Nebula'nın Köşesi[Yazılar](yorum eleştiri serbesttir..)

Katılım
21 Haz 2006
#1
Gidiyor artık. Elbet birgün oda sevecek diye ümidimi kırmamaya çalışırdım hep ve o birgünlerden sadece beş altı tane kaldı. Hayatımın kadını diyebileceğim hatun ellerimden kayıp gidiyor. Aşkımdan ölüyorum, gözlerimdeki nem sanki hiç gitmeyecek hep ıslak bakacağım dünyaya aslında akıllı bir adamım onunda benim gibi bir aşkın içinde olduğunu ve beni asla sevemeyeceğini bildiğim halde nasılda bıraktım bu akıntıya kendimi bilmiyorum. Bildiğim tek şey şu an kalbimin ağır cendereler altında ezildiği.

Uzak durma çabasına girdiğimde artık çok geç olduğunuda biliyordum. Ona açıldığımda hayır diyeceğini bildiğim gibi. Ama o bana hep anlayışla yaklaştı, belki işlerin bu derece sarpa sarmasının sebebide buydu. Her ne olursa olsun şimdi gidiyor okulu bitti ve artık geldiği yere istanbula geri dönüyor. Hep bencilim ben derdi. Öyleydide hakkaten. Bende sencilim derdim gülerdi.evet öylesin derdi. Defalarca açıldım ona sevgimi herseferinde gösterdim ama aldığım karşılık hep çaresiz ve acıyan bakışlar oldu. İmkansız aşk bu olsa gerek ben ölesiye onu seviyordum oda bir başkasını.

Asla alamayacağım onu kollarıma sıkı sıkı sarıp öpemeyeceğim. Allahım çıldırmak içten bile değil. Oysa yapacak bir şeyim kalmadığında nasılda yakarmıştım tanrıya onun için. Ne yapacağım şimdi gidiyor işte bi daha dönmeyecek artık onu bir daha göremeyeceğim nasıl sabredeceğim ve neye sabredeğim. Bak yine gözlerim doluyor. Allahım bu nasıl bir acısır. Ve bir insan ne yaptığı için böyle bir acıyı çekmeye mahkum edilir.

Ellerim titriyor acıdan parmaklarım tuşları bulamıyor. Ve bir damla daha intihar ediyor elmacık kemiklerimin üstünden. Feridun düzağaç düşler sokağında geziyor. Fikret kızılok bu kalp seni unuturmu diyor. Bende düşünüyorum unuturmu acaba hani eskilerin dediği gibi göz görmeyince gönül katlanırmı acaba ya da yüzü gözümün önüne her geldiğinde közlerde kavrulacakmı yüreğim.

Nefesim kesiliyor, ruhum daralıyor ölecek gibiyim sanki. Aşkım kaburgalarımın üstünden saran acımasız bir korse gibi gittikçe sıkıyor beni. Kalbimin çılgın gürültüsü beynimin uğultusuna karışıyor. Dalıp giden gözlerimin baktığı pusların içinde hep onu görüyorum. Yüreğim yanıyor, ağlıyorum. Hiç yakışmaz bana ağlamak çok çirkin olurum ağlarken ama delice ağlarım hıçkıra hıçkıra salya sümük görenler şaşırır koca adama bak nasılda ağlıyor diye. Her yerde ağlayabilirim bir belediye otobüsünde mesela yada bir restoranda da olabilir. Ağlıyorum ağlıyorum bir türlü açılamıyorum. Yüzü gözümün önüne geliyor gene ağlıyorum.

Gidiyor artık bütün ümitlerin bittiği en büyük acıların insanın kanını emdiği yerdeyim yolun sonu burasımı diye bakıyorum, öyle olsa biraz daha rahatlardım belki ama yol devam ediyor alev alev bir patika önümdeki 1 adım atıyorum çıplak ayaklarımla canım yanıyor ama yüreğimdeki acının yanında sadece gıdıklıyor bu acı beni. Bir adım daha atıyorum. Aman tanrım heryer yanıyor, ben yanıyorum tarifsiz acılar içindeyim tanrım lütfen yardım et. Seller gibi akan göz yaşlarım bile söndüremiyor alevleri ileriye bakıyorum hep sis hep duman hiç bir şey göremiyorum. Bir adım daha atıyorum. Mutluluklarırım, ümitlerim bir insanı hayata bağlayan ne var sa hepsi yanıyor. Bir hüzün çöküyor üstüme canımın acısı rutin geliyor artık ama yüreğimdeki yangın kavuruyor beni en küçük zerreme kadar bir adım daha atıcam ama atamıyorum takatim kalmadı artık. İstemsiz çalışan kaslarım bile isyan ediyor durmak istiyorlar. Olduğum yere çöküyorum alevler her yerimi sarıyor yanıyorum.
 
Katılım
21 Haz 2006
#2
ismi yok cismi gibi

Elindeki şişeden son bir yudum daha aldı. Şöyle bir aşağıya baktığında yeterince yüksekte olduğunu gördü. Bu sefer artık onu durduracak hiç bişey yoktu. Artık tanrıyada inanmıyordu. Hiçbir tanrı bu kadar adaletsiz olmamalıydı. Boş şişesinin dibine bakıp kufrederek şişeyi aşağıya attı. Şehrin bulanık ışıklarına daldı gözleri biran ‘sizlerde beni kandıramayacaksınız bu defa’ dedi. Ayağa kalktı ve kendini boşluğa bıraktı.

23 yıl evvel dünyaya gelmişti. Daha doğduğunda başlamıştı ölümle sevişmeye anne babasının kan uyuşmazlığından kaynaklanan bilmem ne sarılığıyla doğmuştu. 1 saat içinde gerekli kan bulunmassa çocuk ölecekti. Mahallerinde oturan otistik bir adamın kan grubu onunkine uyuyordu. Halası hemen adamı alıp gelmiş Ali’nin hayatını kurtarmıştı ona fikrini sormadan.

Aradan yıllar geçmiş ortaokul çağına gelmişti. Annesi, babası okuldan alırda işe verir korkusuyla uzak bir yurda yolladı onu. Bir çeşit yarı kapalı cezaevi. Eğer dersleri iyi olursa ve uslu durursa hiç sorun cıkmazdı ama ali onların istedikleri gibi olamadı. Yurdun koridorlarındaki hoparlörlerinden sık sık şu ses yankılanırdı; Ali Baysal, Hüseyin Kardaş, Ercan Gültekin lütfen idareye geliniz. Daha aşağıya inerken ellerini ısıtmaya başlardı. Kimbilir gene ne yapmışlardı. Müdür onları içeri alır, suçlarını sayar, sevgili sopası hakyemezle onları cezalandırır, elleri yedikleri darbelerden kıpkırmızı olmuş çocukları yatakhanelerine yollardı. Aslında oda haksız sayılmazdı. Yurdun çatısına müdürden habersiz bir güvercin kümesi kurmuşlardı. Tabi zamanlı zamansız yurttan kaçmalar, okulda aldıkları başarısız notlar ve disiplin cezalarıda cabası yurdun başarı ortalamasını düşürmekten başka bir işe yaramıyorlardı. Bu da onları tahammül edilmez öğrenciler kılıyordu. Basklarının işledikleri ufak tefek suçları görmezden gelirken. Müdür onları her fırsatta cezalndırmaktan sanki zevk alır olmuştu.

Bu şekilde gecen üç yıldan sonra girdiği meslek liseleri sınavında çeşme anadolu otelcilik ve turizm meslek lisesini kazanmıştı. Bu onun için çok şaşırtıcı olmuştu. Çünkü tercih formunda bu okulun adı bile yoktu. Hatta o isimde bir okulun varlığından bile sadece sınav sonucunu görünce haberdar olmuştu. Hem sınavda soruların yarısından fazlasını sallamıştı. Sonradan tercih formunu doldururken fırlamalık olsun diye son tercihini gözünü kapatıp seri numaraları arasından rastgele seçtiğini ve karşılığında yazan okulun adına bile bakmadığını hatırladı. O zamanlar mistik olaylara karşı ilgiliydi. Sıkıcı ve mutsuz hayatının o okulda değişeceğini düşünmüştü.

Çeşme de hayat oldukça pahalıydı. Bu yüzden orda ikamet edebilmek için aynı zamanda çalışmak zorundaydı. Daha sonra bir otelde gece resepsiyonluğu işini buldu geceleri çalışıyor gündüzleride okula gidiyordu. Zorla geçtiği hazırlık sınıfından sonra lise1 in ortalarına kadarki kısmında hiçbir değişiklik olmamıştı. Ama ondan sonrası pek istediği gibi olmasada bir takım değişikliklere sahne olmuştu. Bilgeyle tanışmasıyla başlıyordu bu dönem. Bilge hazırlık sınıflarındaki kızlardan biriydi. Ali onu görür görmez etkilenmiş ve peşine düşmüştü. Uzun uğraşlar sonucu kızı kandırabilmişti.

Bilgeye baktığında kendisinin dişi versiyonunu görüyordu. Birlikteliklerinin üzerinden bir yılgeçmişti. Artık hayatının amacını bulduğuna inanıyordu. Bugüne kadar onu beklemişti. Bilge’yi okadar çok seviyordu ki hayal edebilceği bütün mutluluklar sadece onunla anlam kazanıyordu. Artık ayrı ayrı motellerde kalmak yerine birlikte tuttukları bir eve çıktılar. Okullarındaki bir çok öğrenci Çeşme de bu şekilde ikamet etmekteydi. Ama hepsi hemcinsleri olan arkadaşlarıyla beraber ev tutuyorlardı. Ali artık eğitimini aldığı aşçılık olayında ilerleme kaydetmiş hafta sonlarında otellerde ve restoranlarda extra yapıyor, Bilge de komilik yaparak Ali’ye destek oluyordu. Lise ikinin sonunda anne ve babasıyla tanışması için Ali’ yi memleketi olan Kütahya’ya götürdü Bilge. Bilge’nin anne ve babası Ali’yi sevmişler ama bu birlikte yaşama fikrinden rahatsız olmuşlardı. Bu durumun Bilge’yi mutsuz ettiğini gören Ali hemen aynı gün Bilge’nin babasıyla konuşmuş ve kızlarıyla evlenmek istediğini söylemişti. Ama henüz lise öğrencisi olduğu için resmi nikah yapamıyorlardı. Ali imam nikahı kıymayı teklif etmiş, Bilge’nin mutluluktan gözlerinin parladığını gören anne ve babasıda kabul etmişlerdi. Kütahya’da kıyılan nikahtan sonra geri dömüşlerdi.

Kurban bayramı yaklaşmaktaydı böyle tatil dönemlerinde okuldaki öğrenciler çevre otellerde extra çalışır ve iyi paralar kazanırlardı. Ali ve Bilge ramazan bayramında çalışmışlar ve borçlarının bir kısmını kapatmışlardı. Ama mevcut borçlarını kapatmaları için bu bayramdada çalışmaları gerekiyordu. Ali bir otelin aşçı başısıyla konuşmuş ve işlerini hazırşlamıştı.bayrama bir hafta kala bilge ben bu bayram çalışmak istemiyorum kütahyaya annemi görmeye gidicem diye tutturunca bugüne kadar bilgenin bir dediğini iki etmeyen ali biranda köpürdü. Aşçı başına söz verdim hem borçlarımızda var çalışmalıyız hayatım bundan sonra uzun süre extra cıkmayacak sende biliyorsun dedi. Ama bilge illede gidicem diye tutturunca ali de bugüne kadar hiç kırmadığı kızın kendisini bu şekilde ezip geçişine sadece ne halin varsa gör diyebildi.

Bayramdan önceki son bir haftada bilgenin bütün çabasına rağmen ali hep soğuk davrandı neredeyse onunla hiç konuşmuyor derlerine yardım etmiyordu. Arefe günü akşamı ılıca garajından kalıkıcak olan otobüsü bekliyorlardı. Ali hala sessizliğini korumaktaydı.kırılmış olan gurunu ve kalbini tamir etmesi için bu işin ustaları olan sessizliğe ve zamana teslim etmişti. Otobüs gelince ali soğuk bir şekilde bilgeye sarıldı ve anneme ve babama selam söyle dedi. Bilge otobüse binip pencereden hayatında ki herşeyden daha çok değer verdiği erkeğe baktı. Kaskatıydı öylece karşısında duruyordu. Ali sonra biran bilgenin ağladığını farketti. Galiba ona fazla sert davranmıştı. Otobüs hareket etti. Ali de yarın çalışacağı otele doğru yürümeye başladı.

Ertesi sabah bayramın ilk günü sabahı mutfak oldukça hareketliydi herkes kendi işiyle uğraşıyordu. Ali kendisine verilen misenplas listesindeki görevleri sırayla yerine getirirken yamaklardan biri koşarak geldi. Ali usta sana telefon var dedi. Tamam mustafa saol dedi ali ve mutfak ofisine gitti. Telefonda hüngür hüngür, hıçkıra hıçkıra ağlayan ses bilgenin annesinin sesiydi. Bilge nin otobüsü kütahya girişinde kaza yapmış ve çok sayıda insan can vermişti. Bilgede kütahya devlet hastanesinde yoğun bakımdaydı ve durumu ciddiyetini koruyordu. Ali hemen telefonu kapattı ve titreyen sesiyle olanları ona şefe anlattı. Ahçı başı durma hemen git dedi. Ali tam giderken arkasından yetişip paran varmı dedi. Olmadığını biliyordu. Alinin cebine bir miktar hatırı sayılır bir miktar para sıkıştırıp hadi hemen git dedi.

Otobüs izmirden çıkmak üzereydi. Ali tanrıya daha önce hiç bukadar yalvardığını hatırlamıyordu. Neolur tanrım ona bişey olmasın dedi. Uyumaya çalışıyor ama gözüne birtürlü uyku girmiyordu. Birlikte geçirdikleri mutlu anlar gözlerinin önünden geçiyordu. Sonra onu otobüste son gördüğünde gözlerinden süzülen yaşları hatırladı. Aptalın tekiyim ben dedi. Sabaha karşı uyuyakalmıştı. Otobüs garaja girince hemen inip bir taksiyle devlet hastanesine gitti. Hastane cok kalabalıktı. Gir gece evvel olan kazada yakınları yaralananların hepsi hala ordaydı.

Hemen annesinin cep telefonunu arayıp kacıncı kat dedi. Dördüncü kat diye bir cevap geldi. Ama bitkin ve hüzünlü bir sesti Telefondaki. Dördüncü kata çıkınca anne ve babasını gördü ikiside usul usul ağlamaktaydılar. Nerede O?dedi ali.babası odayı işaret etti ali içeri girince üzeri beyaz bir çarşafla örtülmüş birinin önündeki yatakta yatmakta olduğunu gördü. Örtüyü kaldırınca önünde yatanın bilge olduğunu anladı gene melek gibi uyuyor dedi. Aslında uyumadığını biliyor ama zihni o an için busert düşüşün altına bir file germeye çalışıyordu.

Babası uyumuyor oğlum onu yarım saat evvel kaybettik dedi. Hışımla babasına doğru gitti ali boğazını sertçe tutup uyuyor dedi. Sonra hasta bakıcılar kollarından tutup onu sakinleştirdiler. Ertesi gün cenaze kalktı ve ali çeşmeye döndü. Hastanede doktor bilgenin birbuçuk aylık hamile olduğunuda söylemişti. Bu mehmetin acısını bir kat daha arttırmıştı.Cebinde hala parası vardı gitti bir kısmıyla bir şise tekila aldı. Kalanıylada dövmeci ahmet abiden biraz ot aldı. Biraz dediği 100gr dan birazfazlaydı.

Çeşme meydanın hemen arkasında yükselen denize nazır bir tepe vardır gidenler bilir. Şahin tepesi, nerdeyse 1 haftadır ordaydı ali. Sadece içiyordu. Vücudunun istemdışı yaşama direnci kırılana kadar içecekti. Sonra bir adam geldi. Bir kaldığı bir pansiyonun sahibi mehmet abiydi olanları duymuş ve alinin de ortadan kaybolduğunu duyunca onu nerede bulacağını bilen tek kişi oydu.hadi kalk gidelim ali dedi. Ali mehmet abisine çok saygı duyardı ama onu tanımadı bile git başımdan be adam dedi. Mehmet alinin kirli ve zun sakalıyla kaplanmış suratının ve yerde gördüğü boş şırınga ve serum lastiğini görünce iyice ürperdi. Kalk gidiyoruz dedi. Ali adamı itip yere düşürünce mehmet aliye sert bir yumruk atıp zaten kendinde olmayan çocuğu bayılttı ve pansiyonuna götürdü.

Ali yemiyor içmiyor kimseyle konuşmuyordu. Sadece ağlıyordu gündüzleri ve geceleri ağlıyordu. Mehmet elinde yiyecek olan bir tepsiyle alinin odasına girince gördüğü manzara karşısında dehşete düştü. Ali titriyor kendini duvarlara vuruyordu. Mehmet bunun bir uyuşturucu krizi olduğunu biliyordu. Hemen ali ye sarıldı ve onu zapt etmeye çalıştı. Şaziye diye bağırdı karısına şaziye hemen kapıda belirdi. Ne oluyor burda hemen ambulans çağır dedi mehmet.

Rehabilitasyon merkezinde geçirdiği bir kaç ay henüz yeni başlayan bağımlılığını yenmesine yetmişti. Ama hayata dair hiç birşey yoktu içinde. Devamlı intihar eyilimi içinde olan bir kızla arkadaş olmuştu. Kız başından neler geçtiğini anlatmıyordu ama söylediği tek şey artık bu hayatta yaşamaya değer hiçbirşey kalmadığıydı. Bir aralarında geçen bir sohbette kız aliye sordu. Bugün intihar etmemek için bir sebebin var mı dedi. Ali uzunca düşündükten sonra söyleyecek birşey bulamadı. Bu dünya da yaşamak için hiçbir nedeni yoktu. Bu soruyu hergün kendine soruyor bir türlü yanıt veremiyordu.

Rehabilitasyon merkezinden ayrılıp evine döndüğünde son gelişinden beri altı ay olmuştu. Annesi byfendi evede gelirmiş nerdeydin sen bunca zamandır dedi. Annesine cevap vermedi ve geldiği gibi gitti. Bir otobüse binip alsancağa indi sahilde oturdu ve bir sigara yaktı. Sigarasının dumanı sert esen rüzgerda dağılıp giderken eski günlerini hatırlıyordu. Kafasının kenarında bir soru tınlayıp duruyordu bugün intihar etmemek için bir nedenin var mı? Daha önce tanrı inancıyla bundan 2 kere vazgeçmişti. Arkasını döndü ve tekel bayiinden bir şişe tekila aldı ve yüksek iş hanının çatısına çıktı. Sigarısını içiyor ve tekilasını yudumluyordu kafası fırıl fırıl dönerken hava kararmak üzereydi. Karşısında karanlık sularıyla körfez ince ince dalgalanırken vapurlar artık son seferlerini yapmaktaydılar. Sağ tarafına döndüğünde pırıl pırıl şehir ışıklarını gördü. Bilgeyle beraber şahin tepesinden çeşmeyi izledikleri geceler geldi aklına bide son gördüğünde gözlerindeki yaşları düşündü tekrar ağlamaya başladı.

Ayağa kalktı önündeki kısa duvarın üzerine çıktı. Hayat dediğin neydiki amaçsızca yaşayacak olduktan sonra bu yorgunluğa neden katlanılsın ki diye düşündü.

Elindeki şişeden son bir yudum daha aldı. Şöyle bir aşağıya baktığında yeterince yüksekte olduğunu gördü. Bu sefer artık onu durduracak hiç bişey yoktu. Artık tanrıyada inanmıyordu. Hiçbir tanrı bu kadar adaletsiz olmamalıydı. Boş şişesinin dibine bakıp kufrederek şişeyi aşağıya attı. Şehrin bulanık ışıklarına daldı gözleri biran ‘sizlerde beni kandıramayacaksınız bu defa’ dedi. Ayağa kalktı ve kendini boşluğa bıraktı.
 
Katılım
21 Haz 2006
#3
Dün aldım son mektubunu. Mutluyum demişsin ve bana öğüt etmişsin üzme kendini diye. Umutlarını martıların kanatlarına yükle demişsin. İzmirin martıları küçüktür Emine senin albatrosların gibi değil. Ağır yüklerini kaldıramaz benliğimin.
Seni ne kadar özlediğimi Hayrettin’e anlattım hani azındaki simiti hep kaptıran biraz saf bir martı vardı ya. Hayrettin de ağladı benle. Körfezin köpükleri kan kırmızı artık. Göz yaşları gibi yüreğimin. Ne zamandır gülümsemiyorum. Anılarda kurtarmıyor artık günü, arkadaş sohbetleri de. Ama yaşıyorum hala yiyorum, içiyorum, çalışıyorum. Birgün dönermisin acaba beni severmisin bilmiyorum ama bu umut hayatta tutuyor beni. Sana sorsam gene teselli edersin beni biliyorum. ‘aşk böyle bişey değil’ diye.

Özlemin öyle yakıyor ki yüreğimi yatağım yanıyor, geceler yanıyor sonbaharında İzmir’in. O beğenip de alamadığımız peluş hala aynı tezgahta seni bekliyor. Bütün İzmir biliyor osenin. Tıpkı yüreğim gibi, kimse dokunmuyor.

Metrolar hüzünlü artık. Vapurlarda seni sordu gene cevap veremedim onlarda anladı gittiğini. Acemi derdin ya bana artık tavla da oynamıyorum. Pullarda sana ağlıyor. Saat kulesi gittiğin saatte durmuş. Güvercinler de yok artık konakta. Balıklar vurup kaçmıyor artık oltalara oyun oynamaya mecalleri yok.

Çingenler korkuyor bana fal bakmaya yanıma bile yanaşmıyorlar. Mendilci çocuklarda sattıklarının dindiremeyeceğini biliyorlar gözyaşlarımı. Kavaklar çoktan döktü yapraklarını sonbahardan değil ama, sen yoksun diye.
İşte böyle Emine sen yoksun İzmir ağlıyor. Şimdi giyiniyorum çıkacağım. Mektubunu haber vereceğim Hayrettin’e, vapurlara, metroya, körfeze mutluymuş diyeceğim sevinsin garipler.
 

UluğBey

Sükût gibi münzevi, çığlık gibi hür.
Katılım
27 Ara 2005
#4
Sevgili nebula.Yazını daha yeni okuyabiliyorum.Öncelikle sitedeki diğer yazılarının birkaçını da okudum ve genel bir değerlendirme yapacak olursam umut verici bir tablo çiziyorsun bence.Eğer biraz da ha kitap okuyarak ve kendini geliştirecek olursan eminim bundan ve diğerlerinden daha iyi şeyler çıkacak.Çünkü kesinlikle potansiyel var sende.Aslında hikayenin sonu biraz hoşuma gitmedi biraz daha dikkatle daha iyi bitirilebilirdi.Hikayenin verdiği mesaj da sanırım"hiçbir zaman sevdiğini,üzmemek ve pişmanlık duyacağın işler yapmamak"olsa gerek.Zira yapılan bir hata ,kırılan bir kalp seninde anlattağın gibi insanı buhrana ölüme sürükler....

Teşekkürler...
 
Katılım
21 Haz 2006
#5
uluğbey kardeşim öncelikle kullanıcı adım nebule değil nebula :EVET

onun dısında hikaye şahsın kendini boşluğa bırakması dışında tamamen gercektir. isimler değiştirilmiştir. ve benim hikayemdir. demek istediğim gerçek bir yaşam öyküsü olduğu için bunu potansiyelime bağlamak haksızlık olur ama potansiyelimi ölçmek istersen su anda taslak halinde olan bir fantastik kurgu hikayem var istersen onu buraya aktarırım ama çok uzun pesin peşin soliyimnde sonra ağlama.
 

UluğBey

Sükût gibi münzevi, çığlık gibi hür.
Katılım
27 Ara 2005
#6
İsme fazla dikkat etmemiştim,sürc-i lisan için kusura bakma.Ben sadece bu hikayeden hareketle bir yargıda bulunmadım dikkat edersen.Eğer aktarırsan hikayeni okumaya çalışacağım.Peşin peşin uyarıda bulunmuşsun :KASLI Beni ağlatabilen hikayeye helal olsun demek düşer bana.Umarım becerebilirsin :GÖZKIRP
 
Katılım
21 Haz 2006
#7
hikaye içeriği değil uzunluğu itabiriyle ağlatacak demiştim çoğu sevmez makina basında uzun uzun okumayı o bakımdan demiştim yoksa acıklı bir öykü değil..
 
Katılım
21 Haz 2006
#9
TILSIM MUHAFIZLARI (imla hataları için özür dilerim ama bu henüz bitmemeiş ve tasak halinde bir romandır.)
BÖLÜM 1 YETİMHANE


Sabah gunesiyle beraber içeri giren ruzger eskimiş pencerelerin paslı menteselerini hafif hafif gıcırdatırken perdeler ruzgarla beraber salınıyordu. Dısarda oyun oynayan cocukların cıglıklarıyla uyandı mehmet. Gene derse gec kalmıştı.bu sefer belletmenden iyibir dayak yiyecekti. Onu daha fazla kızdırmadan kalktı ve acelelyle giyindi. Alt kata sınıfların oldugu kısma gitti aceleyle. Boş koridorda kosarak sınıfının önüne geldi. Üstüne başına son kez çeki düzen verdikten sonra kapıyı tıklattı ve içeri girdi. Adaşı olan mehmet hoca derse coktan başlamıştı. Mehmet içeri girince belletmen ‘ohhooo mehmet beylerde teşrif ettiler’ dedi sakince. Yüzünde alaycı ama kızgın bir ifade vardı ama sanki onun gec kalmasından da memnunmuş gibi bir hali vardı. Mehmet yerine geçmek üzere hareket edince birden favorilerinde saclarını sımsıkı tutan bir el hissetti. Bu Mehmet hocanın en sevdiği cezaydı birden mehmeti sacından tutup savurmaya basladı. Final hareketi olarak tam enseye inen sert bir saplakla cezalandırmayı tamamladı. Yetimhanedeki çocukların çoğu buna alışmıştı. Mehmet te yetim hanede gecen 13 senede alışmıştı ama acıyla gelen gözyaşlarına genede hakim olamıyordu. Gözlerinden süzülen 2 damla yaşla beraber sırasına doğru gitti. Biranda sınıfı bir sessizlik kapladı. Genelde mehmet hocanın dersleri sessiz olurdu. Kimse izinsiz konusmaya hatta fısıldaşmaya bile cesaret edemezdi.

Ders arası verildiğinde mehmet başını öne eğip belletmenle gözgöze gelmeden dısarı cıktı. Gözgöze gelmenin bedeli genelde ya bir hakaret ya da ağır bir tokat olurdu ve mehmet in şu anda 2 sinede ihtiyacı yoktu. Çıkar çıkmaz tuvalete gitti. Gözleri gene dolu doluydu. Mehmet gayri meşru bir ilişkiden sonra hamile kalmış ve partneri tarafından terkedilmiş bir kadının çocuğuydu ve annesi herkezin ısrarına rağmen cocuğunu aldırmayı reddetmiş ama rahminde ters dönmüş cocugunu doğururken hayatını kaybetmişti. Babasının kim olduğu zaten bilinmiyordu ve annesinin tutucu ailesi için bir utanç kaynağı olmus kızlarının gayrı meşru cocugunada sahiplenmemişlerdi.

Tuvaletin dışında Seda Mehmeti bekliyordu. Mehmet cıkınca beraber bahceye cıktılar. ‘bu adam butun bunların cezasını birgün cekicek’ dedi Mehmet. Konuşurken sesi titriyordu. Seda, Mehmetin yetimhanedeki en iyi hatta nerdeyse tek arkadaşıydı. Seda’nın hikayesini kimse bilmiyordu bir gece bir kundağın içinde yetimhanenin kapısına bırakılmıştı. Mehmetten 1 yaş küçüktü. Sarı dalgalı uzun sacları ve mavi gözleriyleriyle oldukca güzel bir kız cocugu olması onun bir kaç kez evlatlık alınmasını sağlamış ama huysuz ve sorunlu bir cocuk olduğu ve yeni ebeveynlerini çileden cıkardığı için her seferinde geri gönderilmişti. Bu durum belletmenler ve yetimhane müdürü tarafından hoş karşılanmamıştı. Zaten nadiren bir cocuğu evlatlık isteyen aileler geliyordu ve bu güzel kız cocugu bu ailelerden 4 tanesinin bir cocuk evlat edinme fikrini kafalarından tamamen silmelerini sağlamıştı.

‘Takma kafana’dedi seda sakinleştirmeye çalışıyordu metmet’i. Aslında onun için endişelinyordu. 3 gün evvel hiç yoktan cıkan bir tartışmada ali’yi ölesiye dövmüştü. Hatta elinden zor almışlarda zavallı çocuğu. Seda’ da Mehmet’in gözlerindeki acıyla karışık kini nefreti görmüştü. Bu kin Ali’ye karşı deildi. Mehmet’in birparcası omuştu bu öfke ve her seferinde kendini ortaya çıkarıyor Mehmet’i bambaska bir insan haline getiriyordu. Seda’nın korkusu Mehmet’in çevresine daha büyük zararlar vermesindendi aslında. Aralarında gecen derinlemesine sohbetlerde ikiside ne kadar zor durumda olurlarsa olsunlar asla bu hayattan vazgeçmeyeceklerini belli etmişlerdi. Oyüzden mehmet’in kendine bir zarar vermeyeceğini biliyordu ama cevresindekilerden o kadarda emin deildi. İki arkadaş gene konuşmaya daldılar...




BÖLÜM2 KAÇIŞ (2 YIL SONRA)

Mehmet sonkez planını inceledi herşey mukemmeldi aylarca bu plan üzerinde düşünmüştü. O lanet olası yerde artık bi dakika bile kalamazlardı. Seda onu defalarca vazgeçirmeye çalışmış ama Mehmet’in kararlılığı karşısında oda boyun eymek zorunda kalmıştı. Müdürün odasından yüklü miktarda parayı aşırmış ve Mehmet hocanın o çok değerli kol saati ile ölmüş eşinden bir hatıra olarak sakladığı tektaş pırlanta nikah yüzüğünü de almıştı. Yakalanmaları durumunda sonları hiç parlak olmazdı. Önce ölesiye bir dayak yedikten sonra soluğu çocuk ıslah evinde alırlardı.

Mehmet son kez planını kontrol ettikten sonra hareket saatini beklemeye basladı. Saat 1.30 da koridora ana elektirik şalterlerinin olduğu kutunun yanına geldiler birkaç parça eşyaları ellerindeki çantalarındaydı. Daha sonra Mehmet Seda’dan aldığı bir tokayla elektirik dolabının kilidini biraz karıştırdıktan sonra kapağı açtı. Şalterleri indirince butun bina bir anda karanlığa büründü. Nöbetçi belletmen hemen gelip şalterleri kaldırdı ama ışıkların gelmesiyle gitmesi bir oldu. Ayhan hoca biranda yere yığıldı. Ensesinde ince bir kan sızıntısı vardı. Seda korkmuş gözlerle Mehmet’e bakıyordu. Mehmet elindeki kalın sopayla soluk soluğa durmuş yerde yatan Ayhan hoca ya bakıyordu. Yetimhane de zarar vermek isteyeceği son insan oydu. Onları anlayan onların sorunlarıyla gerçekten ilgilenen tek öğretmendi o. Yetimhanedeki bütün cocuklarla saatlerce konuşur dertlerini dinler ve elinden geldiğince yardımcı olmaya çalışırdı. Çocukları içinde bulundukları terkedilmiş hissinden kurtarıp hayatla mücadele edebilecek savaşcı karakter yapılarına kavuşturmaya çalışan idealist bir öğretmendi.

Mehmet eliyle yerde yatan hocanın boynunu bir süre dinledikten sonra kemerindeki anahtarları alarak gözleri dehset ve korkuyla büyümüş olan Seda’ya dönerek ‘Yaşıyor hadi gidelim acele etmemiz lazım.’dedi. seda hemen kendini toparladı ve beraber koridorun sonuna doğru koşmaya başladılar. Ayhan hocadan aldığı anahtarlarla önce koridorun sonundaki kapıyı actı. Dış kapıya geldiklerinde bekçi veysel efendinin kapının hemen dışında uyumakta olduğunu gördüler. Seda ‘şimdi ne olacak’ dedi. Sesinde korku ve endişeyle beraber mehmet’e duyduğu güvenin rahatlığıda vardı. Nasıl olsa o bi çaresine bakardı. Mehmet ise gayet rahat B planı dedi. Dönüşü olmayan bu kaçışta her türlü ihtimali düşünmüştü.’yangın merdivenine hadi çabuk’dedi fısıltıyla. Seda başıyla onayladığını belirten bir hareket yaptıktan sonra birlikte bir üst kattaki yangın merdiveni çıkışına gittiler. Ayhan hocanın anahtarlığında o kapınında anahtarı vardı.

Bahçeye çıktıklarında karanlıkta onları izleyen bir çift gözle karşılaştılar. Bu çocukların mayk diye çağırdıkları ama müdürün karabaş adını koyduğu bekçi köpeğiydi. Yetimhanedeki bütün çocuklar onunla sarmaş dolaş oynardı ama gecenin bu saatinde kimseye taviz vermeyeceği hırlamasından belliydi. Mehmet bunuda hesaplamıştı ve mutfaktan aşırdıgı etli kemiği çantasından çıkarıp biraz uzağa doğru fırlattı. Mayk otarafa doğru koşup kemiği yalamaya başlayınca Mehmette sopayı sıkı sıkı tutan elini gevşetti eğer kopek kemiğe aldanmasa onada bir darbe vurmaktan çekinmeyecekti. ‘hadi gidelim’dedi. Bahçe çıkışına doğru koşmaya başladılar. Bahçe kapısıda duvarları gibi yüksek ve üzeri dikenliydi. Hemen cebinden çıkardığı anahtarlıktan eski ve büyük olanı kapıdaki paslı deliğe yerleştirip çevirdi. Kapı gıcırtıyla açılınca hemen çıktılar ve boş sokaklarda nefesleri kesilene kadar koştular.

Şehir merkezine ulaştıklarında ikiside yorgunluk, korku ve uykusuzluktan birkin düşmüşlerdi. Sahile yakın ve güvenli görünen bir parkta bir banka oturup kafalarını birbirlerine dayayıp uyuya kaldılar.






BÖLÜM 3 SİNAN

Sinan gene uykulu gözlerle durakta durmuş kendini okula götürecek –asla gelmesini istemediği- servisin gelmesini beklerken gözlerindeki çapakları temizlemeye çalışıyordu. Tek başına yaşamaya bir türlü alışamamıştı hatta bundan nefret ediyor. Ama 16 yaşındaki bir lise2 öğrencisinin sahip olduğu bu özgürlüğü arkadasları gıptayla izliyordu.

Anne ve babası ayrıldıktan sonra mahkeme sinanın velayetini annesinin alkolik bir fahişe oldugunu kanıtlayan babasına vermişti. Sinanda bu durumdan memnundu aslında ikisindende anne ya da baba olduklarını gösteren bir şefkat ya da sevgi kırıntısı görmemişti.Velayeti için yapılan bu kavganın sadece bir güç gösterisi olduğunu biliyordu. Varlıklı olan ebevynin velayetini almasına da diyecek bir sözü yoktu. Henüz 16 yaşında olmasına rağmen oldukça iri yapılı simsiyah saçları ve gözleri, beyaz teniyle ve yakışıklı yüzüyle etrafındaki bir çok kadının ve genç kızın ilgisini çekiyordu. Oysa ergenliğini geçiren diğer hemcinslerine ters olarak bu aşırı alakadan rahatsız oluyor hatta nefret ediyordu. En sonunda bir gece oturma odasında televizyonun karşısında uyuklarken vücuduna dokunan bir elin gıdıklayan seri hareketiyle uyandığında karşısında babasının metresiyken annesinden ayrılmasından sonra karısı olan ayşen’in sehvet dolu gözlerini buldu. Ayşen babasına göre oldukca genç ve düzgün vücut hatları olan seksi ve güzel bir kadındı. Sinan daha önce hiçbir kızla cinsel ilşkiye girmemişti ve ilk deneyimiminin bu kişiliksiz fahişeyle olmasını istemiyordu. Ayşen onda cinsel istekten çok bir tiksinti uyandırıyordu. ‘kalk üzerimden aptal fahişe’ diyerek sert bir tekmeyle ayşeni üzerinden attı. Sinan kendine gelene kadar aysen onun belinden aşşağısını soymus kendiside iççamaşırlarıyla kalmıştı. Sinan durumu farkedince kadındaki cüret ve cesarete hayran kalarak şaşırmıştı. Tekmeyle savrulan kadın arkasındaki sehpaya çarpmış ve üzerindeki vazoyu yere düşürmüştü. Halısı olmayan odada vazo yere temas etmesiyle birlikte tuz buz olmus ve oldukca fazla gürültü cıkarmıştı. Otuz saniye bile geçmeden odanın ışıkları yanmıştı sinanın babası odanın kapısında durmuş ateş püsküren gözleriyle odadaki çıplak çifte bakmaktaydı. Kadın hemen orda kendini haklı çıkaracak bir yalan uydurmuş sinanın babasıda mantıklı olana değil inanmak istediğine inanmıştı. Ve hemen sonra evden uzaklaştırılmış kendi yatakhanesi olan bir okula verilmişti. Ama üçüncü kez gittiği disiplin kurulundan sonra yatakhaneden uzaklaştırılmıştı. Babasıda ona okuluna devam etmesi için bir ev almış gözünü boyamak için tapusunu bile ona vermişti.1 aydır tek başına yaşıyordu ve buna birtürlü alışamıyordu. Okulda zaten devamlı problemliydi. Saygısız, saldırgan ve asabi tavırlarıyla öğretmenlerin ve öğrencilerin tepkisini çekmekteydi

Okuldaki öğrencilerin bir kısmı onunla arkadaslık kurmaya çalışırken onun popülaritesine rakip olan baskalarıda onu içten içe kıskanıyor ve hatta ondan nefret ediyorlardı. Sinan ise etrafında dönen bütün bu karışık ilişkileri en ince ayrıntısına kadar idrak etmekle beraber bütün bu olanlara cok yükseklerden tepelerden bakarak kafasında küçümsüyor ve maksimum basitliğe indirgiyordu. O’nun derdi baskaydı, içindeki boşluğu neyin doldurabileceğini aramaktaydı. Okulda ya da yaşadığı çevrede kendisi gibi kendini anlayabilecek kafa dengi biriyle hiç karşılaşmamıştı...

BÖLÜM 4 METROPOL

Sabah parkta bir belediye işçisinin kasıtlı olarak yaptığı gürültüyle uyandıktan sonra karınlarının zil çaldığını farkederek birkaç parca puaça alıp bir çay ocağına oturdular. Dün akşam ki planının mükemmel işlemesinden aldığı haz Mehmedin gözlerinden okunuyordu.

‘şimdi ne olacak ne yapacağız?’dedi Seda düşenceli düşünceli. ‘bilmiyorum. Oturup bir plan yapmalıyız. Aşırdıklaımız bizi bir ay kadar idare eder ama ondan sonrası için bişeyler yapmalıyız. Bir plan yapmalıyız.önce kalacak bir yere ihtiyacımız var.’dedi Mehmet.

Ama bu büyük şehir hakkında hiçbirşey bilmiyorlar, bu şehri hiç tanımıyorlardı. Kahvaltılarının bitirdikten sonra sahil kenarında dolanmaya ve özgürlüklerinin ilk günün tadını çıkarmaya başladılar. Sonra kenarda bir banka oturup çevrelerini izlemeye başladılar. Mehmet, biran seda’nın dalgın dalgın bir noktaya odaklandığını farketti. Gözlerinin daldığı yöne baktığında parkta küçük kızıyla oyunlar oynayan bir anneyi izlediğini farketti. Sonra kolunu Seda’nın ensesinden atarak onu kendine çekti ve sıkı sıkıya sardı. İçinde insanlara karşı alev alev yanan kin ve nefret sadece Seda’nın sıcaklığını hissettiği zaman duruluyordu. Seda’nın dolu dolu gözlerine bakıp teselli edecek birşeyler söylemek istedi ama aklına söyleyecek bişey gelmedi. Sadece birbirlerine sarıldılar ve öylece oturdular hayatlarında birbirlerinden başka kimsesi olmayan çocuklar.

Aradan bir ay geçmiş ve baslarını sokacak tek odalı küçük bir mutfağı olan bir ev tutmuşlardı. Mehmet bir kahvehanede garsonluk yapıyordu. Evsahibeleri olan yaşlı necmiye teyzelerini de kardeş olduklarını ve burda öğrenci oldukları yalanıyla kandırmışlardı. Aslında öğrenci oldukları kısmı haricinde pekde yalan sayılmazdı. Mehmetin kazancı zorunlu ihtiyaçlarının tamamını karşılamaya ancak yetiyordu. Ama herşeye rağmen bir düzen kurmayı başarmışlardı. Mehmet arada sırada Evde tek başına onu beklemekten sıkılan kızı yakalanma riskleri olsa da alıp şehir merkezinde gezdiriyor. Ufak tefek hediyelerle onu mutlu etmeye çalışıyordu.

Kaçışlarının üzerinden 1 yıl geçmişti. Artık kurulu bir düzenleri ve düzenli bir gelirleri vardı. Fakir sayılabilecek bir yaşamları olsada olur olmaz onları döven ya da hakaret eden bir mehmet hoca yoktu başlarında ya da hayvan pazarında ki mallar gibi hergün alıcalırının karşısına cıkmak zorundada deillerdi.

Mehmet ogün izinliydi ve Seda ile birlikte bütün gezmeye karar vermişlerdi. Aradan geçen 1 yıl ikisinede büyük değişiklikler getirmişti. Mehmetin boyu iyice uzamış yakışıklı bir delikanlı olmuştu. Seda ise beline kadar inen altın rengi saçlarıyla ve mavi gözleriyle gittikleri heryerde gözleri üzerlerinde hissetmelerine sebeb olacak kadar güzelleşmişti. Bu ilgi Mehmeti ne kadar rahatsız etsede kendini hep tutuyor , Seda’nın o veya bu sekilde huzurunun bozulmasını istemiyordu.

Evlerine dönerken girdikleri bir ara sokaktan küfürlerle karışık bir gürültü sesi geliyordu. Seda’ya dönüp ‘sen burda kal’ dedi mehmet. Sokağa girdiğinde hemen hemen onunla aynı yaşa olduğunu düşündüğü üç genc baska birini köşeye sıkıştırmışlar üzerine yürüyorlardı. Mehmet yerde duran sopayı alıp sıkıca kavradı başını kaldırdığında gözlerindeki o eski nefret ateşi tekrar parlamaya başlamıştı.

BÖLÜM5 TANIŞMA

Sinan uykulu gözleriyle kendisine seslenen tarih öğretmenine bakarken içinden gene binbir türlü küfür savuruyordu. Ensevmediği derslerden biriydi ve genelde bu derste uyumayı tercih ediyordu. Onun bu şekilde uyumasına genelde hocalar göz yumardı sorun cıkarmasındansa uyumasına izin vermeyi tercih ederledi. Ama ogün evden cıkarken kocasıyla kavga eden ve canı oldukca sıkkın olan neriman hocanın sinan’ı pek tolare etmeye niyeti yoktu. ‘kalk bakalım beyfendi burası otel değil derslik’ dedi. Sinan geyet kaygısız bir tavırla doğruldu dirseklerinin sıraya dayayıp kafasını ellerinin arasına alarak boş boş öğretmene bakmaya başladı. Bu kaygısızlık ve ciddiye alınmama duygusu sabah ezilen egolarının taze acısıyla birleşince neriman hoca daha bir sinirle ‘düzgün otur’ gürledi sesinde bir çığlık vardı. Sinan doğruldu ve düzgün oturdu ama gene kaygısızdı. Neriman hoca bir türlü sakinleşmiyordu. ‘kalk tahtaya gel’ dedi bağırarak. ‘seni sözlü yapacağım’. Sinan miskin miskin kalktı ve tahtaya ağır adımlarla ilerledi. Tahtaya vardığında neriman hoca ders notlarını karıştırıyor sinan’a sorabileceği bişeyler arıyordu. Neriman hocanın ders notlarıyla cebelleştiğini gören kemal ‘hocam sizin yerinize ben sorabilirmiyim?’dedi. kemal sınıftaki hatta okuldaki sinanı çekemeyenler kulubunun en ateşli üyesiydi.

‘sor dedi.’neriman hoca. İki öğrencinin arasındaki husumeti az çok biliyor bunun sinan için esaslı bir ceza olacağını düşünüyordu. Kemal ilk sorusunu sormaya hazırlanırken gözlerinde sinsilikle karışık bir zafer ateşi yanıyordu. Biraz sonra duyacağı hazza kendini hazırlıyordu. Derken sinan biran dönüp yerine doğru hareket etti. Neriman hoca ‘hey hayta nereye gittiğini zannediyorsun sözlü daha başlamadı bile’dedi. Sinan arkasını dönmeden ‘benim için bitti bile hocam’ dedi. Neriman hoca ‘hemen geri dönmessen sözlü notuna sıfır vereceğim.’dedi. kemal sinanın geri dönmeyince hevesi kursağında kalan bir cocuk gibi gözlerine bir hüzün çöktü ve yerine oturdu. Sinan sırasının başına geldi tam oturacakken birden döndü ve kemali oturduğu yöne kekin bir bakış attı. ‘seninle sonra görüşeceğiz’dedi. Kemal hiç oralaı olmadı bile.

Zil sesiyle birlikte bütün sınıf tenefüse cıktı. Sinan da tuvalete gidip paketinden bir sigara cıkarıp yaktı derin bir nefes çekti ve tekrar bıraktı. O sırada iki öğrenci kendi aralarında konusarak içeri girdi. ‘dönüp oturmasaydı ben onu rezil etmesini bilirdim.’ dedi kemal. Ellerinimusluğun altında ıslatıp saclarını düzeltmek için kafasını kaldırınca aynada tam arkasında duran Sinanı farketti biran gözleri korkuyla büyüdü.

O kendine gelemeden sinan yanına gelmişti bile. Ensesinden tutup kafasını aynaya bastırarak ‘demek beni rezil edecektin ha.’ Dedi sinan. Kemal korkuyla ve ezilmekte olan burnun acısıyla titremekte olan sesiyle ‘hayır ben senin iyiliğin için yaptım kolay sorular sorucaktım’ dedi. ‘evet. Eminim öyle olucaktı’dedi sinan. Kafasını aynaya iyice bastırıyordu. Kapısı açık tuvaletin önünden gecen kızlar olayı farkedip gülümseyip gidiyorlardı. Kemal bunu görünce burnun acısına kırılan gururuda eklendi. Amacı sinanı rezil etmekti ama şimdi kendisi bütün koridora reklam olmuştu. Nöbetçi öğretmen koridorun sonundaki kalabalığı farkedince ‘noluyo orda dağılın bakayım ‘ diye bağırdı. Sinan öğretmenin sesini duyunca kemali bıraktı. ‘senle işimiz daha bitmedi’ dedi. Kendini kurtaran cocuk hemen sınıfa koştu. Arkasından sinan da ağır adımlarla tuvaleti terk etti.

Akşam evine giderken girdiği arasokakların birinde kemal okuldan olmadığını anladığı iki cocukla beraber önünü kesince gözlerini kısarak hasımlarını tarttı. Birazdan bir arbede cıkacağı belliydi. Sinan ‘ne istiyon lan doymadınmı’ dedi sırıtarak. ‘hesap zamanı. Yaptıkların yanına mı kalacak zannettin’ dedi kemal. Sinanın üzerine yürümeye basladılar. Sinan etrafına bakındı kaçabileceği bir yer yoktu. Galiba iyi bir dayak yiyecekti. Cocukların üçüde aynı anda üzerine hamle yapınca birinin suratının tam ortasına en sert yumruklarından birini indirdi. Çatırdayan burnun acısıyla yere yığılan cocuk biranda kanlar içinde kalmıştı. O sırada sinan ensesine inen bir yumrukla sersemlesede hemen kendini toplayıp arkasını döndü ve kemalin boynunu sıkmaya basladı. Diğer cocuğa sırtını dödüğünün farkındaydı ama şu an önemli olan kemale dersini vermekti. Kemal’e bir iki sert yumruk attıktan sonra sersemleyen cocuğu bırakıp arkasını dödüğünde burnunu kırdığı cocugun elindeki sopayla diğer çocuğa vuran baska bir çocuğa doğru koştuğunu gördü. Sopalı çocuğu tanımıyordu ama ona yardım ettiği belliydi. Yoksa kemali tartakladığı sırada diğer cocuğun ona arkadan saldırması gerekirdi. Oda hemen ona yardım eden çocun yardımına koştu. Beş dakika sonra kemal ve arkadasları aksayarak kaçmaya çalışıyorlardı.

Sinan soluk soluğa teşekkür etmek için çocuğa döndüğünde gözlerinde gördüğü alev alev nefretten ürkmüştü. Sonra biran çocuk kendini toparladı ve sinana ‘bişeyin var mı?’diye sordu. Sinan şöyle bir kendini yokladıktan sonra ‘hayır yok ama sen gelmeseydin eminim olacaktı, çok saol’dedi. Elini uzattı ‘ben sinan’dedi. Çocukta aynı şekilde karşılık verdi. ‘bende mehmet’dedi. ‘kardeşim sokağın sonunda beni bekliyor. Gitmem gerek’ dedi mehmet biran kanında yükselen adrenalinin etkisiyle Seda’ yı unutmuştu. Havada iyice kararmıştı. Birlikte sokağın sonunadoğru yürüdüler. Köşeyi döndüklerinde mehmet hemen koşarak seda’nın yanına geldi. Kız kaldırıma oturmuş ellerini başının iki yanına koymuş hüngür hüngür ağlamaktaydı. Mehmet ‘ne oldu neyin var’ dedi. Sesinde bir endişe vardı. Onca kötü zamanlar geçirmişlerdi ama kızın gözlerinde hiç böyle bir hüzün, hiç böyle bir korku görmemişti. ‘neyin var’ dedi tekrar. Kız ağlamasını durduramıyor , hıçkırıklara boğularak konuşmaya çalışıyordu. ‘bilmiyorum. Birşey var çok kötü bir şey, çok güçlü birşey.’dedi . ve tekrar hıçkırıklara boğuldu. Sinan da mehmette birşey anlamamışlardı. Kız biranda sustu. Ayağa kalktı ve eliyle sokağın sonundaki boş karanlığa işaret etti. ‘orda’ dedi. Gözlerindeki deniz mavisi solmuş, onun yerine gri ile buz mavisi arası kirli bir renk gelmişti. Ve göz bebekleri neredeyse görünmeyecek kadar küçülmüştü. Sesindeki titreme kesilmişti ama derin korku hala kendini hissettiriyordu. O sırada gösterdiği yerden gölgelerin içinden bir kişi koşarak uzaklaştı. Seda hala transtaydı. Sonra biran boğuk bir sesle ‘gitmeliyiz’ dedi ve yere yığıldı. Mehmet hemen onu kucakladı. Sinana baktı ama o şaşkınlıktan donmuştu olanlara bir anlam verememişti. Hemen kendini topladı ve evim iki sokak ötede istersen bana gidelim dedi. Mehmet başıyla onaylayan bir hareket yaptıktan sonra aceleyle ilerlemeye basladılar.


BÖLÜM 6 KARANLIK

‘kaçmalarına nasıl izin verirsin’ diye gürledi. ‘bilmiyorum efendim gece kaçmışlar nöbetçi öğretmeni bayıltmışlar ve anahtarlarını çalmışlar. Yangın merdivenlerinden bahçeye çıkmışlar.gerizekalı bekçide uyuyormuş galiba.’dedi mehmet hoca sesinde korku ve endişe vardı. ‘götürün bunu’ dedi. Arkası dönük oturan adam. Biranda iki tane siyah cüppeli adam içeri girdi ve mehmet hocanın kollarından tuttular. ‘efendim lütfen acıyın. Bana bir şans daha verin onları sizin için bulayım lütfen. Yıllardır size hizmet ediyorum efendim size hep sadık kaldım. Lütfen bana acıyın.’dedi. ağlıyordu ve sesinden anlaşıldığı üzere ruhu korkunun doruklarında geziyordu. Tam o sırada içeri baska bir kara cüppeli girdi. Lucifer efendim, çocukları bulduk. Gözlem altında tuttuğumuz üçüncü muhafızla biraraya gelmişler. ‘bu onların kaderi’ dedi. Lucifer. Peki birbirlerinin farkındalarmıydı dikkat ettinmi? ‘ diye sordu. Hayır efendim hala bişeyden haberleri yok ama kahin bizim varlığımızı hatta tam olarak yerimizi hissedebiliyor’ dedi.

O ana kadar sessizce kenarda ayakta duran baska bir kara cüppeli tıslayan belki bin yıllık bir sesle ‘sana onları doğdukları gece öldürmeni söylemiştim. O muhafızlar klanının son liderinin piçlerini doğdukları gece öldürmeliydin. ‘kes be kadın, kahini öldürmeden önce kehanetin gerçekleşmesi için onların yaşaması gerektiğini söylediğini unuttunmu.’ Dedi. ‘hem hala biri elimizde ve artık bir muhafız olmaktan çok uzak . kehanet gerçekleşene kadar yaşayacak sonra ...’ cümlesini tamamlamadan bir kahkaha attı. Onu buraya getirin’ dedi. Mehmet hocayı işaret ederek. Cüppeliler sanki yerden yüksekte hareket ediyor gibi seri hareketlerle mehmet hocayı luciferin yanına getirdiler. ‘sonra lucifer gözlerini kapatıp kimsenin anlamadığı bir dilde bişeyleri tıslayarak söyledikten sonra cok seri bir hareketle elideki hançeri mehmet hocanın boğazına sapladı. Dönüp yan taraftaki sehpanın üzerindeki bardakların arasından diğerlerinden daha büyük duran kırmızı şarap bardağını aldı. Mehmet hocanın boğazındaki hançeri çekip akan kanların şarap kadehine dolmasını sağladı. Kadehinden bir yudum aldıktan sonra kanlı dudaklarıyla mehmet hocanın alnına bir öpücük kondurdu. ‘iyi uykular sadık evladım.’dedi. mehmet hoca biran titredikten sonra gözlerinin ela renkli irisleri yerini kirli bir beyaza bıraktı. Odadaki herkes mehmet hocanın ruhunun artık luciferin benliğinin bir parçası olduğunu biliyorlardı.

BÖLÜM7 SON MUHAFIZ

Genç haberci aceleyle içeri girdi. ‘efendim haber doğru bütün sığınaklarımızda çatışmalar sürüyor. Şimdiden sekiz sığınamızdaki tüm muhafızlar katledilmiş durumda ve diğer sığınaklarda durum giderek dahada ciddileşiyor.’dedi koşmaktan nefes nefese kalmıştı. Başka bir muhafızda elinde kağıtlarla içeri girdi. Efendim avrupa ve amerikadaki sığınaklarımızda çok kalabalık grupların saldırısı altında afrikadaki bütün sığınakları alarma geçirmek için mesaj yolladık ama henüz bir cevap alamadık.

Yaşlı başmuhafız ellerini başının iki tarafında birleştirip transa geçmişti. Gözlerini yavaş yavaş açıp ‘geç kaldık lucifer bizden önce harekete geçti. Karanlık çok güçlü ve her tarafı sarmış durumda.’dedi. gözlerinden çaresizlik okunuyordu. Oğlu ve generali olan ahmet koşarak içeri girdi. Efendimiz sığınağın etrafı kuşatılmış durumda ve çok kalabalıklar ne emrediyorsunuz.’ Dedi. Babası herzaman birşeyler düşünürdü. Ama bu sefer uzun süren sessizlikten durumun gerçekten çok ciddi olduğunu anlamıştı. Uzun süren sessizlikten sonra baş muhafız ‘ herkez girişlere ve koridorlara konuşlansın son savunma için hazırlanın.’ Dedi. Ahmet tam arkasını dönmüş giderken ‘ ahmet sen kal konuşmamız gerek’ dedi. Ahmet başıyla onayladı biran sonra oda boşaldı ve herkes yerlerine konuçlanmak üzere gitti.

Baş muhafız oğluna dönüp ‘bütün dünyadaki sığınaklarımız baskına uğradı. Bu gece hiç bir muhafız şafağı göremeyecek. Şimdi gitmelisin ve muhafızların neslini devam ettirmelisin’dedi. Ahmet önce itiraz etmek istedi kardeşleri savaşarak can verirken o burdan kaçamazdı. Ama küçük bir çocukken ona verilmeye başlayan eğitimi üstlerinin emirlerini eksiksiz yerine getirmeyi öğretmişti ona. Başıyla onaylayan bir işaret yapıp çıkmak için arkasına döndüğünde babası ‘ bu gece git ve dört sağlıklı kadın bul ve onlarla birlikte ol onlardan doğacak çocuklar iyiliğe hizmet eden muhafız klanının soyunu devam ettirecekler. Bu tılsımı al ve seçtiğin kadınlarla birlikte olurken boynundan çıkarma bu sayede kadınlar sana karşı çıkmaz ve çocukların bu tılsım sayesinde özel güçlerle donatılmış şeçilmiş muhafızlar olurlar. Senin vesile olduğun bu çocuklar luciferi durduracak. Şimdi git.’ Dedi.

O sırada koridordan bağırışlar ve çatışma sesleri geliyordu. Ahmet istemeye istemeye lağıma açılan çıkışa doğru gitti. Koridorda koşarken elinde kanlı bir katana tutan bir karanlık hizmetkarı karşısına cıktı. Üzerine doğru koşarken omuzlarındaki cok sayıda küçük hançerlerden ikisini seçti ve seri bir hareketle düşmanına yolladı. Kara cüppeli adam kılıcıyla hançerlerden birini savuşturdu ama ikinci hancer tam omuz eklemine saplandı acıyla inleyen sese bakılırsa ahmedin karşısındaki bir kadındı. Omuzunun acısıyla gardı düşen rakibinin yanından geçerken eline aldığı başka bir hançeri kadın savaşçının tam kalbine sapladı ve arkasına bile bakmadan koridorda koşmaya devam etti. Çarpışma saniyelerle sınırlı bir zaman diliminde sona ermişti. Çarpışma seslerini gerisinde bırakarak lağıma açılan geçide gitti.

Sabaha karşı dördüncü partnerinin yanından da ayrılarak ağarmakta olan karanlığın içinde kayboldu. O sırada lucifer generalleri ve dünyanın dörtbir yanından saldırı raporları getiren habercilerle konuşuyordu. Efendim gelen raporlara bakılırsa saldırı tamda planlandığı gibi gitti sığınaklardaki bütün muhafızlar yok edildi. Luciferin gözlerinden zaferin verdiği haz okunmaktaydı. ‘buda bu gecenin ganimeti’ dedi. Masanın üzerinde üzeri kubbe şeklinde bir kapakla kapatılmış bir tepsi vardı. Kapağı kaldırınca bütün dünya muhafızlarının lideri ışığın komutanı yaşlı baş muhafızın kafası tepsideydi. ‘bizi uzun yıllar uraştırdı ama artık muhafızların soyu kurudu. Gün karanlığın günü’ dedi lucifer gözleri alev alev yanıyordu. Tam o sırada cüppesinin başlığını kafasına geçirmiş baska bir kara cüppeli tıslayarak konuştu ; bir tanesi kaçtı. Dedi. Bir tanesi kaçtı ve tılsımda onda o muhafızların soyunu devam ettirecek olan kişi.’ Dedi. Efendimizi bu dünyaya getirecek olan kapının açılması için gereken güç ve sihir o tılsımda efendimizi o boyuta mühürleyende o tılsımdı. Onu ele geçirmeliyiz’ dedi.

Ahmet görevini yerine getirmişti. Şimdi birlikte olduğu kadınların doğum yapmalarını bekleyecekti. doğacak çocukları kaderlerine hazırlamakta baska muhafız kalmadığına göre onun görviydi. Nesiller boyu ışığa hizmet eden atalarının hayatları pahasına koruduğu tılsıma bakarak bu bende olduğu sürece karanlık hala kazanmış sayılmaz dedi.


BÖLÜM 8 TUTSAK

Kolundaki ince bir acıyla kendine geldi deniz. Kaç gündür bu hücrede olduğunu bilmiyordu ve ne zaman kendine gelmeye başlasa onu bir iğneyle uyuşturup tekrar bulanık bir dünyaya yolluyorlardı. Kendini bildi bileli madam rose un evinde hizmetçilik yapıyordu. Ne annesini ne de babasını tanıyordu. 2 yıl evvel genç kızlığa adım attığı andan beride evdeki diğer kadınlar gibi onuda pazarlamaya başladılar. Evden kaçmaya cesaret edememişti. En son birlikte olduğu adam canını ziyadesiyle yakınca biran kendini kaybetmişti. Ellerinde toplanan ve nasıl oluştuğunu anlamadığı bir sıcaklığı adama aktarmış adam neye uğradığını anlamadan yere yığılarak titremeye başlamıştı. Olanları rose a anlatmıştı. Oda bir yere telefon etmiş ve eve gelen iki kara cüppeli adam onu bu hücreye kapatıp günlerdir baygın kalmasını sağlıyorlardı.

Bağırış, koşuşuturma ve üst kattaki hayat kadınlarının çığlıklarıyla uyandı deniz ama heryer bulanık ve sisliydi. Ve havada ağır bir duman kokusu vardı. Kara cüppeli bir adam koşarak hücreye girdi ve prangalarını çözdü haydi kalk gidiyoruz dedi. Eski mahzen koridorları duman altı olmuştu. Üst katta nasıl başladığı belli olmayan bir yangın zaten ahşap olan bütün köşkü biranda sarmıştı. Kadınlar ve müşteriler yarı çıplak kendilerini dışarı atıyorlardı. Kara cüppeli adam onu çekiştirerek dışarı çıkartırken tiz bir çığlık atarak yere yığıldı. Adamın yıkılmasıyla beraber zaten onun zoruyla ayakta duran denizde düştü. Etrafında olan biten hiçbirşeyin farkında deildi. Sonra bir el onu tuttu ve kaldırdı.

Gözlerini açtığında başı müthiş ağrıyordu denizin doğrulup etrafına baktığında içinde bulunduğu odayı daha önce hiç görmediğini farketti. Köşkteki bütün odaları bilirdi ve burası köşkün odalarından biri deildi. Sonra biran köşkteki yangını hatırladı hayal meyal kafasından gecen görüntülerin az önce uyandığı uykuda gördüğü bir rüya olup olmadığından bile emin deil.sonra biran odanın kapısı açıldı ve içeri bir adam girdi. Elinde bir tepsi ve üzerinde de yiyecek birşeyler vardı. Deniz hemen kendini duvara yaşlayıp başını ellerinin arasına alarak kendini korumaya çalıştı. Bu durumu gören adam ‘endişeli bir şekilde korkma kızım sana zarar verecek deilim.’dedi. elindeki tepsiyi masaya bırakıp kızın yanına oturdu. Kendisinin ki gibi sarı saçları ve dalgalı olan saçlarını okşayarak. ‘ geç kaldığım için üzgünüm kızım’ dedi. ‘bunca yıl seni o batakhaneden cıkaramadığım için üzgünüm ama artık geçti.’ Dedi. Deniz dizlerinin arasına gömdüğü kafasını ürkekçe kaldırarak titrek bir sesle ‘ siz, siz kimsiniz efendim’ diye sordu. Adam başını öne eğerek ben senin babanım kızım’ dedi. Deniz irileşen gözleriyle adamı süzdükten sonra bana babamın öldüğünü söylemişlerdi’ dedi. Evet çünkü öyle bilmen gerekiyordu. Bu çok uzun ve inanılmaz bir hikaye hepsini sırayla anlatacağım ama önce bişeyler yiyip kendini toparlaman gerek .’dedi. ‘tam 1 aydır o mahzendeki hücredesin ve sana bağladıkları erum dışında hiç bir gıda almadın birde yaptıkları uyuşturucu iğneler tabi.’ Dedi.

Kız kendisine verilen yiyeceklerin hepsini yedikten sonra ne kadar kendisine benzesede hala babası olduğundan şüphe ettiği adamın hikayesini dinlemeye başladı. Ahmet karanlık ve ışığın dünyanın varoluşundan beri süregelen savaşını, ilk muhafız başının karanlığın efendisini mühürleyişini ve boynundak i tılsımın hikayesini anlattıktan sonra ondokuz yıl önce bir aksam muhafız sığınaklarına yapılan baskınlarla ortadan kaldırılan ışık muhazıflarının hikayesini anlattı.daha sonrada babasının kendisine verdiği görevi ve ozamandan beri neler yaptığını anlattı. Bunun üzerine deniz ‘peki o diğer 3 kadında hamile kaldılarmı’ diye sordu. Ahmet ‘evet iki erkek ve bir kız kardeşin daha var’ dedi. ‘onlar senden daha şanslıydı. İki tanesi karanlığın hizmetkarlarından birininde öğretmenlik yaptığı bir yetimhanede büyüdü. Diğeri ise 5 yaşına kadar annesi ve gene bir karanlık hizmetkarı olan üvey babasıyla büyüdü daha sonra annesinden ayrıldı ve en son olarakta tek başına bir evde kalıyordu ama yaklaşık 3 sene evvel yetimhaneden kaçan iki kardeş kaderin bir cilvesiyle diğer kardeşlerini buldular onların üçüde kardeş olduklarını bilmiyorlar ama gene de birbirlerini birer kardeş gibi sevip kolluyorlar.’dedi. ‘sen, o sana zarar vermeye çalışan domuzun kalbini durdurunca artık seninde bi takım yeteneklerinin yavaş yavaş ortaya çıktığını anladılar ve seni hapsettiler. Uyuşturu vermeye başladıklarını öğrendiğim zaman artık seni kurtarmamın zamanının geldiğini düşündüm ve iki gün evvel köşk ü kundaklayıp cıkan arbedede seni kaçırdım.üzerindeki kıyafetleride orada ölü yatmakta olan bir kadına giydirdim. Şimdilik seni aramazlar ama senin hala yaşadığını ver ordan kaçırıldığını anladıkları zaman diğer 3 kardeşini de tutsak etmek isteyebilirler yada onlara bir zarar verebilirler. O yüzden hemen onlarıda yanımıza almamaız gerek’ dedi.

BÖLÜM 9 CENAZE

‘Orda sana ne oldu? Neden ağlıyordun? Karanlıkta gördüğün neydi?’ kız kendine gelir gelmez mehmet sorularını sıralamaya basladı. ‘bana ne oldu ve nerdeyiz’ diye sordu seda. ‘sen karanlıkta hareket eden birini muhtemelen bir sarhoş yada bir dilenciyi işaret edip bayıldın. Bende evi yakın olduğu için sinanın davetini kabul ettim. ‘ sinanda kim’ dedi. O sırada sinan kapıyı tıklatıp içeri girdi. ‘ sinan benim. Tanıştığıma memnun oldum. Abin olmasaydı bugün bir kaç kırık kemik ve mor renklerle süslenmiş bir çift göz sahibi olacaktım ama o beni bunlardan mahrum bıraktı. Elindeki tepsiyi masaya bıraktı. ‘sanırım biraz acıkmışsınızdır’ dedi. ‘bende seda bende tanıştığımıza memnum oldum.’ Diyerek kendini tanıttı kız. ‘peki sen neden orda ağlıyordun onu anlatırmısın’dedi. Mehmet. ‘bilmiyorum. Sanki dünyanın bütün hüzünleri bütün kötülükleri o sokaktaydı. Kendimi hiç bu kadar mutsuz hissetmemiştim. Ve bu duruma verebildiğim tek tepki ağlamak oldu. Ama karanlıkta hareket eden o şey herneyse bir sarhoş ya da dilenciden fazlasıydı.’dedi. mehmet karnını okşayarak ‘acıkmakmı açlıktan oluyorum. O kavganın üzerine bide bu koca kızı buraya kadar taşımak beni oldukca acıktırdı. Dedi.

Gecenin ilerleyen saatlerinden birlerinin güvenini kazanınca mehmet gercek hikayelerini sinana anlattı. Sinan olaylardan çok etkilenmişti ve ilginç bir şekilde bu iki çocuğa kimseye ısınmadığı kadar cok ısınmıştı. ‘Artık gitmeliyiz’ dedi mehmet. Seda da başıyla onaylayan bir işaret yaptı. ‘bence bu gece burda kalın evin yakınlarda değil ve vakitte çok geç oldu.’ Dedi sinan. Onlarda saate bakınca sinanın haklı olduğunu farkettiler ve onun teklifini kabul ettiler.

Sinan sabah okula gitmek üzere hazırlandığı sırada yeni arkadasları henüz kalkmamıştı. O mehmetin çalıştığını bildiği için sedayı rahatsız etmeden onu usulca uyandırdı. Bir not bırakıp sessizce evden ayrıldılar.
Mehmet işine gitmek üzere yolda sinandan ayrıldı. Sinan yalnız basına durakta servisin gelmesini beklerken. Bir yandan da yeni arkadaslarını ve onlara bu kadar kısa surede nasıl boyle ısındığını düşündü. Daha öncede arkadasları olmustu ama hepsiyle karsılıklı cıkar ilişkileri içinde yapmacık arkadaslıklar kurmştu bu seferkiler çok farklıydı. Derken servis geldi ve okuluna gitti.

Akşam eve geldiğinde sedanın notta yazıldığı gibi evde beklediğini gördü. Daha zili çalmadan kapıyı kız kapıyı açmıştı. Karşısında sinanı görünce hiç şaşırmadı. Sinansa cebinde anahtarını ararken kapının bu şekilde açılmasına çok şaşırmıştı. ‘Geldimi mi duydun’ dedi. Kızın yüzü gene solgundu. ‘hayır geldiğini gördüm. Başka şeyleride’dedi. Sinan aceleyle ve merakla içeri girdi. ‘ne gibi seyleri’ dedi. Bilmiyorum çok karısık şeyler tam idrak edemiyorum. Bir tarafta boğucu bir karanlık kötülük. Diğer tarafta ise insanın içini aydınlatan bir ışık ama çok parlak bir ışık ve o ışığın içinde bir adam var ve bizi yanına çağırıyordu. Tanıdık bir adam sanki bir akrabağ yada en az okadar yakın biri.’dedi. ‘bizi mi?’ dedi sinan. Evet sen, ben, mehmet ve bir kız daha kim olduğunu bilmiyorum ama çok mutsuz ve yardıma ihtiyacı var. Dedi.

Mehmet eve geldiğinde olanları dinledikten sonra ‘sadece bir rüya görmüşsün’ dedi. Ama seda için iyice endişeleniyordu. Ogece kendi evlerine gittiler. Gece yattıklarında seda uyuyana kadar başında bekledi. Neler olduğunu bir türlü anlamıyordu. Ama kendisindede bir takım deiğişiklikler olduğunun farkındaydı. Bir gece evvelki kavgada nasıl olduğunu anlamamıstı ama elinde sopayla sinana arkasından saldırmaya hazırlanan çocuğa yaklaştığında kaslarının gerildiğini ve şiştiğini sanki kollarının bir vinç gibi güçlendiğini farketmişti. Sopayla çocuğun omuzuna dokunup onun kendisine döndüğünde çocuğun gözlerindeki korkuyu farketmişti. Çocuğa yavaşca bir darbe vurmasına rağmen çocuğun çene kemikleri birer kibrit çöpü gibi kırılıp çatırdamıştı. Aynı korku kavgadan sonra teşekkür etmek için yüzüne bakan sinanın gözlerinde de vardı. Vicudunda yabancı birşeylerin geliştiğini ve değişitiğini farkediyordu. Sedada aynı şekilde deişiyordu. Sonra durup sanırım bunlar ergenlikle ilgili diye düşündü ve yattı.

Sinan la tanışmalırının üzerinden nerdeyse birbuçuk yıl geçmişti. Çoğu zaman aynı evde –sinanın kinde yada kendi evlerinde- kalıyorlardı. Sinan bu senenin sonunda mezun olacaktı. Gecen zamanda birbirlerine iyice alışmışlardı. Birlikte oldukca eğlenci zaman geçiriyorlardı. Bu arada sedanın garip gündüz düşleri ufak kehanetlere dönüşmüş olacak olan bazı ufak tefek olayları tahmin etmeye başlamıştı. Sinan ve kemal hiç bir şekilde sedaya süpriz yapamamanın sıkıntısını çekiyorlardı. Ne zaman dısarı cıkmak için bir plan yapsalar eve geldiklerinde seda çoktan hazırlanmış hadi gitmiyormuyuz diyordu. Birde sıksık rüyalarında gördüğü zor durumdaki bir kız için ağlarken buluyorlardı onu.


O sabah gene okuluna gitti sinan. İkinci dersin sonuna doğru nöbetçi öğrenci kapıyı tıklatıp içeri girdi. ‘hocam müdür yardımcısı mustafa bey sinanı tenefüste odasına bekliyor. Çok önemliymiş.’dedi ve gitti. Zilin çalmasıyla beraber sinan miskin miskin mustafa hocanın odasına gitti. Gene kimbilir ne yaptım diye düşünüyordu. İçeri girince mustafa hoca endişeli bir şekilde ‘otur sinan bunu sana nasıl söyleceğimi bilmiyorum. Ama dün akşam baban vefat etmiş.’cümlesini bitirdikten sonra bir yutkundu. ‘Bu gün öğlen cenazesi kaldırılıyormuş. Annen haber verdi sana ulaşamamışlar.’dedi. haber sinan için şaşırtıcı olmuştu ama nedense hiç üzülmememişti. Ama ne kadar üzülmesede üzülmüş görünmeliydi. Ne de olsa olen kişi babasıydı. Odadan cıktı ve direk eve gitti. Birkaç eşyasını aldıktan sonra seda ya uğrayıp olanları anlattı. Sesindeki sukunet sedayı cok şaşırtmıştı. Sinanın babasını sevmediğini bilirdi ama ölümünü bu kadar sakin karşılaması oldukca garipti.

Üvey annesi siyah bir elbise ve siyah bir tül şapka takmıştı. Gözündede güneş gözlüğü vardı. Babasının hiç tanımadığı ahbaplarından birkaçı da ordaydı. Cenaze defnedildikten sonra üvey annesi sahte bir sefkatle elini sinanın omuzuna attı. ‘hadi evimize gidelim’ dedi. ‘babam nasıl ölmüş’ diye sordu sinan. Annesi telaşlanır gibi oldu ama sonra toplayarak ‘dün akşam işten eve dönerken yolda kalbinden bıçaklanmış. Polis gasp edilmek üzere öldürüldüğünü söyledi.’ Dedi. Şimdi eve gidelim babanın bazı arkadasları seni görmek istiyor dedi. Konusurken sesindeki endişeli titremeyi gizleyemiyordu. Sinan birşeylerden şüphelenmişti ama hisleri bunu belli etmemesi gerektiğini söylüyordu. Gayet sakin annesiyle beraber eve doğru yola koyuldu. Yolda annesine hiçbirşey sormadı. Annesi kapıyı actı ve içeriye girdiler. ‘ salondalar ve seni bekliyorlar’ dedi. Artık sesindeki korkuyu saklamıyordu. Sinan salona yaklaştığında içerde ayakta duran ve oturan siyah cüppeler içinde sekiz ya da dokuz kişi gördü. Tam kapının önünde durup geri ye dönmek isteyince içerdekilerden biri işte orda dedi. Sinan gerisin geriye kapıya doğru kostu ama annesi kapıyı kilitlemişti. Sonra dönüp üst kata kaçtı. Üst kattaki koridorda çok sayıda oda vardı. Sinan kendini bir tanesine attı ve kapının arkasında beklemeye başladı. Biran vücudunda bir hafiflik hissetti. Tek tek tüm odalara bakıyorlardı. Birden kapı acıldı. İçeri siyah cüppeli iki kişi girdi. Odanın ışığını yaktılar ve kapıyı kapattılar sinan adamlarla yüzyüze kalmıştı. Ama biran bakınca sanki adamlar onu göremiyorlar gibi tepki vermeden odadaki diğer eşyaların arkasını ve dolapları kontrol ettikten sonra biri diğerine burda değil dedi. Sonra çıkıp gittiler. Sinan neler olduğunu anlamamıştı. Ama durumdan memnundu usulca dışarı çıktı. Kara cüppeliler vızır vızır onu arıyordu. Sinan yanlarından geçtiği halde onu göremiyorlardı. Alt kata inip mutfak penceresinden cıkacaktı ki; holdeki aynanın önünden gecerken bişey farketti dönüp tekrar aynaya baktığında aynada olması gereken kişinin yerinde olmadığını gördü. Şaşkınlıktan dili tutulmak üzereydi. Bu kara cüppeliler kimdi ve bedeni nereye gitmişti. Bunların cevabını düşünmeye zamanı yoktu hemen camdan atladı ve yere iner inmez vucudunun tekrar eski ağırlığına kavuştuğunu hissetti koşarak ordan uzaklaştı.

Mehmet akşam eve geldiğinde seda hemen onu içeri çekti ve kapıyı kilitledi. ‘Geliyorlar’ dedi. ‘kim geliyor’ diye sordu mehmet. ‘Rüyalarımda gördüğüm o ışığın içindeki adam ve diğer kız. Sinan da buraya geliyor ve karanlık peşinde.’dedi. gözlerinin rengi gene o kirli buz mavisi rengine dönmüş göz bebekleri neredeyse kaybolmuştu.. ‘hazırlanmalıyız burda fazla kalamayız. Adam ve kız geldiğinde onlara karşı çıkmamalıyız adam ne derse yapmalıyız’ dedi. Gene bayılacak gibi sendeledi ama bu sefer kendini tuttu. Aradan 10 dakika geçmiştiki kapı açıldı ve sinan girdi. ‘başıma öyle şeyler geldiki inanamayacaksınız’ derken mehmet sözünü kesti ‘ biliyorum karanlık peşinde’ dedi. ‘karanlık değil ama kara cüppeli adamlar peşimde’ dedi. Seda usulca ayağa kalkıp daha önceden hazırladığı çantaları göstererek ‘hazırlanın geldi.’dedi ve kapıya gitti. Kapıyı açtığında bir tamda kapıyı çalmak üzereydi. Seda ‘biz hazırız gidelim’ dedi. ‘Peki ozaman acele edin fazla zamanımız yok’ dedi ahmet. ‘bi dakka bu adamda kim’ diye sordu sinan. ‘sonra anlatırım’ dedi mehmet ne anlatacağını kendiside bilmiyordu ama sedaya güveniyordu. Hep beraber evden çıktılar dar sokağa ulaştıklarında seda ‘karanlık burda’ dedi. Gözleri gene deişmişti. Birden önlerine 3 tane siyah cüppeli adam çıktı. ‘ geriye’dedi ahmet ama arkalarını dönünce dört siyah cüppelinin de arkalarında olduğunu gördüler. Hepsi cüppelerinin katları arasından birer katana çıkarmıştı. Ahmet ceketinden çıkardığı iki hancerle gardını alıp arkamda durun dedi.

Sonra biran hançerlerden biri görünmez bir el tarafından elinden alındı. ‘Hiç niyetim yok’dedi sinan’ın sesi boşluktan geliyordu ama kendisi görünmüyordu.biran sonra önlerindeki üç adamdan ortadakı boğazından fışkıran kanlarla yere düştü ve sinan adamın tam arkasında belirdi. Yanındaki kara cüppeli adam bir hamle yaptı kılıcıyla sinanın hançeri tutan elini yaraladı. Sinan acı bir çığlık atıp hançerini düşürdü. Ahmet biranda fırlayıp hançerini sinana hamle yapan cüppeliye fırlattı. Hançer adamın tam boğazına saplanmıştı.daha sonra ötekine saldırdı birbirlerinin ellerini tutup güçlerini sınarken mehmet ahmetle boğuşmakta olan kara cüppelinin arlasından kafasına sert bir yumruk attı. Ahmet biran ellerinin boşaldığını farkedince hasmına baktı oda boş gözlerle kendisine bakıyordu. Adam yere düşünce arkasında mehmetin olduğunu farketmişti gözlerine bakınca biran ürperdi ama hemen toparlandı. Sokağın sonundaki diğer dört cüppeli onları henüz farketmemişti. Sinanı da kaldırıp koşarak baska bir ara sokağa girdiler ve gecenin karanlığında kayboldular.

İki saat boyunca arasokaklardan yarı koşarak ilerlemişlerdi. Sonra köhne bir kulubenin önünde durdular. Ahmet kapıdaki asma kilidi açtı. Hepsi girene kadar bekledi sokağı kontrol ettikten sonra kapıyı cekti. Karanlıkta biraz yürüdükten sonra ahmet bir mum yaktı. Duvardaki eskibir askıyı aşşağıya doğru çekince yerdeki eski döşemelerin arasında iki metal kapak açıldı. Aşağıya doğru inen merdivenlerden yürümeye basladılar. Sonra dar bir koridorda biraz ilerledikten sonra başka bir metal kapının önüne geldiler. Kapının önünde üzerinde rakamlar olan bir pano vardı. Ahmet uzunca bir şifreyi tuşlayıp onay tuşuna basınca kapı ağır ağır açıldı. ‘yeni evinize hoş geldiniz.’dedi ahmet. Hepsi içeri girdiler.

BÖLÜM 10 SIĞINAK

Lucifer önünde ölü yatan dört hizmetkarına bakarak ‘sokağın diğer ucunda yedi kişi birbirine girerken nasıl onları farketmezler, heralde çok uykusuzlardı. Şimdi hakettikleri uykuyu aldılar’dedi. Muhafızın çocukları ellerinden alıp gittiğini öğrenince küplere binmişti. Gazabını onların kaçmasında sorumlu olan bu dört hizmetkara kusmuştu.

‘Efendim şimdi ne yapmamızı emrediyorsunuz.’dedi cüppelilerden biri. ‘bana onları bulun hemen vakit daralıyor. Tılsımı hemen bulmalıyız.’ Dedi lucifer.

Önlerindeki odada bacaklarını birbirlerinin üzerine çapraz atmış ellerindeki baş ve işaret parmaklarını yuvarlak şekilde birleştirip dizlerinin üzerine koymus ve gözleri kapalı olarak sessizce oturan bir kız vardı. Üç genç yerde oturmakta olan kızı görünce şaşkınlıktan ağızları açık kalmıştı. Çünkü bu kız sedaya ikizi kadar benziyordu.biranlık sessizlikten sonra sinan ‘ evet burda neler döndüğünü bana kim anlatmak ister’ dedi. Seda şaşkın şaşkın ‘ bu o kız rüyalarımda gördüğüm kız.’ Dedi. Deniz biran gözlerini açtı oda sedayı görünce aralarındaki benzerliğe şaşırmıştı ama sebebini bildiği için şaşkınlığını belli etmeye gerek duymadı. ‘oturun gençler’ dedi ahmet. ‘size herşeyi anlatacağım birazdan duyacaklarınıza inanmakta güçlük çekebilirsiniz ama hepsi gerçek’dedi. Sinan sırıtarak bugün okadar çok inanaılmaz olaya şahit oldum ki eminim senin anlatacakların beni şaşırtmayacak.’dedi. hepsi yuvarlak bir masanın etrafına oturdular. Ve ahmet herseyi anlatmaya başladı. Ahmet anlattıkça çocuklar zaman zaman anlatılanlara inanmayı reddetselerde ahmet gösterdiği bir ve anlattığı kanıtlarla onları inanmaya ikna ediyordu. Son olarak ta babasının ona verdiği en son görevi anlattı bulduğu dört kadınla ilişkiye girmesini ve o kadınlardan dünyaya gelen iki kız ve iki erkek çocuğu anlattı. ‘şimdi hazır olun. Bu dört çocuk sizlersiniz.’ Dedi. Sinan gene zeki zeki sırıtarak bu imkansız çünkü aynı yaşta bile değiliz dedi. Hayır hepiniz aynı yaştasınız sadece sen yedi aylık olduğun için kardeşlerinden 2 ay daha büyüksün. ‘buda deniz dördüncü kardeşiniz.’dedi. bu durumda ‘sen , sende bizim babamız oluyorsun.’dedi seda. Ahmet başıyla onaylayan bir işaret yaptı ve elini sedanın omuzuna atarak ‘bu yaşınıza kadar yaşadığınız zor hayatlarınızdan ve bundan sonra içine gireceğiniz tehlikelerden sorumlu olan kişide benim.’ Dedi ahmet.sonra dört çocuğunuda yanına toplayıp hepsine birden sarıldı. ‘çok zor günler geçirdik ve daha zorları bizi bekliyor.hazırlanmamız gerek.’ Dedi.

Öncelikle bilmeniz gereken şu çocuklar annelerinizle birlikte olduğum gece boynumda asılı olan tılsım sizin bir takım özel güçlerle donatılmanızı sağladı. Bir kaç günde sizde gördüğüm yeteneklere bakarak klanımızın ilk büyük savaşçıları olan tılsım muhafızlarının özel yeteneklerinin size geçtiğini söyleyebilirim. Sen seda sende yüce kahinin yetenekleri var düşmanlarını ve dostlarını hernerde olursa olsunlar görebiliyor. Ve gelecekten hüküm verebiliyorsun ama henüz yeteneklerin tamamen ortaya cıkmadı. Sen deniz doğanın güçlerini kullanan yüce şamanın güçlerine sahipsin ama sen henüz tamamen olgunlaşmadın. Gelişimin tamamlandığında güçlerinden sen bile korkacaksın. Sen sinan sende yüce asasinin güçlerine hızına çevikliğine fiziksel gizlenme yeteneklerine sahipsin ama silah kullanmada ustalaşınca dahada tehlikeli bir suikastçı olacaksın. Ve sen mehmet sen karanlığın hizmetinden ışığın hizmetine geçen yüce ışık savaşçısının güçlerine sahipsin nefret, korku ve onların doğurduğu kuvvet senin en büyük silahın ama eğer onları kontrol etmek yerine onların kontrolüne girecek olursan bu hepimizin kıyameti olur.’ Dedi ahmet. ‘peki senin özelliğin ne’ diye sordu mehmet. ‘ben sıradan bir asasinim herhangibir özel gücüm yok’ dedi ahmet.

Sonra onları alıp başkabir odaya götürdü. Odada bir çok silah vardı. Ama duvarda camdan yapılmış dolapların içinde duran silah ve kıyafetler diğerlerinde farklı olduklarını direk belli ediyorlardı. İlk dolabı açtı ahmet. ‘bunlar senin sinan. Bu hançer, yay ve kamalar senin bunları nasıl kullanacağını öğreteceğim.’ Dedi sonra ikinci dolaptan kısa bir asa cıkardı bir ucunda kanatlarını açmış bir kartal kazınmış tahta asayı denize uzattı buda senin dedi. Üçücü doladı açtığında kısa ve hafif bir kılıçla birde cam küre çıktı bunlarda yüce kahinin emanetleri bunlarda senin dedi sedaya dönerek. Ve son dolabı açtığında içinden cıkan uzun agır kılıcı ve üzerinde dikenler bulunan topuzu mehmete uzattı. Bunlarda senin şimdi gidip yiyecek birşeyler hazırlayalım sonra dinlenmemiz lazım dedi.
 
Katılım
21 Haz 2006
#10
taslak tamamlandıktan sonra her bölüm daha da detaylandırılacaktır...
okuma zahmetine girip yorum yapanlara şimdiden teşekkurler....
 

UluğBey

Sükût gibi münzevi, çığlık gibi hür.
Katılım
27 Ara 2005
#11
Anladım ben içerik olarak anlamıştım.Düzelttiğin için teşekkürler.Ben de makina başında çok uzun yazıları okuyamam ama konu ilgimi çektikten sonra okurum yani.Aktarma konusunda sen bilirsin ,eğer paylaşmak istersen hikayeni biz de okumaya gayret ederiz inşalllah.Ama dediğin gibi gerek Edebiyat Türkiye'de gerekse de diğer internet sitelerinde üyeler yazı uzunsa başını bile okumadan geçiyor.Aslında aktarmak istediğimizi özet olarak aktarsak sıkmadan kısa bir şekilde herkes okur ve yorumlar sanırım.

Selametle.
 
Katılım
21 Haz 2006
#12
aktardım hikayeyi bakbakalım sevecekmisin ben eklediğim hercümlede hikayeyi bastan sona okuyorum belki fantastik hikayelere ilgimden belkide benim oldugu için ama beni hiç sıkmıyor...
 

UluğBey

Sükût gibi münzevi, çığlık gibi hür.
Katılım
27 Ara 2005
#13
Zamanım oldukça okuyacağım.Başlığı değiştirdim ve Nebula nın Köşesi yaptım.Sen kendin de değiştirebilirsin o başlığı.İstersen bu başlığı sabitleyim ben bütün yazı şiir vb şeyleri burdan aktar bizlere.Yani bu başlık senin köşen olsun.Uyar mı?
 
Katılım
21 Haz 2006
#15
yangın

YANGIN

Gidiyor artık. Elbet birgün oda sevecek diye ümidimi kırmamaya çalışırdım hep ve o birgünlerden sadece beş altı tane kaldı. Hayatımın kadını diyebileceğim hatun ellerimden kayıp gidiyor. Aşkımdan ölüyorum, gözlerimdeki nem sanki hiç gitmeyecek hep ıslak bakacağım dünyaya aslında akıllı bir adamım onunda benim gibi bir aşkın içinde olduğunu ve beni asla sevemeyeceğini bildiğim halde nasılda bıraktım bu akıntıya kendimi bilmiyorum. Bildiğim tek şey şu an kalbimin ağır cendereler altında ezildiği.

Uzak durma çabasına girdiğimde artık çok geç olduğunuda biliyordum. Ona açıldığımda hayır diyeceğini bildiğim gibi. Ama o bana hep anlayışla yaklaştı, belki işlerin bu derece sarpa sarmasının sebebide buydu. Her ne olursa olsun şimdi gidiyor okulu bitti ve artık geldiği yere istanbula geri dönüyor. Hep bencilim ben derdi. Öyleydide hakkaten. Bende sencilim derdim gülerdi.evet öylesin derdi. Defalarca açıldım ona sevgimi herseferinde gösterdim ama aldığım karşılık hep çaresiz ve acıyan bakışlar oldu. İmkansız aşk bu olsa gerek ben ölesiye onu seviyordum oda bir başkasını.

Asla alamayacağım onu kollarıma sıkı sıkı sarıp öpemeyeceğim. Allahım çıldırmak içten bile değil. Oysa yapacak bir şeyim kalmadığında nasılda yakarmıştım tanrıya onun için. Ne yapacağım şimdi gidiyor işte bi daha dönmeyecek artık onu bir daha göremeyeceğim nasıl sabredeceğim ve neye sabredeğim. Bak yine gözlerim doluyor. Allahım bu nasıl bir acısır. Ve bir insan ne yaptığı için böyle bir acıyı çekmeye mahkum edilir.

Ellerim titriyor acıdan parmaklarım tuşları bulamıyor. Ve bir damla daha intihar ediyor elmacık kemiklerimin üstünden. Feridun düzağaç düşler sokağında geziyor. Fikret kızılok bu kalp seni unuturmu diyor. Bende düşünüyorum unuturmu acaba hani eskilerin dediği gibi göz görmeyince gönül katlanırmı acaba ya da yüzü gözümün önüne her geldiğinde közlerde kavrulacakmı yüreğim.

Nefesim kesiliyor, ruhum daralıyor ölecek gibiyim sanki. Aşkım kaburgalarımın üstünden saran acımasız bir korse gibi gittikçe sıkıyor beni. Kalbimin çılgın gürültüsü beynimin uğultusuna karışıyor. Dalıp giden gözlerimin baktığı pusların içinde hep onu görüyorum. Yüreğim yanıyor, ağlıyorum. Hiç yakışmaz bana ağlamak çok çirkin olurum ağlarken ama delice ağlarım hıçkıra hıçkıra salya sümük görenler şaşırır koca adama bak nasılda ağlıyor diye. Her yerde ağlayabilirim bir belediye otobüsünde mesela yada bir restoranda da olabilir. Ağlıyorum ağlıyorum bir türlü açılamıyorum. Yüzü gözümün önüne geliyor gene ağlıyorum.

Gidiyor artık bütün ümitlerin bittiği en büyük acıların insanın kanını emdiği yerdeyim yolun sonu burasımı diye bakıyorum, öyle olsa biraz daha rahatlardım belki ama yol devam ediyor alev alev bir patika önümdeki 1 adım atıyorum çıplak ayaklarımla canım yanıyor ama yüreğimdeki acının yanında sadece gıdıklıyor bu acı beni. Bir adım daha atıyorum. Aman tanrım heryer yanıyor, ben yanıyorum tarifsiz acılar içindeyim tanrım lütfen yardım et. Seller gibi akan göz yaşlarım bile söndüremiyor alevleri ileriye bakıyorum hep sis hep duman hiç bir şey göremiyorum. Bir adım daha atıyorum. Mutluluklarırım, ümitlerim bir insanı hayata bağlayan ne var sa hepsi yanıyor. Bir hüzün çöküyor üstüme canımın acısı rutin geliyor artık ama yüreğimdeki yangın kavuruyor beni en küçük zerreme kadar bir adım daha atıcam ama atamıyorum takatim kalmadı artık. İstemsiz çalışan kaslarım bile isyan ediyor durmak istiyorlar. Olduğum yere çöküyorum alevler her yerimi sarıyor yanıyorum.
 
Katılım
21 Haz 2006
#16
bu hikayeyi de 'bir resim bir hikaye' adlı bir roman yarışması için yazmıştım belli bi kısalık istendiği için karakterler hakkında derinlemesine detaylandırma yapmak mümkün olmadı
ama ilerde bu hikaye üzerinde de çalışıp iyi bir korku romanı çıkarabileceğimi düşünüyorum :D bu arada nasıl resim eklerim bilmiyorum ama merak eden olursa mail olarak bu hikayenin ilhamı olan rtesmi yollarım

ŞEYTAN TOHUMU

Ailesi asırlardır Cramborger konağının ahalisinin hizmetinde çalışmaktaydı. Babası, dedesi, dedesinin babası ve dedesinin dedesi bile burda çalışmıştı. Kahyalık babadan oğula geçer olmuştu. Bu ürkütücü konakta neredeyse yıllardır. Birlikte büyüdüğü insanlardan başkasını görmemişti. Bazen siyah ve bütün pencereleri koyu perdelerle örtülmüş siyah atların çektiği at arabalarında başka diyarların soyluları olarak bildikleri insanlar gelir onların da yüzünü kimse görmezdi. Konağın hemen dışında Cramborger ailesi dışında herkesin girmesinin yasaklandığı bir konağın dörtte biri büyüklüğündeki diğer binaya geçerler ve günlerce çıkmazlardı. Onlar geliklerinde bazı zamanlar içerden tiz insan ve hayvan çığlıkları gelir ama konak çalışanlarından kimse bununla ilgili konuşmaya cesaret edemezdi.

Kont Cramborger, dışardan işçi almaz ve sadece çalışanlarının çocuklarını çalıştırırdı. Çalışanlarından kimseye karşı kötü davrandığı görülmemişti. Ama iri cüssesi ve karanlık yüzünden yeterince ürken çalışanlar korkudan görvlerini eksiksiz yaparlardı. Kimse konaktan çıkmaya ve ya kaçmaya çalışmazdı. Bunu deneyen bir kaç kişinin daha kasabaya gitmeden öldüğünü haftadabir kasabadan erzak getiren adamdan duymuşlardı. Ayrıca gene o adamdan kasabada bu konakla ilgili uğursuz şeylerden konuşulduğunu duymuşlardı.

Kara at arabalarının getirdiği misafirle gene gelmişlerdi kont ve kontes Cramborger misafirlerini herzamanki gibi kendi karşılamıştı. Bu sefer misafirlerin içinde herkesin ayrı bir saygı ve hürmet gösterdiği siyah bir cüppe giymiş olan yaşlı giri saçları ve sakalı neredeyse beline varmış melun suratlı bir adam da vardı. Onu daha önce hiç görmemişti ama jonathan babasının odaha doğmadan önce olmuş olaylardan bahsederken benzer bir yaşlı adamdan bahsettiğini hatırladı. Ama o olayın üzerinden hemen hemen 50 yıl geçmişti ve ozamanda boyle yaşlı olan bir adamın hala yaşaması imkansızdı.

Konuklar diğer binaya girdikten sonra kont ve kontes dışarı bakıp kapıyı kapattılar. Akşam geç saatlerde bir araba diğer binaya yanaştı ve içinden indirilen genç bir kız baygın bir halde içeri alındı. İçerde sıcaktan bunalan jonathan hava almak için dışarı çıkınca iki kişinin taşıdığı kızı gördü. Merakına engel olamıyordu. Durdu ve ne olursa olsun içerde olup biteni görmeliyim dedi. Sessizce hızlı adımlarla küçük binaya yaklaştı. Belindeki maymucukla dışarı açılan mahzen kapısının kilidini açtı ve içeri girdi.

Herkes büyük salonda toplanmıştı. Kadınların üzerinde kırmızı bilekleri ve etekleri altın yaldızlarla işlenmiş cüppeler vardı ve sırtlarında gene aynı yaldızlardan bir bir halkanın içine bir köşesi aşağıya bakacak sekilde işlenmiş bir yıldız vardı. Yıldızın içine belli belirsiz bir keçi kafası yerleştirilmişti. Erkeklerde aynı işlemeleri taşıyan cüppeler giyiyorlardı ama onların cüppeleri kırmızı değil kapkaraydı.

Sonra iki siyah cüppeli adam çırılçıplak soyulmuş kızı getirip yerde durmakta olan çarmıha bağladılar daha sonra çarmıh ters şekilde yerdeki bir oyuğa yerleştirildi. Jonathan dikkatli baktığında üzerinde kızın bağlı durduğu haçın içerdiki insanların sırtında işlenmiş olan şeklin yerdeki kopyasının merkezinde olduğunu gördü. İçerde neler olduğunu anlamaya çalışıyor ama bir türlü kavrayamıyordu.

Yaşlı adam jonathanın anlamadığı bir dilde ilahivari birşeyler söylemeye basladı. Ve biran odada soğuk bir rüzgar esmeye başladı. Şöminedeki alev biran parladı ve tekrar söndü sonra şömineden bedeni olmayan bir gölge kıza doğru ilerledi. Kızın gölgesiyle sevişmeye başladı. Jonathanın gözleri gördüğü şeyler karşısında şaşkınlıkla irileşmişti. Kızdan gelen tiz bir inlemeyle birlikte cinsel organında ince bir kan sızıntısı oldu. Yaşlı adam elindeki cam parçasıyla –daha çok kristal bir hançere benziyordu- kızın göbeğine doğru ilerleyen bekaret kanını sıyırdı. Sonra başıyla bir işaret yaptı ve kontes Cramborger zemine işlenmiş olan şeklin tam ortasına gelip üzerindeki kırmızı cüppeyi çıkarıp anadan doğma bir şekilde yere yattı. Yaşlı adam elinde tuttuğu cam parçasının üzerindeki kanı kontesin cinsel organının etrafına sürdü. Daha sonra kont geldi oda üzerindeki cüppeyi çıkarıp çıplak bir şekilde kontesin üzerine yattı. Geceyi şehvet ve zevk dolu çığlıklar doldurdu.

Jonathan herşeyi izliyor gördüklerine bir türlü inanamıyordu. Kont ve kontes giyindikten sonra yaşlı adam elindeki cam silahı biraz önce bir iblisin tecavüzüne uğrayan kızın tam kalbine sapladı.

DOKUZ AY SONRA
Kontesin karnı iyice şişmişti. Hatta bugüne kadar kimse karnı bu kadar şişmiş bir hamile görmemişti. Bir gece bütün konak kontesin çığlıklarıyla uyanmış ve doğurmak üzere olduğu anlaşılınca hemen ebeye haber verilmişti. Ebe kontesin odasına girip isteklerini sıraladı ve kontesi rahatlatmak için masaj yapmaya başladı.

Odadan gelen bebek ağlamasıyla beraber dışarda bir alkış koptu. Derken farklı bir ağlması daha duyuldu. Birtane birtane daha ..

Kontes tam beş bebek getirmişti dünyaya ikisi kız üçü erkek beş kardeş neşe beşe katlanmıştı. Kontunda mutluluğu yüzünden anlaşılıyordu ama o gene hissiz görünmeye çalışıyordu.

Alice, jessica, james, john, jim isimleri verilmişti çocuklara. Bütün ahali vaptiz törenini beklemiş ama tören yapılmamıştı. Bu sırada jonathanın karısı cathrine de 2 aylık hamileydi ve daha önce üç kez düşük yaptığı için bu sefer hayati tehlikesi vardı.

7 ay sonra cathrinde dünya tatlısı bir oğlan çocuğu getirdi dünyaya. Kont nezaket icabı küçük bir hediyeyle jonathanın evini ziyaret etmiş oğlan olduğunu duyunca ‘ desene kahyalık gene sizin ahalide kaldı’ dedi jonathana ve gitti.

Aradan 1 yıl geçmiştiki jonathan bir akşam kulubesine geldiğinde gözlerinin önündeki manzara karşısında bayılmamak için kendini zor tuttu. Karsının boğazı parçalanmış, yerde yatıyordu. Oğluda beşiğinde yoktu. Biran çıldıracağını hissetti. Ama sonra sakinleşip oğlunu aramaya başladı.

Yerde karısın kanını na bulanmış ayakların bıraktığı izleri gördü büyüklerini ve sayılarını inceleyince ‘iblis tohumları’ dedi. Ve av bıçağını alıp kontun çocuklarının odasına çıktı. Yerde et ve kemik parcaları vardı. Oğlunun kıyafetlerini odanın bir tarafında kanlar içinde görünce çocukların yatağına yaklaştı kan içindeki ellerini ve ağızlarını görünce gözleri dolu dolu oldu.

Kulübesinin önündeki ceviz ağacının bir gün kendi dar ağacı olacağını düşünmemeişti bile ilmiği boynuna geçirdi. Elleriyle gömdüğü karısının ve oğlunun mezarına bakarak merak etmeyin o iblis tohumlarının hepsi cezasını buldu dedi. Hepsinin boyunlarını bir bir kesmiş ve hepsini öldürmüştü. Sonra ayağının altındaki iskemleye bir tekme atıp gecenin karanlığında sallanmaya başladı.

Bittiiiiii.......
 
Katılım
21 Haz 2006
#17
yeni hikayem bu hikay ile bi yaışmaya katıldım bakalım ne ol

İHANET
1.BÖLÜM

- Günaydın Selma hanım. Ben cinayet masasından Komiser Mehmet. Üzgünüm ama bir tehşis için sizi morga bekliyoruz.
- Ne? Nasıl? Pardon birşey anlamadım.
- Selma Hanım dün akşam saat üç sularında babanız evinde ölü bulundu. Tehşis için morga gelmeniz gerekiyor.
- Ama, ama nasıl olur.

Selma, 28 yaşında genç ve başarılı bir arkeologdu. Babası da dünyaca ünlü bir fizikçi olan Profesör Doktor Sinan Erçetin’di. Annesini daha üç yaşındayken kaybetmişti. Selma’ yı babası büyütmüştü. Babasının aksine matemetiğe, fiziğe yada kimyaya hiç ilgi duymamış, kendini yokolup gitmiş medeniyetlerin gizemine vermişti. Babasının Türkiye şartlarında gecerli bir meslek olmadığı konusunda diretmesine rağmen O, arkeoloji bölümü okumuştu. Dünyanın heryerinde arkeolojik kazılara katılmıştı.

2.BÖLÜM

- Buyrun bu taraftan Selma Hanım. Bu arada ben telefonla sizi arayan Komiser Mehmet.
- Neler olduğunu anlatırmısınız? Kim babamı öldürmek isteyebilir ki?
- Babanız dün gece saat üç sularında garip bir hançerle kalbinden vurularak öldürülmüş.
- Suç aleti babanız bulunduğunda hala kalbindeydi.
- Ama kim yada neden yaptığı konusunda henüz bir gelişme yok. Fakat araştırmalarımız devam ediyor.

Selma, duyduklarına inanamıyordu ama güçlü bir kız olduğu için herhangibir üzüntü ve ya zayıflık emaresi göstermemişti. Babasını kim neden öldürmek istesindi ki? Babası herkesle iyi geçinen, herkesin çok sevdiği bir insandı.

- Selma hanım isterseniz arkadaşlar sizi evinize kadar bıraksın.

Selma’nın gözleri dolmaya başlamıştı. Biran kendini tutamayıp ağlamaya başladı. Tam yere düşecekken Mehmet Onu yakalayıp bir sandalyeye oturttu.

- Selma Hanım, biliyorum acınız derin ama metin olmalısınız.
- Babam, babacığım hayatta bir karıncayı bile incitmemiştir. Kim, neden, böyle bir adamı öldürmek ister ki?
- Merak etmeyin size söz veriyorum, bunu yapanları bulup kanun önüne cıkaracağım.


********

İlerleyenler günlerde aile dostaları ve bir takım uzak akrabaların baş sağlığı dileklerini ilettikleri kimisi samimi, kimisi formalite ziyaretlerle geçti. Babasının defin işlemleri gibi şeylerle uraşmak zaten yeterince yorucuydu. Babasının en yakın arkadaşı ve meslektaşı olan Ahmet Unluer olmasa bu işlerle asla başa çıkamazdı. Neyseki butun bu kalabalık artık bitmişti. Selma akşam yemeğinde babasının arkadaşının kendisine eşlik etmesini istemişti.
- Ahmet amca sence kim babamı öldürmüş olabilir? Sen neredeyse tüm gününü babamla birlikte geçiriyordun. Eğer bu konuyla ilgili bişey biliyorsan lütfen bana anlat.
- Aslında tam olarak bir bilgim olmasada şüphenlendiğim bişeyler var.
- Nedir o?
- Babanın öldürüldüğü gece evinden herhangibişey çalınmışmı?
- Aslında hayır. Yani evdeki kasası açılmış ama para yada değerli bişey alınmamış. Sadece evrakları dağıtılmış okadar.
- Hımm. Bak sana bazı şeylerden bahsedeceğim ama bunlar aramızda kalmalı yoksa bizimde hayatlarımız tehlikeye girebilir.
- Nedir onlar Ahmet amca?
- Baban ölmeden önce bir proje üzerinde çalışıyordu. Su ile çalışan bir motor teknolojisi geliştermeye çalışıyordu. Hatta teoride bunu başarmıştı galiba.
- Peki bunun babamın öldürülmesiyle ne alakası olabilirki hem motor suyla nasıl çalışabilir?
- Bana anlattığı kadarıyla sudaki hidrojenle oksijeni ayırıp bunları yakıt olarak kullanacak bir motor teknolojisi geliştirmek istiyordu. Sonuçta teoride mantıklı. Hidrojen ve oksijen biri yanıcı diğeride yakıcı iki element ve bir şekilde bu ikisi yakıt olarak kullanılabilirdi. Öldürülmesiyle ne alakası var dersen suyla çalışan bir motor piyasa sürülse bu durum petrol fiyatlarını etkiler ve bu buluş dünya piyasalırını kırıp geçirecek bir krize sebep olabilirdi. Özellikle dünyada tek geliri petrol olan ülkelerin varolduğunu düşünecek olursak mutlaka birileri bu işten çok büyük zarar ederdi.
- Yani babamı bu yüzden mi öldürdüler diyorsun?
- Hayır. Sadece bu olabilir diyorum.
- Bunu polise anlatmalıyız. Peki bu projenin kayıtları nerde?
- Babanı bilirsin bilgisayar kullanmayı pek sevmezdi. Herşeyi kağıtlara döker o şekilde arşivlerdi. Sanırsam o gece babanın kasasından çalınan şey o projenin dökümanlarıydı.
- Aman tanrım!
- Peki bunu kim yapmış olabilir?
- Kim bilir? bu işten zararlı çıkacak okadar çok katil sayabilirim ki sana inanamassın.

********

Ahmet amcanın sölediklerinden sonra Selma bu işin peşine düşmeye karar verdi. Babasının bu şekilde kim vurduya gitmesine izin veremezdi. Hemen karakola gidip Komiser Mehmet’i buldu. Olay gecesi babasının evinde buldukları dikkat çekici bişey olup olmadığını sordu. Babasının kalbine saplı duran hançer dışında pek iz yoktu. Ne bir parmak izi nede katilin kimliğini ele verecek başka bişey. Bunun üzerine hançeri görmek istedi Selma.
Hançer görünüş olarak gerçekten çok ilginçti. Üzerindeki işlemeler ve şekillerin bir kültüre ait olduğu belliydi. Ama bu hançerin herhangibir türk demirci ocağında dövülmediğine yemin edebilirdi Selma. Daha yakından incelemek için hançeri Mehmet beyden istedi ama delil niteliği taşıdığı için olumsuz yanıt aldı. Bunun üzerine farklı açılardan bir çok fotoğrafını çekip incelemek üzere ofisine gitti.

**********

Ders notları, kazılarda tuttuğu günlükler ve internette yaptığı araştırmalardan herhangibirşey elde edememişti. Hançerin üzerindeki bazı sembollerin ortaçağ Arap kültürüne ait olduğu çok açıktı ama ne olduğu ve kime ait olduğunu bulamadığı başka sembollerde vardı. Daha sonra Mısırda katıldığı bir kazıda tanışıp arkadaş olduğu bir fransız arkeoloğun hediyesi olan Marko Polo’ nun gezilerinde gördüklerini anlatan IIMilione isimli kitabın Arabistan yarım adası ile ilgili kısımlarını incelerken hançerin kabzasındaki birbirine çapraz duran ucundan kan damlayan bir kılıçla bir hilalden meydana gelen simgeyi gördü. Simge Alamut kalesi şeyhi Hassan El-Sabah’ın özel eğitimli adamlarından oluşan Haşhaşin örgütünün sembolü idi.
İnternette yaptığı araştırmalardan Hassan-El Sabah’ın ölümünden sonra örgütün bir tür radikal din anlayışına sahip olup, Suikasti, Eyyubilere, Selçuklulara ve Abbasilere karşı siyasi yaptırım aracı olarak kullanan, profesyonel katillerden oluşan bir çete olduğunu öğrendi.
Babasını Haşhaşinler öldürmüştü. Ama neden? Onların petrolle ya da teknoloji ile bir alakaları yoktu. Bu sorunun cevabını ve babasının proje çizimlerini bulmalıydı.
***********

3.BÖLÜM
- Mehmet, bak seni son kez uyarıyorum bu işten elini ayağını çek yoksa meslekten men edileceksin. Bu konu seni ilgilendirmez.
- Ama efendim hepimiz kadını öldüren kişinin o adi herifin adamı olduğunu biliyoruz katilide hapiste şişletti. Bu işten bu kadar kolay sıyrılmasına izin mi vereceğiz?
- Mehmet dedim. Adam yukarılardan birileri tarafından kollanıyor işte emir büyüklerden geldi. Bu dosya kapanacak.
- Özür dilerim efendim ama benim bu işin peşini bırakmaya niyetim yok.

Mehmet arkasını dönüp kapıyı çarpıp çıktı. Bir mafya babası tarafından öldürülen bir kadın tanığın davasını takip etmekteydi. Ama birileri kovaladığı adamı kolluyordu. Hizmet vermek için çalıştığı devlet işini yapmasını engelliyordu ve bu durum Mehmet’ e çok dokunuyordu.
Tam kara kara ne yapacağını düşünürken kapı çalındı ve geçen hafta öldürülen profesörün kızı Selma hanım içeri girdi. Babasının ölümüyle ilgili bir sürü soru sorup cinayet aletini almak istedi ama buna izin veremezdi çünkü bu bir delildi. Bunun üzerine kız hançerin fotoğraflarını çekip gitti. Bir bu eksik diye düşündü ayak altında dolaşan meraklı kadınlar.

***********
- Mehmet, başkomiser seni çağırıyor.
- Gene ne olmuş?
- Bilmiyorum ama bayağı sinirliydi.
- Tamam gidiyorum.


Mehmet ofisten çıktığında kıpkırmızıydı. O adi herifin ipliğini pazara çıkardığı için görevden alınmıştı. Mazeretde üstlerine itaatsizlik ve disiplinsiz davranışlar göstermesiydi. Odadan çıkmadan önce komiseri ‘sana bu işin peşini bırakmanı sölemiştim.’ Dedi. Bu onu daha da kızdırmıştı kapıyı çarpıp odadan çıktı.

Ofisine gidip eşyalarını toplarken elinde bir dosya ile Selma geldi. Hançerin üzerindeki şekillerle ilgili topladığı bir takım bilgiler olduğunu söyledi.

***********

Selma topladığı dökümanları bir dosya haline getirip Mehmet beyin yanına gitmeye karar verdi. Karakola gitti, Mehmet beyin ofisine girdiğinde sinirli bir şekilde eşyalarını toplamakta olduğunu gördü.
- Merhaba Mehmet bey hançerin üzerindeki resimlerle ilgili yaptığım araştırmalardan sonra ilginizi çekeceğini düşündüğüm bir takım bilgilere ulaştım.
- Selma hanım biraz önce görevden alındım. Bu yüzden babanızın davasıyla artık ben ilgilenmiyorum. Yardımcı olamadığım için üzgünüm.
- Pardon rahatsız ettiğim için üzgünüm.

Selma yılgın bir biçimde kapıya yöneldi.
- Ama durun genede bulduklarınızı bir incelemek isterim. Tabi sizde müsaade ederseniz
- Ozaman biryerlerde bişeyler içerken size bulduğum bilgileri anlatayım Mehmet Bey.
- Tamam.

Birlikte karakoldan çıkıp yakınlardaki bir kafeye gittiler. Selma, Ahmet amcasının anlattıklarını ve hançerin üzerindeki şekillerden yola çıkarak yaptığı araştırmaların sonucunda elde ettiği bulguları, babasının ‘su ile çalışan motor’ projesini, haşhaşinleri bildiği herşeyi ayrıntılı bir şekilde anlatırken, Mehmet bir yandan elindeki kağıtlara bakıyor diğer yandan da Selma’yı dinliyordu.

- Duyduklarıma inanamıyorum. Ben bunun sadece basit bir soygun için işlenmiş bir cinayet olduğunu düşünmüştüm. Gerçi babanızın kasasından hiçbir değerli eşyanın çalınmamış olmasından şüphelenmiştim ama o sırada elimde başka bir olay olduğu için bu konuya eğilememiştim.
- Peki şimdi ne yapmayı düşünüyorsunuz?
- Aslına bakarsan görevden alındığıma göre oldukça fazla boş zamanım olucak ve beni meşgul edecek bişeylere ihtiyacım olacak. En kısa zamanda istihbaratta çalışan bir kaç arkadaşımla görüşüp bu haşhaşinlerle ilgili daha detaylı bilgi edineceğim daha sonra neler yapabileceğimizi konuşuruz. Ama bu sohbet aramızda kalmalı çünkü ben artık görevli bir memur değilim.
- Anlıyorum ozaman ben sizden haber bekleyeceğim. İlgilendiğiniz için çok teşekkür ederim.
- Önemli değil. Türkiye için bu kadar değerli bir buluş yapan bir insanı öldürenlerin ve bu buluşu çalanların bu şekilde ellerini kollarını sallayarak gitmelerine izin veremezdik herhalde.


************
Mehmet, Selma’dan ayrıldıktan sonra kolejden arkadaşı Mustafayı aradı. Mustafa istihbarat teşkilatında görevli bir ajandı. Daha öncede başka davalarda ondan çok çarpıcı bilgiler öğrenmişti. Olayları Mustafaya anlattıktan sonra haşhaşinler hakkında daha fazla bilgiye ihtiyacı olduğunu söyledi. Mustafa’dan öğrendiği bilgilerden işin dahada dallanıp budaklanacağını anladı. Haşhaşinler bu yeni dünyada hala eski tekniklerle avlanan bir katiller grubu idi. Geçmişte haçlılara çok zaiyat verdirmişler, şeyhlerine çok büyük hizmetler etmişlerdi. Göreve çıkmadan evvel haşhaş içtikleri için bu insanlara haşhaşin deniyordu. Haçlılara okadar büyük korku salmışlardı ki isimleri ingilizcede suikastçı anlamına gelen bir kelime olarak kullanılmaya ‘assassin’ denmeye başlanmıştı. Şuanda merkezleri İran’da Kermanşah denen bir yerde idi. Örgüt geçmişinde maddi çıkar sağlamak için cinayet işlemekten ziyade bulunduğu yörenin halkının çıkarlarını korumak için çalışmıştı ama günümüzde maddi gücünü yitiren örgüt bir tür kiralık katiller klübü haline gelmişti.
Mehmet bu bilgileri aldıktan sonra Haşhaşinlerin Profesörü birinin emri ile öldürdüğü fikri üzerinde yoğunlaşmıştı. Ama kim bunu yapardı? İşte asıl önemli soru buydu. Hemen Profesörün en yakın arkadaşı Ahmet Unluer’den bir randevu aldı. Aradığı cevaplara ulaşmakta ona bir yardımı olabilirdi. Ahmet bey, projenin çok gizli olduğunu ve profesorden başka bu konuyu bilen tek kişinin kendisi olduğunu söyledi. Bu bilginin nasıl başka birine ulaştığı hakkında hiçbir fikri yoktu. Ama sonra profesörün asistanı olan arap asıllı bir amerikalı öğrenci geldi aklına. Jamal isimli öğrenci 2 yıl boyunca Profesorun asistanlığını yapmış ölümünden bir ay evvel sebepsiz yere okulu bırakıp Türkiye’yi terk etmişti.

- Nasıl biriydi bu Jamal?
- Vallahi hiç konuşmaz sadece kendisine verilen işle ilgilenirdi. Sinanda zaten onun bu özelliğini çok sever hiç üstelemezdi. Ama birden okulu bıraktı. Hiçbir mazaret de bildirmedi. Sinan onun okuldan ayrılmasına çok üzülmüştü. Gelecek vaad eden bir çocuk olduğunu söylemişti.
- Şu Jamal’ı biraz araştıralım bakalım.
- Siz bilirsiniz ama bence o çocuktan zarar gelmez.
- Bunu birlikte göreceğiz efendim. Yardımlarınız için saolun size iyi çalışmalar.
- Sizede
*************



- Jamal Halibi, İran asıllı Amerikan vatandaşı bir ailenin 5 çoçuğundan en büyüğü. 21 yaşında. Ailesi 7 sene evvel İrandan Amerikaya gelmiş. Jamal öğrenimini burada devam ettirmiş. Kazandığı bursla babanızın eğitim verdiği üniversitede okumaya hak kazanmış. Babanızın ölümünden 1 ay evvel mazeret belirtmeden okulu bırakıp Amerika’ya dönmüş. Galiba adamımız bu.
- Jamal’ ı hatırlıyorum sessiz mahzun bir gençti. Babamı o öldürmüş olamaz.
- Zaten öldüren değil ama babanızın size bile bahsetmeyecek kadar gizli tuttuğu bu projeyi dışarıya sızdıran kişi bu olabilir. Nitekim babanızın ölümünden hemen bir ay evvel okuldan ayrılmasıda sanki bu cinayetin işleneceğinden haberdarmış gibi bir izlenim bıraktı benim üstümde.
- Hımmm, olabilir. Zaten bu Haşhaşinlerde İran’da bulunmuyormuydu.
- Galiba kısa bir yurt dışı seyahatine çıkmamız gerekebilir.
- Nereye?
- İran’a bütün sorularımıza cevap bulabileceğimiz tek yere.
- Tamam o halde ben hemen hazırlıklara başlayayım.
- Siz burda kalsanız daha iyi olabilir, Selma hanım.
- Hayır bu imkansız.
- Peki ohalde iki gün içinde yola çıkacağız. Hazırlıklarınızı ona göre ayarlayın.
- Tamam.


**********

Mehmet, Selma’nın yanından ayrıldıktan sonra. Arkadaşı Mustafa’yı ziyarete gitti. Mustafa’dan Haşhaşin karargahının tam yerini gösteren bir ‘Kermanşah’ şehir haritası aldı. Oradaki istihbarat elemanlarından biri istediği hertürlü desteği Mehmet’e sağlayacaktı. Bütün bu yardımlar karşılığında Mustafa’nın Mehmet’ten tek isteği sessiz olmasıydı. Orada ortaya cıkacak bir arbede iki ülke arasında bir krize sebeb olabilirdi. Mehmet bu konuda Mustafaya güvence verdikten sonra arkadaşıyla vedalaşıp ordan ayrıldı.

Kermanşah’ a ulaşmak oldukca zorlu yorucu ve tehlikeli olmuştu. Şehir merkezinde iner inmez, Mustafa’nın bahsettiği istihbarat ajanı Naim Beyle Planlanan yerde buluştular. Olayların tamamını en ince ayrıntısına kadar O’na da anlattılar. Naim bey yaşına göre oldukça çevik görünen atletik yapılı bir adamdı. Burada tüccarlık yaparak gizliyordu kendini. Olanları duyunca başta isteksiz olsada onlara zevkle yardımcı olacağını söyledi. Vatanına ne kadar bağlı olduğu gözlerindeki pırıltıdan belli oluyordu.

- O halde arkadaşlar bu akşam harekete geçeriz. Uzun ve yorucu bir yolculuk yaptınız. Şimdi biraz dinlenin.
- Naim bey, yardımlarınız için gerçekten teşekkür ederiz.
- Durun bakalım daha bişey yapmadık hele işimiz bitsin ondan sonra hesaplaşırız. Zaten bu Haşhaşinlerin bir dönem pkk kamplarında eğitim verdiklerine dair de elimizde bilgiler var ama usulleri cok çağdışı olduğu için daha sonraları tercih edilmemişler. Yani bizimde onlarla görülecek bir hesabımız var sizin anlayacağınız. Şimdi gidip dinlenin akşam yemeğinde ben sizi uyandırırım.
- Teşekkürler Naim bey. Akşam yemeğinde görüşürüz.


Naim Bey’in evi iki katlı, bir konaktan biraz daha küçük bir çok odası olan bir yerdi. Tamamı istihbarat ajanlarından oluşan hizmetçiler vardı evde. Burada İran içişlerini, nükleer projelerin ilerleyişini ve pkk ile ilgili hareketleri takip edip Türkiye’ye rapor ediyorlardı. İran içerisinde gerektiği zaman bazı küçük çaplı operasyonlar bile yapıyorlardı.


4.BÖLÜM



Akşam yemeğinden sonra Naim Bey planını anlattı. Gidip Haşhaşin karargahını basıp operasyonlardan sorumlu kişiyi kaçıracak ve buraya getireceklerdi. Daha sonra onu sorgulayacaklardı. Herşey büyük bir gizlilik ve sessizlik içinde yapılmalıydı. Deşifre olmaları demek onca yıllık emeğin boşa gitmesi demekti. Ama daha öncede böyle sorgulamalar yapmışlardı. O yüzden tecrübeliydiler.

Saat gece üç sularında Haşhaşin karargahının önüne geldiler. Selma bütün sızlanmalarına karşılık Naim Bey’in kararlılığına boyun eğmiş evde kalmıştı. Naim Bey evin bir krokisi üzerinde kaçıracakları adamın odasını işaretliyordu. Bina Naim Bey’in evinin enaz üç misli büyüklüğündeydi. İçeridede enaz ikiyüz adam vardı. Nöbetçileri sessizce etkisiz hale getirip ilerleyeceklerdi. Örgüt tarihi boyunca karagahları hiç basılmamıştı. Bu bir ilk olacaktı.

Naim İşaretini vermesiyle birlikte Mehmet iki vızıltı sesi duydu ve kapıdaki nöbetçiler sessizce yere yığıldı. Kaçış yönleri olacak yol üzerindeki binalara yerleşmiş iki sniperın isabetli atışlarıyla giriş temizlenmiş oldu. Daha sonra susturuculu silahlarla ve operasyon kıyafetleriyle donanmış içinde Mehmet’inde bulunduğu 8 kişilik bir tim içeri girdi. Dar kodidorlardaki loş ışıkta özel kıyafetleri sayesinde neredeyse hiç görünmeyen gölgelere benziyorlardı. Timin en önünde giden Naim Bey çömeldi ve durmalarını işaret etti. Bütün tim aynı anda olduğu yere çakıldı. Önlerinde yollarını dikine kesen diğer koridorda iki nöbetçinin konuşmaları duyuluyordu. Mehmet aldığı kokuyu tanıdı. Bu kenevir yani esrar kokusuydu. Naim kafasını köşeden uzattığında nöbetçilerin sırtlarının onlara dönük olduğunu gördü. Biri tuvalete gitmek üzere onların olduğu yere doğru hareket edince Naim Bey’in bir hareketiyle bütün tim duvara yapıştı. İçtiği esrarın etkisiyle sersemlemiş olan nöbetçi Naim Bey’in önünden geçerken O’nu farketmedi bile. Nöbetçi yanından geçer geçmez Naim adamın azını eliyle kapatıp boğazını kesti. Başka bir tim elemanı da nerdeyse hiç ses çıkarmadan gidip diğer nöbetyi aldı.

Sessizce birkaç koridor daha geçtikten sonra almak için geldikleri adamın odasına ulaştılar. Kapısında iki nöbetçi vardı. Naim bey belinden çıkardığı susturuculu silahıyla iki el ateş etti. Nöbetçileri alınlarından vurmuştu. Daha sonra tim büyük bir sessizlik ve süratle odanın kapısına ulaştı. Ajanlardan biri yan cebinden cıkardığı maymuncuk benzeri bir aletle kapı deliğini biraz zorladıktan sonra kapı sessizce açıldı. Naim Bey cebinden çıkardığı eter şişesinden bir beze bir miktar döktükten sonra yatağında yatmakta olan adama yaklaştı anibir hareketle bezi adamın yüzüne bastırdı, adam iki yada üç saniye debelendikten sonra tekrar uykuya daldı. Daha sonra diğerlerinden daha iri yapılı olan bir tim elemanı adamı omuzuna aldı ve odadan ayrıldılar. Geldikleri yönden geri giderlerken tamamen sessiz hızlı ve herşeye hazılıklı bir şekilde elleri tetiklerinde hareket ediyorlardı. Çıkışa ulaşana kadar yolda dört nöbetçiyi daha etkisiz hale getirdiler. Binadan çıktıktan sonra keskin nişancıların koruması altındaki yola saptılar. Üç sokak ötedeki araca ulaşır ulaşmaz. Haşhaşin karargahından uzaklaştılar.

Naim Bey’in evine ulaştıktan sonra Haşhaşinlerin operasyon sorumlusu Abd Bin Nasr’ı sorgu odası olarak kullandıkları bodrum katındaki bir odaya götürdüler. O sırada geride kalıp onların güvenliğini sağlayan keskin nişancılarda eve dönmüştü. Time saldırmak yerine takip etmeyi tercih eden üç Haşhaşini daha avlamışlardı.

Selma timi kapıda karşılamış, neler olduğunu anlatması için Mehmet’i soru yağmuruna tutmaya başlamıştı bile. Mehmet olanları enince ayrıntısına kadar anlattıktan sonra üzerini değiştirip salonda Naim Bey’in yanına geldi.


5.BÖLÜM

Selma, adamın halini görünce midesi bulanarak dışarı çıktı. Haşhaşin bildiklerini anlatmamakta oldukça ısrarlıydı. Naim Bey’in rahat tavırlarıysa daha öncede böyle iyi sırdaşlarla karşılaştığını gösteriyordu.

Yaklaşık altı saat süren sorgulamadan sonra Haşhaşinlere Profesörü öldürüp projenin planlarını çalmaları için para veren kişinin Arabistandaki petrol piyasasını elinde tutan petrol krallarından Şeyh Ramad El-Hüseyin olduğunu öğrendiler. Bu bilgiyi aldıktan sonra, sorgu odasından cıkan Naim Bey ter içinde kalmıştı. Üzerindeki önlükte kan içindeydi. Selma bu adamın vahşi bir işkenceci olduğunu düşündü ilk başta ama heralde bu işler bu şekilde yürüyordu.

Naim Bey, duş alıp üzerini değiştirdikten sonra salonda Mehmet ve Selma’ya katıldı. Elindeki dosyadan bir resim çıkardı.

- Adamımız bu arkadaşlar. Ramad El-Hüseyin. Bir petrol kralı. Arabistanda yaşıyor. Nerdeyse Arabistan kadar zengin bir adam. Babanızın ölüm emrini veren ve projeyi çaldıranda O.
- O halde burdaki işimiz bitti. Selma hanım isterseniz eşyalarınızı toparlayın yarın sabah Arabistan’a geçeceğiz.
- Tamam. Fakat şu sorguladığınız adam gidip bu herifi uyarmazmı.
- Merak etmeyin Selma Hanım. Sorguladığımız her adamdan istediğimiz bütün bilgileri aldık bugüne kadar ve istediğimizi aldığımız insanların daha fazla yaşaması gereksizdir bizce.
- Yani, onu........


**********

Selma ve Mehmet İran’dan ayrıldıktan sonra Naim Bey’in kendilerine yardımcı olacağını söylediği Rüstem Bey’in yanına Riyad’a geçtiler. Şimdi artık işleri Ramad El-Hüseyin denen petrol kralını bulup, cezasını vermek ve Profesörün projesini geri almaktı.
Riyad’a indiklerinde havalimanında kendilerini almak üzere bekleyen bir araç vardı.
- Mehmet bey mi?
- Evet .
- Beni Rüstem Bey yolladı. Binin lütfen.
- Kendisi nerde acaba?
- Biraz işleri olduğu için sizi karşılamaya gelemedi. İran’da ortalığı baya karıştırmışsınız. Bütün Arap Yarımadası Haşhaşin karargahına yapılan baskını konuşuyor. Örgütün tarihinde bu ilk defa oluyor.
- Naim Bey öyle uygun görmüştü.
- Naim Bey hep biraz heyecan arar zaten.

Suudi Arabistan, İran’a göre çok daha modern bir ülkeydi. Ülke gelirlerinin %90 ı petrol ve petrol ürünlerinden sağlanıyordu. Geri kalan kısmının da önemli bölümü İslam dünyası için kutsal sayılan şehirlere yapılan gezilerden elde ediliyordu.

Rüstem Bey’de Naim Bey gibi bir istihbarat ajanıydı. Yıllardır Arabistan’da yaşamaktaydı. Sahip olduğu hurma bahçeleri sayesinde kendisini bir çiftçi gibi gizlemeyi başarmıştı. Riyad’da bir çiftlikte yaşıyordu. Onunda evindeki bütün çalışanları Naim bey’inkiler gibi istihbarat görevlileriydi. Çiftlik evi oldukça büyük bir çok odadan oluşan bir konağı anımsatıyordu. Burda çalışanlar aileleriyle birlikte yaşamaktaydılar. Arabistan Yarımadasındaki bütün istihbarat birimleri burdan yönetiliyordu. Birtür merkez üs gibiydi.

Çiftliğe ulaştıklarında Rüstem Bey onları kapıda karşıladı.

- Hoş geldiniz arkadaşlar. Yaptığınız işler sizden önce geldi buraya. Allah aşkına Haşhaşin karargahını basmakta kimin fikriydi?
- Naim Bey öyle uygun gördüler efendim.
- O yaşlı kurt hiç durulmayacak.
- Efendim buraya Ramad El-Hüseyin isimli birini bulmak için geldik.
- Biliyorum. Dün gece Naim’le konuştuk. Selma hanım, Babanızın başına gelenler içinde çok üzüldüm. Babanız Türkiye için çok önemli bir bilim insanıydı.
- Teşekkür ederim efendim. Bizimde burda asıl bulunma sebebimiz; babamın intikamını almak ve çalınan çok önemli bir projesini geri almaktır.
- Evet, arkadaşlar yoldan geldiniz yorgunsunuzdur. Bu güzel sohbete akşam yemekte devam ederiz. Arkadaşlar size odalarınızı göstersinler. Gidip biraz dinlenin.


Akşam yemeğinde Rüstem Bey Ramad El-Hüseyin hakkında topladık bütün bilgileri onlara aktardı. Şeyh in adamlarından biri Profesör ölmeden iki ay evvel Türkiyeden biriyle bağlantıya geçtiklerini projeyi Şeyh e o kişinin haber verdiğini söylemişti.

- Bu Jamal olmalı.
- Jamal da kim?
- Jamal babamın ölümünden bir ay evvel okuldan ayrılan İran asıllı bir öğrenci. Okuldan ayrılmadan önce babamın asistanlığını yapıyordu
- Evet olabilir. Bunu yarın akşam Şeyhin kendisinden öğreniriz.
- Nasıl?
- Kendisini misafir edeceğiz.
- Kaçıracakmıyız?
- Eğer başka bir seçenek bulamassak evet.
- Gelin size çiftliği gezdireyim.

Rüstem Bey onlara ahırları ve hurma bahçelerini gezdirdi. Gece yarısı ay tam tepedeydi. Şiirlere konu olan Arap geceleri bu olmalı diye düşündü Selma.

- Burada hurma yetiştiriyoruz Riyad halkı beni bir çiftçi olarak tanıyor mesai arkadaşlarımıda işçilerim sanıyorlar. Aslına bakarsanız oldukça karlı bir iş emekli olduktan sonra burda kalıp bu işi yapabilirim. Bu gezi yeterli sanırım şimdi gidip dinlenin yarın yorucu bir gün olacak.
- Yarın görüşmek üzere efendim.

Selma ve Mehmet kendi odalarının olduğu yere giderlerken Selma yanında yürüyen adama bakarak O olmasaydı tüm bunları nasıl yapabilirdi diye düşündü.

**********


- Şimdi arkadaşlar Şeyh bu akşam kumar oynamak için şehre inecek. Kendi zırhlı aracı dışında 3 tanede koruma arcıyla birlikte hareket ettiğini zaten biliyoruz. Konağına geri dönü yolunda pusu atacağız.
- Efendim lav silahları ve roketatarlar emrettiğiniz gibi pusu atacağımız noktaya gitti.
- Çok güzel bizde birazdan çıkarız. Orada koruma araçlarını direk havaya uçuracağız. Unutmayın Şeyhi kesinlikle sağ istiyorum. Bu bir suikast değil kaçırma operasyonu.
- Rüstem bey, lav silahları roketler falan çok gürültü olmayacamı?
- Pusu yaptığımız nokta Riyad merkeziyle Şeyhin konağı arasındaki en ıssız yer on kilometre mesafede hiç bir yerleşim yok. Gözcülerden haber alır almaz kayaları yola yıkacağız konvoy yolu açmak için duruncada koruma araçlarını vurup aşağıya ineceğiz ve şeyhi alıp döneceğiz. Anlaşılmayan bişey varmı?
- Yok efendim!
- Güzel. Herkes hazırlansın yola çıkıyoruz.

***********


Selma, Kermanşah daki operasyonda olduğu gibi gene onları evde beklemek zorundaydı. Bu seferki tim on sekiz kişiden oluşuyordu. İlerdeki gözcü Şeyhin konvoyunun geldiğini telsizle haber verince kayaları hemen yola yuvarladılar. Konvoy yoldaki kayaları görünce durmak zorunda kaldı. Korumalar Arapça küfürler ederek araçlarından indiler tam kayaların yanına geldiklerinde ilk lav silahı büyük bir gürültüyle patladı ve koruma araçlarından biri havaya uçtu. Aynı anda diğer ajanlarda otomatik silahlarıyla ateşe başladılar. O sıra lav silahı tekrar ateşlendi arkasından roketatar, diğer iki koruma aracıda havaya uçtu. Şeyhin aracı önündeki ve arkasındaki hurdaya dönmüş arabaların arasında sıkışıp kaldı. Korumalarla ajanlar arasındaki çatışma beş dakikadan daha kısa sürdü.

Silah sesleri kesilince tim saklandığı yerden çıkarak Şeyhin aracının etafını sardı. Rüstem Bey arapça Şeyh’e arabadan çıkmasını söyledi. Beş dakikalık bir sessizlikten sonra aracın kapısı açıldı. Şeyh ve araçtaki korumlar elleri havada arabadan indi.


***********


Kırkbeş dakka süren sorgulamadan sonra Şeyh projeden kendisini haberdar eden kişinin adını söyledi. Selma ve Mehmet bu ismi duyunca şok geçirmişlerdi. Projeyi haber veren kişi Profesörün en yakın dostu ve meslektaşı Ahmet Unluer idi. Selma şaşkınlıktan ne diyeceğini bilemez hale gelirken, Mehmet ağza alınmayacak küfürler savuruyordu. İlk şoku atlattıktan sonra Rüstem Bey projenin çizimlerininde çalındıktan sonra Ahmet Unluer’e verildiğini söyledi.

‘Ozaman hemen Türkiye’ye dönmeliyiz.’ Dedi mehmet. ‘Merak etmeyin. Ben gerekeni yaptım şu sıralarda tutuklanmış olmalı.’dedi Rüstem Bey.

Ertesi sabah Selma ve Mehmet hemen İstanbul’a döndüler. Uçaktan iner inmez. Okul arkadaşı Mustafa onları aldı ve müşteşarlığa götürdü. Onlar geldiklerinde Ahmet Unluer’in sorgusu hala devam ediyordu. Başta bütün suçlamaları red etsede evinde yapılan aramada projenin çizimleride bulununca herşeyi itiraf etmişti.



ÜÇ AY SONRA

Ahmet Unluer, azmettirmek sucundan hapse girmişti. ‘su ile çalışan motor’ projesi de Selma’ nın isteği ile Tübitak’ a bırakılmıştı. Mehmet’in yaptıkları İstihbarat tarafından incelenip polislik hayatına son verilmiş yeni görev yeri olarak İstihbarat Teşkilatına terfi ettirilmişti.

- Herşey için teşekkür ederim Mehmet sen olmasaydın. Bunları tek başıma asla başaramazdım. Proje artık emin ellerde ve babamın katilleride hak ettikleri cezayı buldular.
- Teşekkür etmen gerekmez. Benim gerçekten zevkti. Peki bundan sonra ne yapmayı düşünüyorsun?
- Yarın Mısır’a uçuyorum. Bir kazı için davetiye aldım. Sen ne yapmayı düşünüyorsun?
- Bildiğin gibi meslekten uzaklaştırıldım kendime bi iş arayacağım. Neyse ben seni daha fazla tutmayayım. Kendine iyi bak istanbula dönünce beni mutlaka ara.
- Tamam.
 

Konuyu şu anda okuyanlar : (Users: 1, Guests: 0)

Giriş yap