MEHMET KAPLAN’IN DİLİNDEN BÂKÎ, BÂKÎ’NİN DİLİNDEN MEHMET KAPLAN

  • Konbuyu başlatan Sav
  • Başlangıç tarihi
S
#1
MEHMET KAPLAN’IN DİLİNDEN BÂKÎ

BÂKÎ’NİN DİLİNDEN MEHMET KAPLAN



Minnet Hudâya devlet-i dünya fenâ bulur

Bâkî kalur sahîfe-i âlemde adumuz

Bâkî





Ariflerden bir zat cami kürsüsünde dinleyicilere karşı etkili ve duygulu bir dille vaaz etmektedir. Cemaatin duygu yoğunluğu öylesi bir hal alır ki kimse gözlerinden akan yaşlara mâni olamaz. Hatibi dinleyenler arasında kendi oğlu da vardır ve yıllarını ilim meclislerinde tüketmiştir. Bu insanların babasının hangi sözleri karşısında bu kadar duygulandıklarını ve niçin ağladıklarını, babasının hangi sözleriyle bu insanları bu kadar etkilediğini bir türlü anlayamaz. Vaaz sonunda babasına yaklaşarak “baba” der, “seni dinliyorum, anlattıklarını ilim terazisiyle ölçüyorum, vallahi dişe damağa dokunur bir şey bulamıyorum, bu insanların senin hangi sözlerine ağladıklarına akıl erdiremedim” der. Babası da “tamam evladım” der, “başka bir gün sen de onlara ilimden konuş, onlara ilmin efsunlu dünyasından bahis aç, bir de seni dinlesinler.” O, bir başka gün gelir ve oğul kürsüde cemaate ilmin en derin mevzularından bahisler açar, yıllarca ne öğrenmişse bir bir kürsüde döktürüverir. İnsanların onu derin bir ilgiyle dinleyeceklerini ve sonunda kendisine hayranlıklarını ifade edeceklerini bekler. İnsanlar câhildirler, ilimden bî-haberdirler, kendisi kürsüde onları tenvir etmekte ve iki cihan saadetlerine katkıda bulunmaktadır. Fakat hiç de beklediği gibi olmaz, o derin bir heyecan ve bitip tükenmez bir bilgiyle konuşmaktadır ve lakin bir müddet sonra bakar ki insanlar kendi aralarında sohbete dalmışlar, kimisi de uyuklamaktadır. Öfkelenir, kızar vaazını güç bela bitirir. Cami çıkışında babasına yaklaşarak, “sen soğandan sarımsaktan bahsediyorsun, bu insanlar hüngür hüngür ağlıyorlar, vaazının hiç bitmemesini istiyorlar, ben onlara hayatları boyu uğraşsalar da edinemeyecekleri ilimlerden bahsettim, beni dinlemediler bile, bunun sebebi nedir baba?” diye sorar. Babanın cevabı insanoğlunun ezeli sırlarından birisini dile getirmektedir: “Oğlum” der. “Bizler, hissettiklerimizi, yaşadıklarımızı anlatıyoruz, anlattıklarımızı da yaşıyoruz. Sizler okuduklarınızı anlatıyorsunuz. Hayata geçmeyen bilgi, hayata geçmesini beklediğin davranışlara nasıl dönüşecek?” Babanın yaptığı şüphesiz ilmi aşağılama değil, fakat ilmi edinenin bu edinimi hayatının bir parçası yapmaması, hâle dönüşemeyenin kâlde kalmasıdır.

Evet işte sır buradadır. Öyle metinler vardır ki yüz yıllar önce yazılmış olmasına rağmen, onu okuduğunuzda sizleri derinden sarstığını, etkilediğini görürsünüz. Oradaki basit bir cümlenin an gelir tüylerinizi diken diken ettiğin fark edersiniz. Bu sözleri belki daha önce birilerinden de duymuşsunuzdur ve lakin sizi hiç de etkilememiştir. Peki bu okumakta olduğunuz kitap sizleri niye böylesine derinden etkiler? Sebebi işte bu yukarıda anlattığımız hikâye olmalıdır. O metni yazanlar, o sizi etkileyen cümleleri bizzat yaşayıp da yazanlardır. Tolstoy’un ve daha sonraları da Necip Fazıl’ın deyimiyle cümlelerini hokkadaki mürekkepten değil de, damarlarındaki kandan alıp da kuranlardır. Bir cümle için binlerce mihnet çeken ve tonlarca ter akıtanlardır.

Günümüz yapısalcılık düzleminde yapılan modern edebiyat eleştirilerinde eserle eseri kuran yazar arasında bir ilgi kurmanın gereksiz olduğu ve hatta bunun araştırmacıyı yanlış yollara sevk edeceği şeklinde bir bilgi vardır. Eser bizatihi kendisi kendi başına bir varlıktır ve başka bir eklentiye ihtiyaç duymaksızın anlaşılabilir. Tabii ki bunun yanlış olduğunu iddia edenler de bulunmaktadır. Fakat bende bir eserin, o eseri kaleme alanı tanımaksızın hakkıyla anlaşılamayacağı hususunda öyle bir inanç hasıl oldu ki bunu okuyucuyla paylaşmak istedim. Ve bu satırları bu inançla kaleme aldım. Hayır, önce müellif iyice tanınmalı ve eser onun ardından okunmalıydı. Bu durumun doğuracağı mahzurlar, bu durumun olmamasıyla ortaya çıkacak tuhaflıklardan, metnin inandırıcılık seviyesini engelleyecek biganeliklerden daha etkili ve daha yıkıcı olamazdı.

Yaşayanın Diliyle Bir Başka Yaşayanın Derinliği

Mesaisinin büyük bir çoğunluğunu Divan edebiyatına hasreden biri olarak Bâkî’nin hayatını ve onun şiir dünyasını pek çok kalemden okudum. Kendim bizzat onun şiirleri üzerine incelemelerde bulundum ve bunlardan yayınladıklarım da oldu. Onun hakkında kaleme alınan bilimsel yazılarda Bâkî’nin bir şâir olarak büyüklüğü, dili kullanmadaki üstünlüğü, şiire olan efsunlu katkısı dile getirilmekteydi. Bu yazıları kaleme alanlar hem de bu işin ehli insanlardı. Yani Eski edebiyatçılardı, ömürleri bu işle geçmişti. Fakat Bâkî hakkındaki okuduğum hiç bir yazı beni Mehmet Kaplan’ın aşağıdaki üç-beş cümlesi kadar etkilemedi, sarsmadı. Halbuki Mehmet Kaplan bir yeni edebiyatçıydı, yani Divan şiiri onun uzmanlık alanı değildi. Bu sahayla ilgilenmesi tamamen kendi zevk ve ilgisinin sonucuydu. Peki bu yazıda ne vardı da beni bu kadar etkilemişti? Şöyle diyordu Mehmet Kaplan:

“1526 yılında İstanbul’da doğan Bâkî, fakir bir müezzinin oğluydu. Çocukluğunda saraç çıraklığı yaptı. İçindeki öğrenme aşkı ile medreselerde okudu. Büyük bir şâir oldu. Padişahların sarayına girmekle beraber, bir halk çocuğu olduğunu unutmadı. Padişahların otoritesi ve göz kamaştırıcı mevkii onu hiç bir zaman ezmedi. O, sade ve basit bir insanın da mesut olabileceğine ve insanlığa hizmet edebileceğine inandı. 1600 yılında dünyaya gözlerini kapayan Bâkî, güzel şiirler söyledi. Bu yazıda zikredilen beyitler onun devrini aşan, beşeri ve ebedi duygu ve düşüncelere yükselebileceğini gösteriyor.”

“Başka bir beytinde Bâkî, atom zerresi kadar küçük sanılan insanların da bir gün dünyayı güneş gibi aydınlatabileceğini söyler:

Pertevin bir gün salar mihr-i inâyet Bâkî’ya

Zerre-i nâçizler hurşid-i nûr-efşân olur

(Bâkî, bir gün senin iyilik güneşin de dünyaya ışık salar. Çok küçük görülen atom zerreleri nur saçan güneş haline gelir.)”[ii]

Kaplan, bütün bunları söylediği yazısına: “Eski Türk medeniyetine karşı hiç bir ilgi duymayanların, bu ilgisizliklerini meşru göstermek için ileri sürdükleri bir çok sebep vardır. Bunlardan biri, eskilerde bugün için değer taşıyan bir şey bulunamayacağı inancıdır. Acaba böyle midir?” sorusuyla başlıyor.

“Acaba böyle midir?” sorusuna verdiği cevabın “tabii ki öyle değil” olduğu anlaşılıyor, yoksa bu yazıyı niye yazsın? Mehmet Kaplan’ın Bâkî’yi anlattığı bu satırlar ne kadar basit kelimelerle kurulmuş, sanattan, veciz ifadelerle süslenmekten, felsefik ve gizemci anlam oyunlarından ne kadar uzak! Fakat bu basitlik beni o kadar derinden sarstı ki, bir okuru etkileyen cümlelerin o cümlelerdeki felsefik derinlikten ziyade o cümleleri kuran insanın samimiyetinde olduğuna karar verdim. Öğrencilik yıllarında da Mehmet Kaplan’ı okumuştuk. Fakat o zamanki okumalarımız mecburiyetin mahkumiyet ve sıradanlığının kurbanı olmuştu. Belki de dünyanın en bahtsız kitabı bir dersin nesnesi olmak zorunda olan kitaptır. Bu yüzden kendime ilke edindim, hocalığım boyunca hiç bir öğrencime “şu kitabı okumazsanız geçemezsiniz, şunu okumadan gelmeyim” demedim. Onların kitap okuma nefretlerine katkıda bulunmayı asla düşünmedim. O kitapları okutmanın başka yollarını buldum. Saatlerce kendisine bakıldığı halde kendisinden bir anlam çıkarılmayan zorunlu okumaların yerine, olmazları mümkün kılacak satırların oralarda olduğunu söyledim. Kendime bir saygı duyuluyorsa, bilgime hürmet varsa, şu anda anlatmakta olduklarım eğer ilgilerini çekiyorsa bunu filanca esere veya yazara borçlu olduğumu söyledim. Zorunlu okutmaların körüklediği nefrete katkım olmasın istedim. Bu tür okutmaların zararlarını işte bu yazının malzemesi olan Kaplan’ın cümlelerini yeniden okurken bir daha derinden hissettim, yaşadım. Kaplan’ın yukarıda alıntıladığım satırlarını okurken beni derinden kuşatan hayranlık ve etkileniş öğrencilik yıllarımda yoktu, yokluğu belki sadece zorunlu okutmalara bağlı değildi, belki de bunun sebeplerinden biri idrak, bilgi ve seziş derecemizin o yıllarda bu kadar gelişmemiş olmasıydı. Her ne olursa olsun, zorunlu okutmaların zararlarını bugün bir daha idrak ettim. Bu, kendisine bir türlü ıspanak yediremediğimiz, ıspanak yemezse vücudunun demirsiz kalacağını söylediğimiz oğlumuzun anne-baba zoruyla ağzına almak zorunda olduğu ıspanak parçalarını ağzında dolaştırırken yüzünde dolaşan tiksinti manzaralarına benziyordu. Mütebessim bir çehre ile kuru ekmek yemek, buruşuk bir surat, iğrenilen bir ifade ile ıspanak gevelemekten daha makul gelirdi bana ve ben hep eşimle tartışmak zorunda kalırdım.

Elbette bu yazının yazılmasında Dergâh yayınlarının ardı ardına yayınladığı Mehmet Kaplan eserlerinin de büyük etkisi oldu. Onca öğrenci yetiştirmiş, sosyal bilimlerin hemen her dalında onlarca eser yazmış, yüzlerce makale kaleme almış, sayısız fikir serdetmiş, öğrencileri bugün pek çok fakültenin, bölümün kurulmasında katkıda bulunmuş, kendi sahasında zirvelere tırmanarak pek çok insanın ilim ve irfan pınarından nasiplenmesine meccanen katkıda bulunmuş bu “hasbî” hoca acaba nasıl biridir, nasıl yetişmiştir? Yürüdüğü yollarda yürümek için yollara düşene neler tavsiye eder, nasıl bir hayat yaşamıştır da bu kadar etkileyici olmuştur? Bütün bunların okur tarafından bilinmesinde ne mahzur var? Onun mektuplarını yayınlayanlar, hatıralarını kaleme alanlar, makalelerini derleyip toparlayanlar en az hocanın kendisi kadar bu milletin ilim ve irfanına katkıda bulunmaktadırlar. Onlara da hoca kadar şükran borçluyuz.

Okuduğunu Değil, Yaşadığını Anlatan Yazar

Kaplan’ın yukarıdaki cümlelerinin beni niçin bu kadar derinden etkilediğini, onun hatıralarını, mektuplarını okuyunca daha iyi anladım. Mehmet Kaplan adeta Bâkî’yi değil kendisini anlatıyordu. Mustarip bir hayatın insana ve topluma yansıyan yönünü onun gibi mustarip bir hayat yaşayandan daha iyi kim bilebilir? Kaplan’ın Bâkî için kurduğu cümlenin hemen her kelimesinde kendi mihnetli hayatının izleri vardı. Yani bizlere yansıtılan cümleler, o cümlelerde dile getirilen hayatı bizzat yaşayanların kurduklarıydı. Özümsenmiş, ıstırabı çekilmiş, sıkıntı ve mihnetleri damarlara sinmiş, geldikleri yerlere dişiyle tırnağıyla ulaşılmış bir hayatı anlatanlar, o hayatı bizzat yaşayanlardı. Bu cümlelerde tesir olmazdı da ya hangi cümlelerde olurdu? İşte biz bu yüzden diyoruz ki cümleleri kuranların hayatlarına bakmak gerek, fildişi kulelerden yapılan sefalet edebiyatının etkisi o sofradan kalkmadan tükenir gider. Bunun sadece edebiyatı vardır, amma hayatı asla!...
 
S
#2
Ynt: MEHMET KAPLAN’IN DİLİNDEN BÂKÎ, BÂKÎ’NİN DİLİNDEN MEHMET KAPLAN

...Bâkî’yi anlatan adam ayniyle kurduğu cümlelerin muhatabıydı da!. Bâkî’nin fakir bir aileden geldiği söyleyen, Mehmet Kaplan da, “Eskişehir’den geçen demiryolu dolayısıyla eski önemini kaybeden Sivrihisar’da ailesini geçindiremez, hemen her gece evine ‘bugün de ahz u ita yoktu’ şikayetiyle dönen”[iii] fakir bir babanın oğludur. Saraç çıraklığı yapan Bâkî gibi kendisi de fakir kulübelerindeki hayatın geçimini temin için pek çok iş yapmıştı, oturdukları evi yapmak dahil! “yaz tatillerinde fırıncı ve kunduracı çıraklığı yapar”[iv]dı. “Porsuk nehrinin ötesinde, demiryolu istasyonuna yakın, tek katlı kerpiç bir evde otururduk. Evin kerpicini bütün aile biz kırmış, kesmiş ve kurutmuştuk. Gece yarıları istasyona gider, süt, simit, ekmek veya köpük taşı satardım.”[v]

Kaplan, tıpkı Bâkî için kurduğu cümlelerde olduğu gibi derin bir ilim aşkıyla doluydu. O mütevazi kasaba köşelerinde halk hikâyeleri, Nasrettin Hoca fıkralarını dinleyerek büyür. Eskişehir Halkevi Kütüphanesi’nde hayatında bambaşka maceralar açacak olan okuma çılgınlığına bürünür “Sıcak, aydınlık, sessiz, hatta kendisine ait bir masaya sahip olduğu bu kütüphanede, ömrü boyunca en değerli ve sadık dostları olan kitaplarla kaynaşır ve oradaki hemen bütün eserleri okur.”[vi] Onun için kütüphanede okuma bir fantezi değildir, bir boş zaman değerlendirmesi değildir, bir tutku ve istiğrak halidir ve kütüphaneyi şöyle tanıtır: “Benim gibi fakir, evlerinde kitap, masa, soba olmayan Anadolu çocukları için, kütüphane okul kadar, hatta okuldan da mühim bir saadet ülkesidir.”[vii]

Anlattığı Bâkî’deki ilim tutkusu gibi, aynı tutku onu İstanbul’lara götürür, o fakir, kimsesiz, yabancı haliyle üniversite okur, asistan olur, Bâkî’nin bileğinin hakkıyla yükselmesi gibi o da yükselir, amma bu yükselme pek çok şeye “rağmen”dir. Yine parasız, fakir ve kimsesizdir: “Sana yazdığım mektubu gönderemedim, parasızdım. Dört gündür zeytin peynirle geçiniyorum. Borçlar da çok ve acil”[viii]... “... Son zamanlarda paradan çok sıkıldım... ayda 65 lira ise bir aileye yetmiyor; ayaklarım su alıyor ve zeytin yiyorum.”[ix] Ona bu sefalet ve yokluğu bile hoş gösteren razı eden içindeki ilim tutkusudur, tıpkı anlattığı Bâkî’de olduğu gibi. Makam ve mevki hırsı hep insana dair bir şeyler söyleme telaşının üstüne asla çıkmaz, bir mevkii elde etmenin sınırlı ihtirasları yerine, daima yeni ve daima sonsuza açılan kapıları zorlamanın heyecanını taşır: “Bu ünvan başkalarının bana bakışını değiştirecek. Fakat şahsen bana tesir etmiyor. Ben yine aynıyım. Hatta bu ünvana sahip oluşum tuhafıma gidiyor. Profesör veya Ord. Prof. Ünvanını taşıyan başka kimselerde şâyân-ı dikkat bir şey bulamadım. Beni alâkadar eden ünvan değil, insandır.”[x]

Kaplan Bâkî için, ulaştığı büyük makamların onu ezmediğini ve geldiği yerleri unutmadığını söylemektedir. Bu cümlelerde ifade edilen bir hayat biçiminin aynıyla Kaplan için geçerli olduğu su götürmez bir gerçektir. Üniversitede asistan olmak, doktora yapmak, doçentlik, profesörlük gibi payeler almak için hem de bileğinin hakkıyla pek çok meşakkatler çekmiştir. Zaman gelir üniversitede dekan olur, zaman gelir rektör vekilliği yapar, Avrupa’lara gider. Fakat hiç bir makam ve mevki onun başını döndürmez. Yukarıdaki ünvanlar hakkındaki düşünceleri zaten bunu göstermektedir. Dişiyle tırnağıyla tırmandığı yerlere oturup kurulmanın, “altta kalanların canı çıksın” düşüncesinin basitliğine düşmez. Bütün bir ömrü boyunca, kendi yürüdüğü meşakkatli yollarda yürümeye çalışanlara bir baba gibi müşfik ve müşvik davranır. Onların yükselmesi, dikenli ve bin bir çileli ilim yollarında yürümesi için hiç bir desteği esirgemez. Mektuplarındaki şu cümleleri onun geldiği yerleri unutmadığını, o yerlerde yeni “gelenlere” nasıl teşvikkâr davrandığını ve asıl derdinin kendi nefsi çıkarları değil, milletin derdi olduğunu çok iyi göstermektedir. Onun bu davranışlarını, üzerinde doktora yaptığı Namık Kemal’in şu mısraları çok güzel anlatmaktadır:



Bâis-i şekvâ bize hüzn-i umûmîdir Kemâl

Kendi derdi gönlümün billâh gelmez yadına



“Siz benim karlı dağ başında kalmış oğullarım Şinasi, Orhan, Haluk, Mehmet... uzaklarda olsam da siz benim daima oğullarım, kardeşlerim olarak kalacaksınız. Sizin dertleriniz bana ıstırap verecek, başarılarınız beni sevindirecek. Beni en çok sevindirecek mesele sizin oradaki çalışmalarınızdır... hepiniz için arzu ettiğim şey her gün çalışmanın, okumanın, düşünmenin ve ıstıraplı da olsa yaşamanın zevkini almanızdır. Can sıkıntısı ruhun aydın olmayışına delalet eder. Gün ışığı, yağmur, kar, bir insan çehresi size neşe verebilmeli.. Şimdi size düşen iş, konuşmak ve münakaşa etmek değil, çalışmak, çalışmak, çalışmaktır. Ancak çalışmalarımızla memlekete faydalı olabiliriz.”[xi] Kendi yüzünden öğrencilerinin başına bir sıkıntı gelmesinden ve bitirilmesini çok arzu ettiği çalışmaların yarıda kalmasından o kadar çekinir ki öğrencilerine işlerine bakmalarını kendisini savunmak gibi bir dert taşımamalarını öğütler. “Beni korumayan ve benim gibi düşünmeyen benden değildir” felsefesinin çok da yaygın olduğu bir camiada Kaplan’ın bu yaptığı gerçekten de çok asilcedir ve şahsi duyguların değil, millet menfaatini kendi çıkarının üzerinde görmenin bir sonucudur: “...’ün bana karşı olan duygularını size çevirmeleri beni müteessir eder. Buna mâni olmak için yapacağınız şey, son derece ihtiyatlı olmak, gevezelik etmemek, ilmî çerçeve içinde kalmaktır. Benim fikir veya hareketlerimi müdafaa etmenizi dahi istemem. Ben ancak siz orada çalışır, yerleşir, orayı sever, bir ilim adamı olursanız sevinirim.”[xii] Bir öğrencisi onun öğrencilerine karşı yaptığı fedakârlıkları şu şekilde ifade ediyor: “O, yıllar boyunca sahip olduğu bilgiyi, engin tecrübeyi, topladığı malzemeyi hiç bir karşılık beklemeden talebelerine aktarmıştır. Bunu sadece eserleriyle ortaya koymakla yetinmemiş, değerli saat, gün, ay ve yıllarını, başta doktora ve lisans öğrencileri olmak üzere, kendisine başvuran herkese, hiç bir ayırım yapmadan, yetişmeleri için vermiş ve bugün Türkiye’nin hemen her üniversitesinde görev yapan bir akademik kadro kurmuştur.”[xiii] Onun teşvikkâr tavrı kendisi için sarf ettiği şu cümleden daha iyi anlaşılmaktadır: “ Bizim öğreneceğimiz o kadar çok şey var ki.. bu yaşta kendimi talebe gibi hissediyorum. Neler bilmiyorum”[xiv]Onun kendi yürüdüğü yollarda aynı meşakkatle didinip duran öğrencilerine karşı söylediği şu sözler, insan inkişafının olmazsa olmazlarını ne güzel vurgulamaktadır. Bu sözler aynı zamanda o konumunda bulunup da çok az kişinin kabul edebildiği bir gerçeği de yansıtır: “Sizin bizden daha iyi olmanız lazım ki kültür ilerlesin.”[xv]

Kaplan’ın Bâkî için söylemiş olduğu “O, sade ve basit bir insanın da mesut olabileceğine ve insanlığa hizmet edebileceğine inandı.” sözleri kendi hayat felsefesini de ayniyle yansıtmaktadır. Basit bir Anadolu kasabasından çıkarak, kendi ilmî kariyerinde en yükseklere kadar çıkan ve toplumuna hizmet etmek aşkını aşıladığı onlarca talebesine hep çalışmayı, daha çok çalışmayı ve bu çalışmalarla “iş muhitinizde her ne suretle olursa olsun faydalı olmayı”[xvi] hedef gösteren Kaplan kendisini de insanı anlamaya ve ona hizmete adamıştı. Yukarıda alıntılamış olduğumuz “Beni alâkadar eden ünvan değil, insandır.” Sözleri bunu güzel bir şekilde yansıtmaktadır. Bâkî için dediği hayatı kendisi de yaşar, sade ve basit bir insanın mutlu olabileceğine bütün kalbiyle inanır, kendisi bedbinliğe şiddetle karşı olduğu gibi, öğrencilerine de bu fikirden uzak durmalarını öğütler: “Erzurum’a giden bütün arkadaşların orada bedbinleşmeleri hayretimi mucip oluyor ve canımı sıkıyor. Herkes birbirini bedbinleştirmede yarışa mı çıktı, nedir? Alain bana bedbinlik ve ümitsizliğin kötü, hem de gayr-ı sıhhî bir şey olduğunu öğretti... kendimizi bırakırsak etraf üzerimize çullanır. Etrafa değil, kendine, yapılacak vazifelere bakmak lazım..”[xvii] Bu sözleri söylemeden çok önceleri daha doktora çalıştığı yıllarda arkadaşı Âli’ye de aynı mazmunu havi sözlerle hitap eder ve mutsuzluğu insanın kendisinin geliştirip büyüttüğünü bundan kaçınmak gerektiğini ifade eder: “Bence, hayattan pek çok şey isteyip bulamayınca ıstırap çekmektense, bulduğu reel şey üzerinde işlemek ve zihnen rahat etmek daha iyidir. Mevzu-ı bahis olan nefsimizdir. Yenilmeyen ıstırap, aziz bir çocuk gibi beslenen tenbel ıstırap, tehlikeli bir oyuna benziyor.”[xviii], “Paranın seni üzüntüler içinde bırakmasına üzülüyorum. Para cidden mühim; insanı lüzumsuz ruhî sarsıntılardan kurtarıyor. Hatta bazen de saadeti temin ediyor. Bununla beraber bana o hiç bir zaman hayatta en önemli şey olarak görünmedi. Çünkü borçlar, sıkıntılar içinde yaşanabilir ve en mühim olan şey gözden kaybedilmeyebilir. Herhalde ıstıraba mağlup olmamak elimizdedir. Istıraba galebe çalamasak da, düşüncenin kendi içinde hür olması mümkündür...”[xix] Başkalarının kötümser bakışlarına karşın o, hep güzel şeyler görmenin, dış âlemde var olanlara güzel bakabilmenin mutluluğunu yaşar ve bunu “tehlikeli” görür, zira başkaları o fikirde değildir: “Ben kendimi çok tehlikeli buluyorum. Dışarısı, başkaları, tabiat, eşya, kitaplar ne kadar rahat ve güzel, elle tutulabilir şeyler...”[xx]

Şüphesiz insanoğlu hep aynı duygu haliyle kalmaz; haller, fikirler, duygular değişir. Halet-i ruhiyedeki bu zikzaklar her insanda olduğu gibi Kaplan’da da vardır. Fakat onun arkadaşlarına, öğrencilerine, dostlarına yazdığı mektuplara bakanlar, onun daima hayatı güzel görmeyi teşvik ettiğini göreceklerdir. Zaten asıl olan da budur, siz kendiniz karamsar bile olsanız, etrafınıza, size bakanlara, sizden bir kaç güzel cümle duymak isteyenlere hep iyi şeyler, ümitvâr cümleler fısıldamak yüceliğini göstermelisiniz. Fakat bu, yine de ancak yüce ruhların, diğer-gâm düşünebilenlerin, insanlığın saadetini kendi saadetine üstün görenlerin sergileyebileceği asil bir davranıştır.

Mehmet Kaplan, ardında onlarca eser, sayısız makale, daha nice eserler vermeye namzet pek çok öğrenci bırakarak 1986 yılında fani alemden ebedî aleme göç etti. Asıl ölüler, hiç bir iz bırakmadan göçüp gidenlerdin. Biz bugün dahi onun hakkında bir şeyler yazıyor ve hâlâ onun eserlerini okuyarak, insanımıza ve insanlığa dair bir şeyler buluyorsak, yazdıklarıyla ölümünden yıllar sonra bile hâlâ insanları etkileyebiliyorsa, çok sevdiği Yunus’un diliyle söylemek gerekirse, “teni ölmüştür, canı değil”. Kaplan Bâkî için, “atom zerresi kadar küçük sanılan insanların da bir gün dünyayı güneş gibi aydınlatabileceğini söyle”diğini ifade ediyor. Kaplan’ın kendisi de eğer Sivrihisar’da kalsaydı, o muazzam cehd u gayretiyle çalışıp çabalamasaydı, sıradan bir insan olarak ölüp gidecekti. O, kendi azmi, sebatı ve inanılmaz irade gücü ve çalışkanlığı sayesinde, sıradan bir Anadolu çocuğunun bile ülkesi için, insanlık için neler yapabileceğini gösterdi. İnsanın değiştirme, şekil verme, hayatı güzel ve anlamlı kılma kudretine bütün kalbiyle inanıyordu, bu inancı kendi hayat serüveni de apaçık göstermektedir.

Kul hatadan hâlî kalmaz. Bir objeye çevrilen gözler hatayı da, güzeli de görmeye muktedirdir. Ancak asil bakışlardır ki, güzellikleri görürler ve hükümlerinde kendilerine güzeli esas alırlar. Nice bin ıstırapla, arayışla, bitip tükenmez meşgalelerle geçen bir ömrü değerlendirmek zorunda kalanlar, bu ömrün insanlığa bıraktığı mirasa gözlerini çevirmeliler. O miras, birilerine hâlâ “yeni şeyler yapmak lazım, yeni şeyler söylemek lazım, insanlığa ümidi, fedakarlığı, çalışmayı, cehd ü gayreti aşılamak lazım; milletin refah ve duygu zenginliğine katkıda bulunmak ve işte bu mirası bin bir çileyle bırakanlara layık olmak lazım” dedirtiyorsa ölümün üzerine ebedî bir yokluk çizgisi çekmiş ve ölümü öldürmüş demektir. Ardından gelenlere böylesi bir miras bırakanlar hatalarını savaplarının (ve dahi sevaplarının) yüceliğiyle örtmüş demektir.

Yazımıza epigraf yaptığımız Bâkî’nin beyti, bütün bu söylediklerimizi özetler mahiyettedir. Kişinin adının sahîfe-i âlemde bâkî kalması için, işte Bâkî gibi, Kaplan gibi üzerinden asırlar ve yıllar geçse de değerinden hiç bir şey kaybetmeyecek bir öze sahip eserler bırakmak lüzûmu vardır. Kaplan’ın sözlerinin bizleri etkilemesindeki hikmet de budur. Nef’î’nin deyimiyle ehl-i dillerin bir birini bilmemeleri insâf değildir. Onlar anlattıkları halleri yaşayanlar, ancak yaşadıkları halleri anlatanlardır. O benlikleri eriten yakıcı yaşanmışlığın, ıstırap potalarında kor hâline gelmiş kelimelere dökülmesi insanı nasıl etkilemez?

Dursun Ali Tökel


--------------------------------------------------------------------------------

Mehmet Kaplan, “Bâkî’den Beyitler ve Mısralar, Şiir ve Şâir I” Türk Edebiyatı Üzerine Araştırmalar I, Dergah Yay., 5. Baskı, İstanbul 1999, s. 191 (190-196).

[ii] Mehmet Kaplan, “Bâkî’den Beyitler ve Mısralar, Şiir ve Şâir I” Türk Edebiyatı Üzerine Araştırmalar,s. 196. Kaplan’ın Bâkî’ye olan ilgisinin gençlik yıllarında başladığı Şükrü Elçi’nin şu hatırasından anlaşılmaktadır: “Mehmet Kaplan’la şimdi lokanta olan Türkiyat Enstitüsü’nde zaman zaman antolojileri, dergileri ve kitapları açar, güzel şiirler seçmeye çalışırdık. Bu şiirler arasında Bâkî’nin Kanûnî Mersiyesi’ni en üst sıraya koyduğumuzu hatırlıyorum.” Şükrü Elçin “Sunuş” Mehmet Kaplan İçin, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yay., Ankara 1988, s. VIII.

[iii] Zeynep Kerman-İnci Enginün, Mehmet Kaplan Hayatı ve Eserleri, Dergah Yay., İstanbul 2000, s. 14.

[iv] Zeynep Kerman-İnci Enginün, Mehmet Kaplan Hayatı ve Eserleri, s. 14.

[v] Mehmet Kaplan, Sevgi ve İlim, Dergah Yay., İstanbul 2002, s. 19.

[vi] Zeynep Kerman-İnci Enginün, Mehmet Kaplan Hayatı ve Eserleri, Dergah Yay., İstanbul 2000, s.15.

[vii] Zeynep Kerman-İnci Enginün, Mehmet Kaplan Hayatı ve Eserleri, s. 16.

[viii] Mehmet Kaplan Âli’ye Mektuplar, (Haz: Zeynep Kerman-İnci Enginün), s. 53.

[ix] Mehmet Kaplan Âli’ye Mektuplar, (Haz: Zeynep Kerman-İnci Enginün), s. 56.

[x] Mehmet Kaplan Âli’ye Mektuplar, (Haz: Zeynep Kerman-İnci Enginün), s. 239. (Kitabın sonundaki “Hatırılar” bölümünden.

[xi] M.Orhan Okay, Mehmet Kaplan’dan Hatıralar... Mektuplar..., TEV Yay., İstanbul 2003., s. 62, 63, 72, 73.

[xii] M.Orhan Okay, Mehmet Kaplan’dan Hatıralar... Mektuplar..., s. 74.

[xiii] Zeynep Kerman, “Hayatı”, Mehmet Kaplan’a Armağan, Dergah Yay., İstanbul 1984,s. 21.

[xiv] M.Orhan Okay, Mehmet Kaplan’dan Hatıralar... Mektuplar..., s. 70.

[xv] M.Orhan Okay, Mehmet Kaplan’dan Hatıralar... Mektuplar..., s. 42.

[xvi] M.Orhan Okay, Mehmet Kaplan’dan Hatıralar... Mektuplar..., s. 74.

[xvii] M.Orhan Okay, Mehmet Kaplan’dan Hatıralar... Mektuplar..., s. 116-117.

[xviii] Mehmet Kaplan Âli’ye Mektuplar, (Haz: Zeynep Kerman-İnci Enginün), Dergah Yay., İstanbul 1992, s. 80.

[xix] Mehmet Kaplan Âli’ye Mektuplar, (Haz: Zeynep Kerman-İnci Enginün), s. 171.

[xx] Mehmet Kaplan Âli’ye Mektuplar, (Haz: Zeynep Kerman-İnci Enginün), s. 169.
 

Konuyu şu anda okuyanlar : (Users: 1, Guests: 0)

Giriş yap