makaleler

evla

Gündüz yarasalarıyız biz.
Daha doğarken ölüyorum ey talib! - Dücane CÜNDİOĞLU

Burada ve şimdi.... Çağdaş'ın iki ayağı. Çağdaşlığın... Mekân ve zaman... yani bugün... şimdi... şu an...

VE geçmiş... hani o şımarık şimdi'nin memelerini emdiği şefkatli anne!

Ve tarih... ve gelenek...

Gözlerim kapalı asırlardır içinde neşeyle devindiğim rahim.

* * *
1 Ocak 2011...

Kafamla gövdemi bitiştirmek için çırpınıyorum.

21. asır. Çağdaş bilim... çağdaş sanat... çağdaş yaşam...

Anlamaya, kavramaya, özümsemeye çalışıyorum. Özümsemeye, yani düşünmenin hakkını vermeye...

Gelip geçici olanda gelip geçemeyecek olanı görmeyi istemek mi bütün suçum, bilemiyorum.

Şimdi, gövdemin üzerine yıkılmış. Zaman zaman nefes alamıyorum. Aldırmıyor.

VE buradayım. Burada ruhumla olmama izin vermemekte direten bir şimdi'nin baskısı altında. Çağın. Çağdaşın. Çağdaşlığın.

Bedenim belki şimdi'nin elinde, ve fakat asırlarca ruhumu ondan uzak tutmayı başardığım için övünmeli miyim?

* * *
Ruhum geçmişte. Zihnim... bilincim... kavrayışım...

Düşünürken adım adım geriliyorum; yüzlerce asır öncesine gitmezsem, değil düşünmek, hissedemiyorum bile.

Benim cezam bu işte! Kafamla gövdemi bitiştirmek zorundayım; bedenimle ruhumu... geçmişle şimdiyi...

Ben'le ötekisini...

* * *
Ne yaman bir çelişki! Çoğunluk nazarında, 'ben' geçmiş, 'o' şimdi. O, yani öteki...

Benim ötekimse şimdi. Çarşı. Yaşam. Toplum.

Sevimsiz bir zamir: Onlar.

Ben ve onlar...

Geçmiş ve şimdi ve gelecek...

Aman yarabbî, benim bir değil, hiç geleceğim yok!

Paramparçayım.

Başım bir yanda, gövdem bir yanda.

* * *
Geçmiş ile şimdi'yi birbirini ezmeden yanyana getirmek kabil mi?

Ben'i ne yapıp edip şimdinin beni hâline getirmek? Kafasıyla ve gövdesiyle. Ruhuyla ve bedeniyle.

Ama bir koşulla. Asırlardır kendisini emziren anacığını incitmeden... geçmişi tekmelemeden... şımarmadan... ustalara hürmeti elden bırakmadan... aidiyetlerini inkâr etmeden.

Eskilerin tabiriyle, vâkıf ve nâfiz bir surette.

* * *
Düşüncede de, sanatta da bu ikilikten kurtulmak çok güç. Yaşamın temel gereksinimleri nedense birleşmeye/kavuşmaya ancak yamacılığın kucağında olmak koşuluyla izin verir.

Yamacılık... eklektisizmin Türkçesi. Sahteciliğin... göz boyamacılığın...

Geçmiş'le şimdinin, geleneksel ile çağdaş olanın gözkamaştırıcı birlikteliğini ne zaman görsel olarak örneklemek istesem hemen zihnime üç mekân gelir. Üç radikal teşebbüs. Üç muhteşem yapı. Hem de üç başşehirde.

Paris, Berlin, Viyana.

* * *
1. Paris

1989'da Louvre'un ana avlusuna (Champs-Élysées ekseninde) Çin asıllı mimar Ieoh Ming Pei tarafından yerleştirilen bir prizma, bir çelik-cam piramid.

Bu piramid Paris'in yeni sembolü. Eyfel çoktan 'geçmiş' oldu. Paris'in 'şimdi'si Louvre'un ana avlusunda yirmi yıldan beridir ziyaretçilerini hoşâmedi ediyor. Eyfel bir oldu-bitti idi, gözler ona zorla alıştı. Gözünüzü kaçıramazsınız, bir zorbadır Eyfel. Oysa piramid mütevazı bir davettir. Korkmazsınız, seversiniz.

Dünyanın en saygın müzesine mi girmek istiyorsunuz, çaresiz bir şimdi'nin içinden geçmek zorundasınız, bir başyapıtın içinden... bir prizmanın içinden...

2. Berlin

1894 tarihli ünlü Reichstags (Parlamento) binasının tepesinde şimdi bir çelik-cam kubbe alıyor. 1999'da bir İngiliz mimar, Sir Norman Foster tarafından tasarlandı.

Bir başyapıttır. Her şeyiyle. Şimdi ile geçmişi birbirini ezmeden biraraya getiren en esaslı girişimlerden biri. Şeffaf bir kubbe. Panteon'da olduğu gibi onun da tepesi açık bırakılmış.

Reichstags sadece Alman siyasî bilincinin tarihini özetlemekle kalmaz, kafasıyla gövdesini de bir araya getirir. Ne ki zorla. Yenilmiş bir ulusun mahcub edasıyla.

3. Viyana

Café Landtmann. Viyana'nın en gözde cafe-restaurant'larından biri. Zarif ve nazik. Bir tarafında Burgtheater, bir tarafında Rathaus, Viyana'nın gözbebeği. Romy Schneider'ın cafesi. Freud da çok severmiş.

Hawelka'nın tam karşıtı. Hawelka ne kadar salaş ve doğal ise, Café Landtmann o kadar asil ve seçkin görünür. Bu yüzden kahvehane değil, café.

Görmek gerek, birkaç yıldır önünde nefis bir kış bahçesi var. Yanısıra yazlığı da. Yapımı 2006'da başladı, 2007'de bitti. Mimarı Manfred Wehdorn.

Yine cam-çelik konstrüksiyon. Yazlık bahçede ahşap malzeme katkısıyla dengelenmiş.

* * *
Her üç yapıda da geçmiş ve şimdi birarada. Hem klasik, hem modern. Hem dün, hem bugün. Çelişkinin hası. Çelişkinin ve ahengin. Çünkü cam ve çelik. Nazarımda stilize edilmiş çağdaş rustika.

Taş, tuğla ve ahşap geçmiş. Cam ve çelikse şimdi.

* * *
Bana ne yapmak istediğimi soruyorsun ey talib, yılın ilk günü, söyleyeyim o hâlde:

Kafamla gövdemi birleştirmeye çalışıyorum. Ruhumla bedenimi. Aklımla gönlümü. Yani geçmiş'le şimdiyi... düşünce'yle sanatı... bilgi'yle inancı... hâsılı medrese'yle tekkeyi.

Beni bende, seni sende bilmeye çalışıyorum. Seni kazanırken bu sefer kendimi kaybediyorum.

Anlamıyor musun, daha doğarken ölüyorum ey talib!
 
Moderatör tarafında düzenlendi:

mehmet baki

Çok Önemli Parti yani ÇÖPün daimi şefi.
"Ehl-i Sünnet kaynaklarında Muaviye’ye zalim, bâğî (meşru devlet başkanına isyan eden) ve fâsık diyen Sünni âlimler vardır. Ben ise yalnızca şunu söyledim: “Muâviye’yi sevmem, ama ona sövmem”.

Bu konuda sağlam kaynaklara dayalı çok şey yazabilirim, ama ümmetin birliğe ekmek ve su kadar muhtaç oldukları bir zamanda bu konuyu uzatmak istemem, aklı az, vicdanı arızalı adamlar bana çamur atmasalar bu kadarını bile yazmaya elim varmaz.

Buhari ve Müslim dâhil sahih hadis kitaplarında yer alan “Peygamberimiz’in (s.a.) ahiretteki havuzu” ile ilgili hadiste, bazı kimselerin havuza gelmelerine engel oluyorlar, Peygamberimiz “Ya Rabbi bunlar benim ashabım!” deyince kendisine şu cevap veriliyor: “Senden sonra ne olmayacak şeyler yaptıklarını sen bilmiyorsun!”.

Muaviye’nin ve Hz. Hasan’a söz verdiği halde cayıp saltanata getirdiği oğlu Yezid’in, Peygamberimiz’in sevgilisi Ehl-i Beyt’e yaptıklarını bilenler bu ikiliyi sevmezlerse “ashabı sevmemekle ve onlara dil uzatmakla” itham edilemezler. Benim Ehl-i Beyt’e ve ashaba saygım ve sevgim tartışma götürmez, ashap hakkındaki övücü sözlerin istisnaları olabileceğini yukarıdaki hadis de gösteriyor. Tekrar edeyim: Ben Hz. Ali’yi, Hz. Talha’yı, Hz. Zübeyr’i, Hz. Aişe’yi, Muhacir ve Ensar bütün ashabı seviyorum; haksız suçlama ve bahanelerle ona savaş açan, yıllarca söven ve sövdüren şahsı sevmiyorum. "


bu laflar kime ait? hocaların hocası(!) hayreddin karamana. bu hocaların hocasının hocası kim acaba?! sevmezmiş ama sövmezmiş güya. havuzun başına gelinmesine engel olunanlardan bahsederek hz.muaviye'yi (r.a) o muameleye tabii kalanlar arasında göstermekte ne oluyor? canına yandığımın yerinde işine gelince hadislere müracaat et -ki tahrif ederek oluyor bu da- işine gelmeyince hadise zayıf de "yok şurası mütevatir" değil diye konuş. Allah'tan kork hayreddin karaman! hadis-i şerifi doğru naklet. kırptığın kısımları da yaz. yaz ki -zımnen- neyi kasd ettiğin belli olsun. cesur ol! "daha çok şey yazarım ama yazmıyorum" diyerek aba altından soba gösterme! hadisin kırpılan kısmındaki havzın başından yüzgeri ettirilenler dinden dönenler mi değil mi onu söyle? behey iftiracı, yalancı. hem öyle yalancı, öyle sinsi ki mezkur hadisi keserek aktarması bir yalan, "muaviyeyi sevmem ama ona sövmem" dedikten sonra birlik dirlik deyip havuzun başından yüzgeri edilenlerin arasına hz. muaviye'yi (r.a) isim dahi zikretmeden dahil etmesi bir yalan. bu uslub sinsi uslub... kendisine kaçacak delik bırakmak için kurgulanmış uslub. her seferinde aynı şey: "ben demiyorum, diyenler var. ben diyenlerin dediklerini naklediyorum"

aklı az, vicdanı az diyor kendisine -güya- çamur atanlara. behey akıl ve vicdandan mahrum! "çamur atmasalar bu kadarını bile yazmaya elim varmaz" demekle kasdının ne olduğu naklettiğin hadisin kırptığın devamından malum. bre kitab yüklü mahluk! bre yürüyen kütübhane! akıl ve vicdan sahibi olmuş olsan şu lafları edebilir miydin? o yüklendiğin kitablardan insaf ve vicdan nedir öğrenemedin mi? sen şimdi hz. muaviye'ye (r.a.) sövmemiş oldun değil mi? ama doğru -aklınca- sövmedin -haşa- zımnen cehenneme soktun zaten! yazıklar olsun!

devlet reisi "güncelleme" desin, danışmanı olan güya hocaların hocası sahabeye sövsün, vaktinde içişlerinin başına getirileni "peygamber -haşa- kibir yapmıştı ama biz yapmayacağız" desin, bir başkası "bakara makara" desin, diyanet mutezileden geçilmesin, ilahiyatçı ayeti atalım desin, diğer ilahiyatçı islam ötekileştirir desin, bir diğeri kader yok desin, biri cart desin öbürü curt desin.... nedir bu kepazelik ayol?!! çıkın ve adam gibi ben mutezileyim, ben şiayım, ben mezhepsizim, ben şuyum, ben buyum deyin! ehl-i sünnetim deyipte ehl-i sünnetin yoluna diken serpmekte ne oluyor?! müslümanların itikadı ile oynamak cüretini nasıl gösterebiliyor bu densizler?! bunlara kim yol veriyor?! bu vicdan ve insaf fukarasına yeni şafakta nasıl senelerdir yazı yazdırılıyor?! düşünce özgürlüğüyse şayet alınız bir muhalifi bünyenize de samimiyetinizi görelim?! devlet reisine "gık" demenin yasak olduğu ama sahabeye sövmenin düşünce özgürlüğü, ilim diye yaftalandığı bir mahfil midir yeni şafak? yeni şafak'ın mukaddesaddan anladığı nedir acaba? "ehl-i sünnet itidalli olmaktır" diyen ismail kılıçarslan ne diyecek acaba? ya yusuf kaplan, ömer lekesiz, hasan öztürk, salih tuna, kemal öztürk ve diğerleri. hz. muaviye (r.a.) meselesi turnosol kağıdı hükmündedir. bakalım yeni şafakta kimler ses çıkaracak.

bu yazı yeni şafakı yakar! orada yazıp ses etmeyenleri de yakar! hayır cehennemi kasd etmiyorum. açık ve net diyorum gayretullaha dokunana dokunmayanlar belaya müptela olur. ama er ama geç.

vesselam!
 

evla

Gündüz yarasalarıyız biz.
Ayrık otu gibiler bitmediler bir türlü.resi cumhurun "yenileme"(girişimi kimsenin unutmaması gerekir) çalışmasının başka versiyonları.Lağım ağızlılar gül kokusundan ne anlarlar.
 

Dilhun

Divân Üyesi
Haydi Bismillah deyip ilk makaleyi Klasik edebiyattan bırakayım.Mütalaadan sonra her hafta muhtelif konularda makaleler paylaşalım:)

En kötü ihtimalle günlük 2 sayfadan haftalık bir makale bitirebilir istişarede bulunabiliriz.
 

Ekli dosyalar

UluğBey

Divân Üyesi
Hoca diyecek söz bırakmamış Dilhun. Detaylı olarak altını çize çize okumasam da makaleyi okudum. Fakat ne yazsam bilemedim. Divan edebiyatı şairlerinin hayal dünyaları zirve noktada. Yer yüzünde bu kadar geniş bir hayal alemi sunan başka bir şiir alemi var mıdır bilmiyorum.

Gözyaşı denilince Fuzuli nin su kasidesindeki

"kim bu denlü dutuşan odlara kılmaz çare su" deyişi aklıma geldi. Bir de kanlı göz yaşı durumu var. Bununla ilgili de birçok şair düşüncelerini ifade etmiş.

Günümüzde insanlar ekonomik sıkıntılar içinde iken - iş ararken - bu şekilde hayal kuralabilir mi? Maslow un ihtiyaçlar hiyerarşisinde henüz ilk basamakta insanlar. Eski dönem şairleri birkaç basamak yukarıda olduklarından olsa gerek sanat ile hem hal olmuşlar.

Selamlar.
 

mehmet baki

Çok Önemli Parti yani ÇÖPün daimi şefi.
Hoca diyecek söz bırakmamış Dilhun. Detaylı olarak altını çize çize okumasam da makaleyi okudum. Fakat ne yazsam bilemedim. Divan edebiyatı şairlerinin hayal dünyaları zirve noktada. Yer yüzünde bu kadar geniş bir hayal alemi sunan başka bir şiir alemi var mıdır bilmiyorum.

Gözyaşı denilince Fuzuli nin su kasidesindeki

"kim bu denlü dutuşan odlara kılmaz çare su" deyişi aklıma geldi. Bir de kanlı göz yaşı durumu var. Bununla ilgili de birçok şair düşüncelerini ifade etmiş.

Günümüzde insanlar ekonomik sıkıntılar içinde iken - iş ararken - bu şekilde hayal kuralabilir mi? Maslow un ihtiyaçlar hiyerarşisinde henüz ilk basamakta insanlar. Eski dönem şairleri birkaç basamak yukarıda olduklarından olsa gerek sanat ile hem hal olmuşlar.

Selamlar.
ve aleyküm selam.

maslowun tasnifi üzerine düşünüyordum bende. tevafuk oldu senin dediklerin. sahici bir tasnif mi acaba maslowun tasnifi? nabi mesela görmüşüz redifli gazelinde (gazel oluyor değil mi?) maslowun tasnifince ilk basamakları idrak ediyordu ama hasıl olana bak. makalede dahi var mezkur gazelin makale ile alakalı beyiti. tabii divan edebiyatını ladini edebiyat kabul etmiyorsak şayet (ki ben etmiyorum) şu halde o edebiyatın hasılasını "el karda gönül yarda" fehvasından beri düşünmemek lazım geliyor galiba.
 

UluğBey

Divân Üyesi
ve aleyküm selam.

maslowun tasnifi üzerine düşünüyordum bende. tevafuk oldu senin dediklerin. sahici bir tasnif mi acaba maslowun tasnifi? nabi mesela görmüşüz redifli gazelinde (gazel oluyor değil mi?) maslowun tasnifince ilk basamakları idrak ediyordu ama hasıl olana bak. makalede dahi var mezkur gazelin makale ile alakalı beyiti. tabii divan edebiyatını ladini edebiyat kabul etmiyorsak şayet (ki ben etmiyorum) şu halde o edebiyatın hasılasını "el karda gönül yarda" fehvasından beri düşünmemek lazım geliyor galiba.

Divan edebiyatı bize öğretilirken hatta gazel in tanımı yapılırken "din dışı" ifadesi genelde eklenir. Hatta Hoca Dehhani yi divan edebiyatının ilk şairi yapan şey din dışı şiirler yazması diye yazılır kitaplarda. Açıkçası okulda iken insan kendisine sunulanla yetiniyor. Fazlasına gerek görmüyor. Divan edebiyatı din dışı mıdır? Belki burda karıştırılan şey gazel. Divan edebiyatının en fazla eser verilen nazım türüdür gazel. 5-15 beyit arasında değişen bu türde genellikle beşeri aşk konu edilir. Aşk kadın şarap gibi klasik bir üçlü var mesela tanımlarda. Belki bundan dolayı divan edebiyatını din dışı olarak adlandırıyorlar. Fakat kasideler böyle değil. Kaside övgü şiiri. Peygambere, Allah'a ya da devlet büyüklerine övgü.

Maslow un hiyerarşik sınıflandırması bana saçma gelmiyor. Olaya tasavvufu katarsak tabi Maslow u yorumlayamayız. İlahi aşka ulaşmayı şiar edinen kişi temel ihtiyaçlarının eksikliğini fark etmiyor olsa gerek. Fakat beşeri aşk ile hem dem olan abimiz ya da ablamız karnı aç iken temel ihtiyaçları yerinde değilken sevgilisinin gözünün yaşına nazireler yazamaz sanırım.

Bilal vardı abi bilirsin nam ı diğer Pejmürde. Edebiyat mezunu. Edebiyatı benden çok sevdiği aşikar idi. Yazdıkları çizdikleri divanda halen duruyor. Yeniden toparlama durumu olur gibi olmuştu bir ara biliyorsunuz. Ben de Bilal e ısrar etmiştim hadi gel diye. Bir yerde güvenlik görevlisi olduğunu artık edebiyat ile pek de alakası kalmadığını ifade etti. Yani ben ekmek derdindeyim şu an a getirdi. Soru şu : Edebiyat karın doyurur mu? Divan edebiyatının ya da edebiyatın ummanında kulaç atmak isteyenler olsa illa ki burayı bulurdu diyorum. Demekki yok bunlar. İnsanlar edebiyat fakültelerine edebiyatı sevdiğinden değil işleri olsun diye gidiyor ama işsiz kalınca da edebiyata da küsüyor.

Elbette ağabey lokman hekimi değil yari isteyen ondan medet umanlar da vardır. Ama nerdedirler ne yaparlar bilmiyorum. Maslowun bin bir türlü kelime ile ifade ettiğini atalarımız : Aç ayı oynamaz. İle basite indirgenmiş :)
 

mehmet baki

Çok Önemli Parti yani ÇÖPün daimi şefi.
maslowcuğum mezkur ihtiyaçlar için ilki tamam olmadan ikinciye geçilmez der yanlış bilmiyorsam. maslowun insan tarifi ne idi aceb yahut bir insan tarifine malik miydi? daha garibi şu ki: maslow bu hiyerarşi ile bir tarif mi getirdi ki riyazi bir katiyet ile "tamam budur" denile?
 

Dilhun

Divân Üyesi
Kim demiş Divan edebiyatı dindışıdır.


Okyanus da damla olamayacak bir demet şiire buyrun.


Ne ten lâzım ne can lâzım ne nâm ü ne nişan lâzım

Olaydım hakine medfun kefensiz yâ Resûlallah


Ve yine çoğumuzun ezberinde olduğunu düşündüğüm bir naat örneği daha.

Canım kurban olsun senin yoluna
Adı güzel kendi güzel Muhammed
Şefaat eyle bu kemter kuluna
Adı güzel kendi güzel Muhammed



Mü'min olanların çoktur cefâsı
Âhirette olur zevk ü safâsı
On sekiz bin âlemin Mustafa'sı

Niyâzi Mısrî'nin naatında olsa gerek şöyleydi:

"Tecellî eyler ol dâim celâl ü geh cemâlinden
Birînün hâsılî Cennet birinden nâr olur peydâ"

(Şu mübarek günde celal sıfatına değil de Cemal sıfatına denk gelebilmek umuduyla diyelim)


Ümmü Sinan yakarır:
"

"Da'im sen ol dilde sözüm seni fikr eylesün özüm
Gâyrıya bakmasun gözüm al gönlümi senden yana"


İktibas sanatina atfen;

Geh namaz geh tasadduk geh dua
Leyselil insani illa ma se'a

(Necm süresi -Ve gerçek şu ki, insan için çalışmasından başka bir şey yoktur manasına gelen âyet.)
Hatta ben bir çok ayeti şiir şeklinde ezberlemeye çalışıyorum daha çabuk hıfzediliyor.

Fuzûlî'nin ;
Vaslun bana hayat verir firkâtin memât
Subhâne hâliki halaka’l-mevti ve’l-hayât

Sevgiliye (Hz. Muhammed’e) kavuşmayı
hayat, ondan ayrılığı ise ölüm olarak nitelendiren Fuzûlî, bu düşüncesini desteklemek için Mülk Sûresi 2. ayetinde geçen “halaka’l-mevti ve’l-hayât” ifadesini kullanmıştır.

Halil-nâme'den:

Mancınıkdan atılan nûr-ı Halîlullâh benem
Nâr-ı Nemrûdun içinde gülsitânem ya kimem
Karamanlı Aynî


Divan edebiyatındaki tevhid,münâcaat,miraciye,naat...

Peygamber kıssaları,Kur'an ayetleri,Maktel-i Hüseyinler ,Halil-nâmeler,Süleyman-nâmeler...
Divan edebiyatının geniş yelpazesinde' Din' zenginliğini idrâk ediyoruz

Bir Muallim Naci -Recaizade Ekrem tarafı seçip eski -yenj tartışmasına girmeden kendim kendime "asıl sanat ,Divan edebiyatında mevcuttur "derim.

Ve sanatın gâyesini Üstâd'ın dizeleriyle izâh edip bayram ziyaretlerime devam etmek için anlık vedâ ederim:)

Asıl sanat Allah'ı aramak imiş
Gerisi yalnız çelik çomak imiş
:)
 

UluğBey

Divân Üyesi
maslowcuğum mezkur ihtiyaçlar için ilki tamam olmadan ikinciye geçilmez der yanlış bilmiyorsam. maslowun insan tarifi ne idi aceb yahut bir insan tarifine malik miydi? daha garibi şu ki: maslow bu hiyerarşi ile bir tarif mi getirdi ki riyazi bir katiyet ile "tamam budur" denile?

Maslow'a temam budur demiyorum. Zorunlu ihtiyaçtan kasıt ya da ölçü zaten kişiden kişiye değişir. Yaşayacak kadar doymak da anlaşılabilir sofradan etin eksik olmaması durumu da olabilir.

Aç ayı oynamaz diyorum ben maslowu bir kenara bırakarak. Oynarsa da gönülsüz oynar :)
 

mehmet baki

Çok Önemli Parti yani ÇÖPün daimi şefi.
ayıyı meseleye illa müdahil edeceksin değil mi? ben de şimdi ayıdır ne yapsa yeridir diyeceğim olmayacak. :) latife bir yana marifet iltifat irtibatı aslında mesele.
 

UluğBey

Divân Üyesi
ayıyı meseleye illa müdahil edeceksin değil mi? ben de şimdi ayıdır ne yapsa yeridir diyeceğim olmayacak. :) latife bir yana marifet iltifat irtibatı aslında mesele.
Ne yapayım abi. Maslow desem tabiri caizse o da kim oluyor ki diyorsun haklı olarak. Ben de meseleye afedersin anonim bir ayıyı dahil ettim.:)

Marifet elbette iltifata tabidir. Bahsi geçen şairler de marifetlidir.
 

mehmet baki

Çok Önemli Parti yani ÇÖPün daimi şefi.
marifet iltifat irtibatı çift başlı bence. birincisi: marifetli isen iltifat görürsün. ikincisi: iltifat edersen marifet bulursun. istisnaı yok mudur? vardır zahir. kimine sütlaç kimine kırbaç tatar ramazan hesabı. :)
 
Son düzenleme:

Dilhun

Divân Üyesi
"İnsan, alışkanlıklarının çocuğudur"İ lafzıyla" insan kimdir?" sorusuna yanıt veren ibn-i Haldun üzerine konuşalım bu hafta.

İbn-i Haldun’un Medeniyet Tasarımı ve İnsan
 

Ekli dosyalar

Dilhun

Divân Üyesi
İlk emir "ikra" ise:)

Sosyal Paylaşım Siteleri Gelip Geçici Bir Moda Mıdır?
New York’ta, 2006 yılında evlilik hazırlıkları yaparken bir yerden diğerine koşan İvanna, bir takside cep telefonunu unuttu. Telefonun içinde düğünüyle ilgili bütün notları, fotoğrafları ve adres bilgileri vardı.

Önce bir internet sitesine, telefonu bulana ödül vereceğini duyurdu; ama hiç bir sonuç alamadı. Sonra kendisine yeni bir telefon aldı ve cep telefonu şirketi İvanna’nın adres bilgilerini yeni telefonuna yükledi.

Bu arada İvanna’nın takside unuttuğu telefonu kullanan kişi, İvanna’nın telefonundan İvanna’nın fotoğraflarını sağa sola e postayla yollamaya başlamıştı. Bu e postalar İvanna’ya da ulaştı. İvanna, bu kişiye e posta göndererek cep telefonunu kendisine vermesini istedi; ama cep telefonunu alan kişi telefonu iade etmek bir yana dursun, İvanna’ya hakaret etti.

İvanna emniyete başvurdu; fakat emniyet konuyu bir hırsızlık olayı değil, bir kayıp vakası olarak değerlendirdi. Duruma çok içerleyen İvanna basit bir blog hazırladı ve blogda başına gelenleri anlatmaya başladı.



2006’nın New York’unda bu olay birden patladı ve İvanna, kendisine yardım etmek isteyen insanların e posta bombardımanı altında kaldı.

Telefonu bulan ve kullanmaya devam edip İvanna’ya hakaret eden kişi, herkesin öfkesini üzerine çekmeyi başarmıştı. Olay, birbirini hiç tanımayan ama internet ağıyla birbirine bağlanan insanların, “adalet” arayışına dönüştü. Artık İvanna’nın hakkını binlerce kişi sahiplenmişti. Bu olayı duyanlar, sonucun ne olacağını öğrenmek için blogdaki güncellemeleri takip etmeye başladı. Artık bu konu sadece İvanna’nın değil, milyonlarca insanın konusu olmuştu.

Bir virüs gibi yayılan bu blog yüzlerce blogda yer aldı. Konu New York Times ve CNN ’in de dikkatini çekti ve olayın gazete ve televizyona yansımasıyla blogun ziyaretçileri de katlanarak arttı.

En sonunda New York emniyeti tavrını değiştirmek zorunda kaldı ve konuyu bir hırsızlık vakası olarak ele aldı. Telefona el koyan kişi tutuklandı ve telefon Ivanna’ya geri verildi. (Clay Shirky, bu öyküyü “Here Comes Everybody” kitabında anlatıyor.)

Bir telefonun takside unutulmasıyla başlayan bu süreç, bir yanlışın düzeltmesini anlatan bir hikâyeden çok sanal ağların ne kadar güçlü olduğunu gösteren en güzel örneklerden biridir.

İnsanlar internet üzerinde kurdukları ağ sayesinde İvanna’nın hikâyesinden haberdar olmuşlar, bu hikâyeyi kendi çevrelerinde duyurmuşlar, hikâyenin tüm gelişmelerini an be an takip etmişler ve hikâyenin gidişatını değiştirerek adaletin yerini bulmasını sağlamışlardı.

Sosyal ağlar, internet gibi bir teknoloji üzerinde bizlerin gönüllü katılımıyla hayat buluyor. Bu ‘gönüllülük’ esası, bize bugüne kadar öğretilen ekonomi disiplininin temel varsayımlarıyla taban tabana zıt bir kavramdır. İvanna’nın örneğinde olduğu gibi insanlar, hiçbir çıkar beklemeden zamanlarını, emeklerini, inandıkları bir amaç uğruna harcayabiliyorlar. Oysa ekonomi disiplini insanın akılcı olduğu, parasal bir karşılık olmadan hiçbir yere emek harcamayacağını varsayıyordu. (homo economicus)

İnternetin bir yayın aracı olarak (mecra) hayatımıza girmesi, matbaanın icadıyla başlayan bir sürecin son aşamasıdır. Matbaa 1440’larda icat edildi ve dünya o günden sonra bambaşka bir dünya oldu. Matbaanın icadı Avrupa’da her şeyi değiştirdi. Daha sonra, 19. yüzyılın ortalarında telgrafın icadıyla başlayan yeni iletişim yöntemleri, telefon, fotoğraf, radyo ve televizyonun icadıyla, bizim bugün kullandığımız medyanın altyapısını oluşturdu.

Ancak bunların hepsi, ya “birebir” iletişim araçlarıydı (telgraf, telefon) ya da “bir kişinin birçok kişiye” iletişimini sağlayan araçlardı (radyo, televizyon).

İnternet iletişimi ise “çok kişinin çok kişiye” yaptığı bir iletişimdir ve bu niteliğiyle diğer mecralardan radikal bir şekilde farklılaşır. Böyle bir mecranın varlığı, insanlık tarihinde ilk kez yaşanan bir deneyimdir ve bunun etkisi tahminlerimizin ötesinde olacaktır. Nasıl matbaa Avrupa’nın değerlerini, ekonomisini, siyasetini, kilisenin rolünü değiştirdiyse internet üzerinde oluşan sosyal ağlar da bizim yaşadığımızı dünyanın çehresini değiştirecek.

Sosyal ağların gücü sayesinde sivil hareketlerin örgütlenmesi, protesto gösterileri düzenlenmesi, baskı gruplarının organize olması, lobi çalışmalarının yapılması belki de tarihte benzeri görülmemiş bir şekilde sosyal değişimlerin tetikleyicisi oldu.

Online sivil toplum hareketleri arasında en güncel örnek Obama’nın sanal ağları kullanarak yaptığı seçim kampanyası ile Amerika’da sosyal değişim umudunu yaygınlaştırarak seçimleri kazanmasıdır. Obama, dünyadaki tüm politikacılar içinde interneti en iyi kullanan lider oldu. (Barack Obama – Twitter)

Barack Obama’nın seçim kampanyasını yürüten David Plouffe, “Bana internet ve sanal topluluklar olmasaydı Obama başkan olabilir miydi?” diye soruyorlar. Barack Obama, çok başarılı ve iyi bir iletişimci, ancak sanal toplulukların desteği olmasaydı Başkan seçilebilir miydi, bilmiyorum.” diyor.

“Sosyal ağlar ve internet medyası” insanların bilgiye demokratik olarak ulaşabildikleri ve ekonomiye daha önce hiç olmadığı kadar katılım sağladıkları yeni bir çağ yarattı.

Yeni paradigmalar, yeni iş modelleri ve oyunun kurallarının farklılaştığı yeni bir düzen başlattı.



Sosyal ağların en belirgin özelliklerinden biri, her katılımcının aynı zamanda hem üretici hem tüketici olmasıdır (prosumer). Bir forum sitesine girerek bir konuda başkalarının yorumlarını okuyup onlara yorum yazan bir kullanıcı, söz konusu sitenin hem tüketicisi hem de üreticisi konumundadır. Bir sosyal ağa üye olan her yeni kullanıcı, üretim ve tüketim potansiyeliyle o ağın değerini artırır. (Sosyal ağların bu özelliği ekonomi disiplininin “azalan verimler teorisini” de yerle bir eden bir gelişmedir.)

Bir bilgisayara ve internet bağlantısına sahip olan herkesin “bilgi ekonomisine” katkı yapabildiği ve tek başına yeni zenginlikler yaratabildiği bir dönemde yaşıyoruz.

Eskiden yayıncı olmak için büyük sermayeye gereksinim vardı. Bugün elinde bir bilgisayar veya bir cep telefonuyla haber üretmek mümkün: 2008 yılında Çin’in Sichuan eyaletindeki depremi bütün dünya -Çin hükümeti dahil- deprem bölgesinden Twitter’la yayın yapanlardan öğrendi. 7.9 şiddetindeki deprem henüz bitmemişken, bütün dünya depremden haberdar olmuştu.

Dünya artık gerçekten küçük bir köy gibi. Herkesin herkese ulaşması çok kolay.

Stanley Milgram’ın, “küçük dünya” (Small World) deneyinde, birbirini tanımayan iki kişinin birbirlerine sadece altı kişilik tanıdık zinciri üzerinden ulaşabileceğini öne sürüyordu. (Yale Üniversitesi, 1967)

Milgram dünya üzerindeki herkesin birkaç aracı sayesinde birbiriyle bağlantılı olduğu hipotezini test etmek üzere Boston- Massachusetts arasında birkaç yüz kişiyle bir deney yaptı. Bu kişilerden Boston’da hiç tanımadıkları, adresini bilmedikleri bir hedefe mektupla ulaşmalarını istedi. Denekler hedef kişiyi tanıması muhtemel olan dostlarına mektup yazdılar. Milgram sonuçları incelediğinde, alıcısına ulaşan mektupların, sadece altı kez el değiştirdiklerini tespit etti. (Six Degrees of Separation)

Microsoft kökenli araştırmacılar Eric Horvitz ile Jure Leskovec 2006 yılında, Milgram deneyini küresel bazda ele aldılar. İki yıl süren araştırmalarında, Microsoft’un internet sohbet programı olan MSN Messenger’a ait kayıtları incelediler. Birbirine mesaj gönderen iki yüz milyona yakın insanın gerçekleştirdiği milyarlarca yazışmayı analiz ederek, insanların % 78’inin, ortalama 6,6 adımda birbirleriyle temas kurabildiğini tespit ettiler. Böylece bir insanı diğerine bağlayan “zincirin” ortalama altı halkadan oluştuğunu bir kez daha kanıtlanmış oldular.

Sıradan bir Harvard öğrencisi olan Mark Zuckerberg’in, Harvard’lıları birleştirmek için yarattığı ve kısa sürede bir “olay” haline gelen sosyal paylaşım sitesi Facebook , bundan bir kaç yıl önce, sanal sosyal ağlar furyasının fitilini ateşledi. Bir ‘sanal kimlik kartı’ gibi çalışan Facebook, sadece internet anlayışını tamamen değiştirmekle kalmadı, başka birçok sosyal ağa da ilham kaynağı oldu.

Bugün sosyal ağlara ‘micro-blogging’ kavramını sokan Twitter ile günün her saati, o anda ne yaptığını veya ne düşündüğünü dünyayla paylaşan milyarlarca insan, bir anlamda dünyayı da avuçlarına aldılar. Dünyaca meşhur oyunculara, müzisyenlere, sporculara, siyasi liderlere Twitter ile ulaşmanın mümkün olduğu bir dünyada yaşıyoruz artık.

İnternet kısıtlamasını en iyi yaptığını iddia eden Çin ve İran’da sosyal ağlar yoluyla İran seçimleri ve Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nde yaşanan olayları dünya kamuoyuna ileten insanlar, artık dünyada hiçbir şeyin gizli kalmayacağını bir kez daha hepimize gösterdiler.



Sosyal medya, bloglar, mikro-bloglar, wikiler, paylaşım siteleri gibi etkileşimli platformları kullanarak kendi kimliğini yaratan, yeni dostluklar kuran, öğrenen, proje üreten, alışveriş yapan, eğlenen, oyun oynayan, sosyalleşen, yaşamının neredeyse büyük bir çoğunluğunu sanal ortamda geçiren bir “Internet Nesli” yarattı.

İnternet üzerinde oluşan sosyal ağlar bundan sonra hayatımızın ayrılmaz parçası olacak. Toplumsal ilişkilerimizi ve ekonominin işleyişini değiştiren bu yeni oluşumu daha iyi anlamamız ve nasıl kullanacağımızı daha iyi bilmemiz gerekiyor.

Sosyal ağlar, gelip geçici bir moda değildir. Bundan sonra hem bizler gibi bireylerin heme de kurumların sosyal medyasız bir hayat sürdürmesi artık mümkün değil.

Bu konuyla ilgili aşağıdaki kitapları öneririm:

Albert Laszlo Barabasi, Bağlantılar, Optimist, 2010
Albert Laszlo Barabasi, Linked: How Everything Is Connected to Everything Else and What it Means for Business, Science and Everyday Life, Plum Book, 2002
Beth Kanter, Allison Fine, Randi Zuckerberg, The Networked Nonprofit Connecting with Social Media to Drive Change, Jossey Bass, 2010
Clay Shirky, Cognitive Surplus: Creativity and Generosity in a Connected Age , Penguin Press HC, 2010
Clay Shirky, Here Comes Everybody: The Power of Organizing Without Organizations, Penguin Books, 2009
Clay Shirky Herkes Örgüt : İnternet Gruplarının Gücü, Çevirien Pınar Şengözer Şiraz, Optimist, 2010
Deanna Zandt, Share This!: How You Will Change the World with Social Networking, Berret – Koehler Publishers, 2010
Manuel Castells, Ağ Toplumunun Yükselişi, Enformasyon Çağı Bilgi Üniversitesi Yayınları,2005
Nicholas Christakis and James Fowler., Connected: the surprising power of our social Networks, Little Brown and Company, 2009
Bu yazıyla ilgili olarak aşağıdaki makaleleri ve linkleri öneririm :

1.Clay Shirky home page
shirky.com is almost here!

2.Clay Shirky articles
Clay Shirky | Technology | The Guardian

3.Clay Shirky: How social media can make history, TED
http://www.ted.com/talks/clay_shirky_…._history.html

4.Jure Leskovec ve Eric Horvitz, “Planetary-Scale Views on an Instant-Messaging Network” Microsoft Research Technical Report, June 2007
Worldwide Buzz: Planetary-Scale Views on an Instant-Messaging Network - Microsoft Research

5.Michael Idinopulos,”Do you know who your experts are”, McKinsey, November 2003
https://www.mckinseyquarterly.com/Do_you_know_who_your_experts_are_1358

6.Michael Zeisser,”Unlocking the elusive potential of social Networks”, McKinsey, June 2010
https://www.mckinseyquarterly.com/Marketing/….social_networks_2623

7.Milgram Deneyi
Milgram deneyi - Vikipedi

8.Nicholas Christakis and James Fowler, Connected: the surprising power of our social Networks
Connected: The Surprising Power of Our Social Networks

9.Obama’nın zaferinin ardında İnternet var, CNNTürk, 12.03.2010
http://www.cnnturk.com/2010/bilim.teknoloji/…./567500.0/index.html

10.Six degrees of Seperation
Six degrees of separation - Wikipedia

11.Small World Experiment
Small-world experiment - Wikipedia
 
Moderatör tarafında düzenlendi:

ferahsan

Divân Üyesi
İşte bu hikaye “gözlerini kapamaya alışamayanların” hikayesi.

Çizgi romanların dışındaki kahraman

Ufak birer çocukken anlamını bilmeden hararetli hararetli söylediğimiz şarkılar olmuştur. Bugün dönüp baktığımız zaman, çocukların bu tavırları gülünç gelir bize. Fakat onlar gibiyken biz de aynı gülünç ciddiyet içerisine girmişizdir, ezberlemeyi maharet bildiğimiz o şarkıların ritmine kaptırmışızdır kendimizi. Yıllar geçtikçe unutulup gitmiştir o şarkılar bizim için; belki modası geçmiştir, belki anlamsızlığını fark etmişizdir, belki de sadece unutulup gitmiştir işte. Bir de bazı şarkılar vardır; yıllar geçse de unutmadığımız, anlamını sürekli koruyan ve belki de gün geçtikçe farklı anlamlar yüklediğimiz. İşte benim için tam olarak öyle olan şarkılardan birinin, bir versesi “Yalanlar ortasında kaldı tüm çocukluk anılarım, çizgi romanların dışında bir kahraman bulamadım” diye başlıyordu. Çizgi romanların dışında bir kahraman bulamamak, çocukça fakat bir çocuğun anlayamayacağı ölçüde de derin. Anlamını idrak ettiğimde kaç yaşındaydım bilemiyorum; hala çocuk muydum, kahramanımı bulmuş muydum, yoksa henüz bulamamış mıydım?

Kahramanımı bulma öykümü anlatacağım sizlere işte bugün, bir kahramanlığın öyküsünü ve benim için ifade ettiği anlamı kelimelere dökmeye çalışacağım, bu kahramanlık kitaplara dahi sığmayacak ölçüde büyük olsa da.

Bir geminin etrafında dönüyor bu öykü, bir filonun diğer gemilerine öncülük eden kahramanlarla dolu bir yolcu gemisinin etrafında. Çevrelerindeki diğer gemilere dünyanın çeşitli bölgelerinden, çeşitli inançlara sahip on binlerce insanın emeklerini ve yüz binlerce Müslümanın hayallerini yüklemiş bu geminin içindeki kahramanlar. İstanbul’dan törenlerle uğurlanıp Antalya’ya oradan ise mazlumlara umut olmak için Akdeniz açıklarına doğru yol almışlar. Bu geminin içindeki kahramanlar öylesine cesurlarmış ki üzerlerinde yüreklerinden ve dillerinde dualarından başka silahları yokmuş. Özgürlük şarkıları, türküleri, ezgileri söylüyorlar, Kur’anlar okuyorlarmış. Yapmaya çalıştıkları şeyin, taşıdıkları malzemelerin, gittikleri coğrafyada pek bir şeyi değiştirmeyeceğinin farkındaymışlar ama en azından açlıkla boğuşan bebeklere bir süreliğine mama sağlamak ve en önemlisi oradaki insanlara her türlü olumsuz koşulda “sizin yanınızdayız” mesajı vermek istiyorlarmış. Bu duygularla çıkmışlar yola, işgalcilerin zerre kadar merhametleri ve insanlıkları olmadığını bilerek, her şeyi göze alarak. Geminin içerisinde bir bayram havası varmış, zira bu gemi belki de daha sonrakilerin öncülü olacak, tarihin akışı içerisinde bir kıvılcım olarak anılacakmış. Bu kıvılcımda ufak da olsa bir payları olacağı için, böyle bir kıvılcım olmasa bile on yıllardır baskı ve zulüm altında bulunan kardeşlerinin dertlerine ortak olacakları için içlerinde tarif edilemez bir mutluluk varmış. Kahramanlarla yüklü gemimiz yoluna kararlılıkla ve mutlulukla devam ederken merhametsiz işgalciler içerideki bayram havasını yaptıkları “dur” ihtarıyla bozmuşlar. Geminin içerisi tarifsiz bir ciddiyete bürünmüş. Kahramanlarımız yüklerinin insani yardım malzemesinden ibaret olduğunu ve yollarından dönmeyeceklerini belirtmişler. Ellerinde onlarla savaşacak hiçbir ekipman olmadığı halde yürekleri ile kararlılıklarını vurgulamışlar. Bunun üzerine işgalciler son teknoloji silahları, uçakları ve gemileriyle yalnızca insan olmanın gerektirdiği asgari ilkeleri ve evresel hukuk kaidelerini hiçe sayarak kahramanlarla yüklü gemimize alçakça bir operasyon düzenlemiş. Gemideki kahramanlardan onu, yola çıkarken göze aldıkları ve muhtemelen arzuladıkları şehadete, işgalcilerin kurşunları ile kavuşmuşlar. Kahramanların içinde şehadeti hak etmiş bu on kişinin arasında 19 yaşında bir genç de varmış. Özellikle bu gencin şehadeti, memleketindeki on binlerce gence ilham olacakmış.

İşte bu hikaye “gözlerini kapamaya alışamayanların” hikayesi. Bu hikaye benim kahramanlık hikayem; çizgi romanların dışındaki kahramanın, Furkan’ın hikayesi.

Tam on yıl geçti üzerinden, on yıl önce bugün, dünyanın dört bir yanından binlerce Müslümanın hayallerini yüklenmiş bir filo, Gazze’ye doğru yol almaya çalışırken Akdeniz açıklarında alçakça bir saldırıya uğradı. Mavi Marmara o filoda yer alan gemilerden yalnızca biriydi; güvertesi, yüreğinden ve duasından başkaca bir silahı olmayan insanların kanlarıyla şereflenmiş bir yolcu gemisi. Akdeniz açıklarında fiilen durdurulmuş bir madde, fakat durdurulduğu yerde asla durmamış ve durmayacak bir anlam. Bu anlamla anlamlandırmaya başladım ben hayatımı, bu anlamla bir rota çizdim hayatıma. Kararlarımı, konumlandığım yeri, ideolojimi bu anlam üzerine kurdum. Maddi varlığı olan bir geminin değil, onun maddi varlığı olan hiçbir şeyle tartılamayacak olan anlamı üzerine.

Mavi Marmara ile büyümüş bir çocuk olarak nitelendiririm ben kendimi. Hayallerle yüklü bir geminin gölgesinde ve ağırlıyla büyümüş bir çocuk. Onun yelken aldığı denizin rüzgarıyla şekillenmiş, onun bordasına çarpan dalga ile savrulmuş bir karakter. Öyle ki “katil İsrail!“ diye slogan atmaya başladığımda henüz bir adalet fikrim yoktu, geleceğe dair bir hayalim, siyasi düşüncem, bir ideolojim yoktu. İsrail, bizim Filistinli çocuklara gönderdiğimiz insani yardım malzemelerinin geçişini engellemiş, üstüne bize vekaleten o geminin güvertesine adım atmış insanların, bir kısmını öldürmüş, geri kalanları tutuklamıştı, katildi, hesap verecekti. “Hesap vereceksiniz” diye bağırdım durdum bu yüzden, böyle bir şeyin hesabının nasıl verileceğini bilmeksizin. Bu hesabı nasıl ödeteceğimizi düşünerek devam ettim büyümeye. Fikirlerimi, benliğimi, hayata bakışımı bunun üzerine inşa ettim. Benim için bir Mavi Marmara’nın tarafı vardı, bir de diğer taraflar. Ona dil uzatanlardan, küçümseyenlerden, önemsiz görenlerden taraf olmadım hiçbir zaman. Altı üstü bir gemi değildi çünkü o, kardeşlerinin çektiği acılara gözlerini kapayamayanların güçlünün düzenine karşı, katillere karşı, zorbalara karşı adalet haykırışıydı. Bizim haykırışımızdı, en onurlu haykırışlarımızdan biri ve belki de en onurlusuydu.

İşte bu onuru sahiplenerek sokaklara düşmüş, bağırıp çağırmış, itiraz yükseltmiş, bu onurla kendi onurunu müdafaa etmeye çalışmış bir genç olarak yazıyorum bu satırları. Yirmi üç yaşında, hukuk fakültesi mezunu, fakat adalet fikrini okuduğu okuldan değil, menziline ulaşamamış bir gemiden edinmiş bir genç ve Mavi Marmara o gencin umutlarının, hayallerinin ve hayal kırıklıklarının toplamı. Evet ben, ilk defa Van’ın Sanat Sokağı’nda bağırmaya başladım Mavi Marmara diye, henüz 13 yaşındaydım. Babam da bağırıyor diye bağırıyordum, ama bağırıyordum. İnsanlar ne diye bağırıyorsa, ben de öyle bağırıyordum. Ne olduğu hakkında hiçbir fikrimin olmadığı Hamas’a selamlar gönderiyor, katil olduğundan başka hakkında hiçbir şey bilmediğim İsrail’e lanet okuyordum. Ben bu motivasyon ile, bağırarak büyüdüm. Seneler geçtikçe, İstanbul’un sokaklarında devam etti bağırışlarım, her seferinde biraz daha ne yaptığımın farkında olarak, sesim kısılıncaya kadar. Mavi Marmara neredeyse, ben de oradaydım. Sultanahmet’te, Akdeniz Caddesi’nde, Taksim’de, o neredeyse ben de orada. Büyüyordum, kendi içimde savruluşlarım oluyordu ama içimde sevgisi değişmeyen üç şeyden biri Mavi Marmara’ydı. Onun için bağırmak, kavga etmek benim için onurdu. Fakat bir süre sonra elimden, bağırmaktan başka bir şey gelmiyor olmasının ezikliğini de hissetmeye başladım. Biraz daha zaman geçti, bu ezikliği “Mavi Marmara” diye sesim her yükseldiğinde hisseder oldum. Her seferinde daha da bir aciz hissettim. Daha da ve daha da aciz… Acziyetimin zirve noktasını Çağlayan Adliyesi’nin koridorlarında buldum. Hukuk fakültesinde öğrenciydim, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde! Türkiye’nin en iyi hukuk fakültesinde okuyordum, birkaç sene sonra bu adliyeye birilerini müdafaa etmek için girecektim, mülkün temeli olan adaleti tesis etmek için. Fakat henüz mesleğe adım dahi atmadan bu adliyenin adalete hizmet ettiğine olan inancım ortadan kaybolmuştu ve konu yine Mavi Marmara’ydı. Sosyal bilimlerin diğer alanlarına değil, hukuka yönelmemin en büyük nedenlerinden biri oydu ve ben hukuka olan inancımı da Mavi Marmara ile kaybettim. Umutlarım kabusa, hayallerim koca bir hayal kırıklığına bu adliyede dönüştü ve ben durmaksızın ve bu sefer ağlayarak adliye koridorlarında bağırmaya devam ettim: “Burası Türkiye, İsrail değil!” Böyle bir umut yolculuğunun hayatımın en büyük hayal kırıklıklarından biri olacağını ve bu hayal kırıklığının başrollerinden birinin canımdan çok sevdiğim ülkem olacağını asla düşünemezdim.

Bana kalırsa herkesin hayatının en az bir miladı vardır. Henüz yaşım çok genç olmasına rağmen benim hayatımın da bir sürü miladı var. Yazının başında bir kahramandan bahsettim ya sizlere, işte o kahramana verdiğim söz benim hayatımın en büyük milatlarından biri. Ben o kahramanı lise yıllarımda buldum, tanıyorsunuz hepiniz, onun adı da Furkan. O gemide şehit olan on kahramandan biri, Furkan Doğan. Sosyal bilimlere yönelmeye henüz karar verdiğim dönemlerde içimdeki Furkanla, Furkan abisini konuşturdum ve ona bir söz verdirdim. Onun, uğruna şehit olduğu şey her ne ise hayatım boyunca onu arayıp bulacak, onun kavgasını verecek ve günü geldiğinde o nasıl canını verdiyse aynı şekilde ben de canımı verecektim. Onun uğruna şehit olduğu şey için mücadele edenlere destek verecek, köstek olanların karşısına dikilecektim. Ben onun uğruna şehit olduğu şey için hukuk fakültesi okudum, onun uğruna şehit olduğu şey için göz yaşı döktüm ve en büyük hayalim onun uğruna şehit olduğu şey için şehit olmak, ben buyum.

Yeryüzüne ayak basmış Furkanlardan bir Furkan olarak şu hayattaki en elle tutulur hayalim; dünyadan o Furkan’ın samimiyetiyle, onun dava bildiğiyle, onun kanını dava ederek ve onun ayrıldığı mertebeyle ayrılmaktır. Benim bu hayattaki en büyük kahramanım Hasan el-Bennaların, Seyyid Kutubların, Malcolm X’lerin, Şamil Basayevlerin, Ömer Muhtarların, Bahattin Yıldızların, Bilal Yaldızcıların izinden giderek şehit olmuş Furkan Doğan’dır. Umuyorum ki ben de hayat boyu onlarla aynı yolda bulunacağım. Onların ayak izlerini takip edip hayat boyu yalnızca “hak” olanı savunacağım. Hayatımı, bu dünyada verilebilecek en şerefli mücadeleye adayacak, ruhumu mevlaya onlar kadar pak bir şekilde bırakacağım. İşte o gün kendimi gerçekten Furkan sayacağım. Benden sonraki Furkanların kahramanı olabilmek için, nasip olursa ben de bir gün Furkan Doğan olacağım.

Bu bir sözdür, lise öğrencisi Furkan’ın kahraman Furkan abisine sözü.

FURKAN GURBETOGLU

Yazıya ve yazarın diğer yazılarına ulaşmak için TIKLA
 
Moderatör tarafında düzenlendi:

UluğBey

Divân Üyesi
Arkadaşlar makale paylaşılan sitenin linkini direk buraya koymak yerine yazıyı koyalım bence.Konu geçmişini incelerseniz makale koyulmuş, bağlantı koyulmuş ama tıklıyorsun açılmıyor ya da farklı bir yere gidiyor.Bunun yerine yazıyı kopyalayıp buraya atarsanız herkesin okumasını istediğiniz köşe yazıları ya da makaleleri daha kalıcı olur. 50 tane makale/köşe yazısı verilmişse en az yarısı ne yazıkki bu sebepten açılmıyor.
 

ferahsan

Divân Üyesi
İletiyi değiştirmişsin, kaygını anlıyorum ama link vermek yerine metnin kopyalanmasının emeğe saygısızlık olduğunu düşünüyorum, özellikle böyle blog yazılarında.
 

UluğBey

Divân Üyesi
İletiyi değiştirmişsin, kaygını anlıyorum ama link vermek yerine metnin kopyalanmasının emeğe saygısızlık olduğunu düşünüyorum, özellikle böyle blog yazılarında.
Alıntı yapılan yerin linki yer alabilir sorun yok.Eklenebilir ama bir süre sonra o linkteki yazıyı başka bir yere taşıyınca kişi ya da sitesini kapatınca burası link çöplüğüne dönüyor. Kişinin sitesinin ziyaret edilmesinde sıkıntı yok. Fakat kaygımın nedeni ortada. iletinin altına site bağlantısını da ekliyorum. Makale konusu 7 sayfa 1.sayfadan itibaren bir göz atarsan beni daha iyi anlarsın kardeşim.
 
Tüm sayfalar yüklendi.

Benzer konular

Bu içeriği görüntüleyen kullanıcılar (Kullanıcı: 0, Ziyaretçi: 1)

Üst Alt