Nefis Hakkında...

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Katılım
11 Eyl 2006
#1
Hadîs-i Kudsî’de Allah Teâlâ buyuruyor: “Nefsine düşmanlık et, zira o nefs Bana düşmanlık için dikilmiştir.” Hadis-i Şerifte’de Peygamberimiz (s.a.v.): “Nefsin bineğindir, ona rıfk ile muamele et.” buyuruyor.

Bu iki hadis, zâhiri mana itibariyle birbiriyle zıt gibi görünüyorsa da lafızlara dikkat edildiğinde karşı manalarda olmadıkları görülür. Hadis-i Kudsî’deki “adavet” (düşmanlık) emri, nefsin, Cenâb-ı Hakk’a düşmanlığından dolayıdır. Hadis-i Şerif’teki, “Nefsin senin bineğindir.” sözü ise ne zaman itaatkar olursa o zaman ona rıfk ile (yumuşak) muamele etmek lazım geldiğine işarettir. Nefs, mutmaine derecesine ulaşınca mûtî olur ve o zaman nefsi beslemek lâzımdır. Vücûdu hareket ettiren nefstir, o da buhâr-ı zulmânidir. Bu itibarla bu Hadis-i Şerif, mûcize gibidir. Çünkü vapur ve şimendiferleri yürüten de buhardır. İnsanı yürüten de buhâr-ı zulmâni olan nefstir. Vapurun buharı tükenince nasıl yürümezse, nefs de gıdasını alamazsa, ateş ve sudan hasıl olacak buhâr-ı zulmâni husûle gelemeyeceğinden yürümez. Bu cihetle itaatkar olan nefse, rıfk ile muamele edip gıdasını vermek lâzımdır. Nitekim âyet-i celîle de: “Size verdiğimiz rızıkların temizlerinden yiyiniz.” (Araf, 7/180) “De ki: Allah’ın kulları için yarıttığı zîneti ve güzel rızıkları kim haram kıldı.” (Araf, 7/32) buyuruluyor. Nefs, eğer mûti değilse ona da, düşmanlık edip öldürmemek lâzımdır. Bir kimse düşmanına ikrama devam ederse düşmanı onu sever. Halbuki nefs, terbiye olmazdan önce, kendisine rıfk ile muamele ettikçe o düşmanlığına devam eder. Çünki nefs, emmâre bi’s-sûdur yani kötülüğü emredicidir. Binaenaleyh nefs itaatkar oluncaya kadar düşmanlık devam eder, mûti olunca da rıfk ile muamele edilir. Bu da ruhsat ile ameldir. Hadis-i Şerif’te: “Ümmetimin efdali şer’i ruhsatlar ile amel edenlerdir.” buyurulmuştur. Nefsin Mertebeleri:

1. Emmâre: Nefis, gayr-i meşrû arzularını yapmaya hâkim ise emmâredir. Yusuf sûresinde, “Şüphesiz ki nefis, kötülüğü son derece emredicidir.” (Yusuf, 53) şeklinde mübalağa ile gelmiştir. Nefs, gayr-i meşru arzu ve isteğinin tesirinde mağlup olarak münkeri işliyor ve fiilin yasak olduğunu da biliyorsa bu nefs, emmâredir. Mesela kumar oynamanın, şarap içmenin haram olduğunu bildiği halde bunları işlemek gibi.

2. Levvâme: Eğer nefis, gayr-i meşrû hareketleri icrâya hâkim değilse; kısmen terbiye görmüş ve emirlere de riâyet gösteriyorsa levvâmedir.

3. Mülhime: Eğer nefs, terbiye ve tâatını artırmış, fakat arzu ve isteklerini hâlâ unutmamış, ancak bırakmış, mânevî terakki ve yükselmeye başlamışsa mülhimedir. Arzu ve isteklerini unutmamış demek; her ne kadar tâatı ve terbiyesi artmışsa da içinden nehy bulunan fiili icra etmek arzusu tamamen çıkmamış olan nefstir. Mesela sigara içme arzusu içinden çıkmadığı gibi, yani nefs-i mülhime sahibi terk ettiği bir fiili her ne kadar bırakmışsa da içinde arzu kalmış ve daha unutmamıştır.

4. Mutmaine: Eğer nefis, kötü arzu ve isteklerini külliyen unutmuş, kötü fiili işleme arzusu içinden çıkmış ve mânevi terakkilere vücudunu vakfetmişse mutmainnedir.

5. Râdiyye: Eğer nefis, bütün muradlarından ve makamlardan tecerrüd ederek tam bir teveccüh ile Allah’ın rızası yoluna sîreten yönelmiş ise râzıyedir.

6. Merdiyye: Eğer nefis, bu fikre hizmet ve sıdk ile sebât ve istikamette devamlı olur ve bu sûrette Hakk nezdinde de hâli makbûl bulunursa merdiyyedir.

7. Kâmile: Vehbi olan ledünnî ilme mahzar vâris-i enbiyâ sıfatıdır. Nitekim: “O’na tarafımızdan bir ilim öğrettik.” (Yusuf, 53) Bir mü’minin nefsi, yedi sıfatında terakki edebilmesi için vücûdunun müştemil bulunduğu letâif-i seb’a denilen letâifin de; zikir, fikir ve tefekkürle tasfiye ve terbiye görmesi lazımdır. O yedi sıfat da: Kalb, ruh, sır, hafi, ahfa, nefs ve ceseddir. Bunlardan ilk beşi yani; kalb, ruh, sır, hafi, ahfa âlem-i emrdendir. Nefs ile cesedin ihtiva ettiği anâsır-ı erbaa –ki ateş, hava, su ve toprak- da âlem-i halktandır. Âlem-i emrden olan letâif, rûhani ve nûrani, âlem-i halktan olan letâif ise cismâni ve zulmânidir. İnsanı diğer canlılardan ayıran fark ise âlem-i emrden olan rûhâni ve nûrani letâif-i hamsedir (Kalp, ruh, sır, hafi, ahfa). Kalpte yakîn nûru parlamaya başlayınca dünya hayatı fâni ve kıymetsiz görünür. Çünkü kalp, marifetullah nûrunun parlayacağı yegâne mahaldir ki, iman güneşi o burçtan doğar. Bütün ilâhi sırlar orada gizlidir. Kalpte o hakiki, lâhutî güneşin doğmasıyla bu yüksek tecellinin nurlu eserleri insanın bütün azalarında zâhir olur. O zaman kulluk vazifelerini; derin ve derûni bir zevk ve neş’e içinde seve seve îfa eder. Kalbin salahının cesede sirayetini Buhari’deki şu Hadis-i Şerif izah etmektedir: “Dikkat ediniz ki, insanın cesedinde bir et parçası vardır ki, o et parçası sâlih oldukça bütün vücuddaki âzalar sağlam olur. Eğer o fasid olursa bütün cesedi bozulur. O et parçası kalptir.” İşte kalbin sağlam olması ile saadetler elde edilmiş olur. Allah için sevişmek duygusu kalpte başlar. Mü’minlerle birleşme, anlaşıp kaynaşma husûle gelerek matlûb olan gayeye kolaylıkla varabiliriz. Böyle din kardeşleri birbirlerine candan yardım ederler. Halbuki fertler arasında fikir ayrılığı zuhur ederse aksi neticeler, tefrikalar, hazin âkıbetler husûle gelir. Şu âyet-i kerimeler de tefrikadan sakınıp dağılmayarak birleşmeyi uhuvvet ve muhabbetin takviyesini emir buyurur.

1. Ey iman edenler! Allah'tan, O'na yaraşır şekilde korkun ve ancak Müslümanlar olarak can verin. Hep birlikte Allah'ın ipine (İslâm'a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın. Allah'ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti ve O'nun nimeti sayesinde kardeş kimseler olmuştunuz. Yine siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah, size âyetlerini böyle açıklar ki doğru yolu bulasınız. (Âl-i İmran, 3/102-103)

İşte bu âyet-i celîle’nin tefsirinde buyurulduğu üzere Evs ve Hazrec kabileleri bir ana ve babanın evladından oldukları halde uzun zaman sonra çoğaldıklarında aralarında buğz ve düşmanlık artıp böylece kanlı muharebeler olmuştur. Cenâb-ı Hakk, İslam nûruyla aralarındaki buğz ve düşmanlığı muhabbete tebdil buyurdu.
2. Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın. İşte bunlar için büyük bir azap vardır. (Âl-i İmran, 3/105)

3. Allah ve Resûlüne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin; sonra korkuya kapılırsınız da kuvvetiniz gider. Bir de sabredin. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir. (Enfal, 8/46)

Nefsin yedi kötü sıfatı vardır: Ucûb (kendini beğenme), kibir, riya, gadab, hased, mal sevgisi ve makam sevgisi. Cehennemin de yedi kapısı vardır. Kim nefsini bu yedi kötü sıfattan temizlerse cehennemin bu yedi kapısı ona kapanır ve cennete girer. Üç şey kalbin kötülüğünün alâmetidir:

1. Allah’a itaatten tad almamak.
2. Günaha düşmekten korkmamak.
3. Başkasının ölümünden ibret almayıp aksine hergün dünyaya daha çok bağlanmak.
Dört şey şakâvet alâmetidir:
1. Ağlamayan göz,
2. Kasvetli (ürpermeyen) kalp,
3. Uzun emel,
4. Dünyaya aşırı düşkünlük, yani hırs. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), buyurdular: Dünyanın kıvâmı dört şeyledir:
1. Ulemânın ilmi,
2. Yöneticilerin adâleti,
3. Zenginlerin cömertliği,
4. Fakirlerin duası.
Basîreti körleştiren şeyler üçtür:
1. Azaların günahlara uzanması,
2. Allah’a ibadetlerde gevşeklik ve gösteriş,
3. Mahlûkâtâ karşı tamahkârlık.

M.Sami Ramazanoğlu
 
S

SERTER

#2
Ynt: Nefis Hakkında...

negüzel bi paylaşım
oysaki önüne gelen nefsi terbiyeden kasıt
onu öldürmek der...
halbuki insan isteksiz bir varlık haline gelince hayrı nasıl isteyecek değilmi?
çok iyibir paylaşım...
 

Giriş yap