Kurşun

Katılım
12 Şub 2006
#1
Bir keresinde suya gömdüler beni. Aylardan eylüldü yine. Çok üşüdüm. Halbuki sıcak olur buranın denizi demişlerdi. Saat de çok geç değildi, bilemedin üç çeyrek. Zamanı üç-altı-dokuz-onikiye böldüğüm günlerdi. Onbeş dakika geç battım. Denizin dibi bulanıktı. Hemen bir kum tepesi buldum. Acil durumlarda bunu yapmayı öğrenmiştim. Ellerimle oydum kumları, yuvarlak bir yuva yaptım. İçine girdim, o zaman ısındım biraz. Orada ne kadar kaldım hatırlamıyorum.

- Anlamıyorum seni

Ben de anlamadım. Kendime geldiğimde, kaldırımda oturuyordum. Anımsadığım ilk detay bu. Elimde bir telefon, boş gözlerle etrafıma bakarken arkamdan telaşlı bir ses bağırdı:
“Kapatıyoruz bayan”. İrkilerek doğruldum, öne doğru birkaç adım attım. Büyük demir bir kapının önce gıcırdamasını, sonra gürültüyle ardımca kapanmasını duydum. Kapının önüne bir kitap bırakmışlardı. Önsözünde şunlar yazılıydı:

*Bu kitapta anlatılanların hepsi gerçektir ya da tam tersi tamamen kurgudur.
*Bu kitapta adı geçen kişi-kurum-kuruluşlar örneklemeler üzerine kurulmuş olup abartmalar gerçektir.
*Bu kitapta anlatılanların hepsi ne istiyorsanız odur.
*Bu kitapta anlatılanların hepsi deneysel yaşadığını fark eden bir kadının kurgusal çalışma örneklerinin hayatına yansıyan gerçekleridir.
*Ya da tam tersidir, kimbilir…
* Bu bir kitap değildir

Artık elimde bir telefon bir kitap vardı. Sokakta koşuşturan insanlara baktım. Saçları uzun, kısa, kıvırcık, sarı, toplu, tokalı, ortadan ayrık, örük, beyazlaşmış, yok, lüle ve milyarlarca çeşitti. Ama hepsinin yüzleri aynıydı. Bu çok tuhafıma gitti. İfadeleri farklı olsa da yüzleri aynıydı. Mesela kaşları çatık bir kadının yüzüyle, sevgilisiyle güle oynaya yürüyen genç bir çocuğun gülümseyen yüzü aynı zamanda sevgilisinin aşık bakışlı yüzüydü. Bir an için parmaklarımla kendi yüzümü yokladım. Bilmiyorum, ürperdim sanırım. Yürümeye başladım, hem yürüyor hem yüzüme dokunuyordum. Geçtiğim caddelerdeki insanların bana doğru dehşete kapılarak baktıklarını gördüm. Bana bakıp kendi yüzlerine dokunmaya başladılar. Bir süre sonra herkesin ama herkesin parmakları yüzlerinde geziyordu. Korkunç tuhaf bir tabloydu. Hemen çektim ellerimi yüzümden. Göğe doğru gürlemeye benzer bir “ohh” sesi yükseldi toz bulutuyla birlikte. Çünkü insanlar koşmaya başladı. Öyle hızlandılar ki, toz bulutundan göz gözü görmez oldu. Yürüyemedim daha fazla, kedi gözüne benzer bir dükkan gördüm, hemen daldım içeri. Dükkan sahibinin kucağındaki kedi yavaşça yere atladı, bacaklarıma sürtünmeye başladı. Ben ne diyeceğimi şaşırdım, niye oraya girdiğimi anlatamadım, galiba hatırlayamıyordum. Dükkanın ortasından küçük bir tren hattı geçiyordu. Dükkan sahibi ucu kıvrık bir bilet verdi bana. Tek kişilik, gidiş dönüş olduğunu söyledi. Ama bunu söylerken sesinin çıkmadığını ve yüzünün olmadığını fark ettim. Yine de sanki bakışlarını görür gibiydim, elleriyle saçlarıma dokundu, gülümsediğini hissettim. Bana sunduğu sıcaklığı içtim. Çok emindi geri döneceğimden, çabuk gel ama acele etme dedi. Huzurlandım. Kedi çoktan ahşap bir kitaplığın ilk rafında kıvrılıp uykuya dalmıştı.

- Ne kadar zaman önceydi?

- Tam olarak bilmiyorum, eylül gibi olabilir.

- Ne vardı dükkanın içinde?

Güzeldi işte güzel. İnci dizimli yirmiüç tane gözbebeği parıldıyordu bir köşede. Tavandan yere sallandırılmış irili ufaklı yüze yakın çini gaz lambasından lavanta, yasemin, papatya ve kekik kokuları yayılıyordu. Diğer gördüklerimi tarif edemiyorum, birbirine karışıyor.

- Sonra ne oldu, ne zaman döndün?

Emin değilim ama sanırım kurşunu bulduğum gün döndüm. Hava güneşliydi. Bahçede yere bakarak yürüyordum. Aslında bu davranışımı alışkanlık olarak algılama. Uzun zaman oldu kurtulalı çünkü. Gençlik yıllarımda buna sebep olan kişiden kurtulmam kadar zor olduğunu belirtmem lazım. Belki şöyle açıklanabilir: Benim parke taşlarına bakarak yürümem, birinin bir başkasının doğal bedensel hareketleri üzerinde hakimiyet elde etmek için kurduğu baskı ve o bir başkasının buna teslim oluşunun bir yansımasıydı. Hakkım galiba, onun bana verdiği kadardı. Net bir görüntü elde etmek istersen, faşizm olarak adlandırabilirsin. O biri yokken dahi, diğerlerinin eğreti bakışlarına maruz kalacağını bile bile, bedeninin insançevresinebakarakyürür “doğal” davranışını yok sayıp, aksi yönde hareket etmeni başka türlü nasıl açıklayabilirsin? Kaynağına kıskançlık diyorlar ama şimdi bunun yalan olduğunu görüyorsun. *“Eğer bir yalan, uzun bir süre yeterince tekrarlanırsa, sonunda o yalan bir gerçekmiş gibi algılanır” Yüceltilecek bir nokta görebiliyor musun? İrade, diğerlerini/değerlerini yok sayış, çoğunluğu reddediş, yaradılışa aykırı davranış, marjinal yaklaşım … Çünkü ben göremiyorum. Doğana ters bu eylemin bir başkasının elinden senin üzerinde gerçekleşmiş olması, korkunç derecede aşağılayıcı ve bir o kadar da ilik emici.

- Kurşunu nerede buldun?

Rüzgar saçlarımı havalandırıp yüzüme yapıştırdı, ben sağa döndüm. Orada yerde duruyordu. Altın rengine çarpan ışık gözümü yaktı. Eğilip avucuma aldım. Belki bir vida olabilir diye düşündüm ya da araba aksamı. Çok anlamam çünkü. Ağırdı. “Dokuz milimetrelik bir tabancadan atılmış. Dokuz milimetrelik tabancanın çekirdeği olmaz”. Kurşunun üzerindeki çiziklere bakarken, bunları duydum. İlk defa bir kurşun tutuyordum. Orada öylece durup, bir kahramanlık destanı yazacak kadar uzunca bir süre kurşuna baktım. Bütün köşelerini, çizgilerini, yassılaşmış ucunu, üzerindeki çentikleri çoktan ezberlemiştim. Söylemeliyim, sanki hipnotize olmuş gibiydim. Sonra uzaktaki bir incir ağacının gölgesinde uyuklayan dükkan sahibinin kedisini gördüm. Gözlerime değen bakışı tanıdım. Arkama dönüp, güvenlik kulübesindeki yetkiliye doğru ilerledim. Yüzü, artık o çok tanıdığım yüzlerden biriydi. Avucumu uzatıp, kurşunu ona verdim.

- Neden saklamadın?
- Bana ait değildi çünkü.


* Dr. Joseph Goebbels
 

Konuyu şu anda okuyanlar : (Users: 1, Guests: 0)

Giriş yap