Tadımlık

Köşe Yazarlarından Seçmeler

tungategin

Aday Üye
Ynt: Köşe Yazarlarından Seçmeler

Köşe yazarlarımız milletimiz için kesin bir gerekliliktir. Fakat bu işini iyi yapan kişi sayısı çok az. Ya birilerine misilleme yapılıyor ya da iki dil arasında hakemlik yapılıyor. İlla ki o hakemlerden de gerek bu ülkeye ama bu kadarı çok fazla bence.
 
Ynt: Köşe Yazarlarından Seçmeler

eskilerden bir yazı.. Cumanız mübarek olsun..



TURKUAZ / hayat memat

Abdest: Suların sonsuza aktığı dem

Suya vardığında, aslında ateşi kucaklamaya gidiyorsun. Zira suyun aslı ateştir. Suyun yapıtaşlarından biri yakar, biri yanar.

Yakan ile yananın bir araya geldiği yere elini hiç endişesiz değdiriyorsan, ateşin ortasından sana serinlik lûtfeden Rabbinin takdirine güveniyorsun demektir. Bil ki, ateşi sana serinlik eyleyen, senin için suyu da paklık vesilesi eyliyor. O’na kul olmazsan yeryüzünde hiçbir su aklamaz seni.
Suya vardığında, aslında avucuna gökleri sığdırıyorsun. Zira su sana indirilir. Sana indirilen senin erişemeyeceğin yerde demektir. Göklerde bulutlara bindirilen, rüzgârların önü sıra gezdirilen, yağmurlardan damla damla süzülen, ince ince alnına değdirilen lûtufla tanışıyorsun şimdi. Sana hiç erişemeyeceğin yerden nimetler indiren Rabbin, her şeyin gelip geçtiği, her bulduğunun bitip tükendiği, her güzelin bırakıp terk ettiği yerde, sana sonsuzluk çağrısı yapıyor. Eline dokunan su, tenini serinletmekle kalmıyor, sonsuz sevdalar yüklü kalbine teselliler yağdırıyor.

Abdeste hazırlanıyorsun. Gövdeni kutlu bir paklığın gölgesine çekiyorsun. Sanki Leylâ vurgunu bir Mecnun gibi çölde suya kanıyorsun. Şadırvanda su şakırtısı bir vaha serinliği değil mi sana?
Abdeste niyetleniyorsun. Kalbini Sevgililer Sevgilisi’nin [sas] kalbine yanaştırıyorsun. Suların bile yolunda akarak paklandığı Sevgili’nin [sas] yolunda akıyorsun. Resûl’ün [sas] pak niyetine dudağını değdirerek, suyun serinliği ile değil, rahmetle ıslanıyorsun.

İşte abdeste başlıyorsun. Önce ellerini yıkıyorsun.
“Terk-i dünya ile yıka ellerini!” Ellerinle biriktirdiklerinden yu kendini... Varlığının suların akışı gibi gelip gittiğini bil evvelâ. Eline avucuna sığan bir şey yok şu fani dünyada. Parmakların arasından kayıp gidiyor sevdiklerin ve biriktirdiklerin. Ne onlar sana kalıyor, ne sen onlara kalıyorsun. Bunu bil ki, eline değen abdest suyuyla, elini şerden çek; hayra yanaştır. Elini fani olanlardan çevir; sonsuza eriştir. Elinle ettiklerinden tövbe et. Dünyanın kirini avuçlarından akıt.

“Anmakla yıka dilini, damağını ve dudağını!” Yalanı yıka ağzından. Boş sözden arındır dilini damağını. Tattıklarının su gibi gelip geçtiğini bil. Dudağına suyu değdiren Rabbindir. Dudağını dudağına dokunduran Rabbinin rahmetidir. Dudağının dudağına değmesi, billûr sulardan daha serindir. Suyu sana verdiği gibi suya hasret dudağı da veren O’dur. Suyun paklığını damağına değdirirken, Rabbini anmakla tatlandır ağzını. Dilini suyla serinletirken, yalan ve gıybetin, boş söz ve lakırdının tortularını da yak!

“Kibirden arınmakla temizle burnunu!” Ne efsunkârdır güzel koku! Burnunun dikine gidenleri bile ardı sıra sürükler. Uzakta kalmış hatıralar, unutulmuş bahçeler ince bir kokuyla hatırlanır hemen. Burnuna değen su, cennetin kokusunu hatırlatsın sana. Burnuna çektiğin su, gülleri gül eyleyen Muhammed’in [sas] gül kokusuna yanaştırsın seni.

“Yüzünü hayâ ile temizle!” Yüzün ki varlığının odağıdır, ruhunun billûr âyinesidir; abdest niyetiyle yüzüne değen su seni Rabbinin vechine yönlendirir. Abdeste niyet, yüzünü Allah’a teslim etmek gibidir. “Ben O’nu görmesem de, O beni görüyor!” diyenlerin işidir abdest. Kimsenin görmediği yerde, kimsenin bilmediği kuytularda, kimsenin tanık olmadığı yalnızlıklarda, sırf O’nu razı etmek için yüzünün her noktasında suların serinliğini hisseden, yüzünün her noktasını Rabbinin nazarına tutar; Rabbine teslim eder. Yüzünden sular süzülürken, sen de O’na bakarmışçasına hayânı kuşan. O’nun nazarında olduğunu bil ki, aynalardan utanma. O’nun seni gördüğünü bilerek yaşa ki, kendini kendine mahcup etme. Yüzündeki serinliği O’nun seni bildiğine tanık bil ki, başkalarını razı etme telaşından kurtar kendini. Yüzünü Rabbine teslim et.

“Kollarını tevekkül ile yıka!” Yapıp ettiklerini kendinden bilme. Elini işlere eriştiren de, işlerini sonuca ulaştıran da Rabbindir. Tembellik edip elini işten çekme; çünkü tevekkül sana düşeni yapmanı gerektirir. Kibirlenip elinin işlere yettiğini de sanma; çünkü tevekkül elinden geleni yaptıktan sonrasını Rabbine havale etmeni gerektirir. Öyle yıka ki kollarını, tembellik de kibir de akıp gitsin parmak uçlarından.

“Kulaklarını söz dinlemekle ve sözün güzeline tâbi olmakla yıka!” Dinlemek edebin de, öğrenmenin de başıdır. Kulağını hakka açmayan, dudağını hakka değdiremez. Dosta kulak vermeyen dost sahibi olamaz. Öyle yıka ki kulağını, boş söz ve yalandan, gıybet ve lakırdılardan temizle; güzeli duymaya ayarla. Çirkinliğe sağır ol.

“Ayaklarını O’ndan başkasından vazgeçmekle yıka!” Nasılsa bir gün ayakların yerden kesilecek, adımların bitecek, bir adın kalacak yeryüzünde. İki ayağını birden yıkarken de, buraya geldiğini ama burada kalmayacağını hatırlat kendine. Sular ayaklarına değdikçe, bir yolcu edâsı dolsun yüzüne. Ayaklarını yerden kes; sırata değdir. Öylece at adımlarını. Düşmekten kork! Öylece yürü. Ateşten çekin! O’na razı ol ki, O da sana razı olsun.

04.12.2005

SENAİ DEMİRCİ
 
Ynt: Köşe Yazarlarından Seçmeler

TURKUAZ / hayat memat

Senden sana yol var mı?

Yokluğun kor bana... Sensiz, bin ateş parçasına bölünür kalbim. Tenimde cehennem cehenneme düşer, bir daha yanar. Avucumda denizler kurur; çöller başlar.
Gözüme geceler üşüşür; sabahlar ürküp uzaklara kaçar. Sözlerimi hece hece alev sarar; dudağımda yangınlar başlar. Korkarım, bir kez “su” dersem sular alev alır.

Susuşun zor bana. Sensiz, yokuşlar uzar, yollar uçurumlara uğrar. Yaraların kabuğu açılır; ırmakların yatağı daralır. Sele kapılır dağlar; köprüler geçilmez olur. Dünyanın bütün taşları kirpiklerime biner; güneşlerin hepsi çöle iner. Elimde kalır ağıtların hepsi; kimse duymaz, kimse ağlamaz, kimse anlamaz. Bir kuyuya iner gibi; tozlanır şiirler, güfteler silinir, şarkılar boğulur. Harfler harflere bitişmez olur. Sahipsiz kalır keman; telleri kopar bağlamaların... Ahenk bozulur; nefessiz kalır neyler. Bir “Ah!” etsem, “Ah!”ların hepsi ağlar.

Varlığın koca bir dağ bana. Şirin bu kadar uzak değildi Ferhat’e. Sadece dağlar ayırdı onları. Dağdan sonrası Şirin’di. Dağın berisi Ferhat’ti. Sen ise dağın kendisisin. Kazıp da yakın edeceğim bir yer yok ki Şirin’e Ferhat olayım. Aşıp da kavuşacağım bir yâr yok ki sana geleyim. Sanki bir yanım dağ, bir Ferhat’tir benim. Kimi kimden uzak bileyim? Su içecek dudaklar kurudu, kime sular getireyim? Sular serinliğini yitirdi; kime sâki olayım?

Yokluğunu sor bana. Mecnun’un gözünde Leylâ değilsin ki, sana gelmek için çölleri göze alayım. Çölleri hepten yaktım; kumlar dağıldı, tozlar uçuştu. Aşk kalplere küstü, kuyulara düştü. Koynuma gömdüm ayrılığını ve her bahar yokluğunu meyve verdim. Mecnun beni deli sandı. Leylâ gözlerime aldandı; gözlerini gözlerimde aradı. Araya dağları koydum; kimse aldırmadı. Nice deniz kıyısında nice sevgili bekledim; hiçbirinden selam gelmedi. Şişelere bırakılmış mektuplar gördüm; okuyan olmadı. Ah, sevdiğim, sen yoksun buralarda, tadın da tadı kaçtı, lezzetler hüzne bulandı. Şöyle incecikten bir kez “aşk” desem, şiirler utanır, şarkılar kör olur, türküler köyden kaçar. Yokluğunu bir sorsan bana, cevapların cümlesi kılıç kuşanır, suların hepsi köpürür, kuru dallar bin defa kırılır, kuşlar bin kez daha dağılır.

Hasretin nâr bana. Kuraklığın dudağı çatlar adını söyleyince. Pervane ateşi bırakıp yüzüme koşar; yanmaya gelir. Buzullar dudağıma koşar, erimeye özenir. Mumların alevi parlar seni anınca. Gölgeler senin adının altında serinler, dinlenir. Nicedir kirpiklerimde taşıdığım taşlar yoluma düşer; hüznüme yaslanır, ağlar, ağlar, ağlar. Bütün yangınların bütün külleri bana savrulur; anka kuşlarının hepsi gözlerimin içine bakar, bir kez daha uçmak için yalvarır. Yangını da yaktığımdan, küllerin hepsi yine, yeni ve yeniden küllenir. Adını ağzıma alsam, her yere her zaman yağmur yağar, denizler denizlere koşar, bütün dağlardan bütün dağlara kuşlar kanatlanır.

Sızın yâr bana. Seni yitirdiğimden beri, elimden ayrılıklar tutuyor; el ele dolaşıyoruz terk edilmiş sahilleri. Acıların canı yanıyor adını anınca, susayım diye yalvarıyorlar. Yaralar senin susuşunla yaralanıyor; bir söz umuyorlar dudağından merhem olur diye. Bir bilsen, ne kadar zamandır kapımda bekleşiyor unutuşlar, “bir yol bizi de hatırlasın” diyorlar. Geceleri sokak lambalarının loşluğuna sığınıp birbirlerine sarılıyorlar ama yine de çok üşüyorlar. Bir sabah gelip yüzlerini tek tek öpüp okşarsın diye umuyorlar. Bir de, evden kaçmış mutluluklar var; hâlâ sığınacak bir köprü altı arıyorlar ama gözleri aydınlık pencerelerin önünde, belki sen ekmek verirsin diye bekliyorlar. Umutlar var hemen aşağı mahallede, gecekondu yapmışlar kendilerine, köylerini bırakmışlar, kalplerden sürülmüşler. Gelirsin diye yolunu gözlüyorlar. Yolları sorma, onlar hepsinden perişan, sevgilinin köyüne dolanmak için can atıyorlar, kıvranıyorlar ama nafile... Sen olmayınca, yollar da yolda kalıyor, ayakları taşa dolanıyor.

Neredesin ey sevdiceğim? Sensiz ayrılık bile ayrıldı sevdiğinden. Sensiz hüzün de mahzun oldu. Sensiz şiirler yarım kaldı, dudağa değmedi; sadece bir fısıltını bekliyorlar. Heceler senin elinden tutup şarkılara sokulmak istiyorlar. Haberin var mı sevdiceğim, burada kuşlar yuvaya uçmuyor; gurbet bile gurbete düşüyor. Duydun mu, burada bahar geldiğine pişman oluyor; güzün yaprakları kuruyor.

Belki okursun diye buraya yazıyorum, harfler seni hecelemek için sabırsızlanıyor. A olmayınca Ş dudağa yapışıyor, sessiz kalıyor. K olmayınca, A ve Ş boşluğa düşüyor, anlamsız kalıyor. “A”, “Ş” ve “K” senin adının kucağında büyüyor, senin anlamının sıcağında doyuyor.
İnan bana, sensiz ayrılık bile ayrılık olmuyor, kavuşmak bile tat vermiyor. Sensiz ne seven sevebiliyor, ne sevilen sevildiğini biliyor. Sensiz sözler boşluğa düşüyor, sensiz kalem kâğıda dokunmuyor, sensiz dudak dudağa değmiyor. Sensiz ne sevda seviniyor ne veda üzülüyor. Sensiz hüzün bile yüze gelemiyor, acılar utanıp kuytulara saklanıyor.

Yokluğun kor bana ey aşk.

Sende yak beni, ateşe at sözlerimi.

Suskunluğun zor bana ey aşk.

Ben sustum, sen söyle iyiliğimi.

21.08.2005
SENAİ DEMİRCİ
 
Ynt: Köşe Yazarlarından Seçmeler

Turkuaz / hayat memat


Yine Esmânın kollarında



Ey Allah’ım, Sen, Seni bildiğin gibisin. Benim haddim bilmediğimi bilmektir.
Mecîdsin Sen, yüceler yücesisin, Sana kulluk edeni secde secde yüceltirsin.
Bâissin ki, Sen dilediğin için kef ile nûn buluştu, “kün” dedin, yok var oldu, “Ol” sözünle varlık devam buldu.
Şehid olmasan Sen, ben kendime bile körüm, kalbimin gamlarına bigâneyim, ruhumun açlığına yabancıyım, sonsuzluğa sonsuz uzağım.
Hakk Sensin; hak Senin takdirinle haktır; Sen Hakk olduğun için haklıların hakkı vardır.
Vekîlsin ki, ben bana yetmem kudretine dayanırım, ihtiyaçlarıma yetişemem rahmetine sığınırım.
Kavîsin ki, kusurum da olsa Sana gelirim, isyanım da olsa Sana dönerim, küsmezsin bana, yüz üstü bırakmazsın beni.
Metînsin ki, kimsesiz kaldığımda son sığınağım Senin kudretindir, yalnızlığımda medet umduğum Senin rahmetindir.
Velî olmasan Sen, beni yokluktan kim himaye eder, yalnızlığımda bana kim yârenlik eder, çaresizliğimde kim elimden tutar?
Hamîd olan Sen, kullarının şükrüne yine sonsuz şükür vesilesi nimetler gönderirsin, kullarının hamdine yine hamd edilesi bereketler indirirsin.
Muhsîsin ki sayısız arzularım, hesapsız isteklerim, ince sızılarım, sözsüz dualarım katında ciddiye alınıp kabul edilir.
Mübdî’ olmasan Sen, tomurcuklar açmaz, yüzler gün yüzüne çıkmaz, dost dosta tanıdık olmaz, varlık varlığa varmaz.
Muîdsin ki Sende son bulur hasretler, Sana döner işler, Seninle bulunur yitikler.
Muhyî olan Sen; hayata hayatsın, cana canansın, canana cansın.
Mümîtsin ki, ölümü verişin de sanatlı ve hikmetlidir; her ölen rahmetinin gölgesinde konaklar, ölümümü ebedî hayatla süslersin, kabrimden bana sonsuzluk kapıları açarsın.
Hayysın, hep dirisin, diriliğim Senin dilemendir.
Kayyumsun ki, bir an bir sonraki ana Senin izninle erişir, devam Sendendir, başı sona kavuşturan Sensin.
Vâcidsin ki, varlığın bir sebebe dayanmaz, varlığını tarif etmeye “var” sözü yetmez.
Mâcid olmasan Sen, kimsede izzet kalmaz, hiçbir yüzde güzellik olmaz.
Vâhidsin ki, kalbimi çoklukta bırakmazsın, vechine çevirirsin yüzümü, ruhumu yokluğa terk etmezsin, huzurunda toplarsın beni ve sevdiklerimi.
Ehadsin ki, bir şeyden her şeyi yaratırsan, her şeyi bir şeye çevirirsin; bir de bin de birdir Sana, az da çok da kolaydır kudretine.
Samedsin Sen, kimseye ihtiyacın yok ve kimse Sana ihtiyaçsız olamaz.
Kadîrsin Sen, ağaçlar kalem olsa, denizler mürekkep olsa yaptıklarını yazmaya yetmez; zaten ağaçlar da denizler de kudretinin eseridir.
Muktedirsin; kudretine sınır olmaz, hiçbir iş Sana zor gelmez, hiçbir şey Sana engel olmaz.
Mukaddimsin ki, Sen beni ben kendimi sevmeden sevdin.
Muahhirsin ki, Sen beni unutulduktan sonra da anarsın, Sen beni ben kendimi bilmediğimde de bilirsin.
Evvelsin, öncelerin öncesi Sensin, başkaları hep sonraya kalır.
Âhirsin, en son Senin yanına dönülür, başkalarının vefası sondan önce sonlanır.
Zâhirsin ki, öyle şiddetle görünüyorsun ki gözlerden gizleniyorsun.
Bâtınsın ki, öyle incelikle gizleniyorsun ki Sana açılan her pencereyi perde eyliyorsun.
Vâlîsin, her işime velâyet edersin, dilediğim Senin dilediğindir.
Müteâlsin ki, her yücelik Sendendir, Sen yüceltmezsen her şey alçalır, öteler Sende saklıdır, akıl ve idrak Seni anlamaktan uzaktır.
Berr olmasan Sen, kimse kimseye iyilik edemez, iyi ki iyilik edip iyiliği yarattın.
Tevvâbsın ki, pişman olursam, günahım bile Sana yakınlaşma vesilesi olur.
Müntakîmsin ki, mazlumların ah’ını yerde ko’mazsın, zalimlerden intikam alırsın.
Afuvvsun ki, affedersin, affetmeyi seversin, severek affedersin, affın muhtaç olanları seversin, Senden yüz çevirenlerden yüz çevirmezsin.
Raûf olmasan Sen, kim üzerime titreyip şefkat eder, kim yokluğumda hatırımı sorup beni var eyler.
Mâlik’ül Mülksün ki, ellerim Senin kudret elindedir, bedenim hücre hücre mülkündedir, iradem Senin iraden içindedir.
Zülcelâl ve’l ikrâmsın ki, keremin muhteşem bir bolluk içindedir, celâlin ve yüceliğin sonsuz ikramlarda bulunmana, bana benden de yakın olmana mâni değildir.
Muksitsin; hak Senin yanındadır, haddimi hakla tayin eden Sensin, payıma düşene razı eyle beni.
Câmî olmasan Sen, yoklar varlığın kabında toplanamaz, sevdalılar kalbin kabında buluşamaz, uzaklar yakınlığın ufkuna koşamaz.
Ganîsin ki, kulunu başkasına muhtaç eylemezsin, yalnız Sana kulluk eder, yalnız Senden isterim.
Muğnî olmasan Sen, başkalarına dilenci olurum, kör sebepler arasında oyalanırım; neyim varsa Senin lûtfundur, başkasına muhtaç eyleme beni.
Manî’ olan Sensin, Sana kimse engel olamaz; Sen dilersen engeller engel olası değil.
Dârrsın ki, zarar diye bildiğim de Senin takdirinledir; her işinde yarar ve hikmet gizlidir.
Nâfî olan Sensin, faydalar Senin izninle fayda verir, iznin olmazsa kimsenin kimseye faydası olmaz.
Nûr olmasan Sen, yer gök karanlıkta kalır, yüzler ve gözler yokluğa düşer, anlam ve hikmet boşluğa yuvarlanır.
Hâdîsin Sen; hidayetin olmazsa ışık yolunu şaşırır, söz anlamını yitirir, yollar yolunu kaybeder.
Bedîsin ki, varlığı yokluktan çıkarıp süslersin, varlığı sonsuzlukla taçlandırırsın.
Bâkî olmasan Sen, kalbim elemler içinde kalır, lezzetlerim dudağımda yarım kalır, sevdiklerim uzakta ve yoklukta kalır, aşklarım anlamsızlığa yuvarlanır, sonsuzluğu isteyen ruhum yetim kalır.
Vârissin ki, yitirdiklerim Sana emanettir, benden sonraya kalanlar Sana kalır, ruhum ve canım Sana mirastır.
Reşîd olmasan Sen, aklım şaşar, kalbim yanar, bildiklerim anlamsız kalır, hakkım heba olur.
Sabûrsun ki, kullarına sabrı öğretirsin, sabredenleri seversin, Sana isyan edenlere de lûtfedersin, kusur edenlere hemen ceza vermezsin.

08.01.2006

SENAİ DEMİRCİ
 

evla

Gündüz yarasalarıyız biz.
Ynt: Köşe Yazarlarından Seçmeler

İnancına göre yaşamak
İnancına göre yaşama hürriyetinin varlığından söz edilen bazı ülkelerde, gerçek anlamda bu hürriyet yoktur, sadece riya ve madrabazlık hürriyeti vardır. Mâûn'u; muaveneti; Sevgi ahlâkı çerçevesinde yardımlaşma ve dayanışmayı engellemek isteyenlere, Mâûn'u men'edenlere göre, İslâm'ın yaşanması demek, riyâkârlık hürriyetinin hiçbir engelle karşılaşmaması demektir. Riya ve zulm eleştirildiği anda; “ılımlı İslam”dan çıkılmış ve “Şeriatçilik”e adım atılmış olur!

-Neyi kasd ediyorsun bre? Şeriatçi misin yoksa?

-Örnek vereyim: Yezid devrinde ılımlı müslümanlar Şam Cami'inde namaz kılarlarken, Kerbelâ'da hem ılımlı, hem de “militan demokrat” müslümanlar, Huseyn'i susuz şehid etme gayreti içinde idiler. Huseyn'e de: -Yezid'e biy'at ettikten sonra Medine Cami'ine cuma namazlarına gidip evine dönseydin, kim sana ne karışırdı? Üstelik Emîr-ul-müminîn-neuzübillah! - Yezid sana maaş da bağlardı” diyorlardı. İşte bunu demek istiyorum! Ârif olan anlar!

Din'de dayatma yoktur. Ne var ki riya dayatmasına da boyun eğmek merdâne bir tutum değil, zillet demektir. İsa Mesih'in buyurduğu gibi: -İnsan aynı zamanda hem Mammon'a, hem Allah'a kulluk edemez. Kur'an-i Kerim'de de “Allah bir Sadr'da iki gönül yaratmamıştır” buyurulur. Gerçek budur, gerisi ya riya ve münafıklık, ya da hamâkattir. Allah'dan -hâşâ- kötü bir şey sâdır olabileceğini kabul eden ve savunan kimse, “materyalist” olsa evlâdır. Çünkü hiç değilse materyalist Allah'ın adını “Doğa” veya “Madde” koyan bir şapşalcık olduğu için, kurtuluşunda daha fazla ümit vardır. Buna karşılık, Allah'a iman ettiğini söyleyip de Allah'a kötülük veya acz isnad eden birisi daha vahîm durumdadır. Yine de kurtulmasını diler, kurtulacağını ümid ederiz.

İnsanlar, çoğunluk olarak iyi “sınav” verememişler, Ahd-i Atıyk'in birçok hükmünü bozmuşlardır. Recm konusunda olduğu gibi. Buna rağmen, bunu söyleyen birisi Batı'da “antisemit” olduğu ithamıyla karşılaşacağı için, bunu söylemekten korkar. İkinci derecede de, “mahalle baskısı”ndan korktuğu için, Hristiyanlık uygulamasını (Ortaçağ'da) eleştirirse de, insan hakları ve Hukuk Devleti öğretilerinin “Hristiyan değerleri”nden doğduğunu da hemen belirtir. İslâm'a gelince ve özellikle ABD'de, son zamanlarda da Avrupa'da, Amerikan sözde protestanlığının etkisindeki çevrelerde, “anti islamist” olmak tam aksine itibar ve yarar sağladığı için, ağzından çıkanı kulağı duymaz. İran Devrimi'nden sonra ülkemizde de gitgide böyle olmuştur.

Hazret-i İsa, Vahye dayanmayan “recm” uygulamasını önledi ve hiçbir zaman “beni seven; kâfir yaksın!” da demedi. Yakma cezası; İncil'den tatbikata geçmedi. Toplumda türedi. Buna rağmen Batı'da bu ceza uygulandı. Bugün hiçbir “hristiyan demokrat”, “-ben değiştim, ılımlı hristiyan oldum, biz hristiyan şeriatini savunmuyoz ki zâti!” şeklinde, lâiklik ma'bedi rühbanının önüne varıp günah çıkartmıyor. Müslümanın işi zor!

-Efenim, Kölelik Hukuku, kadı hukuku ya da ihtilâl hukuku üreten yapılardan bir hukuk “idea”sına yaklaşan, daha doğrusu evrensel ortalamaya yaklaşan bir hukuk türemeyeceğini bilelim! (Radikal 2, 1 Haziran 2008 Pazar'da: Tahir Abacı'nın yazısından, “efenim”i de Fakıyr'den!)

-Ey gözüm, Kölelik Hukuku Şeriat'den mi türemiştir? Hangi İhtilâl Hukuku İslam'dan türemiştir? İhtilâl Hukuku'na da eğri baktığına göre, Fransız Devrimi'ne mi, Ekim Devrimi'ne mi karşısın? Yoksa her ikisine mi? Yoksa İhtilâl Hukuku'ndan, bizdeki darbe geleneğini mi kasdediyorsun? Açıkça “ben patlıcanın değil CHP'nin savunucusuyum” desene! Bütün bu söylediğin sapmalar Batı toplumunda da görülmüş! Onlar “Hukuk türettiyse” biz niye türetemeyelim?

Beyhûde ey Azîzan! Bu kez de sizi “İslâm'ı güzel göstermeye çalışmakla itham” ederler! Başıma çok geldi!

Ey Azîzan, Allah'ın dini bu kadar tahkıyr edilir, hafife alınır, küçümsenirse, Dolmabahçe Cami'inde iki rek'at namaz kılmanın anısı Allah'a ve Resulü'ne minnet yüklemek için fırsat bilinirse, elbette Allah'ın sevgi elçilerinin de sözleri dinlenmez olur, Antalya'da yavru hayvancağızlar, Cahiliyye dönemi kızcağızları gibi toprağa gömülür, ana-baba cinayetleri de çoğalır. Oysa Kur'an-i Kerim'in bütün âyetlerini yitirmiş olsaydık dahî, meselâ sadece şu âyet elimizde kalsa idi, “rönesans”ımız için yetişirdi: Allah size salât eder (esenlik verir) ve melekleri de! Sizi karanlıklardan Nûr'a çıkarmak için! Mü'minlere Rahîmdir! (Ahzâb, 33/43)
 

evla

Gündüz yarasalarıyız biz.
Hakan Albayrak

Muhterem Fatih Hoca, sevgili millilerimiz…
Pazartesi günkü yazımda milli takımı Muhammed Ali'ye benzettim, ama Muhammed Ali'den yeterince bahsetmediğim için bu benzetme biraz havada kaldı.

40 yaşın altındaki okuyucular, hele 35 yaşın altındaki okuyucular, Muhammed Ali isminin bizdeki heyecan verici karşılığını bilmiyor olabilirler.

Bildirelim:

1942'de ABD'nin Louisville şehrinde dünyaya gelen, 1960'da ağır sıklet boksta Olimpiyat Şampiyonu olan, 1963'te Sonny Liston'u yenerek Dünya Ağır Sıklet Boks Şampiyonu unvanını alan ve bu unvanı aldığı gün düzenlediği basın toplantısında Müslümanlığını ilan ederek Cassius Clay olan ismini Muhammed Ali olarak değiştiren adamımız, ringlere veda ettiği 1980'li yılların başına kadar estirdiği zafer rüzgârlarıyla Dünya Müslümanlarının ve cümle mazlumların en büyük 'moral' kaynaklarından biri oldu; "Kelebek gibi uçarım, arı gibi sokarım" diyerek boks dünyasının Sony Liston, Joe Frazier, George Foreman, Ken Norton gibi ulularını darmadağın ettikçe, "Üçüncü Dünya" zafer sevincine boğuldu…

Bütün dünya Muhammed Ali'yi konuşuyordu ve Muhammed Ali'yi konuşmak demek –boksun ötesinde- dünyanın en önemli siyasi-içtimai meselelerini konuşmak demekti; zira, muazzam bir hatip ve 'retorikçi' olan Muhammed Ali, dünya çapındaki şöhretini, bu meseleler hakkındaki görüşlerini yaymak için tepe tepe kullanıyordu.

"Zenci" diye aşağılanan milyonlarca Afrika kökenli Amerikalı, beyazların rüyalarında bile göremeyecekleri büyük medeniyetlerin varisleri olduklarını vazeden ve Malcolm X'in "Siyah Güzeldir" sloganını dilinden düşürmeyip "Beyaz Saray'ı siyaha boyamak"tan söz eden Muhammed Ali sayesinde aşağılık kompleksinden kurtulmuştu…

İtilip kakılan Müslüman halklar, göğsünü gere gere "Elhamdülillah Müslümanım" diyen ve bunu yadırgayanlara o dillere destan sivri diliyle ağızlarının payını veren Muhammed Ali'de yitik itibarlarını bulmuşlardı...

Batı ırkçılığı, kolonyalizm, post-kolonyalizm ve emperyalizmden mustarip Asya ve Afrika halklarının nazarında, "beyaz adam"ın çirkinliğini haykıran, ırkçılığı yerden yere vuran ve Vietnam'ın işgaline karşı çıkarak askere gitmeyi hapse girmek pahasına reddeden Muhammed Ali, 'renkli halkların' kurtuluş savaşçısıydı…

Gecenin ikisinde-üçünde tatlı uykularımızı bölüp gazâ niyetine radyoların ve televizyonların başına geçerdik; Üsküp'ten Kinşasa'ya kadar her yerde, hepimiz, Muhammed Ali'nin yumruklarıyla mest olurduk; Dünya Ağır Sıklet Boks Şampiyonu olmanın ötesinde, bir damla zafer için çırpınan yenilmiş halkların zaferiydi Muhammed Ali; intikamdı, iade-i itibardı, özgüvenimizin geri dönüşüydü...

Muhammed Ali'nin otobiyografisinden bir alıntı:

"(Libya lideri Kaddafi) Bütün maçlarımı takip ettiğini ve Frazier'le yaptığım maçı kaybettiğimde bütün İslam dünyasında, özellikle de Libya'da yaşanan hayal kırıklığını anlattı. 'Doğrusunu isterseniz, ülkemizde neredeyse yas tutuluyordu.' dedi. Aynı şeyleri Suudi Arabistan'a, Kuveyt'e, Endonezya'ya, Malezya'ya, Mısır'a gittiğimde de işitecektim. Pakistanlılardan, Güney Korelilerden, Taylandlılardan, Hintlilerden, Burmalılardan, akşamları radyoları başında maçımı dinleyen işçilerden de işitecektim. Bu gezim esnasında nereye gittiysem Frazier'le yaptığım maçtan bahsediliyordu. 'Bir daha maç yaparsak,' diye temin ettim Kaddafi'yi, 'geçen defa göz yaşı döktürdüklerimi sevince boğacağım. Söz.'" (Kaynak: Muhammed Ali - Richard Durham ile Tek Özyaşamöyküsü / Kaknüs Yayınları)


* * *
Geçen yazıda söylediğim gibi: Milli takımımız Muhammed Ali'nin verdiği mesajları vermiyor, ama bazen aracın kendisi mesajdır. İslam Dünyası, Türkiye'yi, 600 sene boyunca Batı'ya karşı Müslümanlığın bayraktarlığını yapan ve Mustafa Armağan'ın tabiriyle "insanlığın son adası" olan Osmanlı ile özdeşleştiriyor. Milli takımımızın Batılı takımlar karşısındaki başarılarına da 'tarihi bir zaviyeden' bakıyor. Bu başarıları 'Müslümanların zaferi, Müslümanların rövanşı' olarak görüyor. Onun için, bir zamanlar Muhammed Ali'nin maçları için bölünen uykular, şimdi milli takımımız için bölünüyor. Ta Açe'de Müslümanlar -Avrupa ile saat farkı yüzünden- gecenin ikisinde yataklarından kalkıyor ve duayla, niyazla televizyon ekranlarının başına geçip Türkiye için tezahürat yapıyor (bkz. www.timeturk.com).

Muhterem Fatih Terim hoca, sevgili millilerimiz: Lütfen, Dünya Müslümanlarının ve Batı'yla derdi olan bütün dünya halklarının dualarını/tezahüratını duyun ve bugünkü maçta onları temsil ettiğinizin bilincinde olarak oynayın. "Dualarıyla bizi destekleyen Türk halkı"na teşekkürle yetinmeyip, Bosna'ya, Gazze'ye, Açe'ye selam göndermeyi de ihmal etmeyin.

Rahman ve Rahîm Allah, yâr ve yardımcınız olsun.

18.06.2008
 

ferahsan

Divan Üyesi
Ynt: Köşe Yazarlarından Seçmeler

Evla mahfettin beni.. Bu yazının bir başlığı yok muydu? Görünce Hakan Abi'min ismini içim cızz etti tabiri caizse.. Ona olan vefamı ve onun bana verdiği öğüdü düşürdün zihnime/gönlüme.. Bir de üstüne bu satırlar:

evla' Alıntı:
"Zenci" diye aşağılanan milyonlarca Afrika kökenli Amerikalı, beyazların rüyalarında bile göremeyecekleri büyük medeniyetlerin varisleri olduklarını vazeden ve Malcolm X'in "Siyah Güzeldir" sloganını dilinden düşürmeyip "Beyaz Saray'ı siyaha boyamak"tan söz eden Muhammed Ali sayesinde aşağılık kompleksinden kurtulmuştu…

İtilip kakılan Müslüman halklar, göğsünü gere gere "Elhamdülillah Müslümanım" diyen ve bunu yadırgayanlara o dillere destan sivri diliyle ağızlarının payını veren Muhammed Ali'de yitik itibarlarını bulmuşlardı...

Batı ırkçılığı, kolonyalizm, post-kolonyalizm ve emperyalizmden mustarip Asya ve Afrika halklarının nazarında, "beyaz adam"ın çirkinliğini haykıran, ırkçılığı yerden yere vuran ve Vietnam'ın işgaline karşı çıkarak askere gitmeyi hapse girmek pahasına reddeden Muhammed Ali, 'renkli halkların' kurtuluş savaşçısıydı…
 

evla

Gündüz yarasalarıyız biz.
Ynt: Köşe Yazarlarından Seçmeler

Muhterem Fatih Hoca, sevgili millilerimiz…

başlığı mutlaka takip edilmesi gereken köşe yazarlarımız dan biri çünkü adı ile yazdım ilgi çekmesini bu kim diye sorulmasını istiyorum apayrı bir renktir kendisi....(masum gülücükde yok ki burada:)
 

ferahsan

Divan Üyesi
Ynt: Köşe Yazarlarından Seçmeler

İlginin çekim boyutunu tahmin bile edemezsin ;)
 

mehmet baki

Çok Önemli Parti yani ÇÖPün daimi şefi.
Ynt: Köşe Yazarlarından Seçmeler

Keşke oturacakları yerin yanlışlığı konusunda şu şarkıcı bayan kadar otokritik yapacak nâmusları olabilseydi bunların...
devamı affedersiniz bidayeti için tıklayınız... :)


http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=710426
 

evla

Gündüz yarasalarıyız biz.
Peki, Suriye basını ne diyor?


Batı basını 22 Temmuz seçimlerinin sonuçlarını nasıl değerlendirdi? Batı basını Avrupa Kupası'ndaki başarımızı nasıl yorumladı? Batı basını Anayasa Mahkemesi'nin AK Parti'yle ilgili kararını nasıl karşıladı? Gazetelerimiz ve internet haber sitelerimiz bize Batı basınının Türkiye ile ilgili haberlerini/yorumlarını en “flaş” halleriyle iletmek için birbiriyle yarışıyor. Batı'nın bizim hakkımızda söylediği her şeye hayati önem atfediyor editörlerimiz. Büyük popülaritesine istinaden ara sıra El-Cezire'ye de atıfta bulunuyorlar, ama genelde İslam dünyasının basınına metelik vermiyorlar. Varsa yoksa The Times yahut Le Monde, Reuters yahut AFP, BBC yahut CNN.

Dünyanın en ciddiyetsiz gazetesi olan Bild'e bile itibar ediyor bu editörler. “Türkçe başlık attı, bize jest yaptı” filan diye yere-göğe sığdıramıyorlar bu gazete müsveddesini. Değil mi ki Alman gazetesi? Değil mi ki Batılı? Öp, başının üstüne koy! Ama ciddi bir İran gazetesinin, Suriye gazetesinin, Pakistan gazetesinin Türkiye'ye iltifatını elinin tersiyle it! Eleştirilerini zaten hiç kaale alma!

AK Parti hükümeti altı yıldır çok yönlü bir dış siyaset izliyor. Batı'yla münasebetleri geliştirerek sürdürürken Türkiye'yi Doğu'ya da açıyor. Komşularımız başta olmak üzere bütün İslam dünyasıyla yakınlık kuruyor. Bilhassa Suriye ile yakınlaşmaya olağanüstü önem atfediyor. İran'la, Irak'la stratejik öneme sahip anlaşmalar imzalıyor. Filistin ve Lübnan'a özel ilgi gösteriyor. Gelin görün ki, AK Parti'ye yakın gazeteler, televizyonlar ve internet sitelerinde bile mezkûr ülkelerin basınlarından alıntı yapılmıyor. “Dünya basını ne dedi?” başlıklı haberlerde İslam ülkelerinin yer almadığı bir dünyanın -sadece Batı'dan ibaret bir dünyanın- basınına yer veriliyor. Son yıllarda Suriye ile can-ciğer kuzu sarması olduğumuz halde hâlâ bir tek Suriye gazetesinin bile adını bilmiyoruz!

Hürriyet gazetesi ne yaparsa yapsın, umurumda değil. Fakat “Büyük Doğu”cu Necip Fazıl'ın, “İslam Birliği” ideologu Sezai Karakoç'un, Asya ve Afrika aşığı Fethi Gemuhluoğlu'nun rahle-i tedrisatından geçen nesillerin yönetimindeki basın-yayın organlarına bu tavrı yakıştıramıyorum. Zira bu tavır, “Biz Türkiye'nin geleceğini Batı'da arıyoruz, İslam dünyasıyla bütünleşmek gibi bir hedef gözetmiyoruz. Onun için Batı basınının bizim hakkımızdaki haber ve yorumlarına hayati önem atfederken, İslam dünyasında çıkan haber ve yorumları elimizin tersiyle itiyoruz” şeklinde okunabilecek bir tavırdır.

Başta Araplar olmak üzere bütün İslam dünyasının basın-yayın organları Türkiye'yi büyük bir ilgi ve heyecanla takip ediyor; fakat biz onlara “Dünya basını ne dedi?” başlığının altında küçücük de olsa bir yer bulamıyoruz. Utanç verici bir şey.


* * *
Bu vesile ile, “Nil'de Bir Sandal” adlı şiirimi Yeni Şafak okurlarıyla paylaşmak isterim:

Asya'ya vurgunum doktor, elimde değil

Afrika'ya da içim gidiyor

Buram buram Buhara kokuyor düşlerim

Ve çöl

Ve Madagaskar

Ve saire

Anlıyorum doktor, Avrupa bizim kaderimiz

Külahım heyecanla dinliyor seni

Nil'de bir sandal olmak geçiyor içimden

Ve çöl

Ve Madagaskar

Ve saire

Hakan Albayrak
 

mehmet baki

Çok Önemli Parti yani ÇÖPün daimi şefi.
Daha önce de yazdım: Türkiye'de her şey sıradanlaştırılıyor: Devrimcilik, Muro soytarılığına; Aşk, Recep İvedik bayağılığına indirgenmişken, 'mertlik, sadakat ve tok sözlülük' de elbette o mahût sözle pespâyeleştirilecekti... Ne rezil bir toplum olduk, yarabbi!
 
Moderatör tarafında düzenlendi:

mehmet baki

Çok Önemli Parti yani ÇÖPün daimi şefi.
Ynt: makaleler

Aşırıya vardırılmış bir sınıfsal determinizm, birey ve bireysel sorumluluk hissini de ortadan kaldırıyordu. Adetâ tepeden tırnağa teori kesilmiştik; teori vardı, ahlâk yoktu; ya da mevcut ahlâk parçacıkları dahi “proletaryanın ahlâkı” üzerinden teoriye kanalize oluyordu.
bu sözler taraf gazetesinde yazan halil berktay'a ait.
 
Moderatör tarafında düzenlendi:

mehmet baki

Çok Önemli Parti yani ÇÖPün daimi şefi.
Ynt: makaleler

İki tarafa da sor ey talib! — "Meteor'un meteoroloji'de ne işi var?"

Çekinmeden sor! "Meteoroloji, meteorları (göktaşlarını) konu edinen bir bilim dalı mıdır?"

Ve sakın unutma, her dönemde gaflet ve cehalet erbabının şaşkınlığı, doğru cevabı değil, doğru soruyu bilmemekten kaynaklanır.
sözler dücane hocaya ait. makalenin tamamı için:

http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/?t=21.03.2009&y=DucaneCundioglu
 

mehmet baki

Çok Önemli Parti yani ÇÖPün daimi şefi.
Ynt: makaleler

Bu konuda AB ve ABD, Peygamberimiz'i karikatürize eden bir ülkenin başbakanının NATO genel sekreteri olmasında ittifak ettiklerini göstererek, İslâm'a karşı nasıl bir tavır aldıklarını açıkça ilan etmişlerdir. Bu postmodern savaş, örtük ve ayartıcı yöntemlerle sürdürüldüğü / sürdürüleceği için çok daha tehlikelidir. O yüzden müteyakkız olmak zorundayız vesselâm…
bu satırlar yeni şafak gazetesinde yazan yusuf kaplan'a ait. makalenin tamamı için:

http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/?t=13.04.2009&y=YusufKaplan
 

Türkistan

Aday Üye
Ynt: makaleler

Bu Arada Neler Oldu?
Durmuş Hocaoğlu

__WEBANALİZ / 25.05.2009 Pazartesi

Yeniçağ'dan ayrıldıktan sonra, sitemdeki köşemde ancak üç yazı yazabildim; en büyüğü merhum Yazıcıoğlu'nun hâlâ her bakımdan normal karşılayamadığım vefâtı – acaba vefat mı sâhiden, yoksa katl mi? - başta olmak üzere, hiç hesapta olmayan birçok üzücü hâdisenin üstüste vuku' bulmuş olması, elimin kaleme gitmesine mâni' oldu. Tabiatiyle üç ayı mütecâviz bu uzun zaman diliminde boş durmadım, yine okudum, yine yazdım – esâsen bu gibi durumlarda okumak ve yazmak benim için kendi elimle inşâ ettiğim selâmetli bir dünyaya, yâni şahsî "Simeranya"ma ilticâ etmek anlamına geliyor -; elimin gidemediği, köşe yazılarım oldu. Kendi sırça köşkümdeki bu kalem kilitlenmesi, hiç beklemediğim bir hâdise teşkîl etti, ama oldu; ne yazık ki, hiçbir şey önceden tam olarak kestirilemiyor. Bundan sonra inşaallah bir daha başıma gelmez duâ ve temennîsi ile, kaldığım yerden devam etmek üzere, şu üç aylık süreyi kısaca hulâsa etmek istiyorum ve tek bir soru soruyorum:

"Neler oldu bu arada?"

Kestirmeden vereceğim cevabım şu ki, normal ve tabiî olanın anormal ve gayri tabiî, anormal ve gayri tabiî olanın normal ve tabiî olmaya başladığı bir vetire yaşıyoruz; hâdiseler öylesine sür'atle gelişti ki, üç ay öncesi yıllar öncesi gibi geliyor bana, çünkü bu müddet zarfında Türkiye'nin kontrolü Türklerin elinden çıkmış bulunuyor.

İlk evvelâ, bu cümleden olmak üzere, beni bir tür katalepsiye sokan, Yazıcıoğlu'nun dârı bekaya irtihâline kısaca temas etmek istiyorum; ancak, "Yazıcıoğlu Fenomeni" hakkında düşündüklerimi tam olarak yazamayacağımı biliyorum; o zaman da yazamadım, şimdi de yazamıyorum, sâdece birkaç noktaya temas edebileceğim bu sebeple.

Bir kerre ve herşeyden evvel, bu hâdisenin kendisi, memleketimin nasıl bir cendere içine sokulmaya başlanmış olduğunu tek başına isbata kâfî olsa gerektir. Niçin derseniz, şundan: Normal bir devlet, vatandaşının ihtiyâcı olmadığı anda görünmezleşen, ihtiyâcı olduğu anda da hemen yanı başında dimdik ortaya çıkan devlettir. Ama burada öyle yürümüyor işler; maalesef: Devlet(imiz) – acaba hâlâ sâhiden "devletimiz" mi; emîn değilim, onunçün "devlet" demeyi tercîh ediyorum - ihtiyaç duyulduğu ânda yanımızda görünmüyor, buna mukabil, nerede ihtiyaç hissedilmiyorsa, orada hemence bitiveriyor. Nitekim, vatandaşlarının – hâssaten organik vatandaşlarının - mahrem konuşmalarını bile kayıt altına alan ve böylece gitgide karmaşıklaşan görünmez bir korku ağı ile her yeri kuşatan Devlet, Yazıcıoğlu'nun telefonundan, O'nun, memleket hudutları dâhilinde nerede olduğunu koskoca dört günde bulamadı. Evet dostlar; yanlış ve/ya yalan söylediğimi düşünmüyorum - siz yanlışımı ve/ya yalanımı yakalarsanız lûtfen bildiriniz ki şahsımı ıslah edebileyim -, artık memleketimi tanıyamaz hâle geldiğimi düşünüyorum: İstihbarat ağı öylesine anormalleşti ki, "Big Brother"a benzemeye başladı; nitekim insanlar(ımız), dinlenmekte olabileceklerini dikkate alarak kendi aralarında oto-sansürlü konuşur oldular, lâkin gelin görün ki, "Yazıcıoğlu nerede" diye sorduğunuzda "Big Brother" "bulamıyorum" diyor. Bunun normal ve tabiî bir hâl olduğu söylenebilir mi? Bana kalırsa Yazıcıoğlu bir "çok bilen adam" idi ve bu da O'nun başını yedi. Kim mi? "Big Brother"dan daha münâsip birisini düşünemiyorum; hani her tarafta kulağı olduğu hâlde Yazıcıoğlu'nu dört gün zarfında bulamayan Big Brother var ya, işte O.

***

Evet; Normal ve tabiî olanın anormal ve gayri tabiî, anormal ve gayri tabiî olanın normal ve tabiî olmaya başladığı bir vetire yaşıyoruz. Şundan ki, 29 Mart mahallî seçimleri arefesine kadar, az da olsa Türklerin elinde bulunan ipin ucunun elden kaydığını gördük – bakar kör olanlar hâriç tabiî; gelişmeler kontrolden çıkmış bulunuyor: İnisyatif Türkler'de değil artık. Yeniçağ'da sondan bir evvelki yazımın serlevhası "Türkiye Türklerin Avuçlarının Arasından Kayıyor! Türkler Vatanlarına Sâhip Çıkamıyor!" idi (19 Ocak 2009); artık bu iş tamamlandı fikrimce. Bundan sonra kontrolü tekrar ele almak hemen hemen nerdeyse imkânsızlık sınırına dayandı, çünkü Hükûmet, "Pandora'nın Kutusu"nu açtı. Kürtçe TV bir ilk basamaktı; her basamakta olduğu gibi once bir tatmin safhası yaşanacak ve fakat çok geçmeden talep çıtası yükselecek ve bu böyle sürüp gidecek; nereye kadar?

Sürecin bu hâle gelişinin dönüm noktası, esâsında, 22 Temmuz 2007 seçimleridir; bir nebze dikkatli olan, basîreti kararmamış her normal insan, Kürtçülüğün, o vakitten bu yana geçen iki yıldan daha kısa müddet zarfında almış olduğu mesâfenin o vakte kadar alınankinden daha büyük olduğunu farkedemezlik edemez; ancak, 29 Mart'tan sonraki gelişmenin ivmesi çok daha yüksek boyutlara vâsıl olmuş bulunuyor, öyle ki artık iş kaba meydan okumağa ve hattâ tehditlere dökülür olmağa kadar varıyor. Nitekim, DTP Milletvekili Pervin Buldan, "Biz Kürdistan'ının sınırlarını 29 Mart seçimlerimde çizdik. Biz bu yola baş koyduk baş bir yana leş bir yana. Biz canımızı bu halka adamışız. Bu hükümetin aklını başına toplaması lazım bu halkın taleplerini dinlemek zorunda Siz kabul etseniz de etmeseniz de bu coğrafyada Kürt'le yaşıyor ve bu coğrafyanın adı Kürdistan'dır. Bu gün bu halkın iradesi sayın Abdullah Öcalan'dır." diye meydan okuduğunda çıt çıkmadı; bir genç kızımızın üniversiteye başörtüsü ile girmesi karşısında darbe tehdîdinde bulunanlar dâhil herkes sustu; susarak ikrâr etti. Artık yüzümüze baka baka denmyor mu, "Orta-Asya'dan gelip çöktünüz, bin senedir topraklarımızda oturuyorsunuz; artık sıra bize gelmeli ve geldi de".

***

Ortada devlet ciddiyeti diye birşey kalmadı, lâubâlîlik diz boyu. Devlet – sâdece Hükûmet'i kastetmiyorum – PKK'nın silah bırakmasını istiyor; ne için sizce? Bence, zâten el altınden dolaylı olarak devam ettirildiği intibâı veren görüşmelerin alenîleşebilmesinde "kamuoyu"nun iknâ edilebilmesi için gerekli görüldüğünden olsa gerek.

***

Bu arada yine sıcağı sıcağına, tam da 'konjonktür'e uygun olarak, başka bir mühim hâdise daha vukua geldi: Başbakan, geçtiğimiz Cumartesi, "Yıllarca bu ülkede bir şeyler yapıldı. Farklı etnik kimlikte olanlar ülkemizden kovuldu. Acaba kazandık mı? Aklı selimle bunlar düşünülmedi. Bu aslında faşizan bir yaklaşımın neticesiydi. Bu hatalara zaman içerisinde, zaman zaman biz de düştük. Ama aklı selimle düşününce 'şuralarda ne gibi yanlışlar yaptık' diye şöyle bir başımızı iki elimizin arasında aldığımızda hakikaten ne yanlışlar yapmışız diyorsunuz." buyurdu; şimdi bu ne demek oluyor? Yoksa, Ermeni Soykırımı çamuru ile, Mübâdele ve 6-7 Eylül gibi konularda saf Türklerin kamuoyunu hazırlama antrenmanları mı yapıyor?

Üzerinde ciddiyetle durulması lâzım; başka bir yazıda tabiî.

***

Bundan beş yıl kadar mukaddem, Yeniçağ'da, önümüzdeki on yılın "Türkiye'nin en uzun on yılı" olacağını tahmîn ettiğimi yazmıştım ["Yeni Milliyetçilik: V"., 20 Nisan 2004, Salı]; yanılmışım: Süre çok daha kısaldı.

***

Uzunca bir müddetir Anthony D. Smith'in şu suâli zihnimi oyar olmuştur[1]:

"…ulusların içinde kendi kader anlarını bekleyen başka uluslar mı vardır veya uyanan azınlık uluslar eskiden oluşturulmuş siyasal ulusların çözülmesini mi beklemektedir.."

Bu suâli bu sütunda bundan böyle sık-sık hâtırlatacağım; ben ciddiye alıyorum, hem de öyle böyle değil, sizin de almanızı tavsiye ederim.

***

Bu arada komik şeyler de olmadı değil; Zaman gazetesi ulemâsından, Mümtaz'er Türköne ile Mustafa Armağan Beğler bu gazetenin deryâlar misillû mütebahhir kaarîlerini, hiç bilmedikleri konularda serbest atışlar yaparak tenvîr kılmağa devam ettiler: Mümtaz'er Beğ, Türklerin "çıkış" efsanesi olarak anlatılan Ergenekon'un bir safsatadan ibaret olduğunu yazarken,[2] Mustafa Beğ de, İstanbul Rasathânesi'nin yıkılışından[3] Einstein-Bohr tartışmasına varıncaya kadar birtakım mühim mevzûlarda bilim dünyasını alt-üst eden yeni görüşler serdettiler; bunlara da bilâhare temas edeceğim vaktim elverdiği nisbette.

[1] Anthony D(avid) Smith., Ulusların Etnik Kökeni (The Ethnic Origins of Nations., 1986).,Çevirenler: Sonay Bayramoğlu, Hülya Kendir., Dost Kitabevi Yayınları., Ankara, Aralık 2002., s.29
[2] Mümtaz'er Türköne,., "Ergenekon Efsanesi Kime Ait?"., Zaman., 22.09.2009, Pazar
[3] Mustafa Armağan., "Takiyüddin Rasathanesi'ni Gericiler Mi Yıktırdı?"., Zaman., 03.05.2009, Pazar



durmushocaoglu.com

 

mehmet baki

Çok Önemli Parti yani ÇÖPün daimi şefi.
Ynt: makaleler

Son günlerde bu konuda yürütülen tartışmalar Türkiye'nin hayrına değil. Türkiye'yi modası geçmiş saplantılar içerisinde göstermek, dış politikada oluşturulan milli çizginin dengelerini bozacak fotoğraflar vermek de öyle...

Kendimizi neden bu kadar küçümsüyoruz ki?
bu sözler fehmi koru'nun 28.05.2009 tarihli yeni şafak'da neşredilen makalesine ait.


Tanju, sen misin lan; oğlum ne hale gelmişsin ya?!

“Ay şekerim, bir kez kendime güvenmekten bir şey olmaz dedim; bööle oldum valla…”

Ama sen de kendine çok güvenmişsin be!
bu sözler ise salih tuna'nın 29.05.2009 tarihli yeni şafak'da neşredilen makalesine ait.

bilmem ki salih tuna makalesini fehmi koru'ya cevab maksadı ile mi kaleme almış. ne olursa olsun hoş bir yazı. kıraat eylenmesinde faide var.

fehmi korunun 28.05.2009 tarihli makalesi için:
http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/?i=16986&y=FehmiKoru

salih tunanın 29.05.2009 tarihli makalesi için:
http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/?t=29.05.2009&y=SalihTuna

bir dikkat çekme teşebbüsü: fehmi koru mayın temizlenmesini şekle bağlayacak kanun teklifinin "rücuu akabinde", "taha kıvanç" olarak bir kaç söz söyleme ihtiyacı hissetmiş. hemde doğru sualleri tevcih ederek. aceb sebeb-i hikmeti ne ola?

taha kıvanç'ın makalesi için:

http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/?t=29.05.2009&y=TahaKivanc

hamiş: makalenin son cümlesine dikkat buyurun lütfen.
 

mehmet baki

Çok Önemli Parti yani ÇÖPün daimi şefi.
Ynt: makaleler

Hakan, milim geri atmadan dineldikçe dineliyor, direndikçe direniyordu...

Resti görüyor, postasını koyuyordu...

Böylece "camia"nın uzun bir süredir unuttuğu "şahsiyet", Hakan'ın eliyle devreye girmiş oluyordu...

ne diyelim?

Kahrolsun zillet! Yaşasın izzet!
ahmet hakan'a ait bu sözler beni düşündürdü. doğrusu bu ya... acaba dedim bir an. acaba...?

makalenin tamamı için: http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/11791257.asp?yazarid=131&gid=61
 

Türkistan

Aday Üye
Ynt: makaleler

Sizin “Türk Siyâsetiniz” ne kadar “Tük”tür ki, “Kürt Siyaseti”niz ne kadar “Kürt” olsun; Kürt’lerin özlemlerini, aşklarını, imanlarını omuzlarında taşıyacak bir siyâsî kadro var da bizim mi haberimiz yok? Siyâseti hem statükodan hem de küresel vesâyetten arındıralım derken, “Bu Ülke”ye olan kinlerini gizlemeyen ve bu cesâreti de hepimizin bildiği odaklardan alan yeni bir gönüllü ajanlar kafilesiyle mi mücadele edeceğiz? Devletle teröriste eşit uzaklıkta bulunduğunu söyleyen, AB Parlementosu’nda belediyeleri devletleştirmeyi öneren ve kısaca TC dediği Türkiye Cumhuriyeti’nden de aybaşında “çatır çatır” maaşını alan “Başkan”ların olduğu bir yapıda, “Kürt Açılımı” ile her şeyin düzeleceğini düşünmek nasıl bir hayalperestliktr?
Bu arada çok ilginç olan bir şey var ki, bu gibi hamleler aslında çok daha uzun bir periyoda yayılan hamleler olarak bilinirdi. Gelin görün ki bu “açılım” çok süratli ilerliyor.. Deprem bölgesine 24 saatte ulaşamayan bir devlet, Maraş dağlarında düşen bir helikoptere 52 saat ulaşamayan bir devlet ve hantal bürokrasisi, toplu sözleşmeleri aylarca sürdüren devlet, her nasılsa “Kürt Açılımı” paketiyle ilgili can havliyle mesai yapıyor.. Bu çok mânidardır.
“Kürt Açılımı” veya "British Ottoman Project" / "United National of Anatolian" Projesine Adım Adım mı?.. "Bu topraklara ölüm getirenler 'geldikleri gibi gidecekler'dir..."

adnan islamoğulları

http://www.nizamialem.org/yazarlarimiz/71-selim-cem/656-kuert-aclm-veya-qbritish-ottoman-protejtq-qunited-national-of-anatolianq-projesine-adm-adm-m.html
 

Hatırlatma

Lütfen alıntıladığınız içeriğin dış linkini değil içeriğin kendisini paylaşınız.Siyasi yazılar paylaşmamalıyız.Alıntıladığımız yazarın yazarını paylaşalım.Yayınlanan yazılardan divan sorumlu tutulamaz.

Benzer konular

Bu içeriği görüntüleyen kullanıcılar (Kullanıcı: 0, Ziyaretçi: 1)

Üst Alt