MEKTUP YAZ, ALIŞKANLIKLARIN TAZELENSİN

sizce ''mektup'' varlığını sürdürmeli mi?

  • evet

    Kullanılan: 0 0.0%
  • hayır

    Kullanılan: 0 0.0%

  • Kullanılan toplam oy
    0
  • Anket kapatılmış .
Katılım
1 Mar 2006
#1
**(Hece Dergisi mektup özel saysından alıntıdır)

[align=center]MEKTUP YAZ, ALIŞKANLIKLARIN TAZELENSİN [/align]


Mektubun artık tarihe karıştığı kanaati giderek yaygınlaştı, hatta yerleşti ve fiilî bir durum hâline geldi. Mektuplardan söz etmek, geçmişi, hatıraları yâd etmek gibi bir duyguya yol açıyor bugün. Hayatın kendi yatağında, kendi ritmi ve debisiyle akışı ile hayatı kuşatan, daha doğrusu sürükleyen teknik hızın arasındaki ayrımı ve bu ayrımın önemini ne yazık ki umursamaz oldu insan. İşte bu umursamazlıkla birlikte, bazı şeylerimizi ‘kaybetmemek’, ‘geliştirmemek’ ve ‘değiştirmemek’ gibi iradî kararlılıklarımızın olması gerektiğini de unuttuk. Ardımıza bakmadan yürüyoruz. Rüzgâr bize kadar ne getirmişse kabulümüz ve bizi de nerelere sürükleyecekse razıyız. Peki, mektup yazma geleneğinin kaybolmaya yüz tutması bu kadar mı önemli? En azından bir gösterge olarak, evet, önemli… Çünkü insanî düzlemde her şey birbirine o denli ince ve içten bir bağla bağlı ki, neyi kaybettiğinin bilincinde olmak, bütünün de ayrımında ve bilincinde olmakla eş anlamlıdır. Mektup yazma geleneğinin kaybolmaya yüz tutmaya başlamasıyla birlikte, insan ilişkilerindeki duyarlık, dil, üslûp, incelik gibi daha birçok geleneksel erdemlerimizi de kaybettik. Birbirimizle selâmlaşma, birbirimizi hatırlama duygusunu unuttuk. Mektup beklemekle çetleşmek, mesajlaşmak, telefonlaşmak arasındaki duygu, duyarlılık ve düşünce dünyasının farkı üzerine düşündüğümüzde, bu durum bize bir ipucu verebilir sanırım.
Şeyh Galip’in sözünü de, işte bu bağlamda bir uyarı olarak almayı ve anmayı gerekli gördük: “Mektup yaz, alışkanlıkların tazelensin!”
Mektubun bir edebiyat türü olup olmadığı tartışmaları bir yana, insanlar arasında yazılı iletişimin başladığı zamanlardan beri, çok önemli bir mektup dili ve duyarlılığı’nın oluştuğunu görebiliriz kuşkusuz. Mektuplaşma ihtiyacının da bu dil ve duyarlılıktan doğduğunu ya da bu dil ve duyarlılığın mektuplaşma ihtiyacından doğduğunu neden düşünmeyelim? İşte bu dil ve duyarlılık, mektuba her zaman, diğer edebiyat türlerinden daha içten, daha sıcak ve daha etkili bir yazınsal mahiyet kazandırmıştır.
Mektup dilinin en belirgin özeliği, insanın en yalın hâlinden ve anından; insanlığımızla baş başa kaldığımızdaki ‘zayıf insan’dan sadır olmasıdır. Elbette ‘bizzat mektup’tan söz ediyoruz; içten bir selâmlaşma, dertleşme, hâlleşme, iç dökme, özleyiş ve hatırlayış dilinin tadıyla ‘yazılmış mektup’tan… Bu hâliyle mektup, diğer edebiyat türlerinden gezi, anı, günlük, biyografi gibi hayatın fiilen yaşanmışlığına, bu yaşanmışlık içinde insanın kırılıp dökülmüşlüğüne, kafa ve kalp sancılarının esiri olarak kıvranışlarına daha çok ‘değen’ bir yazıdır. Şiir, roman, öykü, tiyatro gibi yapılan ve kurgulanan edebiyat türlerinin de güçlerini, insanın hâllerine ‘değen’ bu alanda var oluşlarıyla kazandıklarını söylemek mümkündür. ‘Her yazı bir mektuptur.’ sözünü, yalnızca muhatabını bulmak ve okunmaklığı açısından almak doğru olmasa gerek; her yazı bir mektup olmalıdır, diye de okunabilir bu söz.
Mektup, edebiyat kurallarının, kurgulama yöntemlerinin sınırlayıcılığından en çok kurtulabilmiş yazılı metindir; tabii ki gerçekten mektupken. Diğer edebiyat türlerinin yazım ve yayım sürecine girdiğinde ve gerek edebiyat, gerekse edebiyat dışı kamuyu gözeterek yazıldığında ‘bizzat mektup’ değil, artık bir mektuptur. Edebiyat tarihinin tanımlama ve tasnif etme yöntemleriyle yazınsal bir metindir. Sanatın ve edebiyatın, kamu ve medya ölçeğinde kurumsallaşmasıyla birlikte oluşan yazınsal değerlerin zihinlerini kuşattığı sanatçı ve yazarlar, mektuplarını, artık birer ‘mektup’ olarak değil, ‘metin’ olarak yazarlar. Böylece mektup, ‘irticalî yazı’ olmaktan çıkar. Oysa mektup, insanın birisine, daha çok da mahremiyetini paylaşabileceği birisine yazıyla ama irticalen içini dökmesinden ibaret bir dil hâli değil mi? Mektuplarda, yazılanlarla birlikte mektubu yazan insanın kişiliği de en çıplak hâliyle görülür ve okunur.
Klasik edebiyatımızda mektup karşılığında kullanılan sözcüklerin zenginliği, aynı zamanda bu alandaki dil ve anlam zenginliğinin ulaştığı ayrıntıları da göstermesi bakımından önemlidir: İnşâ, münşî, münşeat, arîza, kâime, şukka, uhuvvetnâme, muhabbetnâme, tezkire, varakpâre, kâğıt; arz-ı hâl, tebriknâme, tehniyenâme, taziyenâme, cevapnâme, emirnâme, beyannâme, târifnâme, şahnâme, teşekkür, takriz, davetnâme, niyaznâme, müzekkere… Aşk mektuplarına ‘nâme’ denmesi ve dilimizde bu sözcükle çok sayıda deyimler oluşması, bunların türkülere girip birer dize hâlini alması apayrı bir dil ve kültür zenginliğini göstermesi bakımından dikkate değer:
“Acem şâhı bize nâme gönderdi/ Gam leşkerin üstümüze gönderdi”; “Karacoğlan der ki yalandır yalan/ Aldatıp yârimi elimden alan/ Gözyaşın mürekkep, kirpiğin kalem/ Ayrılık nâmesin yaz uğrun uğrun”; “O yâr bize yine nâme yollamış/ Ârif olan sözlerinden anlamış/Alyanaklar domur domur terlemiş/Rahmetin güllere yağdığı gibi”…
‘Ucu yanık mektup yollamak’ söyleyişi ise özellikle Türk kültürünün duygu dokusu açısından bakıldığında ciltler dolusu anlam ifade eder. Hatta mektup kâğıdının bir ucu yakılır, içine bir gül yaprağı, bir saç teli konur, çeşitli kokular sürülür mektuplara. Okur yazarlığın yaygın olmadığı köy ve kasabalarda, özel adların ve haberlerin dışında neredeyse bütün bölümlerin kalıplarını ezberlemiş mektup yazıcıları vardır. Mektubu alan kişinin mektubunu okutarak başkasının ağzından dinlediği de olur. Böyle bir gelenek içinde oluşan ayrıntı ve anlam çeşitliliği, mektup kültürümüzü ve birikimimizi gösterir.
Böylesine bir yazılı (ve de sözlü) kültür zenginliği elbette kendi biçim, dil ve üslûp geleneğini de oluşturacaktır. Mektubun kâğıdından kalemine ve mürekkebinin rengine, zarfına, hitap ve bitiş cümlelerine kadar, özellikle de mektup yazan ve yazılan kişilerin yaş, eğitim, mevki, makam, toplumsal, dinî konumları, kadın, erkek, anne, baba, eş, kardeş, dost, arkadaş, sevgili… olmaları açısından ince ayrıntılarla örülmüş bir mektup geleneğinden söz etmek yanlış olmaz: “Önce kâğıdın baş-orta yerine ‘Hû’ yazılır, buna ‘Beduh’ denir. ‘Hû’ (O), ism-i âzam, yani Allah’ın en büyük adıdır…. ‘Elkap’ denilen kısımda gönderilen kişinin sosyal statüsüne göre birtakım sıfatlara yer verilir. ‘Elkap’ bir gelenek olduğu kadar, her işin bir düzene bağlı olduğu oturmuş toplumlarda herkesin yerini, toplumdaki durumunu belirtmeye yarayan bir yöntemdir. (Kimin kime hangi unvanlarla hitap edebileceğini göstermek için Elkap kitapları da yazılmıştır.) ‘Dibace’ bölümünde ise asıl konuya girilmeden önce mektubun gönderildiği kişiye dualar edilip hâl hatır sorulur. Bundan sonra asıl konuya gelinir. Nihayet mektup, kalıplaşmış dualar ve saygı bildiren ifadeler ile son bulur.”1
Mektuplardaki içtenlik, yalınlık ve sıcaklık, sanat, edebiyat, siyaset gibi toplumsal konumları olmayan ve bu konumlarının gereği olarak yazmayan kişilerin elinden çıkan mektuplarda daha sahih olarak vardır. Yazarların mektuplarında gördüğümüz sanat ve edebiyat görüşleri, eleştirileri, kendi eserlerini ve görüşlerini savunmak için mektuplarında dile getirdikleri düşünceleri, çevreleri ve kişilikleri, içinde bulundukları siyasal, sosyal ve sanat ortamları, bilinmeyen ama eserlerine ve sanat anlayışlarına yön veren, etki eden birtakım ilişkileri, tutkuları, kıskançlıkları, bazı yazarların, sanatçıların bir başkasının doğuşunu hazırlayan öncülükleri… ile ilgili bulduğumuz bilgiler, bu mektuplarda bir içtenlik, sıcaklık eksikliği doğursa da, onların eserlerinin ve edebiyat tarihinin arka planına ışık tutmaları açısından ayrıca önemlidir. Bu açıdan bakıldığında mektup, edebiyat tarihinin en önemli kaynaklarından biri sayılabilir. Siyaset ve devlet adamlarının mektupları, filozofların, düşünce ve bilim adamlarının mektupları da siyaset, düşünce ve bilim tarihi açısından önemlidir ve bu disiplinlere birinci dereceden kaynaklık eder. Özellikle edebiyat dışı siyaset, ekonomi, bilim… ortamlarında mektubun bir propaganda ve yalnızca ‘iletişim aracı’na dönüştüğü durumlar da olmuştur. Diplomatik mektuplar, açık mektuplar böyle durumların doğmasına daha teşne biçimlerdir: “Bütün insanlığa hitaben, onlara mesajlar gönderen mektuplara II. Dünya Savaşından sonra rastlarız. Bunlar arasında Bernanos’un İngilizlere Mektuplar, Camus’ün Bir Alman Dosta Mektuplar, Saint-Exupéry’nin Bir Tutsak’a Mektuplar, Cocteau’nun Amerikalılara Mektuplar gibi eserleri sayılabilir. Birer açık Mektup havasını taşıyan, yazarlarının duygu ve düşüncelerini okuyucularıyla paylaşma imkânını veren bu eserlerin sayılarının 21. yüzyıl edebiyatında daha da artması beklenebilir. Zira mektup, yazarın samimi itirafları olma özelliğini taşıyan ve okur ile doğrudan, sıcak bir ilişki kurma fırsatını veren bir tür olarak edebiyat dünyasındaki yerini hâlâ korumaktadır.”2
Şüphesiz en yakıcı mektuplar ise aşk mektuplarıyla asker mektuplarıdır. Asker mektuplarının baskın duygusu gurbet ve hasrettir. Aşk mektuplarının ki ise yanan bir kalbin, ardından koştukça hep uzaklaşan, bir türlü yakalanamayan vuslat arzusudur. Vuslat yerine alınan cevabî mektuplar, bekleyeni daha da yakıp kavurur. Güvercin Gerdanlığı’nda bu hâl şöyle anlatılır: “Bir âşığın sevgilisine yazdığı mektubu gördüm. Âşık bıçağı ile elini kesmiş; kanı akmış ve bu mektubu kanıyla yazmış; kanını mürekkep yerine kullanmış. Tabi bu mektubu kuruduktan sonra gördüm. Yemin ederim, kırmızı Çin mürekkebiyle yazılmış gibiydi.”3 Aşk mektupları konusunda, kadınlarla evlenmek için değil de onlara yalnızca mektup yazmak için âşık olduğu rivayet edilen Kafka da, Milena’ya Mektuplar’ında az buz yakıcı cümleler yazmamıştır: “Öğle vaktiydi, iki mektubun birden geldi. Okunsun diye yazılmamış bunlar… İnsan bu mektupları önüne serer, yüzünü gözünü sürer onlara, sonra da aklını kaçırır! Ne var ki, kişi daha önceden yitirmişse aklının yarısını, hiç değilse geri kalanının değerini anlar da onu olsun sıkı sıkı tutmaya çabalar…. Önceki mektubunda sözünü ettiğin tümcenin korkunçluğunu bilmiyorum ki… Yüreğime değil de şakaklarıma mı fırlatılmış aşkın oku?”
Tasavvuf edebiyatında ise mektup bir terbiye yöntemi ve dili olarak önemli bir işlev üstlenmiştir. Tasavvuf büyüklerinin hemen hepsinin mektupları, Mektubât adıyla bir araya getirilir ve o dergâha intisap edenlerin ellerinde dolaşır. Şeyhin dili ve nazarıdır bir anlamda bu mektuplar; seyrisülûk sırasında müridin kılavuzudur.


**HECE
 
E
#2
Çok acı veren bir konuya değinmişsin ser-efraz, bu alıntı ile. Mektup yazmayı, apayrı bir duygu yoğunluğu, huzurun ve kederin en müstesna paylaşımı olarak görüyorum. Bence çok saygıdeğer ve asil bir paylaşım.
6-7 sene öncesine kadar ben de mektup yazanlar kafilesindendim. Ama teknolojiye kurban ettim galiba. İnşallah birgün yine o ânları yaşayabilirim.
 
Katılım
1 Mar 2006
#3
Öncelikle böyle önemli bir konuda fıkırlerini paylstigi için ecra'ya tesekkur ederim.Hala mektup yazmaya değer verenlerin olması gerçekten çok hoş.
Ben de mektup kültürünün yitirilmemesi gerektiğine inananlardanım, her ne kadar zaman zaman teknolojiye yenilenlerden olsam da elmden geldiğince sürüdüryorum.Hatta bazen söleyemdiklermi , söylemek istediklerimi dillendirmemde epey faydasını görüyorum.İfade ve iletişmde bu eski usul yöntemden hala, ısrarla haz alıyorum.
Umarım yıllarca sayısız insanın hayatına kucak açmış, sayısız insanın en mahremine sırdaş olmuş, müjdeyi,hasreti,sevinci,neşeyi,kederi fermanlamış ''mektup'' kültürümüze sahip çıkanlardan oluruz.
 

Konuyu şu anda okuyanlar : (Users: 1, Guests: 0)

Giriş yap