan da sonsuzluğa duyurarak onlardan cevabını almaktır. Bu manada gerçek düşünüş, varlıktan ayrılmıyor. Zira varlık, düşünce olmasa var olmıyacaktı. 0 bir tasavvurdur, yani düşüncedir ve var olmak düşünmek demektir.
"Herkes düşünüyor" diyorlar. Acaba öyIe mi? Hareket hakkındaki görüşümüzü düşünceye de tatbik edeceğiz. Kainatin bütününe bağlanmıyan, sonsuzluktan cevap getirmiyen düşünceler, gerçek düşünce değildir. Olsa olsa muvaffak olamamış, gayesine ulaşamamış düşünme denemeleridir. Düşüncenin en umumi şekli. yakınlaşma suretiyle yapılanıdır. Bu düşünce, tabiatla yanyanadır. Kendisiyle tabiat arasında bir nevi komşuluk kurucudur. Alemin ve alemde hakikatler arayan şuurun çalışması böyle oluyor. Paskal'ın dediği gibi, "Eğer insan bütün tabiat olmasaydı, herşeyle ilgilenmeye kabiliyetli olamazdı."Düşüncenin ikinci basamağında, eşyaya yönelme yoluyla verdiğimiz hükümler geliyor. Eşyaya yönelişlerimiz, bizi dar benliğimizden çıkarıp başkalarına teslim edicidir; bizi genişletici ve hayırkar yapıcıdır. Bu sebepten bu tarzda düşünme, insan denen ve fert olduğu halde bütünle birleşen bu tezatlı varlığı ahlaklı yapmaktadır. Birincisinde yalnız eşya arasında münasebetler kurduğumuz halde düşüncenin bu ikinci işleyişinde münasebetler kurmaktan daha öteye gidiyoruz. Alemle, yalnız verici olan bir alışverişe girişiyoruz. İnsan öyle bir ağaçtır ki meyve vermezse kuruyor
Üçüncü basamak, aşk ve ihtiras yoluyla düşüncenin basamağıdır. Madame de Sevigne', bir mektubunda kızına, "göğsünüzde ıztırap çekiyorum" diye yazıyordu ihtirasın bütün zeka bütün anlayış olması kabildir. Ancak bunun için insan kendi etrafında derin yaşayışlar keşfetmelidir. İnsan ilmini kendinde derinleştirmesi, şahsiyetini darlıktan kurtarıp genişletmesi gerekildir. İnsan ruhu aleme doğru yayılırken aynı zamanda kendi içinde derinleşmelidir. Dimağın ve kalbin darlıklarından sıyrılmalı, işin içinde yaşattığı vehimlerden kurtulmalıdır. Başka varlıklarin kendinde metafizik tecrübesine yer bırakmak için, bizzat kendi kendisinden boşalmalıdır. Şüphesiz ki bu hal azaplıdır, Öldücüdür, lakin hakikatlara kendinde hayat vericidir. Varlığı ölümden kurtarıcı, sonsuz ve ebedi yapıcıdır. Nihayet düşüncenin son basamağında hareketle düşünmeyi buluyoruz. Bu, fert olan varlığımızın bütün duygularının üstünde duran bir dileğin hakimiyetidir.
Hareketle alemin bütününe bağlanan varlık, böylece düşünce yönünden yine aleme bağlanmış oluyor. Düşünce ile hareket burada birleşiyorlar. Bu mıntıkaya kadar getiren yolu aşan insan burada sonsuzluğun iradesine yaklaşmış demektir. Bu düşünüş, alemşümul iradenin hududuna kadar gelen ve kendini ona bağlayan insani ferdi hırslarından, zümre menfaatlerinden, kinlerinden ve hasetlerden temizliyor. Alemi bir varlık gibi birleştiriyor. Son ağırlık olan kendi varlığını da sahibi olan bütüne, bütün hareketler içinde, teslim ediyor. Alemşümul merhametin kendi içindeki bir sonsuzlukta yaşaması sonunda, kendini alemden ve alemi kendinden ayıramıyor. Bu düşünüşün büyük sırrına erenlerden Saint Pierre, ilk Hıristiyanları zalim Neron'a bırakarak Roma'dan kaçarken, Mesih'in kendini karşılayan hayali karşısında yere kapandı ve mazlum cemaatle birlikte ölmenin sevinçli iradesine sığındı, tekrar Roma'ya döndü ve düşmanlarına teslim oldu. Var olmak gerçek manasıyla var olmak, hareketleriyle düşüncesini sonsuzluğa istinat ettirmek demektir ve böylelikle kendi varlığını sonsuzlukta aramak demektir.İnsanların, ruh ve irade bakımından parça parça bölünüp ayrılmaları, insanlığın bunca sefaletlerini yaratıyor. Hele bir milletin fertleri arasında zümreleşmeler her gün yeni felaketler doğurucudur. Varlıklar arasındakı ayrılıklar zahiridir; varlık birdir. İnsanlar arasındaki başkalıklar, aynada görülen hayal gibi aldatıcıdır; insan birdir. Bir milletin fertleri, aynı vücudun organları olduklarını, aynı iradenin emrinde bulunduklarını unuttukları zaman millet yıkılır. Birlikten ayrılan, birliği bozan hasta bir ruhtur, hasta bir varlıktır. Sihhatli yaşayışta Kinler yok, düşman davalar yoktur. Kin ve garaz, varlığın kendi kendine inanmadığı yerde doğan bir afettir.Mutlaak sahibini mahvedecektir .İnandığımız varlık, Bir, alemşümul ve sonsuz Varlık, aşkın var kıldığı essiz eserdir. Biz ise O'nun en mükemmel parçasıyız. Artık felsefemizin formülünü ortaya koyabiliriz:
Hareket ediyorum, düşünüyorum, Birliği seviyorum, 0 halde varım.
Nurettin Topcu
 
Katılım
8 Ağu 2007
#12
Ynt: KiTAP ÖZETLERİ

********** DÜZCELİ MEHMED************

OKULLAR AÇILIYORDU
Öğretmendim.

Okullarımız yeni açılmıştı.

Meslek hayatımın yirminci yılındaydım. Okulun her açılışında yaşadığım o tarifsiz

Mutluluğu ,doyumsuz iklimini yeniden yaşıyordum. Bu öylesine bir haz ve lezzetti ki,

Öğretmenlik yapmayan bir insana bunu anlatmak mümkün değildi. Okula,mesai arkadaşlarına ve öğrenciye hasret kalmanın ne demek olduğunu,öğretmenden başkası asla bilemezdi.

Okul,öğretmen ve öğrenci,birbirinden ayrılmaz kopmaz ve ayrı düşünülemez bir şekilde,

Bir bütün oluşturmuşlardır. Birini diğerinden koparmak mümkün değildir.

Bunun hiçbir maddi izahı da yoktur. Bu bir sevda ,bu bir hasret ,bir gönül ve bir

Mutluluk iksiridir.

Hele öğrenci öğretmen için neler değildir ki?

Bir öğretmen için onun öğrencisi,mutluluğunun hayatının ve yaşama direncinin ayrılmaz bir parçasıdır. Bir öğretmeni,bu iklimden kopardığınız an ,onun dünyasını yıkarsınız.

Şair öğretmen boşuna mı yanmıştır.

Onlar benim herşeyimdir.

Hayat suyum ,ekmeğim.

Gönül saksımda açan;

Renk renk,desen desen,

Mis kokulu çiçeklerim....

Onlar benim herşeyimdir;

Dualarım,dileklerim...

Ya Rab! Ayırma beni,

Onlar benim meleklerim.

Meslek hayatımda yirminci defa aynı heyecan ve aynı duygularla okuluma ve öğrencilerime kavuşmuştum. Bu tarifsiz mutluluğun etkisinde o kadar

Kalmış olacağım ki,hiç farkında olmadan ,adeta bütün öğrencilerimi bir çırpıda

Kucaklamak ister gibi,okula girerken kollarımı açtığımı farkettim. Sanki o esnada

Bütün acılarım elemlerim ve kederlerim bitmişti.

Okulun o büyülü havasını soluyan bir kişi;ekmeği,suyu,havayı ve mutluluğu

Başka yerde arayabilir mi?

Yine şair öğretmenin dediği gibi;

Ben okulda doğdum.

Güllerle,çiçeklerle büyüdüm.

Onlarla ağladım,onlarla güldüm.

Benim için Allah a kalkan eller ,

Yüreklerinde tertemiz duygular,

İşte benim sermayem ,ödülüm;

Okuttuğum çocuklar...

Mezar taşıma “öğretmen” diye yazın.

Belki de gelip,dua okurlar....
 
Katılım
8 Ağu 2007
#13
Ynt: KiTAP ÖZETLERİ

ilk sayfadan devam....

DAHA İLK DERSİMDE SÜPRİZ BİR GELİŞME
Bu hisleri,bu heyecanı ve bu duyguları yeniden yaşayarak,kendimi ilk dersimde bulmuştum.

Üniversiteyi yeni kazanmış pırıl pırıl gençler...

Gözlerinde ürkek bir ışıltı,tatlı bir tedirginlik ve yeni üniversiteli olmanın heyecanı

Okunmaktaydı.

Elli kişilik bu sınıfın,yarıdan fazlasını erkek öğrenciler,diğerlerini ise kız öğrenciler

Teşkil ediyordu.

Önce kendimi tanıtıp,öğrencilerin tedirginliklerini giderecek bir giriş yaptım.

Okulun,okumanın ve bu zamanda üniversiteyi kazanmanın önemini anlatarak,öğrenciler onure etmeye çalıştım. Ayrıca,derslerden ve sınavlardan korkmamaları gerektiğini,devamlı ve düzenli çalışmaları halinde,beklediklerinin de üstünde bir başarı gösterebilceklerini ifade ettim.

Bu konuşma üzerine öğrencilerin;kısmen de olsa ,tedirginliklerinden ve endişelerinden kurtulduklarını müşahede ettim.

Sonra da öğrenciler tek tek tanımaya başladım. Her öğrenci adını,soyadını ve memleketini söyleyerek,ne için öğretmenliği seçtiğini anlatmaktaydı.

Tanışma faslında isminin Düzceli Mehmet olduğunu söyleyen uzun boylu,hafif esmer tenli,saçlarını arkadan bağlamış,kulakları küpeli,kollarında ve boynunda bol aksesuar bulunan bir öğrenci dikkatimi çekti.

Üzerinde elbisenin de garip renkler taşıdığı ve sıra dışı dikildiği belliydi. Öğrencinin yüz ifadelerinde ve tonunda açık bir sertlik ve aykırılık hissedilmekteydi. Bu , bütün sınıfın da dikkatini çekmişti.

Tanışma faslından sonra, her dönem başlarında yaptığım gibi,öğrencilerden neler isteyeceğimi ve neler bekleyeceğimi ifade etmek için yeniden masaya geçerek konuşmaya başladım:

“Arkadaşlar!” dedim. “beni dikkatle dinlemenizi istiyorum. Bu dönem boyunca,sınıf disiplini ve düzeni konusunda bazı kurallar oluşturacağız . birlikte oluşturacağımız kuralları bir metin haline getirip,her öğrenci altını imzalayacak. Bu kuralları birlikte tavizsiz olarak uygulayacağız.

Bu kurallar şunlardır: derse 5 dakikadan fazla geç kalan sınıfa alınmayacak. Devamsızlık hakkını kullandıktan sonra , ders saati kadar bir defaya mahsus olmak üzere ,ek mazaret hakkı verilcek. Derse birlikte hazırlanıp ,birlikte işleyeceğiz. Söz almadan konuşulmayacak. Sınıfta bir kişi konuşurken onun sözünü kesmek,müdehale etmek,sert tepki göstermek veya başkasının dinlemesini engellemek olmayacak. Her görüşe,yoruma ve değerlendirmeye saygı gösterilecek. Eleştiriye açık olunacak,eleştirilmekten dolayı

Kırıcı sözler söylenmeyecek. Maddi veya manevi anlamda ,herhangi bir sıkıntısı olan,yardım için arkadaşlarını veya dersin öğretmenini haberdar edecek. Araştırma grupları oluşturulacak. Kitap okuma ve inceleme çalışmaları yapılacak. Kararlara uymayanlar,sınıfın ortak tepkisiyle cezalandırılacak. Sınıfta başarı gösteren öğrenciler,yine sınıfın ortak kararıyla ödüllendirilecek. Kararlar oy çokluğuyla alınacak.

Bu kuralları değerlendirmenize sunmak istiyorum. Hepsini madde madde tartışalım.

Uygun bulmadıklarınızı,gerekçe göstermek kaydıyla çıkarabiliriz veya başka maddeler de ilave edebiliriz. Birlikte mutabık kaldığımız maddeleri metin haline getirip imzanıza sunacağım. Ne dersiniz?

Öğrencilerde,belki de ilk defa böyle bir durumla karşılaşmış olmanın belirli bir sessizliği vardı. Kafalarında ,nasıl bir tepki verceklerini henüz oluştumadan ,orta sıralarda oturan uzun saçlı ve aykırı görünüşlü öğrenci Düzceli Mehmet,izin almadan ayağa fırladı.

“Bütün bunlar çok saçma şeyler.”dedi. “burası ortaokul değil,bir üniversitedir. Disiplin,düzen,kural ve yasak saçmalığına burada da mı devam edeceğiz?

Biz buraya özgürce okumaya ve yaşamaya geldik. En nefret ettiğim şey kurallarla yasaklarla yaşamaktır.

Ses tonunu daha da yükselterek:

“Bunları asla kabul edemem. Kurallar beni sıkar ve huzurumu kaçırır. Eğer beni sıkboğaz edip, kurallara boğarsanız ,burada bir gün bile duramam”

çevresini etkileyip,kendine destek bulmak umuduyla etrafına şöyle bir göz atarak konuşmasını sürdürdü:

“zannederim ki arkadaşlar da aynı görüştedir.”

Öğrenci,heyecanlı biraz da hükmedici bir ses tonuyla sıraladığı itirazlarını daha bitirmemişken,en arka sırada oturan bir başka öğrenci aynı sertlikteki bir ses tonuyla:

“Arkadaş “ dedi.”kendi saçma görüşlerine bizi alet etme. İnsanların bulunduğu her yerde kurallar vardır. Burası dağ başı değildir. Kurallar olmazsa,düzen ve çalışma disiplini nasıl oluşacak?”

Bir başka öğrenci:

“Memlekette demokrasi var” diye çıkıştı. “Kararlar ortak alınır. Hocamızın da önerisi zaten böyleydi. Hiç kimse ,kendi keyfine ve arzusuna göre çevresine hükmedemez”

Bir kız öğrencinin itirazı da ,bir başka boyutu oluşturuyordu:

“Senin hiçbirşeye itiraz etmeye hakkın yoktur. Baksana haline,istediğin gibi giyiniyor ve konuşuyorsun. Ya bizler,başımızı açıp girmek zorunda kalıyoruz. Bu konuda konuşması gereken varsa bizleriz,siz değilsiniz.”

Adını Düzceli Mehmet olarak ifade eden aykırı öğrenci,beklemediği bu reaksiyon karşısında şaşırmıştı. Öğrencilerden destek beklerken ilk tepkiyi onlardan görmüştü.

Sağdan soldan gelen yoğun itirazlar karşısında bunalan Mehmet ‘in imdadına ben yetiştim.

“Arkadaşlar!” diye bağırdım. Önce herkes yerine otursun ve beni dinlesin.”

Sınıftaki dalgalanma durdu. Ben de konuşmaya başladım.

“Şimdi,sınıfta neden bazı kurallar oluşturmak istediğimi,herhalde çok iyi anladınız.çünki kuralsız hayatta kargaşa ve boğuşma vardır. Kurallar yerli yerinde kullanıldığı zaman,kimsenin hayatını kısıtlamaz ve engellemez. Tam aksine,iyi işleyen kurallar;düzenli ,tertipli ve huzurlu bir hayat biçimi oluşturur.”

Konuyu değiştirerek konuşmaya devam ettim:

“Düzceli Mehmet in birazcık sert çıkışını ve görüşlerini açık bir dille ifade edişini,çok yadırgadığınızı görüyorum.

Üniversiteye gelmiş olan siz değerli arkadaşların,bu konuda biraz daha anlayışlı olabilceklerini beklerdim.”

Öğrencinin birisi:

“Yani mehmet in bu davranışını doğru buluyormusunuz,hocam? “ diye atıldı.

“Anlatmak istediğim ve hoş gördüğüm taraf,mehmet in davranışları değildir. Anlatmak istediğim şudur:

“Sınıfta her öğrenci,rahatlıkla kendisini ifade edebilmeli,görüşlerini anlatabilmeli,faydasına inandığı yorumları yapabilmelidir. Ancak bu şekilde uzlaşma ve ayrılma noktaları anlaşılır,kişiler daha iyi tanınır ve problemlerin konuşarak çözülmesi daha rahat gerçekleşir.

Olaylara farklı bakışımızın,farklı yorumlamamızın ve farklı değerlendirmemizin çok tabii ve çok doğal bir şey olduğuna artık alışmalıyız. Bizler makine aksanı değiliz ki ebadımız,tonajımız,hızımız ve yönümüz aynı olsun.

Farklı olmak,farklı bakmak,farklı görmek ve farklı düşünmek canlılık,hareket ,yenilik ve

Alternatif çokluğu meydana getirir. Bir bilim yuvası olan üniversitelerimizde buna çok ihtiyaç vardır.

Aynı şeyleri düşünen bin tane insan bir insan gibidir.dolayısıyla ,bu sınıfta herkes rahat konuşabilmeli ve konuşana karşı da sabırlı ve saygılı olmalıyı öğrenmeliyiz.

Orta sıralarda ve başını önüne eğmiş vaziyette oturan düzceli mehmet e doğru baktım.

O esnada bakışlarımız bir esnada buluştu. Yüzündeki ifadelerden,bu sözlerime çok memnun olduğu anlaşılıyordu. Kendisini ağır bir şekilde eleştireceğimi beklerken,adeta destekler bir tutum içine girmem onu rahatlatmıştı.

Biraz daha onure etmek için devam ettim:

Arkadaşlar aslında siz mehmeti yanlış anladınız.mehmet de heyecandan olsa gerek,kendisini yanlış ifade etti. Eğer konuşmasına müsaade etseydiniz,inanıyorum ki,daha güzel şeyler söyleyecekti. Hava bir anda gerginleşince,o da farkında olmadan o gerginliğe kapıldı ve kontrolsüz bazı şeyler söyledi.

Tabii ki karşı çıkan arkadaşlar da haklıydı. Onlarda bazı doğrulara işaret ettiler.

Ortada yanlış olan,tartışma üslubu ve birbirinize olan yaklaşım şeklinizdir. Ama inanıyorum ki bu sınıfta güzel şeyler konuşulacak,tartışılacak ve isabetli sonuçlar elde edilecektir.

Sınıfın bir anda tansiyonu düştü. Gerek mehmet gerekse de karşı çıkan öğrenciler rahatladı ve herkes almaları gereken mesajları almıştı.

Sert başlayıp olumlu biten bu ilk ders ,önemli gelişmelerin habercisi niteliğinde olmuştu.

İlk dersteki bu tartışmadan sonra,eğer Mehmet e insani değerler,vefa duygusu ve saygı ifadesi gibi hala bazı meziyetler varsa ,mutlaka yanıma gelir,en azından ,daha yakın tanışmak ister veya teşekür eder,diye düşünmeye başlamıştım.

Ama,kuralların anlamsız olduğunu savunduğu gibi insani değerlerin de anlamsızlığına inanıyorsa,tabii ki böyle şeyler beklenemezdi.

Düzceli mehmet in psikolojik yapısını tanımak için bu konuyu kafamda bir ölçü olarak canlandırmıştım.
 
Katılım
8 Ağu 2007
#14
Ynt: KiTAP ÖZETLERİ

2. sayfanın devamı

BENİ NEDEN KOLLADINIZ

Teneffüste odama geçtim.hemen arkamdan mehmet de geldi. Henüz ne niyetle geldiğini bilmememe rağmen ,mehmetin bu davranışından,görünüşünün tersine birtakım önemli meziyetleresahip olduğunu anladım. Bu durum,mehmet e karşı içimden anlayamadığım bir sempati oluşturmuştu.

Biraz çekingen biraz da mahcup bir eda ile:

Hocam ,müsaitseniz biraz konuşabilirmiyiz? Dedi.

Ayağa kalktım,elini sıktım ve oturması için yer göstererek ;

“Tabiki konuşabiliriz” dedim. “şöyle buyurun”.

Hemen ardından bir tane çay söyledim ve sıcak bir hava oluşturmak istedim.

Kendisini ayakta karşılamam ve çay ikram etmem mehmet i hem mahcup etmişti,hem de çok sevindirmişti.

“Hocam sınıftaki kaba davranışımdan dolayı özürdilerim,diyerek söze başladı.”Ama öyle nezaket dersi verdiniz ki çok utandım.”

“Hayır üzülme mehmet “ diye araya girdim. “Biz bunlara alışkınız. Hem şunu bil ki,asla sana kırılmadım.”

Mehmet ,içindeki esas konuya gelerek:

“Hocam,dedi. Neden beni kollama ihtiyacı hissettiniz? Beni mahcup edip bir daha konuşmayayım diye mi? Yoksa beni yanına çekip bazı doğruları anlatayım diye mi?”

çok zeki bir gençti. Zaten düşüncelerini en aykırı bir şekilde ortaya koyabilme cesareti bunu ispatlıyordu. Ayrıca konuyu ele alış şekli de bunu göstermekteydi.

Gülerek cevap verdim:

“Benim asıl niyetim seni kollayıp,mahcup etmek veya yanıma çekmekten ziyade,sınıfta bazı kurallar yerleştirmekti. Bu durumda hangi öğrencim olursa olsun aynı şeyi yapardım.”

Başını eğdi ve hafifçe salladı.

Konuşmama devam ettim:

“Benim çok önemsediğim ,en önemli kural,herkesin rahatlıkla konuşabilmesi ve konuşana karşı saygı gösterilmesidir.”

Pervasız bir eda ile:

“Neden bu kadar demokratsınız ,hocam? Ben bu davranışı ne bir dindar hocadan ve ne de ilerici bir hocadan görmedim. Bunun özel bir sebebi var mı?”

Düzceli mehmet de beni onure etmek istiyordu. Bu iltifattan o anlaşılıyordu.

“Hayır” dedim.”inanıyorum ki,birçok öğretim üyesi arkadaşım aynı şeyi düşünürve aynı şeyi yapar.

Bu konuda ki benim esas felsefem şudur: mutlaka farklı görüşler dillendirilmelidir. Konuşan insanı susturmak çare değildir. Konuşan insan görüşlerinin yanlış olduğunu anlayınca susar. Yoksa,zorla susturulursa illegal yollardan konuşmaya başlar. Bu ise,birçok yönden sıkıntı meydana getirir.

“Konuşan insandan zarar gelmez. Asıl zarar,konuşturulmayan insandan gelir. Farklı görüşler ,güzelliktir,yeniliktir. İnsanlar arası uzlaşma konuşarak ortaya çıkar. Yoksa, uzlaşma adına susturulan insanlar ,gizli ve sert bir muhalafet oluşturur. Bu da toplumsal huzura zarar verir.

“Bunun için, sınıfta açık yüreklilikle görüşlerini ifade edişinden dolayı seni kutlarım. Yadırgadığım taraf ise üslubunuzdur. Karşılıklı anlayış içinde görüşlerini ifade etmene devam et. Benden sana tam destek gelecektir.”

Düzceli mehmet ,bütün bütün rahatlayarak:

“Bunları duyduğuma çok sevindim hocam” dedi. “Belki de inanmayacaksınız ama, ilk defa bana yakınlık gösteren , görüş ve davranışlarımı anlayışla karşılayan bir hocamla tanışıyorum.

“Ne yapayım,beni de böyle kabul edin. Sözümü sakınmayı pek beceremem. Her yerde söylerim. İnandığım doğruları ifade etmekten kendimi frenleyemem. Açık sözlü oluşum,kendimi derhak deşifre edişim bana çok pahalıya mal olmuştur. Ama umrumda değil. Ben bildiğim doğruları konuşmazsam ve bildiğim doğruları yaşamazsam,mutlu olamıyorum.”

Bu sözler bir art niyetin ,bilerek zararlı bir hayatı tercih etmenin veya yanlış bir anlayışta ısrar etmenin ifadesi değil; doğru olduğuna inandığı bir yoldan ; açık yüreklilikle,mertçe ve ısrarla yürümenin ifadelerini taşımaktaydı.
 
Katılım
8 Ağu 2007
#15
Ynt: KiTAP ÖZETLERİ

KURALSIZ GENÇLİK FELSEFESİ

Mehmet i fazla sıkıştırmamak için konuyu değiştirdim. Bu açık sözlü mert ve biraz da pervasız genci biraz daha yakından tanımak istedim.

Biraz kendisinden ve ailesinden söz etti. Bir erkek bir de kız kardeşi varmış. Mali durumlarının iyi olduğunu söyledi.

Konuya biraz daha açıklık getirmek için:

Mehmet ,dedim. Ailevi probleminin ve mali sıkıntının olmadığı anlaşılıyor. Bu kuralsızlık felsefesi nereden oluştu?

“Hocam,dedi. Çok kitap okurum ,çok gezerim ve insanlarla ilişki kurmayı çok severim. Özellikle farklı ve alışılmamış şeyler ilgimi çok çeker.

Düznli ,oturmuş,planlı ve monoton bir hayat bana göre değildir. Yaşadığım hayatın kurallarını kendim koymalıyım veya beni engelleyecek her kuralı kaldırabilmeliyim.

Zevkime görüşlerime tarzıma mani olan her şey bana göre kötü şeydir. İstediğim gibi gezmek,istediğim gibi giyinmek,istediğim gibi yaşamak istiyorum.

Sormak isteyip de kırmamak için sormadığım bir konuyu ,sanki içimi okurcasına kendisi açtı.

“Hocam,bu anlatyıklarımdan sonra,aklınıza gelmiş olduğunu düşündüğüm inanç boyutumu herhalde merak ettiniz.”

Gülerek:

“Evet “ dedim.

“O zaman açık bir şekilde ifade etmek isterim.

“İlkokul ve ortaokul döneminde ,din ve dine dair şeylere büyük bir ilgim vardı. Gerek öğretmenlerimizin,gerekse de arkadaşlarımızın tavsiye ettiği kitapları okuduktan sonra ,dikkatlerim başka dünyalara kaydı.”

“Ne gibi ?” diye sordum.

“Materyalizme ve darwinizme karşı ilgi duydum. Bu konuda ciddi çalışmalar yaptım.”

“Peki geldiğin nokta neresi oldu?”

biraz ezik büzük tavırla:

“Din ve Allah ile ilgili bilgilerin ve görüşlerin,çağın çok gerisinde kaldığına inanıyorum. Asırlar önce ortaya atılmış bir yaşam biçimiyle ,uzay çağını yaşamak bana çok saçma geliyor.

“İnsanlar istedikleri şeye inanabilirler. Onlara gerçekten saygı duyuyorum. Çünkü,benim annem ve babam da namaz kılıyor. Ama ben böyle şeylere inanmıyorum.

Benim için tek geçerli yol,kuralsız,açık ve engelsiz bir yaşam biçimidir. Dilediğim gibi özgürce ve gerektiğinde kuralları kendim koyarak...”

“Peki bu mümkün mü?” diye sordum.

“Değilse bile ,en azından öyle olmasını arzu ediyorum.” Dedi.

“Dinden ve Allah tan kaçışının nedeni,yaşamına engel olacak bazı kurallar getirdiği için mi?”

“Evet. Çünkü,dinler insanların tam zevk ve keyif almalarını engelliyorlar. İnsanın tam zevk ve keyif alması ve dilediği biçimde bir hayat oluşturması için,dinden ve dinin kurallarından kurtulması lazımdır. Hatta bu konuyu hiç düşünmemesi lazımdır.”

“Yani bu konuları düşünmek de mi seni rahatsız ediyor?”

“Hem de çok...”

“Peki seni rahatsız eden bu düşüncenden nasıl kurtulmayı düşünüyorsun?”

“bu konuları hiç düşünmeyerek. Çünkü, yaşadığım hayatta bir tek kural bile olsa huzurumu bozuyor. Yaşam zevkimi engelliyor.”

“Yani aklını susturmak istiyorsun öyle mi?”

Cevap vermemek için konuyu değiştirmek istedi. Ama ben üsteledim. Sorularımı sürdürdüm.

“Peki madem böyle düşünüyordun da neden kuralların işlediği,sorumluluğun arttığı ve sürekli bir çalışmanın yapıldığı üniversite ortamını tercih ettin?”

bu soruya cevap verirken epeyce zorlanmıştı:

“Bunu ben istemedim. Babam bir üniversite okumazsam,beni evlatlıktan reddedeceğini ve harçlıkları da keseceğini kesin bir şekilde ifade edince mecbur kaldım.”

“Yani,niyetin okumaktan ziyade babandan para sızdırmak öyle mi?” diye güldüm.

Kendisi de gülerek:

“Öyle de sayılabilir” dedi.

Belki de sorulardan bunalarak veya cevap vermekten dolayı güçlük çektiği konuların açıldığı için birden ayağa kalktı;

“Hocam benim çıkmam gerekiyor” dedi.

Elini uzattı.

“Çok memnun kaldım. Sizleri sık sık ziyaret edeceğim. Sizin varlığınız,bu sıkıcı yerde benim için bir ümit ışığıdır” dedi.

Çıktı. Sözlerinde riyakarlık yoktu. İçinde ne varsa onu söylüyordu. Dolayısıyla güvenilir ve samimi bir genç idi.

Bu atak,yetenekli,mert ve girişken olan gencin başıboş,inançsız ve amaçsız bir hayatın pençesinde,nereye doğru gittiğinin farkında bile olmadan ısrarla ve inatla yoluna devam etmesi beni çok üzmüştü. Dindar bir aileden inkarcı bir çocuk...

Eğitim sisteminin çarpık,karışık ve karanlık yapısından başka türlü ne beklenebilirdi?

Gerçekten çok üzülmüştüm. Düzceli mehmet ve buna benzer daha çok gençler kurtarılmalıydı.

Bu sorumsuz hayat anlayışı içinde yetişen insanlar,hem devletin,hem toplumun hem de ailenin baş belası olacaklardı. Bu yüzden,patlayan silahlardan ,yanan ocaklardan ve ağlayan annelerden çok dersler alınmalıydı.

Konuyla ilgili olarak ,Bediüzzaman Said Nursi nin Muhakemet isimli eserindeki şu tespitleri hatırladım.

“Her insan hak fıtratı üzerine doğar. Hakkı ararken bazen eline batıl geçer,hak zenneder ,koynunda saklar.

En büyük yanlışı doğru telakki ederek,kendisine hayat felsefesi yapan insanları uyarmak,uyaranlara destek olmak,toplumun huzuru için önemli bir görevdir. Bu önemli vazifenin ifasına benim de katkımın olması için ,Allah a dua ederek odamdan çıktım.

İKİNCİ DERS

İkinci hafta aynı sınıfta derse girdiğimde gözlerim mehmet i aradı. Acaba ilk karşılaşmamız ,onun üzerinde olumlu bir tepki mi,yoksa olumsuz bir tepki mi oluşturmuştu? Çok merak ediyordum.

Yine orta sıralarda uzun saçları ve çok belirgin elbise modelleriyle kendini belli ediyordu.

Çevresindeki öğrencilerle çabuk kaynaştığı belliydi. Onlarla sıcak ve yakın diyaloglar içindeydi. Etrafındaki arkadaşlarıyla ilgileniyor,anlatıyor ve dinliyordu. Her haliyle girişken ,faal ve sıcak kanlı bir gençti. İlk dersin,soğuk sert ve aykırı davranışlarını,kısmen de olsa üzerinden atmışa benziyordu.

Bu davranışını,kendi fikir ve görüşlerine taban oluşturmak ve kendine yakın sempatizanlar bulmak olarak yorumlamıştım. Başka bir ifade ile,çevresini genişletip bir grup oluşturma çabası içinde olduğu belliydi.

Dersin konusu insandı. Toplumun en küçük bireyi olan İNSAN ı anlatacaktım.

İnsanı anlatırken de öğrencilerin görüşlerini alıp bu şekilde sınıfın ortak nabzını da ölçmüş olacaktım.

Öğrencileri selamlayıp,hal hatır sordum. Sınıfı derse hazırlamak için,okula ısınıp ısınmadıklarını gündeme getirdim. Bu konuyla ilgili,karşılıklı kısa konuşmalar geçti.

İşleyeceğim konu gereği:”insan nedir?” diye sınıfa bir soru sorarak derse başladım.

Burdaki amacım,hem dersi cazip kılmak,hem de öğrencilerin konuyla ilgili görüşlerini anlamaktı.

Öğrenciler bu soruya karşı önce sessiz kaldılar,sonra da görüşlerini belirtmeye başladılar.

Söz alan öğrencilerin büyük çoğunluğu insanla Allah ve din arasında ilgi kurup,insanın bir amaç için yaratıldığı en mükemmel bir varlık olduğu öldükten sonra da bir hesabı bulunduğu yolunda görüşler beyan ediyorlardı. Bu durum sınıftaki öğrencilerin büyük kısmının dini ve milli görüşleri benimseyen gençler olduğu kanaatini uyandırıyordu.

Beklediğim gibi düzceli mehmet de söz aldı. Kendisine has ve heyecanlı açık ve gür ses tonuyla:

“Ben bu konuda arkadaşlardan farklı düşünüyorum” diye söze başladı. Yine üslubunda hissedilir bir sertlik ve pervasızlık vardı.

“Öncelikle şunu belirteyim ki,ben hesap kitap işine inanmam “dedi.”İnsan ,çeşitli evrimler sonucu bu hale gelmiş bir canlıdır. Bu hale gelmesi için de herhangi bir yönlendirmeye ihtiyaç yoktur. Mekanizması kendi kendini yenileyecek durumdadır.

“İnsan,ayakta kalabilmek ve kendini koruyabilmek için bazı kanunlar geliştirmiştir. Toplumsal yaşamda ortak değerlerin oluşmasıyla da bugünkü hale gelmiştir.

“İnsanın bu hale gelmesinde ve yaşamını sürdürmesinden kimseye karşı bir borcu yoktur. O hayatını en iyi şekilde yaşayıp,çekip gidecektir. O insan için de her şey orda bitecektir.

“İnsan mutlu olması için ,yalnızca kendi hayatını düşünmeli ve hiçbir yaptırımın ve kuralın esiri olmamalıdır.”

Mehmet, savunduğu görüşleriyle insanın var olması için bir yaratıcaya ihtiyacı olmadığını ve kimseye karşı da borcu bulunmadığını ortaya koymak istiyordu. Bu şekilde,kulluğun sorumluluğundan da kaçmak istiyordu.

Mehmet in ileri sürdüğü fikirlerin temelinde materyalizmin marksizmin ,darwivizmin ve ateizmin görüşleri yatmaktaydı. Mehmet in nelerden etkilendiği ve daha çok ne tür kitaplar okuduğu belliydi.

Mehmet in ortaya koyduğu görüşler,sınıfaki öğrencilerin sert tepkisine neden olmuştu. Ama duruma derhal müdehale edip:

“Daha isabetli görüşü olan varsa, söz alsın ve konuşsun. Bunun dışında başka bir yol denemeyin.”diye ikaz ettim.

İnsanla ilgili olarak ileri sürülen farklı görüşleri özetledikten sonra dersime döndüm
 
Katılım
8 Ağu 2007
#16
Ynt: KiTAP ÖZETLERİ

İNSAN NEDİR?

Sözlerime,alexis carrel in,insanla ilgili şu tespitiyle başladım:

“İnsan önce kendini tanımalı ve kendisini bir kitap gibi okumalıdır. Kendisini okuyamayan insan,kainatın en ince sırlarını bilse de yine de cahil kalır.”

O esnada bir öğrencim devreye girerek:

“Hocam” dedi. “İnsanla ilgili güzel sözler bulmak için Batıya gitmenize gerek yoktur. Bu güzel sözlerin daha özlüsünü ve daha isabetlisini,kendi içimizde doğup büyümüş olan değerli alimlerimiz ve bilim adamlarımız da söylemiştir. Mesela; Bediüzzaman Said Nursi nin “Ey kendini insan zanneden insan,kendini oku..” diye başlayan çok güzel bir sözü vardır. Buna daha başka ilaveler de yapmak mümkündür.

“Doğru söylüyorsun “ diye tasdik edip sözüme devam ettim.

“Arkadaşlar ,hiç kendinize,ben kimim? Neyim? Nereden geldim? Ne için geldim? Amacım nedir? Nereye gidiyorum? Kime borçluyum? Ne gibi nasıl hesap vereceğim? Diye soruyormusunuz?

Eğer bu ve buna benzer sorular soruyorsanız,tabii ki cevabını da merak ediyorsunuzdur? Cevabını merak eden olduysa bir araştırma yaptı mı?

Sınıfta derin bir sessizlik ve dikkat oluşmuştu. Bu ortamı fırsat bilerek,konuşmamı sürdürdüm.

“Soruyu biraz daha genelleyip bilimsel bir temelde sürdürelim.

“Başarı için yola çıkan ve hayatını başarılarla doldurmak isteyen insan ,kendisini tanıma konusunda ne kadar başarılı olmuştur?”

“ Çevresinin ve kainatın en ince ayrıntılarıyla ilgilenen insan,acaba kendi ayrıntısı ve sırlarıyla ne kadar ilgilenmektedir?

“Göklerin keşfi ve denizlerin derinlikleri için ömür harcayan insanoğlu ,kendisini keşfetmede, kendisini tanımada ve kendi dünyasının derinliklerine inmede ne kadar çaba harcamaktadır?

“Bir başka ifadeyle,önemli işler başarmak,büyük hedeflere koşmak,birçok keşif ve sırlara ulaşmak için çırpınan insan ;kendisini ne kadar tanımakta ,taşıdığı değerlerin,sırların ve emanetin ne kadar farkına varmaktadır?

“Belki günde,dünyanın ve kainatın sırlarıyla ilgili “bunlar nedir? Nasıl oluşmuştur? Neye yaramaktadır?yapan kimdir?gibi onlarca kes sorduğu merak dolu soruları; acaba kaç kez kendisine yöneltip; ben kimim? Nereden geldim? Nereye gidiyorum? Gayem nedir? Beni gönderen kimdir? Diye sormuştur?

Mehmet söz isteyerek konuşmama müdahale etti:

“Hocam “dedi. “Bu kadar ince fikirli olup,hayatı zehir etmenin anlamı var mı?

Tebessüm ederek devam ettim:

“İnsanın öncelikle kendini tanıması,kendini sorgulaması ve kendisiyle ilgili bilinmezlerin peşinde olması kadar doğal bir şey var mı? Bu insan olmanın ilk şartıdır.

Konuya dönerek konuşmamı sürdürdüm:

“ İnsanın mahiyeti,sırları vazifesi neci ve kim olduğu şeklindeki soruları düşünen beyinleri sürekli meşgul etmiştir. Ancak yalnızca kendi akıl ölçüleriyle bu sırları ve bilinmezleri çözmek isteyen birçok insan da yanlış ve isabetsiz tespitlerde bulunmuşlardır.

“Bunlardan bazıları insanı ekonomik bir varlık ve madde yığınından ibaret zannetmişlerdir. Bazıları da insan düşünen bir hayvan demişlerdir. Bazı bilim adamları insanı, tapılacak ulu varlık olarak vasıflandırırken bazıları ise insanın bit hiç olduğu yorumunu yapmışlardır. Bunlar arasında insanın meçhul olduğuna karar verenler de yer almıştır.

“Görüldüğü gibi,kaynağını yalnızca şahsi değerlendirmeden alan yorumlar ve tespitler,insanı gerçek anlamda ortaya koymaktan çok yetersiz kalmıştır. Yetersiz kalmalarının en büyük nedeni ise insanı bir veya birkaç boyutla ele almış olmalarıdır. Halbuki insanın tam anlamı ile ifade edilebilmesi için, maddi ve manevi olarak bütün yönleri ile ele alınıp ,değerlendirilmesi lazımdır.”

Sınıfta,tam bir sessizlik oluşmuştu. Bütün öğrenciler pür dikkat kesilmişler adeta kımıldamadan konuyu takip ediyorlardı. Öğrencilerin derse olan ilgilerinden konumun çok önemli bulunduğu anlaşılıyordu.

Derse devam ettim.

“Değereli arkadaşlar, acaba fen bilimleri insan için ne diyor? Bu konuyu birlikte ele alıp değerlendirelim:

“Fen bilimleri açısından insan,canlıların en mükemmelidir. Hayret verici bir düzen uyum ve planlama içindedir.

“İnsan bir tek hücreden yaratılmıştır. Zigot denilen gözle görülmeyen ancak yüzlerce defa büyültülerek görülen bu hücre kendinden binlerce ve trilyonlarca büyük bir konuma gelerek hayat için gerekli olan her türlü cihazla donatılıp dünyaya bir insan olarak gönderilmektedir.

“İnsan çok zaman kıymetini takdir edemediği harika bir vücudu,eşsiz bir sanat eserini ve antika bir şahaser taşımaktadır. Öyle ki, bir tek hücreyi bile yapmaktan aciz olan insan,akılların hayrette bırakan sayısız hücrelerin mükemmel işbirliği ve uyumu ile hayatını sürdürmektedir.

“Bu hücrenin ,yani ceninin zamanla insan vücuduna dönüşmesi her hücrenin belirlenen hedefe ulaşması ve hiçbir hücrenin görevini aksatmadan yüz binlerce görevi bir anda yapması insan aklını tam anlamıyla şaşırtmaktadırlar.

“İnsanın iç ve dış organları,birbirini koruyan ,kollayan,yardımcı olan ve harika bir alışveriş sistemi üzerine kurulmuştur. İnsan vücuduna baktığımızda hiçbir organın fazlalığı görülmediği gibi,eksik bir organa da rastlanmaz. Öyle ki insan ; en seri en çabuk ve en verimli sonuç olacak bir planlamaya göre düzenlenmiştir.

Dışarıdan alınan besinlerin yenilmesi,sindirilmesi emilmesi ve artıkların dışarı atılması harika bir çalışmayla yürütülür ve sonuçlanır. Bu konuyu gözleyen bilim adamları şaşırmaktan kendini alamamışlardır.

İnsan beyninde 10 milyar karar merkezi vardır. Bu merkezlerin her birinde sayıları 2000 e varan sinapslar mevcuttur ve sinapslardan her an yüzlerce olay cereyan eder. Ayrıca her bir sinaps,diğer milyonlarca sinapstan haberdar olarak ve birbirini karşılıklı kontrol ederek çalışır. İşte beynimiz,sinirlerimiz böylesine göz kamaştırıcı bir harikalar ülkesidir. Gözünüzü nereye çevirseniz Ulu Yaradanın muhteşem sanatını görürsünüz.

İNSAN AKIL İLE DOĞRUYU BULABİLİR Mİ?

Sözün burasında ,çoktan beri müdahale fırsatı kollayan Mehmet,birden ayağa kalkıp ,biraz da sert bir üslupla:

“Hocam,insan kendi akıl ölçüleriyle doğruyu bulur. Başka bir gücün onu yönlendirmesine ,hareket alanını belirlemesine ve o güçten emir almasına ne gerek var? Diye sordu.

Teşekür ederim,dedim. Bu soru sorulmalıydı. Sorulduğu da çok iyi oldu. Çünkü buna benzer felsefi

Görüşler var. Bu vesile ile konuyu biraz daha açalım.

Bildiğiniz gibi insan;daima doğruyu güzelliği ve hakkı arama özlemi içindedir. Evrenin bir bütün olarak gerçek durumunu ,insanın ne olduğunu ve ne olması gerektiğini bilmek istemektedir.

İnsan aklı vasıtası ile dünyayı ve evreni aydınlatmaya çalışır. İnsan aklı kuvvetli inanç ve ahlak sistemleri ile desteklenmezse doğruyu arıyorum diye daha da yanlışlara sapabilir. Bunu felsefe dünyasında çok çarpıcı örnekleri vardır. Bunların bir kısmı,ya herşeyi inkar eden bir ateist olmuşlardır ya da herşeyi maddede arayan bir materyalist olmuşlardır.

İnsan toplumsal bir varlıktır. Birlikte yaşama,birlikte paylaşma ,yardımlaşma ve dayanışmaya muhtaçtır.insandaki bu duyguların pekişmesi lazımdır. Çünkü huzurlu toplumlar,iyi eğitilmiş ve toplum kurallarına uyan insanlardan oluşur. İnsan toplum normlarına ,inançlarına,ahlak yasalarına ve yaşama biçimine ne kadar iyi entegre olursa,o kadar hem kendini ,hem de toplumu mutlu eder. Tabiki bütün bunlar ,insanın kendini tanıması ,bilmesi geldiği ve gideceği yerin hesabı ve muhakemesi içinde olmaları ile mümkündür.

İnsan doğumundan ölümüne kadar ,bedensel zihinsel duygusal ve sosyal bir gelişme içindedir. İnsan değişik şartlarda ,farklı davranışlar gösteren canlıdır. Maddi ve manevi yaşantısı ,şuuru ve şuur altı dünyası vardır.

İnsanın taşıdığı emeller,arzular,beklentiler ve istekler dünyaya sığmayacak kadar geniştir. Çünkü insan,tek zaman boyutunda yaşamaz. Geçmiş ve geleceğe doğru bir zaman seyri içinden yaşar.

Bu nedenle insanların davranışları,geçmişini, şimdiki durumunu ve gelecek hakkında planlarını ve ümitlerini yansıtır. İnsan maddeden manaya,büyük küçük herşeyi görmek,bilmek ve yaşamak ister. Bu anlamda çok zaman ona dünya dar gelir. Bunu için ,insan küçük bir kainat kainat da büyük bir insan olarak görülmüştür.

İnsanın psikolojik dünyası ıslah edildiğinde ,bütün insanların hayranlıkla izleyeceği örnek bir hayat anlayışı sergileyecek yetenektedir. Zararlı yönlendirmeler yapıldığında ise ,canavar hayvanları bile ürküten bir tahribat içinde bulunabilmektedir. Bunu için,insanın insan olabilmesine yönelik çalışmalar yapılmalıdır. Bu da ancak insanı Yaratanın mesajı ile başbaşa bırakmakla mümkündür.

Görüldüğü gibi,fen ve sosyal bilimlerin insanla ilgili görüşleri incelendiğinde insanın mükemmel bir varlık olduğu ve yaratılmışların en yücesinde bulunduğu anlaşılmaktadır.

Bu kadar harikalıkta ve mükemmellikte yaratılan insan,kendini tanımalıdır. Çünkü küçük bir kainat olan insan kainat kadar sırlarla doludur.

Sayıları milyarları bulan galaksileri güneşten büyük yıldızları keşfedip ,hükmetme çabasında olan insan,kendini keşfedip kontrol etme ve varlığına en uygun yaşam şeklini bulma gayretinde görülmemektedir. Halbuki , o manevi yapısı itibariyle bir kainattır ve bütün yaratılmışlardan üstündür.

Maddi ve manevi olarak harikulade bir yapıya sahip olan insanın kendisine ve topluma faydalı olabilmesi için kendini iyi tanıması ve yaratılışındaki amacı iyi bilmesi lazımdır.

Kainatın sırlarını keşfetmek için hayatını tüketen insan ,kendi sırlarını,kendi iç dünyasını ve kendi alemini aydınlatmalı ,kendini tanımalı vazifesini bilmeli taşıdığı değerlerin ve yüklendiği emanetin farkında olmalıdır.

Yaradılış gayesinin ve taşıdığı değerlerin farkında olmayan insan ,hiçbir şeyin farkında olmayacaktır.

Başıboş amaçsız ve hedefsiz bir hayatta hem kendisi huzursuz ve mutlu olacak hem de insanların huzurunu kaçıracaktır.

İnsanın bilmesi gereken en temel bilim;kendisini bilmesi,Yaratanını tanıması dünyaya ne için geldiğini anlaması ve yaptıklarının hesabını vereceği bilinci içinde olmasıdır.

Bu anlayış insana hem düzenli hayat hem faydalı olma duygusu hem de üstün başarılar getirecektir.

Zil çalmıştı. Konuyla ilgili herhangi bir görüş ortaya çıkmadan veya herjangi bir yorum yapılmadan dışarı çıkmıştık. Ama mehmet veya mehmetin görüşlerini destekleyen öğrencilerden bazılarının odama gelmek isteyeceklerini tahmin ediyordum. Çünkü,bu konuda daha çok şeyler söylenecekti ve söylenmeliydi.
 
Katılım
8 Ağu 2007
#17
Ynt: KiTAP ÖZETLERİ

MEHMET İ ONURE EDİYORDUM

Nitekim de öyle oldu. Tahminimde yanılmamıştım. Odamın önüne vardığımda mehmet in kapı önünde beklediğini gördüm.

Son derece sıcak bir ilgi gösterdim,odama aldım,elini sıktım ve çay söyledim.

Zamanım bol mehmet “ dedim.”Rahat otur. İnanıyorum ki,bu türlü buuluşmalar ve konuşmalar dostluklarımızı pekiştirecek ve birbirimizin görüşlerinden yararlanma fırsatı verecektir.

Son derece nezaketli tatlı ve seviyeli bir sohbet başlamıştı. Daha çok mehmet i konuşturuyor bu vesileyle onun fikir ve görüşlerini alıyordum. Mehmet in anlattığı en radikal ve can sıkıcı konulara bile tepki göstermeden büyük bir sükunetle dibliyordum. Sonra da incitmeden kırmadan ve damarına dokunmadan kendi görüşlerimi anlatıyordum.

Çok şiddetli itiraz ettiği zaman bile:

“Senin bu şekilde düşünmeni saygıyla karşılıyorum. Farklı değerlendirme çok normaldir. Konulara farklı bakmak dostlukları zedelemez diyerek Mehmet i sürekli onure ediyor ve değer verdiğimi göstermek istiyordum.

Shbetler ilerledikçe görüşler ortaya çıktıkça ve sorulara cevaplar verildikçe karşılıklı anlayış kaynaşma ve hoşgörü pekişmeye devam ediyordu.

Karşımda oturan inançsız inkarcı ve maneviyat ve din adına hiç birşeyi kabul etmeyen öğrencimle bir konuda anlaşmış gibiydik.

Bunu ayağa kalkıp çıkmak için müsaade istediği zaman kendisi ifade etmişti.

Elini bana uzatarak:

Bu sohbet için teşekür ederim ,hocaö,dedi.inanıyorum ki bu sohbetlerin arkası gelcektir.

Ben de bütün iyi dilek ve samimiyetimi tekrar sıralayarak mehmet i son kez onure edip uğurladım.

Dostluğumuzun ve karşılıklı samimiyetimizin ilerlediğine çok seviniyordum. Düzceli mehmet bu zararlı ve tehlikeli fikirlerden kurtulursa ,çevresine çok faydalı bir insan olabilirdi.

Bu tür sohbetlerin ve görüşmelerin artması gerekiyordu.

Dersler devam ediyordu. Düzceli mehmet in de derslerde çok anlamsız hayatı gibi darmadağın soruları da devam ediyordu.ama ben mümkün olduğu ölçüde kırmadan kızmadan ve kendisine değer vererek sorularını cevaplandırmaya çalışıyordum. Hatta bazı öğrenciler bu duruma zaman zaman itiraz ediyorlardı.

“Neden bu adama bu kadar değer veriyorsunuz ,hocam?” diyorlardı. Onunla muhatap olmak bilmek yanlıştır.

Hayır.... ben o kanaatte değildim.

Her problemli öğrencinin problemlerini çözecek bir yol vardır. O yol bilinmediği takdirde bu problem çözülemez denilmemeli. Belki de o problemi çözecek bir yolun bulunması için daha fazla gayret gösterilmelidir.

Bu noktaya dikkat çeken Bediüzzaman Hazretleri insanı yüz kapılı saraya benzetir. O kapıların hepsi kapalı olsa da yalnız birisi açık olsa o saraya girilmez denilmeyeceğini ifade eder. İnsanda bütün olumsuz tavırları ve ele alınmaz yönleri olsa da mutlaka ona yaklaşılacak bazı doğruları gösterecek bir yönünün

Bir tarafının bir damarının bulunabilceğini anlatır.

Bu tespit ,eğitim açısından son derece önemlidir. Kötü yanlış eksik ve yaramaz diye vasıflandırılan insanlar bütün bütün dışlanıp bir kenara itilmemeli. Onlarla diyalog yolları sonuna kadar denemeli. Görülecek ki bir tarafından onun kalbine ve aklına bir yol bulmak ve bazı hakikatleri anlatmak mümkün olacaktır.

Düzceli mehmet le iyi bir diyalog kurmuştuk. Karşılaştığımız zaman ceketinin düğmesini ilikler saygıyla eğilir ve hal hatırımı sorardı.

Hatta çok zaman espri de yaparak:

Hocam bu saygı size özel... başka kimseye yapmıyorum. Size torpil geçiyorum,derdi.

Ben de:

Sen başkasın mehmet,sen benim için samimi bir dostsun. Sana büyük güven duyuyorum. İnanıyorum ki ilerde göstereceğin başarıyla herkesi mahcup edeceksin, deyip iltifat ederdim.

Bu da düzceli mehmet in hoşuna giderdi.

“BEN,ZEVK VE KEYF İÇİN YAŞIYORUM”

Günboyu derslerin yoğunluğundan sonra odama çekilip biraz dinlenmek istemiştim. Kendi yaptığım çayı,bardağa doldururken odamın kapısı çalındı ve içeri mehmet girdi.

Anadolu da söylenen espriyle mehmet e yer gösterdim.

“Buyur mehmet şöyle otur” dedim. Kaynanan seni seveceğe benziyor.

Gülüştük..

Çaylarımızı yudumlarken ,mehmet:

Hocam ,biraz sizinle konuşmak istiyorum,dedi.

Seni dinliyorum ,buyur,dedim.

Kendisine has açık sözlülüğüyle:

“Hocam,sahiden siz beni ciddiye alıyormusunuz ,yoksa rol mü yapıyorsunuz?”

bu samimi çıkışına biraz şaşırdım. Bunu belli etmemek için de hafif tebessüm ettim.

Sen ciddiye alınacak gençsin. Ben senin geleceğinde çok ciddi şeyler görüyorum,dedim.

Bir an mahcuplaşarak:

Sağ olun hocam,dedi. Biliyormusunuz bana verdiğiniz değer beni biraz ümitlendiriyor. Bazen düşünüyorum,bir gün daha kötü olup büsbütün dışlanırmıyım ? Yoksa ,davranışlarım birgün normalleşip,insanların beni kabul edeceği bir şekle girer miyim?”

Gözlerime bakarak,bunlardan birini tasdik etmemi bekledi.

“Tabi ki ,iknicisi” dedim. İnanıyorum ki seni bir gün bu insanlar aralarına almakla kalmayacaklar ,hatta olumlu davranışlarından dolayı seni takdir edeceklerdir.”

“Hocam yine rüya görüyoruz galiba”diye gülümsedi. İnanmak istemedi.

Konuya biraz ciddiyet ve derinlik kazandırmak için bazı sorular sordum.

“Mehmet ,sence biz neden var olmuş olabiliriz?” Bütün bu kainat niçin bize hizmet ediyor olabilir?

Yani hayatın gayesi nedir? Ne için yaşıyor olabiliriz ?” dedim..

Hiç düşünmeden atıldı.

“Hocam” dedi. “Ben hayat felsefemi daha önce anlattım. Ben zevk ve lezzet için yaşıyorum. Beni ne mutlu ediyorsa öyle davranıyorum. Benim için hayatın anlamı,bir kuralı yoktur. Yaşayabildiğim kadar ve yaşayabildiğim şekilde bir hayat sürüp çekip gideceğim. Ölünce de ,ne olursa olsun.benim için herşey bitmiştir.”

“Yani hayvan gibi başıboş ve serbest yaşamak,istediğin herşeyi yapmak,ölünce de bir tarafa atılmak...”

“Evet hocam aynen öyle..”

Bu değerlendirme içime ok gibi saplanmıştı. Eğitim sistemimizin canlı mahsullerinden biriydi. İnsanın maymundan geldiğine , hayatın zevk ve lezzet için olduğuna ,ölünce de bir hesabın olmadığına inanan bir mantık...

Böyle bir mantıkla yetişen bir insanın ,kime ne faydası olacaktı? Ne ailesine ne topluma ne de devlete..

Yaptıklarından dolayı bir hesaba inanmayan bir insanı kim kontrol edebilirdi? Böyle bir insanı durdurmak için,devletin ne kadar polis,araç ve gereç istihdam etmesi gerekiyordu. Her türlü tedbir alınsa bile,insanın kötülükleri ve zararları tamamen önlenebilirmiydi? Veya,insan tam anlamıyla kontrol etmek mümkün olur muydu?

Peki neden bu gerçek hala görülmüyordu?

Mehmet e döndüm.

Sana bir soru daha sorabilirmiyim ? dedim.

“Buyurun hocam “ dedi.

“Allah korusun senin akli muhakemen yerinde olmasa da ,bir hekime gitsen,seni sıhhate kavuştursa,o hekime karşı nasıl bir borç altına girdiğini düşünürsün?

“Hocam ne demek? Deli bir insanı akıllandıran bir doktora bir ömür feda edilir. Çünkü hekim bir hayat sunmuş oluyor.”

“Peki,gözlerin olmasa ve dünyayı hiç görmesen . birisi gelip sana göz taksa ve görmeye başlasan ,gözünü açan kişiye karşı nasıl bir minnet altına gireceğini varsayarsın?”

“Yani,ona da bir ömür verilir. Çünkü fiyatı çok fazla olmalıdır.”

“Konuyu uzatırsak,dil,ağız,burun,kulak ve özet olarak bütün organların için aynı şeyi düşünürsek ,insanın borcu ne kadar olur?”

“Ooo hocam bu hesaplanamaz. Buna ömür değil,binlerce ömürler yetmez. İnsan köle olsa yine de ödeyemez bu borcu.

Mehmet e tekrar döndüm:

“Peki,Mehmet “ DEDİM. “Bugüne kadar ,şu sahip olduğun biyolojik ve psikolojik dünyayı ve onun mükemmel ve harika nimetlerini ,bunların niçin ve kim tarafından verildiğini hiç düşünmedin mi?

“Veya soruyu şu şekilde sorarsak:

iki göz,bir akıl ,bir dil veya herhangi bir uzuv için ,karşıılığında köle gibi çalışmak göze alınır ve bu aklın gereği ise;şu mükemmel vücut sarayını ve şu muhteşem biyolojik ve psikolojik alemi bizlere sunan ,kainatı milyarlarca nimetlerle doldurup ,bize veren kudret sahibine ,ne gibi ve nasıl bir borcumuzun

olduğunu hiç düşünmez miyiz?”

“Bütün alemi emrimize veren ve peşimizde koşturan zatı merak edip,bilmek ve tanımak istemezmiyiz?

Bizden ne istediğini sormak aklımıza gelmez mi?

Mehmet sustu ve bir müddet daldı.
 
Katılım
8 Ağu 2007
#18
Ynt: KiTAP ÖZETLERİ

BİNLERCE NİMETİ SUNAN ZAT,BUNLARI BEDAVA VERİR Mİ?

Ben devam ettim:

“Hayatımıza binlerce nimetleri sunan Zat,bunları hiç bedava verir mi? Bunların bir hesabı olmaz mı?

Mehmet üzgün ve bitkin bir şekilde:

Hocam,dedi. Lütfen bu konulara girmeyin. Bu konuları düşünmek istemiyorum. Bunlar ince şeyler. İçinden çıkamıyorum ve rahatsız oluyorum. Bırakın nasıl yaşıyorsam öyle devam edeyim.

“Bu savunma bir çare değil. “ dedim. Bizi bu dünyaya gönderen bizlere nimetler sunan Zat bir gaye için göndermiş olmalı ve alıp götürdüğü zaman da hesaba çekmelidir. Çünkü,her alış verişin bir karşılığı ve bir hesabı vardır.”

“Bak bu konuyla ilgili değerli bir alim şunları ifade ediyor:

“İnsan bu dünyaya keyif sürmek ve lezzet almak için gelmediğine ,mütemadiyen gelenlerin gitmesi ve gençlerin ihtiyarlaşması ve mütemadiyen zeval ve firakta yuvarlanması şahittir.... demek insan dünyaya yalnız güzel yaşamak için ve rahatla ve sefa ile ömür geçirmek için gelmemiştir. Belki azim bir sermaye elinde bulunan insan ,burada ticaret ile ebedi,daimi bir hayatın saadetine çalışmak için gelmiştir.

(B.S.Nursi)

düzceli mehmet birden ayağa fırladı.

“Hocam “ dedi. Bunlar çok ciddi şeyler. Ben henüz bunları dinlemeye ve kaldırmaya hazır değilim. Benim bir dünyam var, yuvarlanıp gidiyorum. Bu gibi şeyleri dinlersem ya değişmem lazım ya da intihar etmem lazım. Rica ediyorum bana şimdilik dokunmayın nolursunuz?”

iç aleminde bazı fırtınaların estiği ve bazı hesaplaşmaların olduğu belliydi.

Ben de ayağa kalktım.

“Peki “ dedim. “Senin dediğin gibi olsun. Bu konuyu kapatalım. Daha sonra görüşürüz.”

Karşılıklı memnuniyetlerimizi bildirdik ve odadan ayrıldı.

Birkaç gün sonra mehmet le okulun bahçesinde karşılaştık. Yine büyük bir saygıyla beni selamladı ve nezaketle elime uzandı.

Ben de onun hoşuna gidecek bazı iltifatlarda bulundum.

“Hocam,beni hiç arayıp sormuyorsun “, dedi.”Yoksa unuttunuz mu?”

“Mehmet,seni nasıl unuturum?” diye cevap verdim. “Sen unutulmayacak kadar farklı bir insansın.”

Yine kendisine has girişken tavrıyla:

“Hocam geceler uzun. Ya ziyaretimize gel, ya da bizi davet et,biz gelelim. Okulda zaman dar olduğu için uzun süreli görüşemiyoruz.”

“Tamam,dedim. Ama biliyorsun,ben de burada bekar kalıyorum. Ama hafta sonu seni evime davet edebilirim. Birlikte küçük bir yolculuk yaparız,hem seni misafir ederim, hem de bol bol sohbet ederiz.”

“Hocam sahiden mi?” diye sordu.

“Evet “ dedim. Sahiden tabii...”

“Yani yengeye sormadan mı karar veriyorsun ?“ diye takılmak istedi.

Gülüştük.

MEHMET İ DAVET ETTİM

Evim,çalıştığım yerde değildi. Bunu için bir hafta sonunu geçirmek üzere,mehmet le birlikte evimin olduğu şehre gitmiştik. Kısa ama,çok anlamlı ve dostane bir yolculuk olmuştu. Artık mehmet ,hafta sonu için benim misafirimdi. Hafta sonunu geçirdikten sonra,tekrar üniversiteye birlikte dönecektik.

Misafirim olan mehmet ile evimde başbaşaydık. Mehmet evimde misafir olduğu için daha dikkatli

Daha nezaketli tavırlar içindeydi. Beni üzmemek ,kırmamak için özel bir itina gösterdiği belliydi.

Eve ilk girdiği andan beri,gözleri sürekli kitaplarda,tablolarda,etrafın düzeninde ve gözleri renkleriyle doyuran çiçeklerdeydi. Alışık olmadığı bir ortamda bulunduğu her halinden belli oluyordu.

Ben ve evdeki aile fertleri misafirimize rahat ettirmek için,büyüklerimizden devraldığımız misafirperverliğimizi göstermeye gayret ediyorduk. Bu da mehmet i hem memnun ediyor hem de mahcup ediyordu.

O akşma yemeğinde de bir başka atmosfer vardı. Sanki Cenab-ı Hak birçok güzelliği ve birçok güzel gelişmeyi yan yana getirmişti. Mehmet, sofraya gelen çeşit çeşit yemeklerden ,ikramlardan çok etkilenmişti.

Biraz da abartarak:

“Hocam kendimi peri masallarında gibi hissediyorum,dedi. Sofranın tertibi ve düzeni,yemeklerin lezzeti,odanın estetik görünümü ,bizleri mahcup eden nezaketiniz... yapmayın artık mahcubiyetimden dolayı rahat bile değilim...”

Tabi ki o da bana iltifat ediyordu. Herşey anlattığı gibi değildi. Çok zeki bir gençti. Basit, havadan sudan açılan sözler,gelip önemli konulara dayanmıştı.

Çok ciddi konular birer birer telafuz edilirken,mehmet önemli bir şey keşfediyormuş gibi:

“Hocam bu gece çok uzun olacağa benziyor “ diye bir tahminde bulundu.

Ben de:

“Yarın cumartesi. Nasıl olsa okul tatil . hem gecemiz bol,hem de gündüzümüz “ dedim.

Mehmet devam etti:

“Her zaman böyle müsait bir zemin bulmak zor. Bu geceyi çok ciddi bir şekilde değerlendirmemiz lazım. En azından kendi açımdan öyle düşünüyorum. Ben herkesle önemli konuları konuşmam. Ama siz istisnasınız. Çünkü, olayları ele açış biçiminiz ve karşınızdakine verdiğiniz değer beni çok etkiliyor.

Hocam eğer müsaade ederseniz konuya şuradan başlamak istiyorum:

“Sizlerin görüş ve düşüncenizi az çok biliyorum. Din ve Allah eksenli bir görüşü savunuyorsunuz. Ben de bunun tam tersini savunuyorum.”

Bu sözün burasında araya girdim:

“Affedersin mehmet dedim. Aslında benim sizinle ilgili bazı tahminlerim var ama ,yine de tam olarak seni tanımış değilim. İsterseniz felsefenizin temellerini,ne istediğinizi kısaca özetleyiniz. Bu şekilde görüşlerinizi daha yakından tanımış oluruz.

“Hocam” dedi. “Benim felsefem,yani kuralsız gençlik felsefesinin temel görüşleri şudur:

“İnsan dünyaya bir kez gelir. Bunun için de istediğimiz gibi bir hayat yaşamak istiyoruz. İstediğimiz hayata engel olacak her türlü toplumsal ve ilahi kanunları yok sayıyoruz. Kanunlar, kurallar ve dini anlayışlar ,insanların önlerine çeşitli engeller ve yaptırımlar koyuyorlar, tam lezzet ve keyif almamıza mani oluyorlar. Bizler de,istediğimiz şekilde yaşayabilmemiz ve hayatın tadını çıkarabilmemiz için,Allah ın ve dinin olmadığını ,kuralların lüzumsuz olduğunu ,en ideal yaşamanın KURALSIZ YAŞAMAK olduğunu düşünüyoruz.

Özet olarak böyle şekillenen “kuralsız gençlik” felsefesi,gerçekten toplumu ve toplumsal değerleri tehdit ediyordu. Bu sözleri dehşetle dinlemiştim.

Bunlara karşı süratle tedbir alınmalıydı.

Ama nasıl?

HASTALIĞA GÖRE ÇARE SUNULMALIYDI

Kaba kuvvetle,cezalandırmakla,okuldan atmakla,bu ve benzeri bir akımın önüne geçilemezdi.

Problem nerede başlamış ise,tedavi de orda yapılmalıydı. Bu prensip gereği,bu akım,bir genci elde edebilmek için öncelikle inkarcılık ve sefahati bir araç olarak kullanıyordu. Dinin ve Allah ın olmadığını

İstediği gibi yaşanabilceğini savunan bir akıma karşı; akıl ,mantık, ve bilim yoluyla Allah ın ve dini varlığını ve lüzumunu ;gayri meşru yerlerdeki keyif ve lezzetin insanları mutluluğa değil,daha kötü sonuçlara götüreceğini izah ve ispat etmek lazımdı . ancak bu şekilde bu fikri hareketin önüne geçilebilirdi.

İnkarcılığın ,başıboşluğun ve sefahatin pençesinde ne yaptığının farkında olmayan öğrencimi acı acı süzdükten sonra ,bir soru sordum:

“Allah ve dini inkar etmekle,bütün kuralları çiğnemekle,her türlü yaşayış şeklini pervasızca yaşamakla,nasıl istisna bir huzur ve mutluluk buldun? Bunu için vicdanen ve aklen rahat mısın?”

başını eğdi ve bir müddet nereden başlayacağını hesapladı. Ve zoraki bir cevap veriyormuş gibi konuşmaya başladı:

“Evet hocam “ dedi. “Rahatım. En azından rahat olmaya çalışıuyorum.”

Daha fazla konuşmak istemedi. Dili rahat olduğunu söylese de,davranışları bunu yalanlıyordu. Kısaca, rahat olmadığını kendisi de biliyordu,biz de biliyorduk.

Verdiği cevabın sıkıntısından kurtulmak ister gibi bir anda konuyu üzerinden atmak istedi.

“Hocam” dedi. Sizin görüşlerinizi ve bakış açınızı çok iyi anladım. Yani, bu alemin ille de bir yaratıcısı mı olması lazımdır? İşler kendi kendine olamaz mı? Sistem kendi kendini geliştiremez mi? Yani mutlaka bir Allah a ihtiyaç mı var?”

bu soru ,materyalizm ve inkarcılığın temelini teşkil ediyordu. Belki de bu soru,esas konuya girmek için bir başlangıç olacaktı. Veya mehmet ,bu soruyla beni tartmak istiyordu.

Kafadan ve hayali konuşmuş izlemi vermemek için,konuyla ilgili olarak kütüphanemde bazı kitaplar indirerek konuyu ele aldım. Bu konuyla ilgili temel referans kitaplarımın başında Risale-i Nur eserleri geliyordu.

“Bu soruyu daha da netleştirmek için,şu iddiayı hareket noktası kabul edelim”,dedim.

“Allah vardır,kainatı o yaratmıştır. Kainatın bir başlangıcı vardır. Bir de sonu olacaktır . kainat ne kendi kendine olmuştur,ne sebepler yapmıştır,ne de tabiat yapmıştır.

“Şimdi siz iddianızı ifade ettiniz. Ben de buna cevap olarak bir iddia ileri sürdüm. Ben iddiamı akıl ,mantık ve bilim temelinde ispatlamaya çalışacağım.”

“Yalnız bu sohbetimize bir temel kazandırmak için,karşılıklı münakaşa şeklinde değil de,konuşan sözünü bitirsin,ondan sonra diğer taraf söz alsın.”

“Tamam “ der gibi başını salladı.

Devam ettim.

“Sohbetimizin temelini ise ,bilim,akıl ve mantık ölçüleri oluştursun. Yani ; iki kere iki dört diyelim. İki kere iki ye altı dersek hiçbir sonuç elde edemeyiz.

Bu konuda da mutabık kaldık.

“Önce kainat yaratılmış mı? Yaratılmamış mı? Yani madde ezeli mi yoksa bir başlangıcı var mı? Buradan başlayalım” dedim.

Mehmet başını sallayarak:

“Tamam “,dedi.

KAİNATIN BİR BAŞLANGICI VARDIR,BİR DE BİTİŞİ OLACAKTIR

Böylece sohbetimizin prensibinde anlaştık. Meseleye kainatın yaratılışını bilimsel bir şekilde ele alan Big Bang ,yani “büyük patlama” teorisini anlatarak başladım:

“Son yıllarda ,özellikle Batılı bilim adamlar,Kuran ın yaratılış konusundaki görüşüne en uygun açıklamalar yapan Big Bang teorisini savunmaya başlamışlardır.

Big Bang kainatın bir başlangıcı olduğu gerçeğine dayanmaktadır.

Büyük Patlama olarak bilinen Big Bang e göre uzay ve galaksiler,başlangıçta sıcak ve sıkışık tek bir madde olarak yaratılmıştı. Bu madde dehşetli bir patlama ile uzaya serpildi. Bunlar, kainatı teşkil edecek olan enerji ve madde parçacıklarıydı. Sonra, madde parçacıkları ve radyasyon,,kurulmakta olan kainatın modeline uygun bir şekilde ve nispette taksim edildi. Zemin hazır olunca atomlar, önceden tayin edildiği aşikar olan düzenli bir model üzerine kuruldu. Fizik ve kimya kanunları olarak bildiğimiz mekanizmalar işletildi. Proton,nötron, ve ağır elementler husule geldi. Yıldızlar doğdu,güneş ortaya çıktı. Galaksiler teşekkül etti.

“Son yıllardaki araştırmalar,kainatın hızla genişlediğini,galaksilerin birbirinden uzaklaştığını göstermektedir. Bu genişleme olayı tersine çevrilse,bir büzülme görülecek ve bütün kainat bir madde haline gelecektir.

Bu araştırmalar ,kainatın bir sıfır noktasında başladığını göstermektedir.

Kuran ı Kerimde göklerin ve yerin altı günde ,dünyamızın ise ii günde yaratıldığı ifade edilmektedir.

Tabii burdaki gün tabiri,Allah ın bildirdiği devir ve safha manasındadır. Kuran da bizim günümüzle bin hatta elli bin seneye denk olan günlerden bahsedilmektedir. Yani Kuran daki bu ifadeler,yaratılış safhalarına işarettir.

Cenab-ı Hak ilkönce su gibi akıcı olan ve kainatın kainatın her tarafını kuşatmış bulunan esir maddesini yaratmış,gökleri ve yerleri bu esir maddesinden inşa etmiştir.

Asrımızın çok kıymetli bir alimi olan Bediüzzaman da kainatın ilk yaratılış maddesi olan cevherin ne olduğu konusunda, Hud Suresinin 7. Ayeti ile işaret ederek şöyle demiştir:Cenab-ı Hak kın arşı ,su hükmünde olan esir maddesi imiş. Esir maddesi yaratıldıktan sonra,Sani in ilk icatlarının tecellisine merkez olmuştur. Yani,esiri halk ettikten sonra cevher-i ferde(atomlara) kalbetmiştir.

Bediüzzaman,esirin mahiyetinden bahsederken,akıcı bir su gibi,mevcudatın aralarına nüfuz etmiş bir maddedir görüşünü ileri sürmektedir. Ayrıca, elektrik,ışık,sıcaklık ve çekim kuvveti gibi latif ve akışkan madelerin esirden yapıldığına ve böylece kainatın her tarafına yayıldığına işaret etmektedir.

Esir maddesi,hiçlikten yaratıldıktan sonra Cenab-ı Hak kın ilk icalarına temel olmuş ve atomlar bu maddelerden yaratılarak gaz ,sıvı, ve katı hallerde hizmete koşturulmuştur. İlk olarak katılaşıp,hizmete hazırlanan gezegen ise dünyamızdır.

Gökyüzündeki yıldız ve gezegenler,uzun müddet önce gaz,sonra sıvı halinde bir ateş kütlesi olarak kaldığı halde,yer yüzü hepsinden evvel katılaşıp kabuk bağlamış ve hayata zemin teşkil etmiştir. Bu itibarla dünyamızın yaratılışı ve oluşumu ,göklerden ve diğer gezegenlerden öncedir.

Arz ve semavat birbirine yapışık idiler. Sonra biz onları birbirinden ayırdık. Mealindeki ayetin ifadesinde ,başlangıçta dünyamızın ve semavatının birbirine yapışık oldukları ve sonra birbirlerinden ayrıldıkları anlaşılmaktadır. Bu ifade modern ilmin izahına da çok uygun düşmektedir.

Enbiya suresinin 30.ayetinde “Her şeyi sudan yarattık “ şeklindeki ifadeyi birçok alim,bu su esir maddesine işarettir demiştir.çünkü esir maddesi su kadar akışkan,ince latif bir maddedir.

Mehmet müdahale etti:
Hocam,yine de ben yoktan yaratma ifadesini kabullenemiyorum. Yani bir şey nasıl yoktan yaratılır? Yok demek,maddesiz demektir. Maddesi olmayan bir şey nasıl yaratılır?

“İzah etmeye çalışayım “ diyerek devam ettim.

Cenab-ı Hakkın iki tarzda icadı vardır. Birisi ‘ibda’ yani hiçten yoktan yaratmak icat etmektir. Diğeri ise ‘inşa’ yani yaratılmış unsurları bir araya getirmek suretiyle yeni bir varlık ortaya çıkarmak,yaratmaktır.

“ Bütün maddenin özünü meydana getiren ve kainatın ilk cevheri durumunda bulunan ‘esir’ maddesi yoktan yaratılmıştır. Bu madde ,ilahi hikmetle patlatılmış,atom ,enerji ve diğer temel parçacıklar vücuda getirilmiştir. Bu ilk yaratma işi,bir defaya mahsus olmak üzere yapılmış ve inşa dediğimiz,eşyanın mevcut elementlerden yaratılması kapısı açılmıştır.

“Artık şuan ,zerrelerin yoktan yaratılması söz konusu değildir. İlk yaratılışta,madde lazım olduğu kadarıyla bir defaya mahsus olarak yaratılmıştır. Ancak her baharda yeniden vücut bularak canlanan milyonlarca bitki ve ağaç;şekil ,renk,model,koku ve ağaç,bir bahar öncesinin durumuyla tıpa tıp aynısı değildir. Bunlar her bahar yoktan yaratılır.

“Fakat ol emriyle ,yoktan yaratılış hususunun mahiyetini iyi bilmek lazımdır. Bir kere bize göre yok olan bir şey,maddi bir vücut sahibi olmasa da,Allah tarafından bilinmektedir. Çünkü,Cenab-ı Hakkın

ilim sıfatı muhittir,yani herşeyi içine alır. Dolayısıyla, ilahi ilim dairsenin dışına hiçbir şey çıkamaz. Bu ilim dairesinden maddi vücut dairesine çıkan bir şey,bize göre yoktan var edilmiştir. Ama bunu hiçbir zaman mutlak yokluk şeklinde tasavvur edemeyiz.

“Hocam,burayı biraz daha açarmısın?” dedi.

“Şöyle diyelim “diye devam ettim. Bir şeyin modeli yani örneği,misli ve emsali hiç yokken yaratıldığını düşünelim. Bu hadise bize göre yoktan ,hiçlikten yaratılmaktadır. Ancak bize göre modeli ve emsali olmayan bir şey,alhi ilim dairesinde mevcuttur. Bu varlık, maddi bir vücut giyip,madde alemine çıkmayınca,biz onu bilemiyoruz. Çıkınca da,hiçlikten yaratıldı diyoruz. Fakat bu bizim akıl kapasitemizin tespitidir. Ve bize göre yokluktan yaratılmıştır. İlahi ilim dairesine göre değildir. Çünkü,onun dairesinde o mevcuttur. Yalnızca vücut giymemiştir.

Mehmet yine araya girdi.

“Allah ,mevcut bir maddeyi nasıl yok eder? Yok ediyorsa örnek gösterin. Edemiyorsa(haşa) bir şeyi yok edemeyen,nasıl yaratıcı olur?

Mehmet in bu heyecanlı çıkışına karşı sakin bir şekilde devam ettim:

“Her baharda yeiden yaratılan milyonlarca bitki ve ağacın dal,yaprak ve meyvelerinin tipi,kokusu ,şekli,model, ve kendilerine has hususi tarzları,kış mevsimiyle birlikte yok olmaktadır.

Sobaya bir odun atalım ve yakalım. Odunun kül olduğunu görürüz. Bu esnada odunun ebadı ,ağırlığı ,kokusu,rengi ve tipi yok olmuştur. Belki külünü,çıkardığı enerjiyi ve dumanı toplasak tekrar odunun ağırlığını bulabiliriz,ama onun renk,desen ve koku gibi diğer vasıflarını geri getiremeyiz. Çünkü onlar yok olmuşlardır.

Astronomi alimlerince son yıllarda yapılan bir takım araştırmalar,dünyamızdan çok daha büyük olan yıldızların kara delik adı verilen ve mahiyeti bilinmeyen bir yere girerek kaybolduklarını ve madde aleminden çıktıklarını göstermektedirler. Bu kara deliğin çekim gücünün sonsuza yakın olduğu ifade edilmektedir. Kara delikler,sıcaklığı ,ışığı,sesi ve her türlü radyasyonu bir anda yutarak yok etmekte ve dev yıldızların içine düşüp yok olduğu dipsiz bir kuyuyu andırmaktadır. Bu açıdan kara delikler,ebedi bir aleme geçişe misal olarak değerlendirilebilmektedir.

Mehmet,parmaklarını birbirine kilitleyerek derin bir nefes aldıktan sonra:

“Biliyormusun hocam,” dedi. Bu anlatılanlar ,beni tam olarak tatmin etmiş değil. Ancak ,bugüne kadar duyduğum en doyurucu açıklamalar”
 
Katılım
8 Ağu 2007
#19
Ynt: KiTAP ÖZETLERİ

BU SİSTEM KENDİ KENDİNE OLABİLİR Mİ?

Mehmet çok önemlibirşey bulmuş gibi aniden atladı:

“Basit maddeler,basit oluşumlar daha düzenli sistemleri meydana getirip,sonuçta bu hale gelmiş olamaz mı?

Konuyu daha iyi açmak için:

“Yani kendi kendine bir oluştan mı bahsediyoruz?”

“öyle de denebilir.”

Hafif tebessüm ederek:

“Bu mümkün değil “ dedim. İsterseniz o basit dediğiniz oluşumları ve maddenin temel taşları olan atomları tanıyalım,sonra da sorumuzun cevabına dönelim.

Maddeyi tanımak için,maddenin en küçük parçası olan atomdan başlamamız gerekir. Bu konudaki kitaplar karıştırıldığında atomlardan kainatın yapı taşları olarak bahsedildiği görülür. Atomların değişik oranlarda bir araya gelmesiyle elementler ortaya çıkmıştır. Elementlerin de muhtelif şekillerde birleşmesiyle moleküller meydana gelir. Etrafımızdaki alem, içindeki canlı cansız sayılmayacak kadar çok ve değişik varlıklar ,bu moleküllerden inşa edilmiştir.

Atomu ,gerek kendi içinde dengeli hareket ettirmek ,gerekse komşularıyla çok hesaplı ilişkiler kurmasını sağlamak için,dört kuvetten oluşan çok hassas bir kanun konmuştur.

Son derece hesaplı ve dengeli olan bu kanunun hüküm sürmesiyle kainatın ve bizlerin varlığı mümkün olabilmektedir. Öyle ki,bu kanunu meydana getiren dört kuvvetten biri olan nükleer kuvvet olmazsa ,atom çekirdeği teşekkül etmez.

Zayıf kuvvet adı verilen kuvvet bulunmazsa ,elektronlar meydana gelmez.

Elektromanyetik kuvvet olmazsa ,atom da oluşmaz. Ve çekim kuvveti yok olsa dünya olmaz,güneş olmaz biz olmazdık.

Kısacası bu kuvvetlerden birinin eksikliği,kainatın sonu demektir. Hatta onların birindeki zaaf veya hesap hatası dahi,aynı neticeyi meydana getirir.

Tabii,burada atomların küçüklüğünü de dikkate almak lazımdır. Bir santimetreküp havada beş milyon kere beş milyon atom olduğu düşünülecek olursa ,atomların ve atomlardan teşekkül eden kainatın yaratılışındaki esrar daha iyi anlaşılır.

Atomun mahiyeti ve faaliyeti hakkında ilmin tespit ettiği hususları,kendi mesleğimden bir örnek vererek anlatmaya devam ettim:

Bir sınıfta öğretmen olduğumuzu farz edelim. Kendi aralarında 15-20 öğrenci konuşur ve hepsinin sesleri birbirine karışmadan süratle ve atomlar vasıtasıyla bize ulaşır. Aynı atomlar, güneşin ışığını,ısısını ve yedi rengini de sınıfa getirir. Sobamızdan çıkan sıcaklık da atomlar eliyle etrafa yayılır. Aynı anda uzaklardaki bir radyo sesi,gök gürültüsü veya bir zil sesi de duymuş olabiliriz. Bu iş de aynı atomların vazifesidir.

Sınıfımızın etrafını yüz bin insan sarsa ve hepsi de bize değişik tonlarda ,değişik şivelerde ve değişik dillerde seslenseler,aynı atomlar bu sesleri birbirlerine karıştırmadan aynı süratle naklederler.

Canlı,akıllı ve şuurlu bir insanın bir anda beş altı iş yaptığını,meselabirisiyle konuşurken başka birini dinlediğini,bu arada yazı yazıp kafasında çeşitli hesaplar çözdüğünü duysak,gazetelerde manşet yapar,dünya rekortmeni ilan ederiz. Cansız,akılsız,gözsüz ve şuursuz küçücük bir atomun bir anda binlerce işi eksiksiz ,karıştırmadan ve aynı mükemmellikte yapması,akılları durduran bir hal değilmidir?

Küçük bir atomdan ,muhteşem galaksilere kadar hükmeden bu kuvvetleri ince hassas hesaplarla koyup işleten ,kainattaki nizamı ve dengeyi sonsuz bir ilim ve kudretle idare eden kuvvet kime aittir?

Bu akıl almaz hesabı hangi tesadüf ve hangi tabiat yapabilir?

Şunu demek istiyorum: bir yığın kum ,taş,çimento ve demir bulunduğunu kabul edelim. Ortada bir usta ,bir plan,ve proje olmadan ,bu maddelerin bir araya gelerek bir saray inşa etmesi düşünülebilir mi?

Böylesine mükemmel bir sarayın kendiliğinden teşekkül etmesi mümkün müdür?

Galiba bizler,kainatın muhteşem sistemini,nizamını ve harikuladeliğini kanunlarla izah ettiğimizi zannedip işin içinden kolayca çıkıveriyoruz. Kanunları keşfetmekte iş bitiyor mu?

O kanunu koyan kudret sahibini neden akla getirmiyoruz?

İnsanda bir merak vardır. Bu merakla keşfettiğimiz bir şeyin ustasına karşı hayranlığımız daha çok artmalı ve onun kim olduğunu anlamaya çalışmalıyız.

Küçücük bir incir çekirdeğinden koca bir incir ağacını ve onun binlerce meyvesini çıkaran,maddesi bir olan atom parçacıklarından kainatı ve içindeki canlı cansız mahlukatı yaratan,dört ana kuvvetle varlıkları dengede tutan bir kudret sahibine karşı insan nasıl alakasız kalabilir? Bu muhteşem sırları keşfettikten sonra kainat sahibini nasıl görmezlikten gelebiliriz?
 
Katılım
8 Ağu 2007
#20
Ynt: KiTAP ÖZETLERİ

KAİNATI ,TABİAT YAPABİLİR Mİ?

Mehmet son bir hamle yapıp,kendi görüşünün doğruluğunu savunmak ister gibi heyecanla atıldı.

Bütün bu düzgün ve anlamlı oluşumları tabiat kontrol edebilir. Tabiatın kendi mekanizmaları vardır.

Mehmet e göre mantıklı ,bana göre ise,son derece anlamsız olan bu soruyu da cevaplamaya çalıştım.

“O zaman ,önce tabiat denilen kavramı tarif etmek lazımdır, dedim. “Tabiat ;su,toprak,hava ve güneştir. Isısı ve ışığıyla birlikte tabii ki. Başka bir ifadeyle de,yüz yedi elementtir. Şimdi,yaratıcı olarak sık sık adından söz edilen tabiata sorsak:

“İnsanları yapabilirmisin?

“Hayır

Bitki ve hayvaları icad edebilirmisin?

Hayır

Güneş sistemimizi dizebilirmisin?

Hayır

Milyarlarca yıldızları,galaksizleri düzenleyebilirmisin?

Hayır

Kainata harika bir intizam ve muhteşem bir sistem vermek için kanunlar koyup,işletebilirmisin?

Hayır.

Zaten tabiat denilen şey de kainatın kendisi değil mi? Öyleyse,kainatın da kendi kendini yapamayacağını gördük. Peki bu tabiat denilen güç,kuvvet nedir? Eğer tabiata hükmeden bir kuvvet ve güç varsa,o zaten kainatın kendisi olamaz. Tek yol, kainat cinsinden olmayan bir kudret olmasıdır ki,o da Cenab-ı Haktır.

Alemde olup biten harikulade işleri,tabiat yaptı deyip,içinden çıkmak mümkün değil. Çünkü her iş büyük bir nizam ve intizam içinde yapılıyor. Her faaliyette bir fayda ve bir hikmet gözetiliyor. Herşey şuurlu bir ölçüyle yaratılıyor. Hiçbir şey başıboş değil;hiçbir mahluk kendi haline bırakılmamış.

Bütün bu mükemmel işleri,akılsız ve şuursuz olan tabiata havale etmek ve tabiat yaptı demek mümkün değildir.

İlim,irade ve kudret sahibi olmayan aciz bir tabiat,elbette Halık olamaz.

Konuşmamın sonunda mehmet e dikkatle baktım. Yüzlerinde bulanık,endişeli ve biraz da şaşkınlık ifadeleri vardı. Mehmet açısından herşeyin yolunda gitmediği belliydi.

O esnada evin hanımı meyve ikramında bulunuyordu. Sohbetin ne kadar etkili olup olmadığını anlamak için,bana çıkışır gibi yaptı.

Yeter Halit Bey, misafirini yordun. Hep sen konuşuyorsun. Biraz da misafire müsaade et.

Bu samimi nezakete karşı hemen mehmet söz aldı:

Hayır yenge,dedi. Hocam beni yormuyor. Bu sohbet benim için çok önemli. Uzun uzun konuşmamız lazım. Henüz yolun başındayız.

Bir taraftan meyveler yerken,diğer taraftan da sohbetimize devam ediyorduk.

“Bu arada sık sık sözümü kesip,gelen telefonlara cevap vermek zorunda kalıyordum. Sanki o akşam sözleşmiş gibi bir çok öğrencim ,olağan dışı bir yoğunlukta beni arıyolardı. Her öğrencimin kendi çapında bana ilettikleri problemleri oluyordu. Bu problemlerin çözümüne,kendi imkanlarım ölçüsünde yardımcı olmaya çalışıyordum.

Son telefon konuşmamız, Adapazarı nın bir köyünde ikamet eden bir öğrencimleydi. Kapanıp, namaz kılmasına karşı çıkan ailesiyle ciddi problemleri vardı. Öğrencimi,ailesini karşısına almaması,onları incitmemesi,bazı şeyleri zamana yayması ve sabırlı olması konusunda uyarmıştım.

Bu telefon trafiği mehmet in dikkatini çekmişti.

“Hocam, dedi. Öğrencilerinizle son derece iyi diyaloglar içindesiniz. Doğrusu, öğrencilerinizin problemleriyle bu kadar ilgilenmenize şaşırdım. Bu kadarlık , gerekli mi sizce?

Evet ,dedim. Hem de çok gerekli. Bunun da iki nedeni var.

Birincisi,öğrencinin problemlerini en iyi anlayacak ve çözümüne katkıda bulunacak kişi onun öğretmenidir. Öğrencinin öğretmenine güven duyması lazımdır. eğer bu güven oluşursa,öğrenci problemleri,aileye,topluma ve sokağa taşmadan,büyük bir kısmı okulda çözülür. İşte bizim bu konuya katkı yapmamız lazımdır.

İkincisi de; ben öğrenciyken imkanlarım kıttı. Öğretmenlerim benim maddi ve manevi ihtiyaçlarım konusunda çok fedakarlıkta bulundular ve bana yardımcı oldular. Eğer yardımcı olmasalardı,belki de okulu bitiremezdim ve hayata erken küsen ve topluma zararlı bir insan haline gelebilirdim.

İşte bugün,ben de öğrencilerimin problemleriyle ilgilenmekle ,hocalarımın bana vermiş oldukları emeği,kısmen ödüyor olmanın vicdani rahatlığı içindeyim.

Mehmet başını bir müddet eğdi. Birşeyler arıyormuş gibi yaptı. Sonra da konuşmaya başladı.

Keşke hocam,dedi. Her öğretmen kendi öğrencisiyle bu kadar ilgilense. İnanıyorum ki,kişilerden görülen davranış bozukluklarının ve toplum problemlerinin büyük kısmı ,daha henüz başlamadan çözülmüş olur. Çünkü, kişide ve toplumda problemin en büyük kaynağı ilgisizliktir

Mehmet doğru şeyler anlatıyordu. Biraz da kendini örnek verir gibiydi. Veya bu acıyı yaşadığı için bunları biliyordu.

Meyvesini bitiren mehmet,elini yıkama bahanesiyle müsaade istedi. Birlikte ayağa kalktık.

Mehmet elini yıkadıktan sonra,elini silmesi için kendisine havlu uzattım.

Hocam estağfirullah,diyerek yüzünün rengi bir anda kızardı. Beni çok mahcup ediyorsun,dedi.

Ben de:

Hayır mehmet ,dedim. Bizim hem inancımızda hem de geleneklerimizde,misafirin çok önemli bir yeri vardır. Biz müslümanlar,misafirlerin rızıkla geldiğine ve asla yük olmadıklarına inanırız.

Başını eğdi,cevap vermedi.

Ben mehmet in sigara içtiğini ve nezaketen benim yanımda içmediğini bildiğim için,onu rahatlatmak macıyla:

Şöyle balkona buyur mehmet ,dedim. Kafanı dumanla sonra devam ederiz.

Çok düüncelisiniz hocam,diyerek balkona çıktı.
 

Giriş yap