Nietzsche Ve Batının Ölen Tanrısı Üzerine..

Katılım
26 Nis 2007
Batı'nın düşünce sistemini bir anlamda özetleyen bir yazı ;)


Nietzsche Ve Batının Ölen Tanrısı Üzerine


Friedrich Nietzsche; bazılarına göre dahi, bazılarına göre geleceği gören ve okuyan nadir insanlardan biri, bazılarına göre din düşmanı, bazılarına göre deli, bazılarına göreyse şarlatanın teki... bir insan üzerine ancak bu kadar uç noktada yorum yapılabilirdi herhalde...

F.Nietzsche filoloji üzerine uzun süreli çalışmalar yapmasına rağmen, sonradan felsefeyle ve edebiyatla- özellikle şiirle- ilgilenmiş; ancak felsefe alanındaki çalışmalarla tanınmış bir düşün adamıdır. Felsefe alanında existansiyalist akımın önde gelen filozoflarından biridir. Nietzsche’nin felsefe tarihi içerisindeki ilginç yanı, kendi dönemi içerisinde pek dikkate alınmayan, anlaşılmayan, dışlanan ; ancak öldükten yaklaşık bir asır sonra tüm dikkatleri üzerine çeken ve 20.yy. düşün dünyasını derinden etkilemesidir.

Bu çalışmada Nietzsche’nin kendi zamanına şiddetle karşı çıkılan ve zamanın dini otoriteleri yanında bir çok kesim tarafından yerden yere vurulan bir görüşü üzerinde durulacaktır.“Ve Tanrı, öldü.” sözünün arka planında yatan gelişmeler incelenmeye çalışılacaktır.İlk duyulduğunda özellikle inanan kişiler üzerinde ciddi anlamda gerginlik yaratan ve hemen tepkiye açık olan , birçoklarına göre saçma sapan, bazılarına göreyse doğru ve yerinde söylenmiş bir söz olarak batılı insanın tanrısının ölümü tartışılacak...Bu makalede ağırlıklı olarak bu sözün batı düşün tarihinin gidişatı da göz önünde bulundurarak cevap aranmaya çalışılacaktır.

Nietzsche’nın bu sözü söylediği dönem 19.y.y’dır.Bu dönemde en temel felsefi problem insan problemidir. Tüm teknolojik gelişmelere ve refah seviyesinde maddi anlamda ciddi gelişmelere rağmen ,devamlı mutsuzluğu artan değerler sisteminin yerle bir olduğu, hayata sürekli paradoksal pencereden bakan ve yaşadığı hayattan zevk alamayan batılı insan... Doğanın şifrelerini çözen, bilimsel ve sosyal alanda çok iyi bir bilgi birikimine sahip olan; ancak kendine faydası olmayan insan...Her şeyin karar mekanizması olarak aklını gören ancak aklın da sınırlılığını bir türlü kabul etmeyen ve bunu gördüğünde aslında pek fazla inanmadığı ; başka kurtuluş yolu olmadığı için yöneldiği dinin tarihsel dönüşümü, bu makalede batının temel düşünce yapısı içerisinde sorgulanacaktır.

Batı düşüncesinin temel karakteristik özellikleri ,içinde dualistik,humaniter ve seküler yapısı sayılabilir. Bu yapının arkasında hemen her alanda bir ayrışım ve çatışmanın söz konusu olduğunu görüyoruz. Batılı insan, gelişimin ancak bir çatışma ortamında gerçekleşeceğine sonsuz bir inanç vardır. Bu çatışmayı insan-tanrı, insan-doğa, burjuvazi-proletarya, biz-öteki v.b gibi birçok alanlarda görmekteyiz; ancak bu makalede özellikle dini alandaki savaşım ya da insan-tanrı çatışması irdelenecektir.

Greko-romen kültüre baktığımızda, Tanrılar arasında bitmek tükenmek bilmeyen bir üstünlük savaşı hemen göze çarpar. Daha sonra bu savaş Promete’nin insanın mutluluğu için tanrının yanından ateşi çalmasıyla birlikte; insan-tanrı savaşına dönüşmüştür. Özellikle ortaçağda bu çatışma Tanrı lehine ezici bir şekilde sonuçlanmış gibi görünse de, hiç bir şekilde tamamen ortadan kalkmamış; özellikle Galileo’nun ortaya attığı dünya görüşüyle yeniden alevlenmiş ve bu görüş temel dini kaynakla çeliştiği için-yani tanrının inciline karşı alternatif bir okuma getirdiği için-şiddetle bastırılmıştır. Martin Luther’in ve Kalvin katolik yoruma alternatif olarak, öze dönüş parolasıyla yola çıkmışlardır.Protestanlık olarak bilinen bu akım,iyi niyetle başlamış; ancak sonradan amacını açmış bir geleneği temsil eder.Ortaçağda dinin baskısı altında tamamen ezilen insan,incile farklı bir formatta yorum getirerek ;sanki ortaçağda tanrı karşısındaki bu ezikliğini telafi etmek ve öç alma kaygısıyla kinle incile yönelmiştir.Bu yöneliş, bir anlamda İncil okumalarını tanrı bakış açısından çıkartıp; insanı merkeze alan bir değerlendirme içerisine sokmuştur.Bundan dolayı da İnsan-tanrı savaşımında ibre tekrar insan tarafına dönmüştür.

Çatışmacı gelenek içerisinde özelde dinin geneldeyse Tanrı’nın yavaş yavaş çeşitli alanlardan-bilimden, sosyal yaşamdan, dinden, dünyayı algılayış ve ontolojik hiyerarşi içerisindeki yerlerin değişimi –koparıldığına ve dışsallaştırıldığına şahit oluyoruz. Bilimsel olarak R.Bacon’la başlayan bilimsel kriterlerin oluşmasında değerli olanın, incelenmesi gerekenin, niceliksel ve matematiksel olarak ifade edilmesine yapmış olduğu vurgu, bir şekilde dini bilimden ayırmış ve onu ikinci bir konuma yitmiştir. Her ne kadar bu söylem kendi döneminde bu şekilde algılanmamış olsa da, ardından gelen gelişmeler bunun yukarıda belirtildiği şekilde anlaşıldığını açıkça ortaya koymuştur. Rene Descartes, Spinoza ve Leibniz’in savunuculuğunu yaptığı rasyonalizmin, dini spekülatif bir bilgi olarak görmesi; özellikle Descartes’in temel paradigmasına ulaşmak için içine düştüğü solipsizmden kurtulmak ve Tanrıyı atlama taşı olarak kullanması insan-tanrı çatışmasında insan tarafının iyiden iyiye güçlenmesini sağlamıştır. Rasyonalizmle birlikte insanın ontolojik hiyerarşi içerisinde yeri de değişmiştir. Aklın bu kadar öne çıkarılması artık dünyayı anlamlandırırken, yorumlarken temel referans kaynağının Tanrıdan insana kaydığının en belirgin göstergesidir.

Bu yaşama en uygun olarak,yaşanılan dönemin düşünce yapısına uyan Tanrı anlayışı olarak da deist anlayış benimsenmiştir. Bu anlayış insanla Tanrının hâkimiyet alanlarını da belirleyen; ancak tanrının hâkimiyet alanlarının insanın insafına bırakıldığı bir anlayıştır. Bu seküler anlayışta Tanrı dünyayla ilgili olarak yapacaklarını yapmış; doğaya ve yaşama insanın aklıyla bulabileceği belli kanunlar ve şifreler koymuştur. İnsana düşen görev, sadece bu şifreleri aklını kullanarak çözmektir. Tüm diğer alanlarda olduğu gibi dine yönelik okumalar da insan aklı merkeze alınarak yapılmalıdır. Dinin bu şekilde değerlendirilmesi 2 yönelime kapı açmaktadır: Ya Tanrı insan aklına uygun hale getirilecek yani insanileştirilecek ya da tamamen akıl dışı olarak nitelendirilip bu dünyanın dışına itilecektir. Bu anlatımlar farklı anlamlar ifada ediyormuş gibi görünse de aynı anlam içeriğine sahip bir önermenin iki farklı yüzünü oluşturur.

Özellikle 18.y.y’a damgasını vuran ampirizm ile birlikte Tanrı’nın ontolojik hiyerarşideki yerini bir yana bırakın; varlığı ve yokluğu ile ilgili ciddi tartışmalar- özellikle bilim ve felsefe çevresinde-başlamıştır. Özellikle D. Hume’un kötülük problemi ile ilgili görüşleri kendi çağında büyük yankı oluşturmuş ve önceleri entelektüel ortamlarda oluşan tanrının varlığına ilişkin şüpheler artık batılı normal halk içerisinde de ses bulmaya başladı. Aklın önderliğinde yapılan birçok buluş ve keşifler bir an da insanın kendine olan güvenini arttırmıştır; ancak bu güven evrenin merkezinde kendine görecek kadar pervazsızca olmuştur.

18.y.y’ ın en büyük fikir hareketi hiç şüphesiz aydınlanmadır. Bu akımın özelde akla geneldeyse insana yaptığı aşırı güven artık Tanrıdan boşalan ve ontolojik hiyerarşide en üstte konumlanacak varlığın da kim olacağına cevap oluşturmuştur: insan. Ortaçağdaki Tanrının konumu neyse özellikle aydınlanma sonrası insanın konumlandırılışı da o şekilde anlaşılmıştır. Varolan ne varsa-din, bilim, hayat, tanrı, sanat, ahlak, v.s v.s- değerini ancak aklın ortaya koyduğu kriterlerdeki uygunluğuna bakılarak karar verilecektir. Bu, insanın ,insani özellikleri aşarak tanrının özelliklerini de sahiplenmesi demektir ki asıl insan ile ilgili sorun da buradan kaynaklanmaktadır.

Batılı insana ontolojik sıralamadaki en üst noktadaki yük çok ağır gelmiş ve bir dizi sorunlar sonucunda hemen bu yüzyılın sonunda 19.yy. en temel sorun, bunalımlar içinde kıvranan ve büyük bir kaos yaşayan insanın kendisi olmuştur. Entelektüel kesimde bulunan ve topluma yol gösteren düşün adamları, insanın içinde bulunduğu bu duruma çözüm arayışı içine girmişlerdir. Özellikle Schleilmacher’in dinin son noktada bireysel yaşaması gerekliliğine ortaya koyduğu görüşü, dinin kapsamını ancak bireysel alanda geçerliliği olan bir alanmış gibi okunmasına yol açmış ve insan yaşamı dinsel alan-din dışı alan olarak kesin çizgilerle ayrılmasına vesile olmuştur.

Tanrının tarih içerisindeki batılı dünyadaki seyri genel olarak bu şekilde özetlenebilir. Ortaçağda zirveye ulaşan Modern dönemdeyse elleri kolları bağlanmış, insanileştirilmiş,sekülerleştirilmiş,tamamen geçerliliğini yitirmiş,hayatla ilgili söyleyecek sözü kalmamış ve hatta varlığına dair derin şüpheler duyulan bir batılı tanrı anlayışıyla karşı karşıya kalınılmıştır.Modern dönemin insana ait problemleri aşmak için bulunduğu konumu terk ederek tekrar dine yönelmesinin büyük bir tutarsızlık ve çelişki olduğunu iddia eden Nietzsche gerçekten de bu anlamda haklı görünmektedir.Yaklaşık olarak 500 yıl boyunca devamlı tanrının özerklik alanını sınırlayan ve bu alanlarda söz söyleyen insan şimdi çıkmaza düştüğü anda tekrar Tanrıya dönüşü ve oradan bir çıkış yolu aramasını Nietzsche ikiyüzlü bir durum olarak değerlendirmektedir. İnsanın bu alandaki en büyük problemiyse Tanrıdan boşalan bu alanın genişliğine karşı içine düştüğü çaresizlik durumudur.Tanrı’yı eğer bu dünyadan dışsallaştırmışsak o zaman onun yerine geçen varlık -ki bu insandır-hayatı yeniden , yeni kavramlarla ve görüş açılarıyla inşaa etmek zorundadır.Tanrıyı hayatın her alanından koparmış olan batı insanı, onun yerine doyurucu bir anlayış getirememiş ve varlığıyla ilgili şüphelere düştüğü Tanrıya tekrar yönelişine Nietzsche şiddetle karşı çıkmıştır.Hayatın her alanında geçerliliğini yitirmiş olan düşüncede hiç bir yönü kriter olarak alınmayan ,bir varlığın ölümünden bahsetmek herhalde pek de saçma olarak algılanmamalıdır.Bu konuda asıl sorun Tanrıya olan inançtan ziyade tamamen dejenere olmuş değerler sistemine yeniden bir anlam kazandırma mücadelesi olarak algılanmalıdır.

Batılı insan tam da bu noktada Nietzsche’ye tepkisini ortaya koymuşlardır. Nietzsche topluma bu gerçeği acı da olsa tüm çıplaklığıyla ilk kez ifade etmesi bakımından ve batılı insanın çelişkisini açıkça ortaya koymasından dolayı şiddetli eleştirilere maruz kalmıştır. .Nietzsche’nin bu duruma getirdiği çözüm önerisi: Tüm yönleriyle hayattan kopardıkları tanrının artık bir tarafa bırakılıp değerlerin,erdemlerin,ahlakın yeniden inşası için insanın kendini bu büyük sorumluluğun öznesi olarak görmesi gerekliliğini belirtmiştir.Nietzsche yaptığı bu teklifin ağır bir teklif olduğunun farkında; ancak bundan başka bir çıkış yolunun olmadığını düşünmektedir.Bu çok ağır bir sorumluluk ve insanın nihilizme kayması gerçekten de an meselesidir.Ancak Nietzsche buradaki nihilizmi devamlı kalınan bir durum olarak değil de sık sık içine girilen ve sıçrama olanağı veren bir alan olarak görür.19.y.y’dan bu yana insan problemine çeşitli yorumlar getirilmeye çalışılmış ve bu sorunun atlatılması için değişik çevrelerden birçok çözüm önerileri getirilmiş olmasına rağmen; ancak devamlı temel sorunun etrafında dolaşılmış kimse Nietzsche kadar sorunu açık ve net olarak ortaya koyamamıştır.

Sonuç olarak Nietzsche’nin dediği gibi batının Tanrısı hayatın her alanından dışsallaştırarak, işlevsizleştirilerek bir anlamda öl(dürül)müştür; ve batılı insan oradan kaynaklanan boşluğu bir türlü dolduramamıştır. Soru açık ve netken cevabı maalesef o kadar kolay değildir.Yaklaşık bir asırlık sürede en azından doyurucu bir çözüm bulunamamıştır. Çözüm önerisi iddiasında olan herkesinde bir şekilde Nietzsche’nin ortaya koyduğu bu çözüm önerileriyle hesaplaşması gerekmektedir. Çünkü batının tarihsel gelişimi içinde tam bu noktada karar vermeye mecburdur.Yoksa yarı seküler mantıkla yaşam ;yarı dinsel yaşam varolan kaosu daha da derinleştireceğini düşünüyorum.

Fahrettin KORKMAZ
 
Katılım
26 Nis 2007
Ynt: Nietzsche Ve Batının Ölen Tanrısı Üzerine..

Ne dersiniz Nietzsche'ninki sadece durum tespitinden mi ibaret?
 
Katılım
26 Nis 2007
Nietzsche: "İslâm'ın önünde diz çökmeliydik"

Türkiye'de entelijansiya olmadığını söylediğimde bazı kişiler rahatsız oluyorlar. Şerif Mardin'in deyişiyle bu ülkede yalnızca "literati"nin / okumuş yazmış kişilerin olması, bırakınız Türkiye'nin, kendi yaratıcı ruhunu ve kurucu iradesini harekete geçirebilmeyi, Türkiye'nin yaratıcı ruhun ve kurucu iradesini neyin oluşturduğunu bilen bilemeyen zihinsizleştirilmiş zihinler etrafta mebzul miktarda kol geziyor.

Hâl böyle olunca da, ne kendi medeniyet dinamiklerimizle, ne de hâkim kültürün, yani Batı kültürünün medeniyet dinamikleriyle yaratıcı ilişkiler kurabiliyoruz. O yüzden, düşünce hayatında da, sinema, müzik, edebiyat, mimari başta olmak üzere sanat hayatında da dünyaya özgün şeyler armağan edebilecek çapta büyük atılımlar ve açılımlar gerçekleştirebiliyoruz.

Türkiye'de çok berbat bir entellektüel körleşme ve kötürümleşme var: Batı kültürüyle de, İslâm kültürüyle de kurduğumuz ilişkilerin yalnızca platonik aşk ve nefret ilişkilerine, dayanan simülatif (sığ, sahte ve sathî) ilişkilere dönüşmesi, son kertede, Batılılaşma / sekülerleşme macerasına sürüklenen ülkemizin mecrasını yitirmesine, dolayısıyla hâkim kültürün bütün normalarını ve formlarını kölecesine taklit etmemize, üstelik de karikatürize ederek tepe tepe tüketmemize yol açıyor.

Karikatürize edilen, belki de en önde gelen Batılı düşünürlerden biri de "ateist" ve "nihilist" diye yaftalayarak üstünü çizdiğimiz ya da duruma göre putlaştırdığımız Nietzsche'dir.

Nietzsche'yi karikatürize ettiğimizi gösteren en önemli göstergelerin başında onun "Tanrı öldü" sözünü dümdüz bir şekilde anlamaya kalkışmamızdır. Nietzsche, "Tanrı öldü" derken bir ateist veya nihilist olarak konuşmaz; aksine Batı'da Tanrı'nın öldürüldüğünden sözeder. Sözgelişi, Putların Alacakaranlığı başlıklı kitabnda aklın putlaştırılmasına karşı tam bir savaş ilan eder. Socrates'tan başlayark bütün bir Socrates-sonrası, temelde rasyonalist Batı düşüncesini yerden yere vurur.

Deccal-Sahte İsa başlıklı kitabında ise Hıristiyanlığı, özellikle Tanrı tasavvurundaki absürtlükten ötürü yerle bir eder. Size bugün Deccal kitabında yer alan, onun İslâm'la ilgili tespitlerini aktarmak istiyorum. Okuyunca şoke olacağınızı tahmin ediyorum. (Ayrıca Nietzsche'nin bu iki kitabının bayramdan hemen sonra Külliyat Yayınları tarafından özenli bir çeviriyle -yeniden ve adam gibi bir Türkçe'yle- dilimize kazandırılacağını hatırlatmak istiyorum). İşte Nietzsche'nin, "İslâm'ın önünde diz çökmeliydik" dediği o çarpıcı gözlemleri:

"Eğer İslâm, Hıristiyanlığı küçük ve hakir görüyor idiyse, böyle görmekte bin kez haklıydı: Çünkü İslâm, insanı yüceltir ama putlaştırmaz...

Hıristiyanlık, bizi, kadim dünyanın [antik Yunan ve Roma] kültürünün mahsulünden mahrum bırakmıştı. Üstelik bununla da yetinmemiş, daha sonraları, bizi İslâm kültürünün mahsûlünden de mahrum etmişti. Aslında bize (insan olarak bize], Grek kültüründen de, Roma kültüründe de, esasta, temel meseleler açısından daha yakın olan, bizim [insan olarak] duygularımıza, zevklerimize ve seçimlerimize daha doğrudan hitap eden İspanya'daki o harikuâde İslâm kültürü ve İslâm kültürünün eşsiz birikimi ayaklar altına alınarak çiğnenmiş ve yok edilmişti (-bunu yapan ayağın ne tür bir ayak olduğunu söylemeye dilim varmıyor, ne yazık ki!-)"

"İyi de, neden? Nedeni şuydu: Çünkü İslâm kültürü, asil bir kültürdü; çünkü İslâm kültürü, kökenlerini, temellerini insan fıtratına borçluydu [insanın fıtrî özelliklerini muhafaza edebilmesine borçluydu]; çünkü İslâm kültürü, İspanya'daki Müslüman hayatının nâdir bulunan, nefis hazinelerinin üzerinde bile hayata Evet diyordu!... Daha sonraları, Haçlılar, estirdikleri o toz bulutunun ortasında, aslında önünde diz çökmeleri gereken, diz çökmekle daha iyi bir yapmış olacakları bir şeye karşı, asil bir kültüre karşı, bizim bugünkü 19. yüzyıl kültürümüzle mukayese edildiğinde, bizim çağdaş kültürümüzün, kendisini, İslâm kültürünün yanında son derece 'yoksul' ve oldukça 'geç kalmış' bir kültür olarak görebileceği böylesine asil ve yüksek bir kültüre karşı savaş açmışlardı. Haçlılar, ganimet peşinde koşuşturuyorlardı, hiç şüphesiz ki. Çünkü Doğu, İslâm dünyası, zengindi..."

Yusuf Kaplan
 

Mahşer

 
Katılım
20 Nis 2008
Ynt: Nietzsche Ve Batının Ölen Tanrısı Üzerine..

Vallaha bize dayatmaya çalışılan sistem ve yöneticilerini gördükçe aklımdan kötü şeyler geçmiyordesem :D kızarmısın?
 
Katılım
26 Nis 2007
Ynt: Nietzsche Ve Batının Ölen Tanrısı Üzerine..

Mahşer' Alıntı:
Vallaha bize dayatmaya çalışılan sistem ve yöneticilerini gördükçe aklımdan kötü şeyler geçmiyordesem :D kızarmısın?
İslam insanın aklından geçenlerden sorumlu tutulmadığını bildireli çok oldu ya hu :D
 

Mahşer

 
Katılım
20 Nis 2008
Ynt: Nietzsche Ve Batının Ölen Tanrısı Üzerine..

Şimdi herkesin kesesinde şeytana atacağı bir taş vardır neme lazım :D

Geçenlerde biriyle ayak üstü sohbet ettik kader konusunda, bir cümle sarf etti "şirk"
gibi birşeydi fakat tezat olan arkadaşın bir cemaatten ders aldığını söylemesiydi.
sohbetin sonunda beni "şeytanın askeri" ilan etti. Beni konuşturan şeytanmış kendisinide konuşturan şeyhiymiş dolayısı ile "Allah".
 
Katılım
26 Nis 2007
Ynt: Nietzsche Ve Batının Ölen Tanrısı Üzerine..

Eyvah, burda rolleri kime nasıl dağıtıyorsun :)
 

Mahşer

 
Katılım
20 Nis 2008
Ynt: Nietzsche Ve Batının Ölen Tanrısı Üzerine..

Üstad demiş ya herşey akar su,insanve fikir. zamanla fkirler yerine oturuyor maksat anlaşılıyor vs..
mesela bundan 10 yıl önce biri "din afyodur" veya "tanrı öldü" deseler haşa bre zındık diyip afaroz ediyorduk (paradoks)

şimdi çözümleme ve dinlemeyi öğrendiğimiz için diyorumki (en azından kendi adıma) " bir dakka ya adam neden neye göre demiş bi dinleyin".
adam meğer özde şunu demiş "lanet olsun içimdeki insan sevgisine" :D

gerçi bizdeki koministlerde zır cahildi . anlamadan dinlemeden "markx" "lenin" niçe" demişse doğrudur diyip keseden savurma yapıyorlardı bizde ozamanlar 4. Murat triplerindeyiz tabi :) hayda ortalık karışıyodu.
 
Katılım
26 Nis 2007
Ynt: Nietzsche Ve Batının Ölen Tanrısı Üzerine..

Postmodernizm dedikleri bu olsa gerek..
 

Mahşer

 
Katılım
20 Nis 2008
Ynt: Nietzsche Ve Batının Ölen Tanrısı Üzerine..

Felsefe belki bu buhran sonrası "oksijen tüpü" muameleyi böyle bir kavramla tariflemiş olabilir. Şimdi ise korkum o temiz oksijenin birden bire çekilmesi sureti ile beyinde yaratacağı hasar.
Acaba yalnışmı yaptık doğrumu bence buna "çocuklarımız" karar verecek
ne dersin?
 
Katılım
26 Nis 2007
Ynt: Nietzsche Ve Batının Ölen Tanrısı Üzerine..

Belki bu konudaki tedirginliğimi yazdığım diğer başlıklardan sen de anlıyorsun.. Oksijenin birden bire çekilecek olması da modernizm alışkanlığının atılamamasından değil mi? Bu tüp ya dolu olmalı ya boş..
 

Mahşer

 
Katılım
20 Nis 2008
Ynt: Nietzsche Ve Batının Ölen Tanrısı Üzerine..

En büyük hasarı biliyorsun "bilimsel irtica" artık çok az hislerimizle hareket eder olduk. Aşk bile bir hormon vesilesidir diyoruz.
Yine Üstadın dediği gibi madde planında kurtarıyosuda Ruh planında helak ediyorsun yalnız Türk insanını değil Dünya insanı içinde geçerli bir söz.

"Bilmin irticası" yani daha lakayıt bir söylevle "Bilimsel yobazlık". Bu cihetten kendime kızmıyor değilm acaba bilimselleştikçe yobazlaşıyormuyum.

postmodernizm bizi yobazlaştırıyorda diyebilirmiyiz?

modernleştikçe yobazlaşmak ne kötü değilmi?
 
Katılım
26 Nis 2007
Ynt: Nietzsche Ve Batının Ölen Tanrısı Üzerine..

Mahşer' Alıntı:
postmodernizm bizi yobazlaştırıyorda diyebilirmiyiz?

modernleştikçe yobazlaşmak ne kötü değilmi?
Postmodernizm mi modernizm mi? Acaba kendi kendini üreten bu modernizm efsanesi bozulamayacak mı hiç? Modernizme bilimsel irtica eleştirileri yöneltilirken kaynağı farklı olmayan postmodernizm dalgasına kapılışımızın da gün gelince aynı noktadan hesabı sorulmayacak mı? Belirsiz, tutarsız birşey bu..
 

Mahşer

 
Katılım
20 Nis 2008
Ynt: Nietzsche Ve Batının Ölen Tanrısı Üzerine..

Anası belli :) yarın post değilde tost diyeceğiz belkide. 21.yy modernizm anlayışlarımızın tümünü öteleyeceğiz, benim korkum bu zaten

modernizm ve sonra "post" a bürünmüş hali ve dahasonra kim bilir ne? bir kurt dolanıyor içimizde ama koyun "post" u giymiş...???
 
Katılım
26 Nis 2007
Ynt: Nietzsche Ve Batının Ölen Tanrısı Üzerine..

Mahşer' Alıntı:
21.yy modernizm anlayışlarımızın tümünü öteleyeceğiz, benim korkum bu zaten
Benim burada biraz şüphem var.. Kendi kendini üretme konusuna vurgum bundan.. Modernite/gelenek çatışması da sonuçta modernizmin devamlılığını sağlaması noktasında kendi ürettiği birşey değil mi?
 

Mahşer

 
Katılım
20 Nis 2008
Ynt: Nietzsche Ve Batının Ölen Tanrısı Üzerine..

"Ben modern olmak istemiyorum yada ben sizin modernite adı altındaki tek tipleştirdiğiniz insanlardan olmak istemiyorum" diyen birinin buhranın sebebi ne olabilir?
Elbetteki gelenekler ve modernizm çatışmak zorunda ve devamlılığı olmaması için insan denen unsurun ortadan kalkması gerekir.

benim korkularımın kaynağı insan yine kendi elleri ile yaşanmayacak hale getirdiği dünyasında modernizmden kaçmak için nereye sığınacak.
anti modernizm denilen bişiymi icat etmeli.

mesela hepimizde var olan ve bir an evel kurtulmak zorunda olduğumuz etnosantrizm diye bileceğim bir hastalık var, birşeyi önce kendi kültürel ve sosyal çevre modelimize olan uygunluğu doğrulusunda inceliyor ve konuşuyoruz.

modernitenin benim sosyal çevremdeki çığırından çıkmışlığı mevcut gözlemimi ve teşhisimi derinden etkiliyor. sonra birey olmak bilinci bir hiçe gark oluyor.
bu marjinal bir durumun absürd bir biçimde dışa vurumu olduğu kanısındayım.
ve modernite konusunda insan oğlu artık "absürde" ulaştığı şeklinde bir yargım var. "modernitenin absürd'ü" klasizmin intahrının neticesidir diyorum.
 
Katılım
26 Nis 2007
Ynt: Nietzsche Ve Batının Ölen Tanrısı Üzerine..

Gelenekle modernizm çatışmamalı demiyorum ki bu çatışmayı modernizmin istemesindeki garabeti vurguluyorum, modernizmin absürdlüğü daha buradan belli oluyor sanırım :) İnsanoğlun epistemoloji bağlamında düşünürsek modernizmden kaçmak için din ile bilimi uzlaştırma çabası içerisinde.. Aslında yalnız epistemoloji değil bizim geleneğimiz için düşünüldüğünde ontoloji.. Etnosantrizmi bu seferlik ikinci plana itmeyi başardım sanırım ;) Klasizm intihar mı etti? Bence bi kaşık suda boğdular..
 

Mahşer

 
Katılım
20 Nis 2008
Ynt: Nietzsche Ve Batının Ölen Tanrısı Üzerine..

"Klasizm intihar mı etti? Bence bi kaşık suda boğdular.."

harika bir tespit birkaşık suda boğdular :) ben "hitler'e" benzettim klasizmi bütünüyle en güvendiği kaynaklar tarafından eli kolu bağlanmıştı...

evet dinle bilimi sanki birbiri ile kaynaştırma telaşımız var değilmi. "islamda herşey bilimseldir vs... deriz" "bilimin islamsallığı" diye bir kavram atsam ortaya ne olur?
azizim bu dinle bilmin sevişgen olduğunu bizim sufistlere borçluyuz ne oluyorsa o 8.yy ve 13. yy arasında oluyor :)

yemek yemeliyim sohbetine doyulmuyor ama sohbetin karında doyurmuyor :)

devam ederiz bilehare...
 
Katılım
26 Nis 2007
Ynt: Nietzsche Ve Batının Ölen Tanrısı Üzerine..

"Bilginin islamileştirilmesi" diye bir kavram var ya zaten onu beğenmedin mi yoksa? Ortaya bişeyler atıp durma zaten kavram karmaşasını hem içeride hem de dışarıda yaşıyorum :)

Mahşer' Alıntı:
yemek yemeliyim sohbetine doyulmuyor ama sohbetin karında doyurmuyor :)
Tevbe de, sohbet deyip sildireceksin mesajları onca bilimselliğe yazık olacak :) Belki bizimki de bilimle sohbeti uzlaştırma çabası ne dersin ;)
 

Mahşer

 
Katılım
20 Nis 2008
Ynt: Nietzsche Ve Batının Ölen Tanrısı Üzerine..

Yahu bizi bilen bilir Ferahsan ferah ol
platon ve aristonun (diyaloglar) sohbetlerinin dünya düşünce statüsünü nasıl etkilediği malumunuz.

hem sende istersen ve diğer üyelerde katılırsa burada belirli konular üzerinde felsefi çıkarımlar ve denemeler yapalım(diyaolg vari birşey).
bakarsın ne cevherler çıkar... sohbet havasında gelişmesi bilgiyi akıcı ve anlaşılır yapıyor keza o kalın kitaplardaki harf yığını ve kavramlar oldukça engebeli :)
neyse konuya dönüyorum...

Allahın yada başkalarına göre Tanrının "ol" demesi ile mevcudiyet kazana dünya ve diğer ne varsa bilmin konusunu oluşturmuyormu zaten.
Dindarların böylebi çabaya girmeleri yada bilim adamların kendi çerçeveleri ile Tanrıyı red yada kabul etmek için bir deney bir ispat mekanızması geliştirmeleri neyin ürünü?
Yoksa insan oğlu hala Allah inancı noktasında tereddüttemi?

decart diyorki

"düşünüyorsam varım" ama bu sözden öncede şunu der "kesin olan birşey var bir şeyin doğruluğundan şüphe etmeliyim"
ona göre düşünme şüphe etmekle başlar şüphe ettiğin için kesin olarak düşünmeye başlarsın düşünüyorsan yaşıyorsun demektir.

şimdi ise çağımızın İn ve out ları var nereye gidiyoruz? Saatte 900 km hızla giden bir teknoloji ve sosyal çevre sıçraması var soruyorum tekrar " quo vadis?" :)