Menkıbeler..

Katılım
26 Nis 2007
#1
Doğruluğuna, yanlışlığına, kaynağına vs. bakmadan kıssadan hisse gayesiyle buradan paylaşalım bildiklerimizi, duyduklarımızı..



Bâyezîd-i Bistâmî yağmurlu bir havada Cumâ namazına gitmek için evinden çıktı. Sağnak hâlde yağan yağmur, yolu çamur hâline getirmişti. Yağmur bitinceye kadar bir evin ihâta duvarına dayandı. Çamurlu ayakkabılarını duvarın taşlarına sürerek temizledi.

Yağmur yavaşlayınca câmiye doğru yürüdü. Bu sırada aklına bir mecûsînin duvarını kirlettiği geldi ve üzülerek;

"Onunla helâlleşmeden nasıl Cumâ namazı kılabilirsin? Başkasının duvarını kirletmiş olarak nasıl Allahü

teâlânın huzûrunda durursun?" diye düşündü ve geri dönüp o mecûsînin kapısını çaldı.

Kapıyı açan mecûsî;

"Buyrun bir arzunuz mu var?" diye sorunca;

"Sizden özür dilemeye geldim." dedi. Mecûsî hayretle; "Ne özrü?" diye sordu.

O da; "Biraz önce duvarınızı elimde olmadan çamurlu ayakkabılarımı temizlemek maksadıyla kirlettim. Bu doğru bir hareket değil.

Yağmurun şiddeti bu inceliği unutturdu." deyince, Mecûsî hayretle; "Peki ama ne zararı var? Zâten duvarlarımız çamur içinde. Sizin ayağınızdan oraya sürülen çamur bir çirkinlik veya kabalık meydana getirmez." dedi.

Bâyezîd-i Bistâmî; "Doğru ama, bu bir haktır ve sâhibinin rızâsını almak lâzımdır." dedi. Mecûsî; "Size bu inceliği ve insan haklarına bu derece saygılı olmayı dîniniz mi öğretti?" diye sorunca; "Evet dînimiz ve bu dînin peygamberi olan Muhammed aleyhisselâm öğretti." dedi.

Mecûsî; "O hâlde biz niçin bu dîne girmiyoruz?" diyerek kelime-i şehâdet getirip müslüman oldu.
 
Katılım
26 Nis 2007
#2
Ynt: Menkıbeler..

Sehl bin İbrahim şöyle anlatıyor:
İbrahim bin Edhem'le dost idik. Bir keresinde ağır bir hastalığa tutulmuştum. Bunun üzerine İbrahim b. Edhem, elindeki bütün herşeyi benim sıhhatim için harcadı. Sonra iyileşmeye başladım. Bir ara kendisinden canımın çektiği yiyecek birşeyler istedim. Elinde bir şeyi kalmadığından merkebini satıp arzumu yerine getirdi. Sıhhate kavuştuğumda bir yere gitmek için merkep lazım oldu ve:
''Ey İbrahim, merkep nerede?'' diye sordum.
İbrahim b. Edhem:
''Sattık.'' dedi.
Sıhhatim yol yürümeye müsait olmadığı için:
''Peki ama şimdi ben neye bineceğim?'' dedim.
O arifler sultanı:
''Sırtıma bineceksin kardeşim!'' dedi ve beni üç konak mesafesi boyunca sırtında taşıdı.
 
Katılım
29 Ağu 2007
#3
Ynt: Menkıbeler..

Abdestsiz emzirilen süt
Muhammediye kitabının yazarı Yazıcıoğlu Muhammed Efendi, Edirne ve Gelibolu civarında yaşamıştır. Bu muhterem zatın bir de Ahmed-i Bîcan olarak bilinen kardeşi vardır. Ahmed-i Bîcan hazretleri, aynı zamanda Envar-ül Aşıkın kitabını Farsça’dan tercüme eden zattır.

İki kardeşten biri olan Ahmed-i Bîcan, bir gün bir camide vaaz etmekte iken ağabeyi Muhammed Yazıcıoğlu camiden içeriye girer ve küçük kardeşinin sohbetini dinlemeye başlar. Kardeşi ağabeyinin camiye geldiğinin farkındadır. Fakat bir de bakar ki, ağabeyi biraz sonra camiyi gülerek terk eder.

Kürsüde nasihat etmekte olan Ahmed-i Bîcan hazretleri, ağabeyinin bu halinden bir şey anlayamaz ve akşam eve geldiği zaman olayı annesine anlatıp durumu öğrenmesini ister. Anne, büyük oğlu Muhammed eve geldiği zaman, (Oğlum, kardeşin camiden niçin gülerek çıktığını soruyor, bir hata mı işledim diyor. Kardeşinin dersinden niçin gülerek çıktın) diye sorduğunda şöyle cevap verir:

“Anneciğim, ben kardeşimin vaazına gülmedim. Ben bir insanoğlunun sohbetini dinlemeye ne kadar melek gelmiş, oturacak yer bulamıyorlar da birbirlerinin üzerine oturuyorlar, onların hâli çok hoşuma gitti de ona tebessüm ettim. Ben de meleklerden camide oturacak yer kalmadığı için çıkıp gittim.”

Annesi, ağabeyinin bu sözlerini anlattığında Ahmed-i Bîcan çok müteessir olup dedi ki:
“Anneciğim, ağabeyim melekleri görebiliyor da, ben niye göremiyorum. Bunu ondan bir sorar mısın?”

O güzide anne büyük oğluna bunu sorduğunda aldığı cevap şöyle oldu:
“Anneciğim, bu noksanlığı sen kendinde araman lazım, sen benden daha iyi bilirsin.”

O vakit düşünme sırası anneye geldi. Uzun müddet tefekküre daldıktan sonra bunun sebebini şöyle açıkladı:
“Oğlum sana hiç abdestsiz süt emzirmedim. Ahmed’e ise henüz kundakta iken, ben namaza durmuştum, Ahmed de şiddetle ağlamaya başlamıştı. Bu sırada evimizde bir komşu kadın vardı. O, çocuk ağlamasın diye Ahmed’i aldı emzirmeye başladı. Ben hemen namazı kılıp elinden aldım ama, biraz emmişti. Sonra o kadına abdestli olup olmadığını sordum, bana abdestinin olmadığını söylemişti. Onun melekleri görmemesine sebep olsa olsa bu olmalı.”
 
Katılım
27 Eki 2007
#4
Ynt: Menkıbeler..

ZAMAN İÇİNDE ZAMAN, MEKÂN İÇİNDE MEKÂN

Evliyâullahın sertâcı, mahbûb-u Sübhâni, Gavs-ı Samedâni, Pîr-i A’zam Cenâb-ı Abdülkadir-i Geylâni Hazretlerine hizmet edenlerden biri, Hazreti Gavs’ın cemalli bir zamanında huzûr-u seniyyelerine çıkarak:

“Efendim, Cenâb-ı Hak Zat’ınıza kudretinin tasarrufunu bahşetmiştir. Onun için istediğiniz kimselere ufak bir nazar-ı âlinizle birçok rütbeler verebiliyorsunuz. Bu kulunuz da size epey hizmet etti, ama bana hâla bir şey ihsân etmediniz, niyâz ediyorum,” der.

Koca Gavs:

“Pekalâ, bugün bana bir helva pişir de, bakalım Kudret neler ihsân eder, senin de gönlün olsun,” buyururlar.

Adamcağız, “Başüstüne” diye sevinerek, helvayı pişirmeye başlıyor. O esnâda da Hindistan’dan bir heyet gelerek Hazreti Abdülkadir-i Geylâni’ye arz-ı ubûdiyyet ettikten sonra:

“Efendimiz, hükümdarımız öldü, bize bir hükümdar göstermenizi niyâza geldik,” derler.

Bunun üzerine Hazreti Pîr, helva pişiren adamını çağırarak:

“Nasıl, Hind padişahlığını kabul eder misin?” diye ferman buyuruyorlar. Adamcağız pür-neşe:

“Aman efendim, ihsan buyurdunuz,” diye can atarak sevinirken, Hazreti Gavs:

“Yalnız, seni şu şartla oraya padişah yapıyorum: Ne kazanırsan yarı yarıya paylaşacağız,” buyururlar.

Pek tabiî olarak tâlip, bu emri minnetle kabul ediyor.

Nihâyet adamcağız hakikaten söylendiği gibi Hindistan’da büyük bir saltanata, muazzam saraylara, mutantan debdebelere, güzel eşlere sahip olduğu gibi bir de erkek evlâda sahip olur. Aradan onbir sene geçiyor ve bir gün Hazreti Abdülkadir-i Geylâni’nin teşrifleri haberi çıkıyor. Hükümdar, Gavs-ı Samedâni’yi karşılayarak sarayında bir kaç gün hizmetinde bulunduktan sonra Cenâb-ı Pîr artık döneceklerini haber veriyorlar.

Pâdişah: “Efendim, biraz daha kalıp bizleri sevindirin,” diye ricada bulunuyorsa da Hazret-i Gavs’ın muhakkak teşrif edeceklerini anlayınca: “Efendim, bari kusurlarımızı af buyurun,” diyor. O vakit Sultan Abdülkadir-i Geylâni Hazretleri, hükümdara:

“Yalnız sizinle bir sözümüz vardı. Sizi biz buraya padişah olarak gönderirken ne kazanırsanız yarı yarıya olacak, diye bir söz vermiştiniz. İşte şimdi, buraya geldikten sonra ne kazanmış iseniz hesaplaşmak istiyorum,” buyuruyorlar.

Padişah bunun üzerine bütün servetini tesbit ederek yarı yarıya ayırıyor ve Hazreti Gavs’ın huzuruna arzediyor.

Sultânü’l Evliyâ:

“İyi amma siz bir erkek evlad da kazandınız; onu da taksim etmeniz lazımdır,” buyurunca, padişah:

“O nasıl olacak?” diye soruyor. Cenâb-ı Gavs cevaben:

“Çocuğu ikiye böleceğiz, size istediğiniz tarafı vereceğim,” diye emrediyorlar.

Çocuk ortaya getiriliyor. Gavs-ı A’zam Hazretleri keskin kılıçlarıyla: “Destûr” deyip çocuğu tam ikiye ayıracakları esnâda, padişah belindeki mücevher işlemeli hançerini çekerek:

“Eeey sehhar herif! Senelerce bana hizmet ettirdiğin yetmiyormuş gibi şimdi de tesâdüfün bana verdiği nimeti elimden almak istiyorsun,” diye tam Hazreti Gavs’ın göğsüne saplarken bir de bakıyor ki elindeki kaşık helva tenceresine saplanıyor. Ne saraydan eser var, ne saltanattan ve ne de çocuktan bir iz…

Bu hal karşısında hayretler içinde kalan tâlibe, Cenâb-ı Pîr tebessüm ederek:

“Oğlum karıştır helvayı… Biz cimri değiliz, veririz, amma zamanı gelmeden de olmaz…” buyuruyorlar.

Ey tâlib-i Hakîkat!

Şimdi sen buna ister rüya de, ister hayâl de, hulâsa ne dersen de. Bizim diyeceğimiz ise bu hal: Zaman içinde zaman, mekan içinde mekan olmasıdır. Makam-ı Zat’a sahip olan evliyâullaha Cenâb-ı Hak îcad ve îdam kudreti ihsân ettiğinden bu gibi şeyler oyuncak gibidir.

Bu olayda zavallı tâlip, eğer ihlâs ile tam teslim olmuş olsa idi ve Hazreti Pîr: “Çocuğu da taksim edeceğiz,” diye emrettiklerinde: “Efendim, taksime ne hâcet, ben de sizin, çocuk da sizin,” diye kalbiyle teslimiyetini ve bağlılığını göstermiş olsa idi, elbette o kaşık hançer olup Hazreti Pîr’in göğsüne saplanmazdı. Hazreti Gavs hakikatte çocuğu parçalayacak değildi ya. Onlar hayat almaz, Hayat verir, Ebedî Hayat…
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Katılım
11 Eyl 2006
#5
Ynt: Menkıbeler..

Bir elma ve imam-ı a’zamın babası

Şemseddin-i Sivasi'nin Menakıh-i İmam-ı a’zam isimli eserinde şöyle yazılıdır:

İmam-ı a’zamın babası Sabit (rahmetullahi aleyh) küçük yaştan beri ahlakı temiz, takva ve vera sahibi idi. Yüzü gayet nurlu olup zühdü, salahı ve ilmi pek çok idi.

Bir gün bir dere kenarında abdest alıyordu. Suda bir elma gördü. Abdestten sonra suda çürüyüp gidecek olan bu elmayı alıp yedi. Fakat tükrüğünde kan gördü. Şimdiye kadar böyle bir hâl görmediği için tükrükteki kanın bu elmadan ileri geldiğini tahmin etti. Yediğine pişman oldu. Elmanın sahibini bulup helalleşmek için dere boyunca gitti. Nihayet yediği elmaya benzeyen bir meyve bahçesi gördü. Sahibini sordu. Bu zatın gayet cömert ve ihsan sahibi olduğunu, hatta ağaçta bulunan bütün elmaları toplayıp götürülse yine bir şey demeyeceğini, bir elmanın ne ehemmiyeti olacağını söylediler. Buna rağmen elmanın sahibini buldu, meseleyi anlattı, ya parasını almasını veya helal etmesini istedi.

Bahçe sahibi gencin bu halini görünce takva ve verasının doğru olup olmadığını öğrenmek için şöyle dedi:
- Yediğin elmam için ne vereceksin?
- Altın gümüş neyim olsa veririm.
- Ben altın gümüş istemem ama, eğer kıyamette senden davacı olmamı istemezsen bir teklifim var, onu kabul etmen gerekir.
- Teklifin nedir?
- Yapacaksan söyliyeyim...
- Şeriata uygunsa yapabilirim.
- Kör, sağır, dilsiz ve kötürüm bir kızım var, bununla evlenmeye razı olursan o zaman elmayı sana helal edebilirim.

Sabit hazretleri ahirete kul hakkıyla gitmemek için bu teklifi kabul etti. Düğün hazırlığı yapıldı. Sabit hazretlerinin ilk gece odaya girmesiyle çıkması bir oldu. Hemen kayınpederine koşup, (Efendim, bir yanlışlık var galiba, içeride sizin bahsettiğiniz vasıflarda bir kız yok, tam tersi!) Kayınpederi tebessüm ederek, (Evladım o benim kızımdır, senin de helalindir. Ben sana kör dediysem, o hiç haram görmemiştir. Sağır dediysem, o hiç haram duymamıştır. Dilsiz dediysem, o hiç haram konuşmamıştır. Kötürüm dediysem, o hiç harama gitmemiştir. Var git helalinin yanına, Allahü teâlâ mübarek ve mesut etsin.)

İşte bu evlilikten, yani böyle ana babadan imam-ı a’zam Ebu Hanife hazretleri dünyaya geldi.
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Katılım
11 Eyl 2006
#7
Ynt: Menkıbeler..

Koyun çoban için değildir

Yalnız yaşayan bir derviş, sahranın bir köşesinde oturuyordu. Yanından adamlarıyla bir hükümdar geçti. Derviş, başını kaldırıp hükümdara iltifat etmedi. Hükümdar öfkelendi. Vezir dervişe dedi ki:
- Niçin saygı göstermedin?

Derviş cevap verdi:
- Hükümdara söyle, kim kendisinden nimet umuyorsa saygıyı ondan beklesin. Şunu da bilsin ki, hükümdarlar halkın koruması içindir. Koyun, çoban için değildir. Fakat çoban, koyun içindir.

Hükümdar, dervişin sözünü beğendi:
- Benden bir şey iste, dedi.
Derviş cevap verdi:
- Bir daha beni rahatsız etmemenizi istiyorum.

Hükümdar:
- O halde bana öğüt ver, deyince derviş şunu söyledi:
- Şimdi elinde nimet varken düşün! Zirvedesin, Allah için ne yapacaksan şimdi yap. Bu devlet de, saltanat da elden ele geçip gidecektir. Kalıcı olan ahiret için yapılandır. Yapılan ibadet bile olsa Allah rızası için yapılmamışsa dünyalık olur, dünyada kalır.
 
Katılım
27 Mar 2006
#8
Duanın kilidi

Duanın kilidi


Birisi her gece kalkip Allah'i aniyor, O'na dua ediyordu..

Seytan ona dedi:



"Ey Allah'i çok anan kisi ! Bütün gece Allah deyip çagirmana karsilik seni buyur eden var mi? Sana bir tek cevap bile gelmiyor, daha ne zamana kadar dua edeceksin?"

Adamin gönlü kirildi, basini yere koydu ve uyudu.

Rüyasinda ona söyle dendi:

"Kendine gel uyan!
Niye duayi, zikri biraktin? Neden usandin?"


Adam:

"Buyur diye bir cevap gelmiyor ki, kapidan kovulmaktan korkuyorum" dedi.

Bunun üzerine dendi ki ona:

"Senin Allah demen, O'nun (C.C.) '-BUYUR' demesi sayesindedir...

Senin yalvarişin, Allah'in senin ruhuna haber uçurmasindandir...

Senin çabalarin, çareler araman, Allah'in seni kendine yaklastirmasi, ayaklarindaki baglari çözmesindendir...

Senin korkun, sevgin, ümidin Allah'in lütfunun
kemendidir...

Senin her Yarabbî demenin altinda, Allah'in '-buyur' demesi vardir...

Gafilin, cahilin canı, bu duadan uzaktir... Çünkü Yarabbî demeye izin yok ona... Agzinda da kilit var, dilinde de...

Zarara ugradigi zaman, aglayip, sizlamasin diye Allah ona dert, agri, sizi, gam, keder vermedi...

Bununla anla ki, Allah'a dua etmeni, O'nu çagirmani saglayan dert, Dünya saltanatindan daha iyidir..."

Dertsiz dua soğuktur.
Dertliyken yapılan dua gönülden kopar...
 
Katılım
11 Eki 2006
#9
Ömür Ezanla namaz arası kadardır

Torunu, pamuk gibi bembeyaz sakalli, nur yüzlü dedesine merakla soruyor:
'Dedeciğim! Bir insanin ömrü ne kadar olur?' Dede tatli bir gülücükle:
Ezanla namaz arasi kadar yavrucuğum.' deyince torun:
'Nasil yani, ömür bu kadar kisa mi?' der. Dede:
'Evet yavrum. ömür, namazsiz ezanla, ezansiz namaz arasi kadardir.' diye cevap verir. Torun yeniden sorar:
'Namazsiz ezan ve ezansiz namaz sözlerinden ne kastettiğini
anlamadim dedeciğim. Bu ne demek açiklar misin?'
Dede şefkatle ellerinden tuttuğu torununa:
'Bak yavrum, geçenlerde komşumuzun çocuğu doğdu. O çocuğun kulağina ezan okundu değil mi? işte o ezanin namazi kilindi mi?Kilinmadi. O ezan 'Namazsiz ezan'di. insan öldüğü zaman kilinan cenaze namazinin da ezani yoktur. O da 'Ezansiz namaz'dir. Aslinda o namazin ezani insan doğunca okunmuştu kulağina.

'Bak ey insan! Doğdun, ama öleceksin, ömür çabuk biter, hayatini iyi değerlendir. Boşa vakit harcama!' ikazini yapiyordu o ezan. işte yavrum öMüR, EZANLA NAMAZ ARASI KADARDIR. Sakin boşa geçirme. ömrünü dolu dolu yaşa, bir nefes bile boşluk birakma!'Ahiretin içinde çabala...
 
Katılım
11 Eki 2006
#10
Yeşil Elbise

Yolda karşılastığımızda ezan okunuyordu.
-”Gel seni camiye götureyim” dedim. “Bugün cuma biliyorsun.”
-”Sende benim camiye gitmedigimi biliyorsun.”dedi.
-”Biliyorum ama sebebini gerçekten merak ediyorum.”
-”Ne bileyim,olmuyor işte. Hem pantolonumun ütüsü bozulup,dizleri cıkar diye endişe ediyorum.”dedi.

Gayri ihtiyari gülmeye başladım.
-”Herhalde şaka yapıyorsun. Bunun icin cami terk edilir mi?
-”Ciddi söylüyorum. Giyimime ve özellikle yeşile düşkün olduğumu bilirsin.”dedi.
Gerçekten de öyleydi. Giydiği birbirinden güzel elbiseleri; mutlaka yeşilin bir başka tonundan seçer ve her zaman ütülü tutardı.
-”Peki” dedim. “Hayatında hiç camiye gitmedin mi?”
-”Çocukken dedemle birkaç kere gitmiştim. Hem o yaşlarda dizlerimin aşınacak diye herhalde endişe etmiyordum. Fakat artık camiye gidebileceğimi zannetmiyorum.”
Söyledikleri beni son derece şaşırtmış ve bu konuyu açtığıma pişman etmisti. Daha sonra tokalaşıp ayrıldık. Onunla konuşmamızdan iki ay sonra; kendisinin camide olduğunu söylediler.Hemen gittim. Bahcedeki namaz saflarının en önünde duruyordu ve yine yeşiller vardı üzerinde . Yavasca yanına yaklaştım ve Kısık bir sesle:
“Hani camiye gelmiyecektin ?” dedim
Hiç sesini çıkartmadı. Çünkü musalla taşının üzerinde, yeşil örtülü bir tabut içinde yatıyordu..
 
Katılım
19 Ağu 2007
#11
Ynt: Menkıbeler..

Kimi seversen ahirette onunla berabersin
Büyüklerle beraber olmak için, onları sevmek yeter. Ancak, hiçbir ibadet yapmayan ve hiçbir günahtan sakınmayan büyükleri asla sevemez. Seven sevdiğine itaat eder. Onlar gibi olamayız ama elimizden geleni yapmamız şarttır. Dinin emir ve yasaklarına hiç uymadan sadece, seviyorum demesi yalan olur. Çünkü onda cevher yoktur. Sevgi yukarıdan gelir. Büyükler onu sevmez ki, o büyükleri sevebilsin.

Eshab-ı kiramdan bir tanesinin çok üzüldüğünü gören Peygamber efendimiz ona sordu:
- Bu kadar niye üzülüyorsun?

Şahıs dedi ki:
- Ya Resulallah bizim ne olacak halimiz sizin bu anlattıklarınızı tam yapamıyoruz.

Böyle çok meyus ve mükedder iken Peygamber efendimiz orada bir müjde bildirir:
(El mer’ü mea men ehabbe)
Sen diyor, üzülme burada kimi seversen ahirette onunla berabersin.
Demek ki kim olduğumuz değil, kimi sevdiğimiz önemli.
 
Katılım
29 Şub 2008
#12
Ynt: Menkıbeler..

Kilitlemek kolay mı?

Türbelerin kapatılmasından sonra, her yerde olduğu gibi, Hacı Bayram-ı Veli hazretlerinin de türbe kapısına kilit vurulmuş. Fakat, sabahleyin erkenden yoldan geçenler kilidi açılmış, kapıyı ardına dayalı görürlermiş. İlgililerden biri: "Bu kapıyı elbet bir açan var" diye iki polisi görevlendirmiş: "Bekleyin sabaha kadar, gözetleyin, kim açıyorsa yakalayın" diye emir vermiş.
Polisler, gün ışıyıp sabah ezanları okununcaya kadar bekleyip sohbet etmişler. Ortalık boz-bulanık bir hal aldığında, çıt! demiş, kapıdaki kilit açılmış, kapı ardına dayanmış ve az sonra türbeden o mübarek ve güzel yüzüyle Bayram Veli Hazretleri görünmüş; şöyle bir etrafına bakınıp, havayı kokladıktan sonra başlamış usul usul yürümeye... Polisler şaşkına dönmüşler. Birinin dili tutulmuş, öbürü, durmadan arkadaşını tokatlarmış. Bir daha kim bekler?.. İşte o olmuş, bu olmuş, artık ne kapı açılmış, ne kilit, Hacı Bayram, bir zaman ortalıkta görünmemiş.
Günün birinde, devlet büyüklerinden bir kişi "Bu meydanın adını değiştirelim, artık caddelerimizin başından hacı külahını çıkaralım, buranın adı Ogüst meydanı olsun" diye oneride bulunmuş.
Hacı Bayram sevdalılarından bir zatın da bu öneri pek fenasına gitmiş. O gece hiç uyumamış, sabahleyin de erkenden türbe kapısına gidip orada niyaza başlamış. Bir de ne görsün? Hacı Bayram Veli karşısında gülümser, memnun: "Ne üzülüyorsun be oğlum? Her kemâlin bir zevali olduğu gibi, her zevalin de bir kemâli vardır. Allah âdildir, bağışlar ve affeder, sen işine bak!" demez mi?
Gerçekten, ardından az bir zaman geçmiş geçmemiş, sokakların başından hacı külahını çıkarmak isteyen o kişi yürekler acısı bir ölümle ölmüş, çoluğu çocuğu darmadağın olmuşlar.
Eh! Erenlerin sağı solu olmaz, onlarla şakaya gelmez! Hani ne güzel söylemişler:
Değme sakın fukara fırkasının hırkasına,
Her biri bir dağ devirip geçirir arkasına!
Hani Yunus Emre ne güzel demiş.
Bir sinek bir kartalı, kaldırıp vurdu yere,
Yalan değil gerçektir bende gördüm tozunu.
 
Katılım
29 Şub 2008
#13
Ynt: Menkıbeler..

İbrahim bin Edhem anlatıyor:

Bir zaman Beyt–i Makdis‘e gitmek için yola çıktım.

Yolda giderken yedi kişiye rastladım, onlara selâm verdim:

“Selâmünaleyküm, bana öğüt verir misiniz? Allah yardımcınız olsun.“ dedim.


İçlerinden biri bana dedi ki:

“Allah‘tan başka kimseden korkma, O‘nun dışında kimseden bir şey umma ve bekleme.“

Ben onlara:

“Benim ilmimi artıracak bir şeyler söyleyin, Rabbim size merhamet eylesin.“

dedim. İçlerinden biri bana dedi ki:

“Allah‘ı seveni sev, Allah‘ı sevmeyeni sevme.“ Bunun üzerine ben onlara:

“Bana başka öğütler de verin.“ dedim. İçlerinden başka biri:

“Dua et. Yalnız kaldığın zamanlar içten yalvar, yakar, ağla ve titre. Allah‘a karşı zelil ol, ne şartta olursan ol, O‘ndan kork.“ dedi. Ben tekrar onlara:

“Bana öğüt verin.“ dedim. Yine içlerinden biri:

“Allah‘ım, şu bize takılıp kalan ve bizi senden alıkoyan adamla aramızı ayır.“

dedi. Bunu söyledikten sonra, yedisi birden ortadan kayboldu. Onların ne yana gittiklerini anlayamadım ve bir daha da onları görmedim.

İbrahim bin Edhem buyurdu ki:

“Kibirlenmeyin! Mağrur olmayın. Yaptıklarınızla övünmeyin. Üstünüzdekilere değil, altınızdakilere bakınız. Kalpleriniz Allah sevgisiyle dolsun. Bedenleriniz Allah‘a itaatle yoğrulsun. Allah‘tan utanınız. Dilleriniz Allah‘ı ansın. Gözlerinizi harama dikmeyiniz.“
 
Katılım
29 Şub 2008
#14
Ynt: Menkıbeler..

BİR MUSİBET...

Kumandanlarından biri bir zafer dönüşü Halife Hz. Ömer'in huzuruna çıktı. Yanında kısa boylu, tıknaz biri bulunuyordu. Hz. Ömer "Bu kim?" diye sordu. Kumandan anlattı: "Efendim bu benim sağ kolumdur. Hangi görevi verdimse başarı ile tamamladı. En gizli haberleri yerine ulaştırdı. Bazen bir orduya bedel hizmet gördü. Zaferlerimi onun sayesinde kazandım diyebilirim."

Aradan zaman geçti, aynı kumandan halifenin huzuruna yeniden çıktı. Ama mağlup bir kumandan olarak Halife sordu:

- Hani sağ kolun nerede?

- Sormayın ya Ömer, ihanet etti, düşman tarafına geçti.

Hz. Ömer bu defa konuştu:

- Allah'tan başka hiç kimseye dayanmamak gerektiğini geçen sefer söyleyecektim vazgeçtim. Bir musibet bin nasihattan yeğdir diye düşündüm.
 
Katılım
29 Şub 2008
#15
Ynt: Menkıbeler..

AŞIK BİR GARİP
Hikaye edildiğine göre Zünnun’ül Mısri (rehimehullahu) bir gün Mescid-i Haram’a girer, sütunlardan birinin altında çırılçıplak yerde yatan hasta bir delikanlı görür. Delikanlı yanık bir sesle inlemektedir. Bundan sonrasını şeyhin kendisinden dinleyelim.
“Yanına sokuldum, selam verdim ve “ey delikanlı, sen kimsin” diye sordum. “ben aşık bir garibim” diye cevap verdi. Ne demek istediğini anlamıştım. “ben de senin gibiyim dedim.”
Bu sırada ağlamaya başladı. Onun ağlaması beni de ağlattı. Bana “sende mi ağlıyorsun” diye sordu. “ben de senin gibiyim” diye karşılık verdim. Bunun üzerine daha yüksek bir sesle ağlamaya başladı ve gür, yüksek bir nara attı, hemencecik ruhunu teslim etti.
Elbisemi üzerine örttüm, kefen bulmak için yanından ayrıldım. Kefen satın alıp dönünce onu yerinde bulamadım. Şaşkınlık içersinde “subhanallah” dedim. Bu sırada kulağıma gizli bir ses geldi, şöyle diyordu “ey Zünnun! O öyle bir gariptir ki, onu dünyada şeytan aradı bulamadı. Malik aradı bulamadı, cennette Rıdvan aradı o da bulamadı.” “O nerededir?” diye seslendim. Kulağıma şu cevap geldi. “samimi muhabbeti, çok ibadet etmesi ve hatasından derhal tevbe etmesi sayesinde Muktedir Malik’in (Allah’ın) yanına sadakat koltuğundadır.”
 

evla

Gündüz yarasalarıyız biz.
Katılım
24 Eyl 2007
#16
Abdülbaki el hüseyni hazretleri hane halkının yatmadığını bildiği halde ara ara "uyanık mısınız?"diye sorarmış .Hane halķı da Allah 'la olup olmadıklarıni sorduğunu anlarmış.
(Allah Allah)
 

evla

Gündüz yarasalarıyız biz.
Katılım
24 Eyl 2007
#17
Bir yıl Basra’da kuraklık oldu. Halk yağmur duasına çıktı. Büyük alim ve Kamil Veli Hasan’ı Basri hazretleri dua için kürsüye çıktı ve halka sordu:
-Yağmuru istiyor musunuz? Onlar da evet deyince;
-O halde Hasan’ı Basra’dan kovun, dedi.
Halk kendi halini düşünerek ağlaştılar.

Bela ve müsibeti kendinden bilip, nefsini öne çıkaran mübarek Hasanı Basri hz..
Beni kovun Allah cc yağmur yağdırır..
Derken herkese ayna tutuyor..
Kendinize gelin diyor..
 

Konuyu şu anda okuyanlar : (Users: 1, Guests: 0)

Giriş yap