Köşe Yazarlarından Seçmeler

Dilhun

 
Katılım
20 Haz 2018
Mezar taşlarını okuyamayan bir toplum
[JUSTIFY] [/JUSTIFY]
[JUSTIFY]Kafamı kurcalar durur. Niye böylesine bakımsız, viranedir mezarlıklarımız? Şehirlerin içinde sıkışmış, köylerin, kasabaların kenarında tutulmuş, içlerini otlar bürümüş, nizamdan, planlamadan yoksun, hırsızdan geçilmeyen, alabildiğine kimsesiz ve tekinsiz, adeta bir koyvermişlik...[/JUSTIFY]
[JUSTIFY][/JUSTIFY]
[JUSTIFY]Osmanlı’dan bu yana Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasi tarihini mezarlıklar ve mezar taşları üzerinden incelemek çarpıcı bir açı sunabilir. Üzerlerinde birbirinden özenli hat karakterleriyle ‘Hüvel Baki’ yazılı, başlıklarından kimin hangi yola ya da mesleğe bağlı olduğunun anlaşıldığı, kimi zaman şiirler kimi zamansa ancak ebced hesabıyla çözülebilen şifreli mesajlar barındıran oymalı, kakmalı mezar taşlarından, özensizce aynılaştırılmış mezarlıklar anlayışına ne zaman, nasıl geçiverdik? Türkiye’de bugün tek tek bakıldığında mezarlar sahipli; ama mezarlıklar sahipsizdir. Her aile kendi büyüklerinin, yakınlarının mezarı başında dua eder etmesine de, bir bütün olarak mezarlıkları korumak, güzelleştirmek ve sahiplenmek nedense pek gelmez akla. Kamusal alanı tanımayan ve sahiplenmeyen yanımız burada da gösterir kendini.[/JUSTIFY]
[JUSTIFY]İstanbul’da yaşayanlar bilir bu mukayeseyi. Gözünüzün önündedir daima iki dönemin ürünü mezar taşları. Bu açıdan muazzam bir farklılık arz eder şehr-i İstanbul. Başka başka şehirlerde, bilhassa Avrupa başkentlerinde, nizamlı, korunaklı, bakımlı yerlere ayrılmıştır mezarlıklar. Oysa İstanbul’da mezarlar her yerdedir. En beklenmedik noktalarda çıkıverirler karşınıza; çarşıda, pazarda, sokak ortasında, her yerde... Bu şehirde ölülerle canlılar beraber yaşar. Buna rağmen, yaşanan çarpık kentleşmeden mezarlar da nasibini almıştır fazlasıyla. Modernleşirken yitirdiklerimiz arasında, ölüm ve ölülerle kurduğumuz insancıl temas da var.[/JUSTIFY]
[JUSTIFY]“Hızlandırılmış Batılılaşma” ile “bir-türlü-Batılılaşamama” arasında zikzaklar çizen toplumsal sergüzeştimizi daha yakından anlayabilmek için daha fazla “mikro tarihçilik” çalışmasına ihtiyacımız var. Seneler boyu resmi tarih çatısı altında insansız, hissiyatsız, kalıplaşmış bir tarih anlayışı dayatıldı hepimize kuşak kuşak. Bilerek ya da bilmeyerek içselleştirdik öğretilenleri. Ve çoğumuz tarih derslerinden nefret ettik. Ne Osmanlı’yı layıkıyla inceleyebildik, ne Bizans’a hakkını verebildik. Bir tarafta Osmanlı dendi mi otomatik olarak “gericilik” anlayan, geçmişi önemsemeyen, yüzü sadece ve sadece geleceğe dönük, taklitçi ve mekanik Batıcı elit kesim, bir tarafta sırf o elit kesime tepkisinden ötürü Osmanlı dendi mi sadece övmeyi bilen, “atalarıma laf söyletmem” diye diye eleştirel düşünceyi baltalayan, varlığı öfkeli bir karşıtlık üzerine kurulu tepkisel-muhafazakar refleks... Al birini vur ötekine. İkisi de benzer şekilde ayıklamacı, ikisi de alabildiğine indirgemeci... Siyaset bilimciler tarafından “Kemalist-İslamcı çatışması” diye adlandırılan paradigmanın bizleri sıkıştırdığı çıkmaz sokak...[/JUSTIFY]
[JUSTIFY]Milletçe geçmişle ve ölümle ilişkimiz böylesine yaralı ve arızalı olunca, ardından gelecek adına kurduğumuz her yapı boşlukta asılı kaldı. Bu yüzden işte, başlangıçlarımızda ne yazı, ne kelâm, sadece dipsiz boşluklar var. Dilden ayıkladığımız ve “eski” diye tanımladığımız canım kelimeler, tarihimizde işimize gelmediği için sahiplenmediğimiz safhalar, Batılı imajımızdan kazımaya çalıştığımız “Doğululuğumuz”, kültürel dokumuzdan çıkarmaya çalıştığımız melez desenlerimiz, bunca hor görmemize rağmen gene de bizimle gelen, bizimle kalan kozmopolitlik ve artık okuyamadığımız tarihi mezar taşlarımız... Hepsi atıldıkları çöplüklerde usul usul bekleşmekte ve ayıklanmış hayatlarımızın, ayıklanmış kültürümüzün yutucu boşluğunda bir başlarına salınmaktalar.[/JUSTIFY]
[JUSTIFY] [/JUSTIFY]
[JUSTIFY]08.08.2006[/JUSTIFY]
Elif Şafak
 

Dilhun

 
Katılım
20 Haz 2018
Yalnızlık /Mustafa Kutlu
...
GİRİŞ31.10.2018
trafta bir “yalnızlık” lafıdır gidiyor. Etmeyin eylemeyin kardeşim. Bizim inancımıza göre “Yalnızlık Allah’a mahsustur”, kul kısmı yalnız kalmaz, kalamaz.
Ancak meseleye biraz daha yakından bakarsak yaşadığımız modern hayatın kişiyi yalnızlığa mahkum ettiğini görebiliriz.

Modern hayatın zihniyeti geleneği dışlıyor. Cemaatı küçümsüyor, horluyor, baskıcı buluyor; kişinin özgürlüğünü kısıtladığını iddia ediyor.
Oysa bizim cemaat anlayışımız böyle değildir. Bizim cemaat anlayışımız ferdi cemaata ezdirmez, tek tip insan hedeflemez, şahsiyetin gelişmesine hizmet eder, bu yolda ferdi kısıtlamak bir yana onun önünü açar. Karşılığında ferdin cemaata tahakkümünü engeller. Böylece baskıcı bir toplum yapısının önünü keser.
Cemaat bir yana modern hayat aileye de düşmandır. Aileyi bir “evlilik şirketi” olarak tarif eder, aile ilişkilerinin özgürlüğü kısıtladığını öne sürer. Bu böyle olunca pek tabii olarak akrabalık hapı yutar. Akraba ilişkileri “göstermelik” hale gelir, kısa merasimlerden oluşur.
Fert şöyle demektedir: “Beni rahat bırakın, kendi hayatımı yaşamak istiyorum”. İyi, peki, hayatını yaşa. Ama madem yanında kimseyi görmek istemiyorsun o zaman “yalnızım, yalnız” diye salya sümük ağlama. Hayır ağlamıyorum. Benim arkadaşlarım, dostlarım, sevgililerim, seviyeli ilişkilerim var. Ama görüyoruz ki onlar da “üfürükten tayyare”. En küçük bir sarsıntıda “tak sepeti koluna, herkes kendi yoluna”. Böylece gel-geç ilişkiler, savrulmalar, –eh hepimiz insanız yani– ıstıraplar, gerçekten yalnızlıklar yaşanmaya başlar.
Birisi şöyle diyordu, iktisadı öne alan birisi. “Bırakın aile dağılsın, tek buzdolabı yerine iki, tek televizyon yerine iki, tek çamaşır makinası yerine iki tane satarız, fena mı?”
Aile bağlarını, sevgiyi, aşkı, çocukları falan her ne kadar modern bir hayat yaşıyorsak da bu kadar maddiyata bağlamak bana abartılı geliyor.
Yalnızlığa dönersek son kale olan mahallenin de modern hayat ile ortadan kalktığını görürüz. Ülkemizde bir “mahalle baskısı” olduğu söyleniyor. El-insaf. Yahu memlekette mahalle kaldı mı ki, baskısı olsun. O dediğiniz yetmişli yıllarda bitti. Biraz taşrada kaldı, o da yavaş yavaş eriyor. Apartman hayatı mahallenin sonunu getirmiştir.
Oysa mahalle ailenin ve ferdin sığınağı idi. Sıcak ilişkilerin yaşandığı bir mekândı. Başta “Perihan Abla” olmak üzere sinemamızda ve televizyonda ne kadar işlenmiş ne kadar tutulmuştur. Bu elbette ki orta yaşlı kuşağın özlemine dayanıyordu. Yeni yetişenler o günleri bilmiyor.
Demek ki yalnızlık bahsinde ferdin şikâyete hakkı yok. Sen putunu yap, sonra ona tap; put su koyuverince ağlamaya başla, bir dert ortağı, bir dost, bir yuva ara. Olmadı işte. Bu olmadı.
Ancak ben ferde de pek kabahat bulmuyorum. Bu mesele modern hayatı yaşatan, modern teknoloji ile donatan zihniyetin eseridir. Zihniyet insanı hemcinsinden uzaklaştırıp eşyaya esir hale getiriyor. Bir baba düşünün arabasını eşinden ve çocuklarından çok seviyor. Bir eş düşünün yeni çıkan bir mutfak robotu almak için eşine yalan söylüyor veya parasını araklıyor.
Alt gelir grubunun ağzına kadar düşen “Kendi ayakları üzerinde durmak” bir efelenme olduğu kadar, esasen bu yalnızlığı yaşamaktır.
Oysa biz yalnızlığın karşısına dayanışmayı, sevgi ve saygıyı, bağlılığı, feragati, şefkati, aşkı ve merhameti koymalıyız.
Haz ve hız çağında, eski yapıların çöktüğü bir zamanda; oğulun babayı, kızın anayı dinlemediği demde, öğüdün çağdışı ilan edildiği sırada bu mümkün mü?
Bence mümkün değil.
İnsanoğlu bu modern hayatın ve modern teknolojinin yarattığı ideolojiyi terkedemez. Alıştığı konfordan vazgeçemez. Nefsini terbiye edecek her söze, her uyarıya burun kıvırır. Tâ ki başını bir taşa, bir duvara vuruncaya kadar.
Hangi taş?
Hangi duvar?
YENİ ŞAFAK GAZETESİ
 

evla

Gündüz yarasalarıyız biz.
Katılım
24 Eyl 2007
Daha da beter bir söylem var "kaliteli yalnızlık"
Yalnızlaştırılmamız yetmiyor üstüne edebiyat,psikoloji söylemleri yapılabiliyor.insan ölürken bile yalnız değil.azrail a.s. geliyor ve Rabbisi'nin kuluna yardımcı oluyor. Kafa dinleme saatleri olmalı buraya kadar sıkıntı yok.cemaat olmadan uzaklaştırma ciddi sıkıntı.içimize kapattılar bizi,mesafeler kondu.şimdi istense de açıkları kapatamıyor kimse.
 

Dilhun

 
Katılım
20 Haz 2018
SAKALLI CELAL DİYE BİRİSİ

Sami AKPINARakpinar.sami@yahoo.com.tr

İlber Ortaylı, "Bizde felsefeyle uğraşılmaz. Bizde filozof yoktur." diyor.
İşte size bir Türk filozofu...

Kitap yazmamıştır ama her cümlesi bir kitap doldurur... "Sakallı Celal" namıyla bilinen Celal Yalınız, kitapsız bir yazardır, bir bilgedir. Her sözü fîlozofiktir. Türk toplumunu analiz eden cümleleri, toplumun zihnine çivi gibi giren sözlerdir.

Sakallı Celal, Türk toplumunun Diyojen'idir. Tıpkı Büyük İskender'e "Gölge etme başka ihsan istemem" diyen ve bir fıçı içinde yaşayan Sinoplu Diyojen (Diogenes) gibi.
Peki, kimdir bu Celal Yalınız, namı diğer "Sakallı Celal"?
2.Abdülhamit'in Bahriye Nazırı Hüseyin Avni Paşa'nın oğludur. 1886'da doğmuş, 1962'de ölmüştür. Galatasaray Lisesi mezunudur. Fransa'da "Siyasal Bilimler" okumuştur. Ama okulu yarıda bırakmış, bir süre Fransa'da kalmıştır. Sonra yurda dönmüş, öğretmenliğe başlamıştır.
İyi eğitimlidir. Ana dili gibi Fransızca konuşur. Çok okuyan, araştıran, sorgulayan biridir. Büyük bir entelektüeldir. Türkiye'nin İlk Marksistlerindendir.

Çok güçlü bir yazar-çizer çevresi vardır. Yusuf Ziya Ortaç, Ahmet Haşim, Nazım Hikmet, Haldun Taner, Ali Sami Yen, Nurullah Ataç, Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Kâzım Taşkent, Melih Cevdet Anday, Orhan Veli... gibi.


Arkadaşlarının gözünde sağlıklı, güçlü, hazırcevap, esprili, kültürlü, içten, bekâr, bakımsız, derbeder, ama yerine göre titiz, babacan, ütopik, sosyalist, meczup biridir.
Zengin bir ailedendir ama pantolonu yamalıdır. Ayaklarında koca koca galoşlar vardır. Başında kasket, elinde Fransızca gazeteler bulunur. Kimseye eyvallahı yoktur.
Sık sık öğretmenlik görevinden alındıkça her işte çalışır. Bazen bir çımacıdır, bazen çöpçü, bazen bir ayakkabı boyacısıdır...
Nitekim yıllar sonra Atatürk merak eder, bulup getirirler. Ama Ankara Belediyesinde çöpçülük yaparken!
Cumhuriyet'in ilk yıllarında "sakalsızlık" modası vardır. Celal Yalınız, inadına sakal bırakır ve dikkatleri üzerine çeker. İşte o günden sonra "Sakallı Celal" namıyla anılır.
Görenler, onun için "bir baltaya sap olamamış!" derler. Oysaki Melih Cevdet Anday onun için "kahraman" der. "Kendisi, için hiçbir şey istemeyen kahraman... Ne para, ne parlak bir makam. Yeter ki memleket yükselsin, çağdışı geleneklerden, inanışlardan kurtulsun, aklın mantığın dediği olsun..." diyen bir kahraman olarak değerlendirir.
Cumhuriyetin ilânından sonra eski adı 'Ankara Sultanisi' olan Ankara lisesinin müdürü olur. Milli Eğitim Bakanı da sınıf arkadaşı Hamdullah Suphi'dir. Bir gün bakanlıktan bir yazı gelir. Ülkenin yetişmiş elemana ihtiyacı belirtilir. Müdürden, son sınıf öğrencileriyle bir önceki sınıfın öğrencilerinin de mezun edilmesi, bunun için sınavlarda yardım edilmesi istenir.
Bu durum "Sakallı Celal'in anlayışına terstir, hemen istifa eder. Bakan durumu anlatır, arkadaşı olduğu için istifasını geri almasını ister.
Ama "Sakallı Celal" ilkeli biridir. "Ankara Sultanisi boyacı küpü değildir" diyerek, "Bak Hamdullah, Meşrutiyeti ilan ettik olmadı, Cumhuriyet'i getirdik yine olmadı. Bir de ciddiyeti denemeye ne dersin?" der.
Türk toplumunun çelişkisini, Türk aydınının batı ile doğu arasında bocalayan düşünsel yapısını çok iyi yakalamıştır.

"Türkiye'de aydın geçinenler, doğuya doğru giden bir geminin güvertesinde, batı yönünde koşarak batılılaştıklarını sanırlar" ifadesiyle çarpıcı bir vurgulama yapmıştır.
Bir tartışma ortamında yalnız diplomayı aydın olmanın bir ölçüsü sananlara, "Bu kadar cehalet ancak tahsille mümkün olur" sözü ile kimyalarını bozan bir cevap vermiştir.
Ülkemizdeki toplumsal duyarsızlığa, "Bu ülkede ilgililer bilgisiz, bilgililer ilgisiz" sözü ile belleklere de kazınacak bir vurgu yapmıştır.
Evinde yapılan bir arama esnasında Polis, duvarda duran Karl Marks portresini sorunca "rahmetli babam" der.
"İnsanoğlundaki zekâ, midyedeki inci gibidir, hepsinde bulunmaz" sözü ile sanki bugünlerin siyasi tartışmalarına gönderme yapmıştır.
Arkadaşları bu sözlerden hareketle "Sakallı Celal"i şöyle değerlendirirler:


Ahmet Haşim, "Celal'in söyledikleri, karanlık bir gecede çakan şimşekler gibiydi..."
Burhan Felek, "Nerede o irfan tarlası ki, Sakallı Celal'in fikirleri yeşerebilsin..."
Yusuf Ziya Ortaç, "Hiçbir şey onu bükemezdi. Yobazlığın karşısında Celal, sahiden celâllenirdi..."
Vedat Nedim Tör, "Bıraksalar, Kemalist ruhlu gençlik orduları yetiştirecekti..."
Haldun Taner ise, " Boşuna akıp giden bir pınar, ziyan olmuş bir değerdi..." der.
 

Dilhun

 
Katılım
20 Haz 2018
Hayat zor

Mustafa Kutlu
12 Eyl 2018, Çarşamba


Görüyorsunuz büyük ve kalabalık şehirlerde insanlar kasılmış yüzleri ve çatılmış kaşları ile oradan oraya koşturup duruyorlar. Nedir bu telaş, bu sıkıntı, bu korku.



Bunun umumi bir sebebi var: Para kazanmak. E, ne olacak para kazanınca? Kardeşim burası köy yeri değil; süt inekten, ekmek tahıldan, meyve bahçeden gelmiyor; sıkışınca yoklayıp yumurta devşireceğin kümes de yok. Para ele geçince zaruri ihtiyaçlar giderilecek. Ne olur, ne olmaz diyerek bir bankaya bir miktar yatırılacak. Sonra.
Sonrası elde kalana bağlı. Elde epeyce bir şey kalmışsa, ve bu azalacağına artıyorsa; bir yandan asık bir yüz–çatık kaş ile koşturacak; bir yandan da bu parayı ezmeye çalışacaksın. Nasıl?
Sen hiç gazete okumuyor, radyo dinlemiyor, televizyon seyretmiyor, caddeleri-vitrinleri dolduran mallara, reklamlara bakmıyor musun?

Sırtına ne giyeceğini eşine çocuklarına mevsimine göre hangi giysileri alacağını, bunlardan modası geçmiş olanları atacağını (en kestirme yol kapıcıya vermek); hangi mağazaları dolaşacağını, alış-verişin bir zevke dönüşmesi için neler yapacağını söylüyorlar, yazıyorlar, gösteriyorlar.
Defalarca, defalarca, defalarca. Gözüne sokarcasına, kafana kazırcasına. Sonra.
Sonra yemek faslı geliyor. Artık senin damak zevkine kalmış. Damak zevkin yoksa korkma, onu da öğrenirsin. Şehrin, semtin, beldenin, yakın yerlerin, memleketin, seyahat güzergâhlarının, gizli-saklı mekânların haritası çıkarılmıştır. Bunların takvimi, tasviri, inceden inceye tanıtımı yapılmaktadır. Gurme denilen uzman ve üstatlarımız vardır. Bunların tv. programları gazetelerde köşeleri vardır. Biraz bak, bir iki seyret gözün-gönlün açılsın. İnsanlar nasıl yemek yemeyi bir âyin haline getiriyorlar gör. Tadılmamış bir lezzeti tanıtmak için; bir seyyah, bir keşşaf gibi keşfettiğin mekânı eşe-dosta göstermek için üşenme, arabana atla adresini aldığın yere git. Pişman olmayacaksın.

Sırtımız pek, karnımız tok, şimdi ne yapacağız? Gece henüz başlıyor güzelim, âlemlere akacağız tabiatıyla.. Mekândan mekâna geçip kafayı bulacağız. İyicene kurtlarımızı dökeceğiz, sabaha doğru döneriz eve. Eğitim şart; eğlenmek şart üstü şart. Ev dedikse öyle sıradan bir yer düşünme. Seviyeli insanların oturduğu, kapısında korumalar olan, etrafı duvarlarla çevrili güvenilir bir site olmalı. Mümkünse geniş ve bakımlı bir bahçesi bulunmalı, bakarsın elli kişilik, yüz kişilik partiler verirsin. Bu kadar lükse gücün yetmiyorsa, yüzme havuzundan vazgeç, barbekü yerine dostların için mangal yak. Bak aslında bütün bunların bir de yurt dışı ayağı vardır. Demedi deme. İster Paris’ten giyin, ister tatilini Kanarya Adalarında geçir. Hadi oldu diyelim.
Yetmez anacım, yetmez. Bütün bunları parası olan her kıro yapabilir. Sen ne bileyim hobiler edinmelisin; tenis veya golf oynamalısın, su altı sporlarına, tarihi mekanlara takılmalısın, en azından bir iki koleksiyon yapmalısın. Resim falan.
Resimden anlamam. Dert değil cigerim. Başkalarının seni göreceği, medyada görüneceğin, toplumun tanıdığı biri ol yeter.
Yeme-içme-gezme-giysi o kadar önemli değil. Tanınmış biri olman lazım, şöhret yani.
Ne yapmalıyım? Bilmem. Siyasete soyun, bir film çek, bir sivil toplum kuruluşunun başına geç, akademik kariyer yap.
Uzun işler bunlar.
O zaman sık sık sevgili değiştir. Aldatmayı dene. Aldatmayı bilmiyorum.
Dert ettiğin şeye bak. Yahu bunun kitabı yazıldı be. On derste aldatma usulleri. Hayır hayır şunca yıllık karıma yapamam bunu, çocuklar ne der sonra.
Ay dayanamam sana, namus timsali kardeşim. Ama seni ne yapıp edip şöhrete kavuşturmamız lazım. Görünen, tanınan biri olmadıktan sonra ne yapsan boş, mânasız yani. Ee, beni böyle çaresiz mi bırakıyorsun? Çare var ama sen yanaşmıyorsun. Zor kardeşim, ötekiler neyse ne de, şu söhret işi zor.

Ne yapalım hayat böyle. Oyuna giren kol sallar. Peki hayat bu mu, başka bir yol yok mu? Var, öte dünya, hesap günü, helal haram, istersen onlardan konuşalım. Yok, yok kalsın. Ben şimdilik şunu bir deneyeyim, ötekine sonra bakarız. Bakarız da ecel var unutma. Ecel mi?
Yolda izde bir tanıdığa rastlıyor ve soruyorum:
— Ne var, ne yok? Nasılsın?
— Eh işte yuvarlanıp gidiyoruz.
Bir başkası:
— Ne olsun sürünüyoruz, diyor.
Anlaşılan bunlar parayı bulamamış. Yaşıyorlar ama buna yaşamak denmiyor. Peki ben ne yapacağım? Ulan aybaşına da çok var daha.
En iyisi bir bayiye uğrayıp bir loto doldurayım. Hayat zor.
 

evla

Gündüz yarasalarıyız biz.
Katılım
24 Eyl 2007
Paramız yok çok mutsuz hissediyor imojisini talep ediyorum.
 

Dilhun

 
Katılım
20 Haz 2018
Muhterem burda olaydı aynı dilekte bulunacaktı yine :"Tanrım, bir gün bütün insanlara istedikleri kadar para ver ki, asıl ihtiyaçlarının o olmadığını anlayabilsinler"
 

evla

Gündüz yarasalarıyız biz.
Katılım
24 Eyl 2007
Para neydi?

Param yok şak şak şak
Pulum yok şak şak şak
Malım mülküm olmasın ziyanı yok şarkısını söylerken bile tevbe çekeriz :)
 

Dilhun

 
Katılım
20 Haz 2018
Ayasofya Camii'ndeki skandal görüntüye tepkiler çığ gibi: Görevliler bu kadın dans ederken nereye bakıyordu?
Fatih Sultan Mehmed Han'ın emaneti, İstanbul'un Fethi'nin simgesi Ayasofya Camii'ndeki skandal görüntü kamuoyunda infiale neden oldu.

2019-01-05 22:37:
yeniakit.com.tr
Sosyal medyada Leyla Alaton'un gece saatlerinde olduğu belirterek paylaştığı Ayasofya Camii'ndeki skandal dans görüntüsü kamuoyunda infiale neden oldu. Kapalı olması gereken gece saatlerinde,Ayasofya Camii'nde dans yapan provokatör, vatandaşlardan kısa sürede büyük tepki topladı.

"Namaz kılanların üzerine üşüşen görevliler, bu kadın dans ederken nereye bakıyordu?"
Sosyal medyada skandala bir tepki de Tarihçi Yazar Mustafa Armağan'dan geldi. Armağan sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda "Fatih'in Müslümanlara emaneti olan Ulu Mabedde iki rekât namaz kılanların üzerine üşüşen güvenlik görevlileri bu kadın dans ederken nereye bakıyordu, merak ettim? #ayasofya" ifadelerinde bulundu ve sözlerine "Ve hakkında herhangi bir işlem yaptılar mı?" sorusunu ekledi.


"Leyla Alaton'a gece yarısı Ayasofya'nın kapılarını kim açtı?"
Armağan bir başka tweetinde Leyla Alaton'a gece yarısı Ayasofya'nın kapılarını kimin açtığını sorarak "Ayasofya Camii'nde skandal! Dans seyretmeye giden Leyla Alaton'a gece yarısı Ayasofya'nın kapılarını kim açtı? Namaza izin yok, soyunmaya ve dansa izin var öyle mi?" tepkisini dile getirdi.

"Aynı dansı Fener Rum Patrikhanesinde de yaptırabilirler miydi?"

'İslam'a yönelik bir hakaret' olduğunu dile getiren İlmi ve Fikri Araştırmalar Merkezi kurucusu Dr. İhsan Şenocak da Ayasofya Camii'ndeki skandala tepki göstererek aynı rezilliğin Fener Rum Patrikhanesi'nde izin verilip verilemeceğini sorarak "Ayasofya'da dans. İslama bundan daha ağır bir hakaret olur mu?! Bu millet,bunu yapanları da, yaptıranları da unutmayacaktır. Yetkiler aynı dansı Fener Rum Patrikhanesinde de yaptırabilirler miydi? "Mezarda kan terliyor babamın iskeleti; Ne yaptık,ne yaptılar mukaddes emaneti?" ifadesinde bulundu.

"Bu ne haddini bilmezlik!"
Ankara Büyükşehir Belediye eski Başkanı Melih Gökçek de skandala "Bu ne haddini bilmezlik, hadi Ayasofya'yı cami kabul etmiyorsun, senin kendi dinine de saygın yok mu? Utanmadan bale yapıyorsun. Seni Müslümanlar olarak kınıyoruz..." tepkisinde bulundu.
 

Dilhun

 
Katılım
20 Haz 2018
MURAT KUTLU
İslam dünyası batı karşısında neden geri kaldı

22 AĞUSTOS 2016


Doğunun batı medeniyeti karşısında geri kalması meselesi iki asrı geçen bir süredir İslam dünyası içinde tartışılan bir mevzudur. Hakikat payı olmakla beraber daha çok batının zorlamasıyla vücut bulan bu genel kabulleniş, Müslüman düşünürlerin çoğunu, gerilemenin sebeplerini araştırmaya mecbur bırakmış, sürekli olarak savunmacı bir psikolojiyle karşı tezlerini ifade etmelerine neden olmuştur. Bir zamanlar süper güç olarak kabul edilen Osmanlı Devletini de içine alarak yapılan, “doğunun batı karşısındaki gerileyişine” dair açıklamaların zamanla belli kalıplar halinde günümüze kadar geldiği biliniyor. Bu kalıplardan sıyrılamayıp kendi medeniyetini sürekli olarak savunmak durumunda kalmanın bir süre sonra Müslüman toplumlarda bir şahsiyet sorununa neden olabileceğini savunan aydınların ne kadar haklı olduklarını ancak zaman gösterecek. Nitekim gösteriyor da.
“Batı karşısında geri kalışımızın sebebi İslam’da değil Müslümanlarda”, “doğuda yaşanan kaosun sorumlusu bizden başkası değil”, “Müslümanlığı tam yaşamayışımızın cezasını çekiyoruz” gibi meseleyi açıklamaya yönelik ifadelerin acaba ne kadarı yerli bir duruş sergiliyor? Unutmayalım ki 19. yüzyılın ikinci yarısına kadar Osmanlı coğrafyasında, yukarıda sözü geçen tespitlerin hiçbirinin ulema cephesinde bir karşılığı yoktu sadece batı karşısında teknik konulardaki yetersizliğimize vurgu yapılıyordu. Batılı tarihçilerin, oryantalistlerin, misyoner ve arkeologların (ki Ortadoğu’ya gelen arkeologların neredeyse hepsi casus gibi çalışan, kendilerine verilen propaganda dâhil her türlü görevleri ifa eden kimselerdi) bu topraklardaki bilinçli faaliyetleri, duruşumuzu belirlemede önemli bir paya sahip. Eğer Avrupa merkezli bir tarih anlayışı ile rotamızı çizmekte ısrarcıysak bu duruş bir süre daha böyle devam edecek gibi görünüyor.
1966 yılında üç önemli ilim adamı ile yapılan bir röportaj, neden geri kaldık sorusuna ilişkin cevaplardan oluşuyor. Bu üç isim: Prof. Mümtaz Turhan, Prof. Zeki Velidi Togan ve Prof. Halil İnalcık. Sırasıyla hocaların düşüncesi şöyle:


Prof. Mümtaz Turhan: Bu meseleye Osmanlı Devletinin çöküşü üzerinden bakan hoca, geri kalış sebepleri içeresinde; idari mekanizmada gevşeme, orduda disiplinin bozulması, ticaret yollarının değişmesi, değerli madenlerin keşifler yoluyla kıta Avrupa’sına getirilmesi, buna mukabil gümüş paranın değerinin düşmesiyle oluşan iktisadi buhran, zirai, ticari faaliyetlerde, dini ve kültürel müesseselerde gerileme gibi birçok gelişmeyi art arda sıralıyor. Ancak saydığı bu sebeplerin birer klişe olduğunu söylemekten imtina etmiyor. Meselenin tam olarak aydınlatılabilmesi için daha derinlere inmenin, daha başka ve aslî faktörler aramanın gerektiğine inanıyor. Maarif müesseslerinin garpta vukua gelen tedrici gelişmeyi takip edecek bir seviye ve mahiyette olmayışını en büyük handikap olarak gören hoca, batıda yaşanan değişim ve gelişimin tekniğe inkılap edinceye kadar Osmanlı’nın dikkatini çekmediğini belirtiyor.
Hocaya göre bu değişim sadece bir bilgi ve malumat birikmesinden ibaret değil. Bunun yanında insanın görüşünde, düşüncesinde derin inkılaplar meydana getiren bir zihniyet değişmesi aynı zamanda. Şu halde bizim modernleşebilmemiz için batının gittiği yoldan gitmek, onun hareket tarzını benimsemekten başka çare yoktur. Batı ile işbirliği, batıdan almak mecburiyetinde olduğumuz şeylerin iktibası ve orada meydana gelen gelişmeleri takip etmek bizim için bir zorunluluktur. Prof. Mümtaz Turhan, son model bir makineyi, yeni keşfedilmiş bir ilacı veya Paris modası bir elbiseyi almanın batıdaki gelişmeleri takip anlamına gelmediğini belirterek, modernleşmeyi sadece sanayileşmeye bağlamanın ya da iktisadi yatırımlara inhisar ettirmenin meseleyi basitleştirme anlamına geldiğini düşünüyor. Hoca Batıda sanayileşme hareketi başladığı zaman Avrupa memleketlerinde ilim, fikir, sanat, teknik ve idari müessesleriyle dört başı mamur bir cemiyetin olduğunu ancak böyle bir zeminde endüstrileşme hareketlerinin başlayabileceğini ifade ediyor. Ona göre modernleşmeyi bu içtimai ve kültürel şartlar ortamında mütalaa etmeye çalışmadıkça muvaffak olmaya imkân yoktur.
Peki, Prof. Mümtazın Turhan hocanın memleketimizin modernleşebilmesi ya da batıyı yakalaması adına teklifi nedir? Şöyle sıralıyor hoca; İlmi bilgiler ve ilim zihniyetiyle mücehhez elemanlardan teşekkül etmiş, rasyonel hareket eden, tesirli bir idare sistemi, memleketin hakiki ihtiyaçlarına uygun, kalkınma için zaruri ilim ve teknik adamlarını yetiştirebilen bir maarif teşkilatı, birinci sınıf ilim, teknik adamlarından, bunların yardımcılarından, sevk ve idareye memur müdürlerden ve müteşebbis iş adamlarından teşekkül etmiş bir kadro, memleketin problemlerini görüp halledebilen hakiki ilim ve araştırma müesseseleri, enstitüleri kurmak, dışarda bol miktarda ilim ve teknik adamları yetiştirmek, yetişenleri memlekete celp etmek ve burada tutmak, kalkınma, modernleşme bakımından faydalanmaya yönelmiş bir yatırımdan daha karlı daha iktisadi bir yatırım olamayacağını unutmamak, cemiyetin diğer müesseselerini bunlarla iş birliği edebilecek bir şekilde ıslah etmek ve mevzuatı bu gayelere göre ayarlamak.
Prof. Zeki Velidi Togan: Batıda Asya ülkelerinin geriliği ile ilgili ortaya atılan fikirleri üç noktada toplayan hoca bunları şöyle özetliyor. Birinci olarak Batı Hristiyan dünyası, geri kalmanın en önemli sebebi olarak İslamiyet’i görüyor. İkinci nokta, onlara göre şark topluluklarının ırki olarak gelişmemiş olmaları geri kalmanın bir başka sebebi. Üçüncü husus ise şark milletinin yapıcı ve geliştirici olmaktan çok tahrip edici bir yapıya sahip olması. Bu iddiaların hepsinin akıl dışı olduğunu tek tek ispat etmeye çalışan Togan, İslam coğrafyasının batı karşısında gerilemesini büyük oranda iktisadi sebeplere bağlamakta. Akdeniz’den Bağdat, Tebriz, Rey, Nişabur, Maveraünnehir yolu ile Pekin’e ulaşan yol üzerinde büyük bir servet yığılıyor, medeniyet inkişaf ediyordu. Bu yollar Türklerin elinde idi lakin coğrafi keşifler Asya’nın kaderini olumsuz yönde değiştirmişti. Hocaya göre bu tarihten sonra dünyanın yeni düzeni doğuda değil batıda yazılacaktı.
Prof. Halil İnalcık: İnalcık Hoca modern cemiyetin vasıflarını kısaca beş maddede topluyor:
  • Hayat standardı, ferdi tüketim nispeti ve fert başına gelir miktarı yüksektir.
  • Emek karşılığı üretim nispeti azamiye çıkarılmış, buna karşı lüzumsuz emek ve servet israfı asgariye indirilmiştir.
  • İş bölümü ve sosyal farklılaşma azami seviyeye vardığı gibi sınıflar arasında birinden diğerine geçme en yüksek derecededir. Haberleşme, okuma yazma oranı azami seviyededir.
  • İlmî teknoloji bütün üretim kollarına hâkimdir. İnsan ve hayvan gücü yerine tabiat kuvvetlerinin istismarı gelmiştir.
  • İktisadî, siyasi, içtimaî ve ilmî araştırma metodunu kullanarak bütün meselelerini çözebilme kudretine inanılır, insan hayatını maveraî kuvvetlerin değil tabii kanunların idare ettiği kabul edilmiş, insan zekâsı ve iradesinin onun ferdî ve içtimaî kaderini değiştirebildiğine iman edilmiştir.
Hoca bunun karşısında “geleneksel” cemiyette, ilk ihtiyaçların tatminiyle sınırlanmış basit bir yaşama tarzı, üretim nispetinin düşüklüğü ve yetersiz gelir artışı gibi hususlara dikkat çekiyor. Ona göre modern batı medeniyetinin doğmasında, Rönesans ve Reform kadar Hristiyanlığın ve diğer Ortaçağ müesseselerinin de etkisinin olduğu aşikâr. Batı medeniyetinden bazı unsurlar alınabilir hatta buradan yola çıkarak daha ileri bir medeniyette yaratılabilir lakin netice hiçbir zaman bir batı medeniyeti olamaz. Bunun için başka kültürler kendi öz tarihi kıymetleri üzerinden bir medeniyet yaratmalıdırlar. Batıyı körü körüne taklit; şekilsiz kitleler, soysuzlaşmış ve hatta bazı hallerde barbarlaşmış sürüler meydana getirir. Japonya modernleşme çağına girdiği zaman 1868’de dil ve kültür birliğine ulaşmış milli bir devlet karakterine sahipti. Türkiye’de bu ancak 1923 yılında gerçekleşmişti.
 

Dilhun

 
Katılım
20 Haz 2018
Bu defa bir köşe yazısından önemli gördüğüm tesbitleri paylaşmak istiyorum.Malumunuz çok uzun diye okunmuyor .

Modern insanın paradoksu - Bengül Güngörmez

*Yürümeyi yürüyen merdivenlerle, yürüyen bantlar ve asansörlerle neredeyse hayatından çıkarmıştır. Merdivenle bir yere çıkmayı ya da yürüyerek bir yere gitmeyi çoğu insan vakit kaybı görür. Halbuki aynı insan yüksek meblağlar ödediği spor salonlarında koşu bandında hareket edebilmek için bir sürü vaktini ve parasını harcar.


*Arkadaşlarımızla saatlerce hızla mesajlaşıyoruz ama gerçek bir dostluğun, gerçek bir sohbetin hayatımızda pek bir izi yok. Kaçımız sıkıcı kış gecelerinde bir evde toplanıp çay bardaklarının şıkırtısıyla hakiki bir sohbete dahil olabiliyoruz?

*Modern çağın en önemli sorunu mana kaybıdır. Mana kaybı aynı zamanda bir varoluş krizidir. Modern insan son derece gelişmiş haritaları ve pusulaları ile gerçekte nereye gideceğini bilmez. Hep yönlendirmeye ihtiyaç duyar. Doğaya akın edişi, medya, tv, oyun, internet bağımlılığı, estetik takıntısı mana kaybının tezahürleridir.
 

Dilhun

 
Katılım
20 Haz 2018
Bu defa bir köşe yazısından önemli gördüğüm tesbitleri paylaşmak istiyorum.Malumunuz çok uzun diye okunmuyor .

Modern insanın paradoksu - Bengül Güngörmez

*Yürümeyi yürüyen merdivenlerle, yürüyen bantlar ve asansörlerle neredeyse hayatından çıkarmıştır. Merdivenle bir yere çıkmayı ya da yürüyerek bir yere gitmeyi çoğu insan vakit kaybı görür. Halbuki aynı insan yüksek meblağlar ödediği spor salonlarında koşu bandında hareket edebilmek için bir sürü vaktini ve parasını harcar.


*Arkadaşlarımızla saatlerce hızla mesajlaşıyoruz ama gerçek bir dostluğun, gerçek bir sohbetin hayatımızda pek bir izi yok. Kaçımız sıkıcı kış gecelerinde bir evde toplanıp çay bardaklarının şıkırtısıyla hakiki bir sohbete dahil olabiliyoruz?

*Modern çağın en önemli sorunu mana kaybıdır. Mana kaybı aynı zamanda bir varoluş krizidir. Modern insan son derece gelişmiş haritaları ve pusulaları ile gerçekte nereye gideceğini bilmez. Hep yönlendirmeye ihtiyaç duyar. Doğaya akın edişi, medya, tv, oyun, internet bağımlılığı, estetik takıntısı mana kaybının tezahürleridir.
 

Dilhun

 
Katılım
20 Haz 2018

Bu, hayran kalınası nasıl bir inceliktir.Sen yüreğini,evinin kapılarını misafirlere aç ,binbir zahmetle yemekler hazırla ve şöyle düşün:
"Misafirim oldunuz, benim sevap kazanmam için zahmet edip yol yürüdünüz, yemek yerken dişlerinizi yordunuz, bu da sizin dişinizin kirası olsun" diyerek hediye hediye et:)