Ne söyleyeceğini bilememek

UluğBey

Sükût gibi münzevi, çığlık gibi hür.
Katılım
27 Ara 2005
#1
Ne söyleyeceğinizi bilemediğiniz anlar vardır. Bunlar ciddi ve sorunlu anlardır. Kavramlar, mekanlar, zamanlar karışır, karışmaya ve unutmaya programlı kafanızda. İki gün önce �A� dediğinize bugün �B� demeye başlarsınız içinde bulunduğunuz spontane süreçte. Daha da fenası �A � ya da �B� diye kodladıklarınızı bir türlü elle tutulur gözle görülür bir hale büründüremezsiniz akıl dünyanızda. Onlar hep çırılçıplak ortada ama hep görünmez olurlar. Böyle durumlarda çocuk yaşta oluşunuzun getirdiği patavatsızlığınız dahi, kelimeleri toparlayıp haykırılacak birer �Kral Çıplak� cümlesi haline getirmenize kafi gelmez. Dolayısıyla siz bir iki �Ama...� lı cümlecik koy verip dar alanlarınızda size tahsis edilen hecelerinizle kekelemeye mecbur kalırsınız.

Bundan daha vahim haller de vardır şüphesiz. Ne söylemeniz gerektiğini düşünmek zorunda olduğunuzu bilmek ve o zorunluluk altında ezilerek hiçbir şey ifade edememek mesela. Hal böyle olunca etrafınızda olup bitene vakıf olduğunuz tespitini yapmanız yanlış olmaz. Yine de fazla abartmamak gerek, �A� yı ya da �B� yi somutlaştıramazsınız kavrayışınızla ama en azından bu sefer �A� nın da �B� nin de bazı özelliklerini bilirsiniz.Lakin bildiremezsiniz . Zira bu sefer salına salına ortalıkta gezinen bin bir isimli bi suratlar sizi fişlemiş olurlar. Bu güne kadar konuştuğunuz her kelimeyi belli kodlara bağlamış olurlar.

Sonuç olarak siz her ağzınızı açtığınızda onların kelimeleri konuşur. Siz de onların kelimelerini dillendirmemek için ne konuşmanız gerektiğini düşünürken bir bakarsınız ki hiçbir şey söyleyememişsiniz. Bu halinizle emir kipi üçüncü tekil şahıslığa talim eder ve giyaben tanıdığınız üslerinizin �yapsın� tarzındaki talimatlarına boyun eğmek durumunda kalırsınız. Söz konusu ikinci örnekte durumun vehameti sizin, üçüncü tekil şahısların neler dediğine fazlasıyla önem veriyor olmanızdan kaynaklanıyordur. Ve kanımızca ikinci hal ,belirtildiği üzere, ne söyleyeceğini bilememekten, nerede durduğunu kavrayamamaktan fena bir haldir. Her şeye rağmen şunu bilmelisiniz ki ne kavrayamama özrünüz ne de konuşamama kifayetsizliğiniz �O zaman ben de susarım.� türünden olmayacak sözler sarf etmeniz için bahane olamaz. �Sükut ikrardandır.� demiştir önceden gerçek söz ehli zira. Siz konuşmaya mahkumsunuz.

Ben mahkumiyetinin bilincinde olanlardanım. Ve bu şerefli cezayı sonuna kadar çekmeye razıyım yeter ki bildiklerimin gerçekliğinden emin olayım. Bu konuda itiraf etmem gereken bir nokta var ki o da zamanımın tam manası ile bir DEZENFORMASYON çağı olduğu ve hiçbir doyurucu gerçeğe ulaşamadığımdır. Bana gerçek diye sunulan her bir haber parçasının ömrünün çok kısa oluşu ve sansasyona gayet müsait öğeler taşıması bu konudaki kuşkularımı pekiştirmekten başka bir işe yaramıyor. Bildiğim, gerçek manada bir savaş ortamında olduğumuz ve önceki örneklerden yola çıkarak fark ettiğim, savaşta gerçeklerin nasıl büyük bir başarı ile gizlenebildiğine dair gerçek. Bundan evvel yaşadığımız, dünyayı çok yakından ilgilendiren ve başrollerde yine ABD nin bulunduğu diğer acı sahnelerinde de gerçeğe vakıf olamamış hatta olanı biteni dahi öğrenme şansına sahip olamamıştık. Hal böyle olunca da yapılanları seyre dalıp yorumsuz birer nesne olmaktan kurtulamamıştık. Ama yinelemekte fayda görüyorum; bu söylediklerimin hiç biri bizlere ya da başkalarına susma hakkını vermiyor. Aksine konuşmak için çok iyi fırsatlardır bunlar. Sesimizle değil, sözümüzle konuşmak için....

Şunu kabul etmek gerekir ki; gündemi uzunca bir süre daha meşgul edeceğe benzeyen bu olaylar silsilesinin başlangıcı olan 11 Eylül tarihinde gerçekleşen o talihsiz saldırının, kimlere hizmet etmiş olursa olsun, failleri kimler olursa olsun, amaçları ve varmak istedikleri sonuçlar neler olursa olsun, dünyanın kaderinde bir dönüm noktası olduğu kesindir.

Bu konuda çok az bilgiye ulaşmış olmamızın ise biz seyirciler açısından ne denli talihsiz olduğunu söylemek bile gereksiz. Zira içine sürükleniyor olduğumuz müthiş tufanın hangi yönden estiğini bilmeden sonuçlarını tahmin edebilmemiz veyahut ondan kurtulmak için alınan kararlarda söz sahibi olabilmemiz imkanı katiyen yoktur. Bizler en azından birer dünya vatandaşı olarak, topraklarımızın jeopolitik ve de jeostratejik konumlarının doğurduğu sorumlulukları(?) göz ardı ederek bu konuyla ilgili analitik kafa yormaların sonuçlarını dinleyebiliyor olmak hakkına sahip olmalıyız fakat bünyemiz bırakın analitik yorumları normal yorumları dahi kaldıramaz.

Çünkü bu bünyeler cahil atılımları, heyecanlı sloganları, klasik katillerin isimlerini ve suç işleyiş yöntemlerini dinlemekten bağışıklık kazanmış durumda. Bizler, bize sunulan enformasyon yoğunluğu ile o denli boğulmuş durumdayız ki sorulan soruların dışında başkaca sorular sormak, verilen cevaplar dışında başkaca cevaplar vermek ya da başka taraflara bakmak gücünü kendimizde maalesef bulamıyoruz. Bize sunulanı o denli şüphesiz kabul ediyoruz ki yakında bir tarihte kendimizi fail olarak sunsalar oracıkta kendimizi idam edeceğiz. Neden olmasın??

Bizler 11 Eylül de DTM ye ve Pentagon a çarpan uçakların ardında bir şey olup olamadığını dahi soramıyor, 7 Ekim de Afganistan a karşı başlatılan taaruzun haklılığını ya da haksızlığını tartışmaya yanaştırılmıyoruz. Bu güne kadar dünyanın dört bir tarafını, bizim topraklarımızda, dahil kasıp kavuran acılı manzaraların önünü arkasını araştıramadığımız gibi.

Afganistan da ölen masum insanları hatırlatacak olsak yine �Ama...� lı cümlelerle karşılaşıyoruz.. Bizler �Bizim çektiklerimiz acı değil miydi?� ya da �Bu güne kadar olan biten terör değil miydi?� veya �Onlara niçin bu kadar gür ses çıkartılmadı?� diye haykıracak gücü dahi kendimizde bulamıyoruz. Bizler bu güne kadar yıllardır utandığımız kendiğilimizden bugün daha da çok utandırılıyoruz. Çok derinine inmeden açıklamak gerekirse bize olanları kısaca şu kelimelerle açıklamak mümkün; kendimizden uzaklaştırılıyoruz.

Kendi ile barışık olmayan, kendini tanıyamamış ve dolayısıyla kendi ile sürekli çatışan birer birey olma yolunda bize attırılan adımlara her gün bir yenisini ekliyoruz. Ne var ki bilemediğimiz daha doğrusu unuttuğumuz bir gerçek var ki o da; her şeyin bize sunulanlardan ibaret olmadığı gerçeği. Bu öyle önemli bir nokta ki bize sunulanlarla yetinmeyip kendimizi aramak için bir kere yola çıksak göreceğiz ki her şeyin çözümünü bünyesinde barındırıyor.

Bu gün yapmamız gereken adını dahi koyamadığımız bu olaylar bütününde nesne olmamaktır. Bu gün yaptığımız gibi gerçekleşen görev taksim törenlerine sevinç gösterileri ile değil, kuşku bakışları ile katılmamız gerek. Olup biten karşısında üzerimize sinen �comfortable unfreedom� halinden sıyrılıp, bize layık görülen(?) onurlara gerçekten layık olduğumuzu öncelikle kendimize sonrada etrafımıza kanıtlamak sevdasından vazgeçmemiz gerektiğidir.

Bizler sormadıkça, bu ülke sınırları içinde söz söyleme yetkisine sahip birkaç atar tutar aldığımız talimatlardan duydukları sevinci manşetlerinde �Gelsin Paralar� naraları ile taçlandıracaktır elbette. Onlar bunu yaparken bizlerin, nasıl olsa kendi mikro piyon statülerimizin verdiği ağırlıktan sıyrılıp da makro düzeyde, topluca yaşanılan piyonluklarımızın farkında olamayacağımızı düşünüyorlar. Ne söyleyeceğimizi bilemediğimizi zannediyorlar. Biz ise ne söyleyeceğini gayet iyi bilen bir milletiz. Zira biz gerçek SÖZ lere mirasçılarız. Tek yapmamız gereken kendimize doğru bir yolculuğa çıkıp, bize dışarıdan bir bakış atmak. Kendimize söyleyecek çok şeyimiz var. Bize � Ne söyleyeceğini bilememek � hiç mi hiç yakışmıyor zira...

Sevim Zehra CAN





Bu yazıdan hareketle sizinde ne söyleyeceğinizi bilemediğiniz anlar oldu mu?Olduysa nasıl neler?
Paylaşmak isteyen arkadaşlar sözü devralabilir.
 
Katılım
1 Mar 2006
#2
ne söyleyeceğini bilememek.. :DUSUNME gerçekten bizi çıkmaza sürükleyen sancılı bir süreç o.Hele bir de söleyecek sözü olup da sölenecek yeri yoksa insanın daha da doğrusu söyleyecek gücü yoksa vay haline.

Benim daha çok kendime ne söyleyeceğimi bilemediğim anlar olmuştur, kendi iç hesaplaşmalarım yani.Söyleyecek sözümüz olduktan sonra sakınmayanlardanız evellallah :GÖZLÜK
 

Konuyu şu anda okuyanlar : (Users: 1, Guests: 0)

Giriş yap