MUZDARİP ŞAİR

  • Konbuyu başlatan Gülşah
  • Başlangıç tarihi
G

Gülşah

#1

Sosyal yapının alt üst olduğu, bir fatih milletin en ıztıraplı, en sıkıntılı yıllarını yaşadığı, devletin temelinden sarsıldığı ondokuzuncu asrın sonlarında 1873 yılının şevval ayında, İstanbul’da bir çocuk doğdu: Mehmet Akif. Adı ilk önce Ragif koyulur, fakat halk bu alışılmamış adı Akif yapar. Baba tarafı Rumelili olan Akif’in anne tarafı Buharalıdır.

Alim, yürekli, yaman bir babanın, duygulu, narin, derin, mümin bir annenin çocuğudur O. O devirde çok erken başlayan tahsil hayatında küçük Akif’i dört yaşında omuzunda asılı bir mushaf mektepte görürüz. İlk, orta, lise ve yüksek tahsilini İstanbul’da yapan Akif 1893 yılında tahsilini tamamlayarak hayata atılır.
Akif üst üste gelen felaketlere, yıkılışlara, çözülüşlere, mağlubiyetlere şahit olur. 1877—1878 Osmanlı— Rus Savaşı, Trablusgarp Savaşı, Balkan Savaşı, Cihan Harbi ve yenilgileri.

Yıkılan koskoca imparatorlukla beraber bütün ümitler ve umutlar da yıkılır. İstanbul ve Anadolu bile düşmanlarımız tarafından işgal edilir. Herkes ye’s içindedir artık. Toplum ümidini kaybetmiştir. İşte bu şartlar altında yıkık dökük Anadolu’da, ümitsizlik nedir bilmeyen aksine ümit dolu bir insan vardır; Akif. 0 günlerde şöyle seslenir milletine:

Doğacaktır sana vadettiği günler Hakk ‘ın
Kimbilir belki yarın, belki yarından da yakın
Bu ne imandır Yarabbim! Bu ne ümittir!
Akif bu devrin perişan Anadolusunda göğsü iman dolu ve Yunus’un tabiriyle “baş açık ayak yalın” şehir şehir, köy köy dolaşır, gittiği her yere, her diyara ümit ve umut meltemleri götürür.

İman nedir? İmanı nasıl tarif edebiliriz? Bu sorunun cevabını Yunus, harikulade bir mısra ile verir bize:
Neyi sever isen imanın oldur
İnsanlar sevdikleri şeyler için yaşar, onlar için çalışır, onlar için ölürler. Günlük hayatta bile bu böyledir. İnsan neyi seviyorsa onun peşinden koşar.
Akif’in sevdiği ise Rabbi’dir, Yaratıcı’sıdır ve O’nun rızasıdır. Rahmeti ve Kudreti Sonsuz’a inanmadır ki O’nun imanını sıradağlar gibi muhkem, sarsılmaz bir hale getirmiş, O’nu fazilet timsali yapmıştır.

Akif kimdir? Yeni nesiller bu sorunun cevabını pek fazla bilmiyor. O’nu İstiklal Marşı ve Safahat Şairi olarak tanıyor. Fakat Akif yeni nesillere örnek olacak vasıflar taşıyan bir yüce insandır. Peki nedir O’nun vasıfları?

Akif inanan, inandığı değerler için yaşayan, mütevazi bir insandı. İstiklal Marşı için kendisine verilen beşyüz lira gibi büyük bir mükafatı kabul etmemişti. Bu hali o zaman bir çok kimse tarafından tuhaf karşılandı. Çünkü o sıralarda maddi sıkıntı içinde idi. Ankara’nın soğuğunda ceketle gezerdi. Paltosu yoktu. Çok soğuk günlerde bir arkadaşının paltosunu giyiyordu. Bir gün bu arkadaşı ona:

— Akif Bey, şu mükafatı reddetmeyip bir palto alsaydın olmaz mıydı? diyecek oldu. Bu söz üzerine Akif, artık arkadaşından paltoyu emaneten de almaz oldu. Ankara ‘nın kışında büzülerek dolaşıyordu.

Akif halim selimdi, yumuşak yaratılışlı idi. Yakın arkadaşı Hasan Basri Çantay “Hayatımda O’nun kadar munis ve beşuş bir adam görmedim” der. Fakat bunun yanında haksızlığa dayanamazdı. Zulmü alkışlayamaz, zalimi sevemezdi. Kükrerdi.

Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem
Biri ecdadıma saldırdı mı, hatta boğarım

— Boğamazsın ki!
— Hiç olmazsa yanımdan koğarım!

Üç buçuk soysuzun ardından zağarlık yapamam
Hele hak namına haksızlığa ölsem tapamam

Akif büyük sıkıntılar içindeyken bile halinden şikayet etmedi. Daha 14 yaşındayken babasını kaybetti, evleri eşyasıyla birlikte yandı. O, hayatı boyunca kiralık evlerde oturdu. Fakat hayatının hiç bir devrinde, hiçbir zaman eğilmedi. Açlığa razı oldu, fakat izzetle yaşadı.

O yazdıysa duyarak, yaşıyarak yazdı, ağlayarak yazdı. Türk tarihinin bir destanı olan Safahat’taki şiirler kadar samimi, duyularak yazılan manzumeler çok azdır.
Türk dilini ve aruzu o kadar güzel kullanmış ve içinde yaşadığı toplumu, hayatı o kadar güzel anlatmıştır ki, edebiyat tarihçileri onun şiirine bu yüzden sehl—i mümteni demişlerdir.

Böyle bir fazilet abidesi olan Akif, 1936 yılında hastalanıp yatağa düşünce, adeta bu dünyada vazifesini tamamladığını sezmiş ve anlamışcasına çok sevdiği Rabbine
“Bana çok görme ilahi bir avuç toprağını” diyor, ona kavuşmak istiyordu. Bu mısraında bile inanan, yüce bir insanın kendine has bir ruh metaneti vardı. Türk ve dünya edebiyatında hangi şair, bu kadar açık, bu kadar net, bu kadar pürüzsüz, bu kadar samimi ve kuvvetli bir dille ölümü arzu edebilmişti?

Akif, Aralık ayının 27’sinde bu dünyadan ayrıldığında 63 yaşındaydı ve “bütün bir beşeriyyetin medyun olduğu o masum Nebi’nin” yaşında, O’nun gittiği diyara gidiyordu.
Fatih Bağcıoğlu
 

Konuyu şu anda okuyanlar : (Users: 1, Guests: 0)

Giriş yap