Nihal Bengisu Karaca

  • Konbuyu başlatan gülücüğüm
  • Başlangıç tarihi
G

gülücüğüm

#1
Bir mütesettirin tatil güncesi

İLÜSTRASYON: MERT GÜRELİ

Muhafazakâr kesimin kapitalizme eklemlendiği en netameli nokta tatil. Peki tesettürlü bir kadının yaz tatili nasıl geçer? Hangi sularda yüzer, hangi kıyılarda boğulur? Sadece haşema onu deniz üstünde tutmaya yeter mi?



NİHAL BENGİSU KARACA

Varan 1: Esenköy'de denizanalı kadınlar plajı
Yıl 1994. Yalova'nın Esenköy'ünde, kadınlar plajındayım. Çünkü örtülü bir kadınım. Çünkü yüzmeyi seviyorum. Benim gibi, kapalı olan ve kadın-erkek karışık plajlarda denize girmeyen kadınların çokça itibar ettiği bir yer burası. Fakat yine de gelenlerin yüzde 50'si tesettürlü değil; 'Başımın açık olması, halka açık bir yerde mayo-bikini giymemi gerektirmez' diyen kadınlar da burada.
Büfeyi işleten bir teyze var; aynı zamanda plajın sorumlusu gibi. O kadar şirret bir hatun ki, sağ olsun, Esenköy sakinlerinin plaja açıktan seyretmeye meraklı tekne sahiplerini püskürtmüş durumda. Allah'tan plaj çok kötü. Kayalıklarla dolu, yerler taş, tek bir kum tanesi yok; çok denizanası var ve Esenköy denizine düşen her şey akıntı nedeniyle buraya doluyor. İyi ki böyle. Zira, iyi bir yer olsaydı, 'kamuya ait' deyip, 'Biz burada da denize gireceğiz' diye tutturan erkekler olurdu. Oysa şimdi buraya zaten kimse tenezzül etmiyor.
Ben bir palet satın aldım, bu sayede çok hızlı yüzebiliyorum, kıyıdan iyice açılıyorum, kıyıdakiler karıncaya dönüşene kadar gidiyorum, orada kaya da, deniz anası da, ana da, yavru da olmuyor.
İşte bu. Ölürken gözlerimin önünden geçmesini istediğim film şeridi, bu. Üç-dört yıl böyle sürüyor.

Varan 2: Balayında Bodrum ve Ölüdeniz
1. Evlendim, balayındayız. Nedense, Bodrum'dayız. Bir tekne kiralıyoruz. Amaç vakit geçirmek. Adamlar bizi gezdirirken, Ender (kocanın ismi) denize giriyor, ben de izliyor ve tekne demir attığı için kesilen esinti nedeniyle terliyorum. Sonra o kaptana ve yardımcılarına, "Karımın durumu malum, gördünüz yani, tesettürlü, ne yapabiliriz?" diye soruveriyor. Çok girişken.
Kaptan "Ayıpsın kardeş, bizim de anamız bacımız örtülüdür, biz arkadaki odaya gireriz, bacımız rahat etsin" diyor. Oda dediği, iki metrekarelik penceresiz bir yer, ben "Olmaz, hayatta olmaz" diyorum, "Üç kişi oraya nasıl sığacak? Hem nasıl güvenebiliriz?"
Bu kadar itiraz ediyorum da, kıyafetlerimin altına da mayomu giymişim, hatta 'her ihtimale karşı' yedek kıyafet almışım... Hani bir fırsat çıkar, bir şey olur... 10 dakika kadar denize giriyorum. Adamlar söz verdikleri gibi teknenin o minicik kâbus odasında bekliyorlar. Üç adam. İki metrekare yer. 10 dakika.
Ne bencillik ama. Şu memleket evladına bu kadar çile çektirmek reva mıdır?
2. Ölü Deniz'de, kaldığımız otelin yunus balığı şeklindeki pedallı araçlarını sürerek, kimsenin bizi görmeyeceği kadar açılıyoruz. Yine tedbirli gelmişim. Suya atlıyorum. Biraz yüzüp dalıyorum. Dalgıç kıyafetli bir turist çıkıyor daldığım yerden. "Hello" diyor. "Hello" diyorum çaresiz. 'Efendim, yazılacak bir günah varsa, Ölü Deniz'in kör noktasında da olsan gelir seni bulur' oluyorum. Teselli buluyorum.

Varan 3: Kaptan pek tabii erkek, İsmail Türüt'le Rober Hatemo cabası!
İstanbul yakınlarında hafta içi kadınlara hizmet veren bir kadınlar plajı varmış diye duyduk, sevindik. İrili ufaklı kalabalık bir kadın grubu ile birlikte Eminönü'nden kalkan vapura bindik; ben ve bir arkadaşım. Kaptan pek tabii erkek. Vapurun yarısı kapalı kadınlardan oluşuyor. Kaptan arkasını dönüyor, nasılsa bakmıyor diye, yol boyunca oynuyorlar. İsmail Türüt çalıyor, horon tepiliyor, Rober Hatemo çalıyor, sonra Tarkan. Habire oynuyorlar. Bir ara batacağız diye endişe ediyoruz. İndiğimiz yerde kum güzel, deniz de iyi. Fakat gün boyu tekneler kadın getiriyor buraya ve pek tabii tekneyi kullananlar hep erkek. Sahil şeridi geniş, en uçlara gittiyseniz onlarla karşılaşma ihtimaliniz düşük. Ama yine de hoş değil, güvenli değil, gidiş-geliş üç saat horon, kemençe ve İsmail Türüt de cabası. Buna dayanabileceğimi sanmıyorum. Bu kaptanın bir seyir defteri var mıdır, neler yazılıdır üzerine tahminler yürütüyoruz. Esenköy hepsinden iyi, Allah'tan Esenköy var.

Varan 4: Caprice'te kadınlar havuzu ve plajda ilk haşema sınavı
1. Yıl 1999. Esenköy kadınlar plajı kapanalı epey oldu. 28 Şubat sonrasında kadınlara mahsus bütün plajlar kapandı. O çürük çarık kıyıyı özlüyorum. '28 Şubat ve kadın bedenindeki izdüşümü'. Tez konusu olur valla. Yok canım, daha neler...
Caprice'deyiz şimdi. İş toplantısı artı tatil. Kadınlara mahsus, kenarları brandalarla iyice çevrilmiş güvenli ve üzeri açık bir havuzu var otelin. Eşim plaja, ben havuza. Ama kadın havuzu bu kadar kalabalık bir kadın yekûnunu kaldıracak kadar geniş değil. Üstelik çalınan müzikler beni rahatsız ediyor. En iyisi Anna Vissi. Bangır bangır Mustafa Sandal, Kenan Doğulu, Serdar Ortaç, Sibel Can, Mezdeke. İnsanın walkman'inden kendi müziğini dinlemesi imkânsız, kenarda hem güneşlenip hem kitap okumak imkânsız.
Tamam, King of the Convenience beklemiyoruz, tasavvuf müziği de olmaz burada, ama Paco de Lucia gibi, herkesi az çok memnun edebilecek şeyler torbaya mı girdi Allah aşkına?
Başkalarının müziğine mahkûm olmaktan nefret ediyorum.
2. Ertesi gün ilk 'haşema'mı satın aldım. Otelde market-mağaza karışımı bir yer var, oradan. Hem havuz ortamına katlanamadım, hem de plajda tek başına denize girmekten sıkılan kocam ısrar etti.
O kadar çirkin ki bu haşema, tarife lisan yetmez. Bir kere başlığı Ku-Klux-Klan'ın kukuletalarına benziyor (2007'de daha iyi modelleri var artık,
o ayrı). Neyse ki zaten hamileyim, estetik filan düşünecek halde değilim. Yine de başlığını biraz usturuplu bir şekle dönüştürmeyi başardım. Deniz çok iyi, yandaki otellerden de gelen var.
Ayağımdaki paletler ve o garip giysi ile gerçekten berbat görünüyorum ve işte, bir çocuk parmağıyla beni gösterip 'kral çıplak' diyor. Şöyle oluyor: Babasına beni gösteriyor ve "Baba, bu teyze neden böyle giyinmiş?" diye soruyor. Babası da "Parmağınla gösterme oğlum, çok ayıp" diyor,
"O teyzenin kişisel tercihi" diye de ekliyor. Kibar adam. Ama o tercih filan deyince, o garip giysi tümüyle üzerime kalıyor. Bu giysiyi seçmekten başka bir seçeneğim olmadığı için, "Kişisel bi şey değil" gibi bir laf ediyorum. Karı koca sonradan çok gülüyoruz bu olaya, hatta espriye malzeme çıktı diye üzerine abanıyoruz bile denilebilir.
Ertesi gün ben yine aynı kıyafeti giyip sahile iniyorum ama bu kez ortalarda Andersen masallarından fırlamış bir çocuk yok, büyükler de halden anlayan, insanı gıcık eden bir saygı içindeler, malzeme çıkmıyor. Komedi hafiften drama kayıyor. Kocam "Üzülme, zengin olursam sana bir ada alacağım" diyor. Kazandığını aynı gün yemeyi-dağıtmayı erdem addeden E.'nin ağzından ilk ve son kez duyduğum bir şey bu: Zengin olmak.
İslami kesime zengin olma motivasyonu temin etme noktasında kadınların payı sandığımızdan da büyük. Ve tatil, mütedeyyin kesimin modern kapitalizme 'ailece' eklemlendiği en görkemli nokta. Hem kapanalım, hem denize girelim, hem konfor olsun, hem gazoz soğuk gelsin... Adamların eli mahkûm sanki; kapitalizmi dinileştirsinler ki kazanabilsinler; kazanabilsinler ki kapalı karıları mutlu olsun... Oy, oy, oy...

Varan 5: Palamutbükü'nde kimselerin olmadığı yalan!
Çocuk büyüdü. Palamutbükü'nde sakin, hoş bir butik oteldeyiz. Knidos Butik Otel. Çocuk havuzda çok eğleniyor. Civarda tenha yerler varmış, 'Kimseler olmuyormuş ama kimseler...' diye duyduk geldik. Çok güzel kır kahveleri var sahi. Yüksek volümlü müzikler çalmıyor; Moğollar gibi, Erkin Koray gibi, hatta Üç Hürel gibi... 70'ten sonrasını saymayı unutmuş, iyi de etmiş bir yer burası. Balık lokantaları da iyi. Ama kimselerin olmadığı bir yalan. Ne kadar gitsek, ne kadar açılsak, birilerinin geçme ihtimali hiçbir zaman sıfırlanamıyor. Güvenli değil. Sonunda bir yer buluyoruz. O kadar dolambaçlı ve girift bir yoldan gidiliyor ki, varabilmek için bazı kayaların üzerinden atlamak gerekiyor. Çocuk kayalardan atlarken düşüyor nitekim, dizi kanıyor. Sonra unutuyor hemen. "Bu ailemle ilk tatilim, çok mutluyum" deyip durması, beni daha da üzüyor.
Kabul etmem lazım ki, denize olan sevgimin maliyeti yüksek. Kendi kendine işkillenip her işareti hayra yorduğun ilk gençlik hezeyanları gibi, karşılıksız bir aşk bu. Kocam da sinir olmaya başladı. Örtülü olmam bir kaprise dönüştü. 'Ne yapsam, memnun olmuyorsun' un umutsuzluğuna gömüldü. Tatilde tesettür, konserin ortasında detone olan bir solist gibi. 'Sorumluluk' ve 'Allah'a söz vermiş olmak' gibi şeyler, 'tatil' ambiyansına hiç uymuyor. Beş yıldız adı altında bir tek, 'kadınlara özel havuz' sunan, bu hizmeti doğru dürüst sunamayan yerlere beş yıldız ücreti ödemek hiç de adil değil. Karışık plajlar da 'haşema'nın su geçirir, güneş geçirmez dokusuna, görsel boyutunun elverişsizliğine tosluyor.

Varan 6: Bodrum'da kadın kaptan: Dinimiz kocayı hoş tutmayı emreder!
Yıl 2006. Bodrum'da, 55 yaşında bir kadın kaptan buldum. Ölen kocasından kalan küçük tekneyi işleten Ş. Hanım, dört gün bizim için çalışacak. Sabah çıkacağız yola, bizi tenha, kimsenin gelmediği koylara götürecek, ben, oğlum ve E. rahatça denize gireceğiz, akşam geri getirip bırakacak. Kaptan kadın olduğu için benim için sakıncalı bir durum olmayacak; Ender erkek olduğu için ve bir erkeğin örtünmesi elzem olan yerleri zaten mayo altında kaldığı için, Ş. Hanım epey yaşlı olduğu için, hem zaten benim dışımdaki herkes için hava hep hoş olduğu için...
Teoride sorun yok. Pratikte var. Ş. Kaptan benim kendisini böyle bir hassasiyetten dolayı tercih ettiğim fikrine bir türlü ayamıyor. İstiyor ki müşterisini en güzel, en iyi koylara götürsün. Sorun şu ki, oraya varmamızdan yarım saat sonra başka kaptanlar da ağzına kadar dolu teknelerle gelip, burnumuzun dibine demir atıyorlar, o vakit ben saklanacak delik arıyorum. Ş. Kaptan'a "Bizi kötü, dalgalı yerlere götür, mühim değil" diyorum, "Yeter ki kimsenin gelmediği yerler olsun." Ş. Kaptan'ın beni iplememek için çok nedeni var: 'Ama beyin de iyi denize girsin, adam bütün yıl çalışmıyor mu, çocuk iyi denizde yüzse olmaz mı, bıdı bıdı bıdı' diyor (Benim de bütün yıl çalıştığımı biliyor oysa). Fakat baklanın can alıcı kısmını sona saklamış. Söylediğine göre, kendisine bir yıl kapalı gelen, ertesi yıl açık geliyormuş. Denizi, güneşi, yüzmeyi seven hanımlar fazla dayanamıyormuş kapalı kalmaya. Para da olunca artık... Çarşaflı gelen kadınlar dirayetliymiş ama. Onlar açılmıyorlarmış.
Siz deyin aydınlanma, ben diyeyim tokat. Önemli tespitler bunlar. E. de "İyi dedin abla, ben de açacam artık bu kadını, gelecek yıl söz, açık getirecem" diye bir 'geyik' başlatıyor. Kadıncağız dalgaya maruz kaldığını anlamayıp, bir cesaret, aşk ile bir daha çalıyor: "Benim bir müşterim vardı, senin gibi böyle neşeli, tatlı dilli. Karısı da böyle senin karın gibi kapalı... Kaderi benzemesin. Adam gezmeyi eğlenmeyi severdi, kadın da ona uymazdı, herif gitti kendine böyle gezmeyi eğlenmeyi seven, sarışın, civelek uyumlu bir ikinci hanım aldı. Ara ara gelir ikinci karısıyla. Yaa kızım. Kapanmak iyi de, koca kısmını da üzmemek lazım. Hem dinimiz kocayı hoş tutmayı emreder diye bilirim ben şu kıt aklımla..."
Ş. Kaptan'ı seviyorum. Hiç ticari zekâsı yok ve hiç Serdar Ortaç dinletmedi bize. Belkıs Özener çaldı, hiç değilse. "Müziği kapatır mısın?" deyince de terslenmedi. Lakin vakitlice susmayı bilmiyor, konu geyik meyik derken iyice bereketleniyor.
Bir ara koca alıyor sazı: 'Anın içinde olmayan, Allah'a yol alamaz' gibi, 'Şükrü olmayanın kulluğu da su götürür' gibi, anlamlı anlamlı şeyler... Haydaaa...
Yüzeyde kulaç atma hevesimin kursağımda kaldığı yetmemiş gibi, bir de derinleşeceğiz öyle mi?
Allah'ın ipine sarılın diyor âyet. Güneş yağı ve deniz suyu ile karılmış, kumdan bir ipi kastediyor değil herhalde.
Pardon. Ben sadece biraz yüzmek istemiştim. Sınırlarımı delmeden yüzmek istemiştim... Bu arada berbat müziklere maruz kalmadan yüzmek...
Sorun değil. Keep walking. Bu son olsun.

Varan 7: Ben olmayınca sular daha berrak, kimsenin suyu bulanmıyor
Yıl 2007. Alternatif turizm hizmetleri arttı diyorlar. Hatta komik yaygaralar kopuyor. Onlarca kadın küçük bir havuzda. Üç hizmeti beş yıldız fiyatına kakalamaca.
Alternatif. Bildiğim bir hikâye. Fazla anonim. Bol kakofoni.
Canım tatile çıkmak istemiyor artık. Bizim 'bey' de arada bir Solar Beach Club gibi yerlere gidiyor; erkek arkadaşlarıyla, erkek erkeğe kamp yapıyor, trekking'e merak sardı, Çamlıhemşin, yayla turizmi vs.
Elinden geleni yaptı. Yorgunluğumu onun sırtına hamledecek değilim. İyi bir adam. 'I know what you did last summer' tadında bir gerilimi hak etmiyor en azından. Ne yapalım? Ölürken gözümün önünden geçeceğini umduğum film şeridi için, başkaca kareler bulurum ben de. Erkek gibi çalışırım, al sana kare. Üstelik güzel bir oğlum var. Bütün yıl yüzdü oğlum. Olimpik havuzda yüzme dersleri aldı. Sünger Bob kare pantolon izliyoruz birlikte.
Ben aradan çekiliyorum ve görüyorum ki ben olmayınca, sular daha berrak, kimsenin suyu bulanmıyor artık.
Bir zamanlar örtülü olmak hiç de kişisel bir şey değildi. Ama hayat artık çok farklı. Kışta ve yazda, işte ve evde, evlilikte ve tatilde. Artık hayat, kişiye özgü bir bencillik biçimi olarak algılıyor örtünmeyi. Oysa hâlâ, hiç de kişisel değil bu.
Deniz'den ayrılıyorum, kendiliğinden oluyor bu.
Nasıl derler, ilişkimiz yürümüyor...
 
G

gülücüğüm

#2
Ynt: Nihal Bengisu Karaca

Ayşe Arman-Nihal Bengisu Röportajı

26 Ağustos 2007 08:49Hürriyet Gazetesi'nden Ayşe Arman, Zaman Gazetesi'nden Nihal Bengisu Karaca'yla röportaj yaptı. Ortaya çok ilginç çıkışlarla dolu bir röportaj çıktı.

"Ben size göğüs çatalınız yeteri kadar açık değil diyor muyum?"

Bir anda Türkiye’de gündem oldu. Durduk yerde. Haşemayla denize girme macerasını ve duygularını anlattı. Ve ortalık karıştı. Her kafadan bir ses çıktı, herkes kendine göre bir tarafından eleştirdi.

Ben işi çok iyi buldum, iyi gazetecilikti, yazılmamış bir şeydi. İçeridendi. Samimi hakiki ve farklıydı. Hoş insanı yakalayan bir dili vardı. Kendisiyle dalga geçme kabiliyeti, takdir edilmeyecek gibi değildi. Bu kadar tantanadan sonra Nihal Bengisu Karaca ile tanışmamam beklenemezdi. Tanıştım. Anlattı. Kafasının çalışma ve kendini ifade etme biçimine bayıldım...

Nasıl bir öykü sizinki?
- Ankara’lıyım. Babam cerrah. Ben doğduğumda Hacettepe Tıp Fakültesi’nde öğrencisiymiş. Sanatçı ruhlu bir doktor. Yağlı boya resimler yapıyor, saz çalıyor. Arı Sineması’nda konser vermişliği bile var.

Nereli?

- Yunanistan doğumlu. Gümülcine. Gayet iyi Rumca bilir. 12 yaşında Konya Maarif Koleji’ne yatılı olarak geliyor. Kolejde okurken "Yunan dönmesi!" diyenler oluyor, en büyük kavgalarını bu yüzden veriyor. Israrla Türk ve Müslüman olduğunu anlatmaya çalışıyor. Çok başarılı bir öğrenci. Hacettepe Tıp’ı kazanıyor. Kolejdeki sıra arkadaşı, annemin kuzeni. Öyle tanışıyorlar. Evleniyorlar. Üç çocuk yapıyorlar.

Aşk evliliği mi?

- Bir beğeni, bir hoşlanma olmuştur...

Siz çocukken onları ele ele görür müydünüz, "Bunlar çok seviyor galiba birbirini!" der miydiniz?

- Babamın sevdiğine çok eminim. Babam, aşkı hissetmeye ve ifade etmeye daha yatkın. Annem biraz daha soğuk. Annem, vakur kadın.

Siz ona mı benzersiniz?

- Yok, ben ikisinin karışımıyım...

Dışınız anneden, içiniz babandan mı?

- Olabilir. Babam daha ilke ve prensipler adamı, annemse herkesi memnun edecek çözümleri oluşturmanın peşinde. İkisinin de etkileri var üzerimde.

Anneniz baş örtülü mü?

- Ben küçükken değildi. Sonradan oldu. 7-8 yaşlarına geldiğimde evdeki hava değişmeye başladı.

Nasıl yani?

- Bizimkiler daha İslami referanslara uygun bir hayat yaşamaya başladılar. 5 vakit namaz girdi eve. Evdeki söylem ve alışkanlıklar değişti, okunan kitaplar değişti. Batı klasikleri ya da Hüseyin Rahmi Gürpınar ve Hemingway, kütüphanede arkaya, dini eserler ön sıraya geçti. Ama ben kütüphanenin arka sırasındaki o kitaplarla da ilgiliydim.

Anneniz, birden bire mi baş örtüsü mü taktı?

- Hayır. Yavaş yavaş. Önce yarım örtülüydü, saçları biraz görünüyordu, sonra görünmez oldu. Etek boyu da yavaş yavaş uzadı.

Ama siz annenizin farklı halini hatırlıyorsunuz...

- Tabii,tabii. Kısa etekler, dar buluzlar, yapılı saçlar, bakımlı tırnaklar. Hafta sonu beni sinemaya götürürken öyle giyinirdi. Ama sonra beden merkezli yaşamamaya karar verdi. Önce babam dindarlaştı, sonra annem. Ve evde hayat değişti.

Ne oldu?

- Verilen öğütler, çizilen hedefler değişmeye başladı. "Kızım çok iyi bir doktor olsun. Aynı zamanda bale de yapsın, dans dersi de alsın!" yerine, "Önemli olan sadece bu dünya değildir. Demiri sadece bu dünyaya atmayalım, ahiret hayatımızı da düşünelim, ona göre yaşayalım" denmeye başlandı...

Bale yok yani...

- Evet, din dışı bir alan olarak görülüyor.

Nereye gönderiliyorsunuz peki?

- Kuran kursuna. Bundan da şikayet ediyorum gibi bir hava çıkmasın. Ben size resmi tarif etmeye çalışıyorum.

Aileniz değişirken siz de nasibinizi aldınız ve kapandınız öyle mi?

- Müslüman kadının hayatındaki tek kırılma noktası örtünme değil. Önce içeriden değişmeye başlıyorsun, dışarıdan değil. Ben de öyle oldum. Ama ailenin her hangi bir talebi, baskısı yok. Kimse de beni zorlamadı. Zaman içinde peyder pey oldu. Lisede aklım henüz gelip gidiyordu ama üniversiteye geldiğimde artık net kararımı vermiştim.

Aileniz ne dedi peki? Bunun bir kutlaması oluyor mu? Gelip sizi "Aferin doğru yolu seçtin" diye birileri tebrik ediyor mu?

- Kendiliğinden gelişen bir süreç olduğu için hayır, kimse tebrik mebrik etmedi. Olması gereken şey gözüyle bakıyorlar.

Gerekçeniz neydi: "Allah böyle istiyor, Kuran böyle emrediyor..."

- Kuran böyle ister de, insanın içini buna yatırması, kendini ikna etmesi gerekiyor. Bu da yaratıcıyla kurduğu bağlantıyla ilgili. Ben çocukluktan beri Allah’la iyi bir bağım olduğunu düşünmüşümdür. Allah üzerine fanteziler kurduğumu da hatırlıyorum. Rüyalarımda görürdüm. Kimi zaman, çok beğendiğim bir çizgi film kahramanıydı, kimi zaman ışıklı dev bir dönme dolap. Arkadaşlarımızla da küçükken "Allah nasıl biri acaba? Nasıl bir varlık?" türünden konuşurduk. Bir keresinde bir arkadaşımın "Ben size göstereceğim, o bir erkek!" dediğini de hatırlıyorum. Biz donup kalmıştık. Arkadaş, bir iki buçuk lira getirdi. "Bakın işte bunun üzerindeki Allah!" diye gösterdi. Atatürk’ün Koca Tepe’ye çıkarken figürü. Tabii hemen büyüklerimize sorduk, "O bir Türk büyüğüdür yavrum, Allah değildir" dediler de içim rahatladı. Benim kurgumdaki Allah, cinsiyeti olan bir tanrı değil, hele bir erkek hiç değildi...

TESETTÜRÜN AMACI SEKSÜEL DUYGU UYANDIRMAMAK

Ağır makyaj, topuklu ayakkabı, vücut hatlarını ortaya çıkaran kıyafetler... Bunlar tesettürle bağdaşıyor mu?

- Tesettürün amacı belli: Seksüel duygu uyandırmamak. Bir erkeğe hazırlanma içgüdüsünü terbiye etmek. Kadındaki beğenilme dürtüsünü törpülemek...

Benim ise en sevdiğim şey! Erkeklerin bizi beğenmesinde ne mahzur var?

- Örtünme bu. Terbiye ve kontrol etme mekanizması. İyi de kendimizi nereye kadar kontrol edeceğiz? İşte bunun boyutu kadından kadına değişiyor. Çünkü herkesin vicdanının kendisine söylediği ölçü farklı. Tamam belli sınırlar var ama işi pratikleştirirken çeşitli değişkenler devreye giriyor. Yani "Gözüne eye liner çekmiş, dar kıyafetler ve topuklu ayakkabı giymiş ama kendini tesettürlü sanıyor!" diye garipsediğiniz kişi, belki de tesettür ilkesine tutunarak kendini hizaya çekiyor...

Daha açık ifade edebilir misiniz?

- Şöyle: O insanlar, belki de içlerindeki beğenilme duygusunu ancak bu kadar kontrol edebiliyorlar. Belki de o ağır makyajları yapmasalar, dindarlıklarıyla bağdaşmayacak şeyler yapacaklar, çok açık giyinecekler filan. Hiç değilse bu kadarını yapıyorlar. Bize "Ben nefsimle mücadele ediyorum ve bu kadarını yapabiliyorum" diyorlar. Ben de diyorum ki, bu nefis mücadelesinin bile Allah’ın nezdinde değeri vardır. Bilemeyiz. Kimse yargılamasın, yadırgamasın. Ama bazen bana bile tuhaf geliyor. Dün mesela bir kız gördüm, başı sıkı sıkıya bağlı ama kollar çıplak. Yine de onu yargılamak bana düşmez.

Peki hem örtünmek hem de böyle giyinmek arasında hiç mi çelişki yok?

- Belki de kendini güzel hissetmek istiyor. Açık bir kadına baktığımda, "Bu kadının inançları, değerleri yok" demiyorum. Kapalı bir kadına baktığımda da onun da bir kadın olduğunu ıskalamıyorum. Siz de öyle yapmayı deneyin.

İyi de hani örtünmede de bu tür duygularını törpülemesi gerekiyordu...

- Demek ki o ancak o kadar törpüleyebiliyor...

Sizin giyim tarzınızı da tesettürle bağdaştırmayanlar oldu...

- Ben hiç kimseye "Madem açıldın tam açıl" diyor muyum? "Göğüs çatalın tam görünmüyor, ben hepsini görmek isterim, hepsi ortada olsun" Hayır demiyorum. O zaman kimsenin de bana "Neden böyle giyiniyorsun? Madem tesettürlüsün, çarşaf giysene" deme hakkı yok.

CİNSEL ELEKTRİĞİN DOĞACAĞI VAR SAYILIYOR

Baş örtülü kızların sevgililerini öpmeleri ayıp mı? Olmaması mı gerekiyor?

- Dinen uygun görülen bir şey değil.

Yanaktan öpünce...

- O da değil...

Erkek arkadaş da olamıyor...

- Olamıyor demedim. Yüzlerce yıl önce, bunun usulleri belirlenmiş. Evlenecek kadın ve erkek üç kez bir araya getirilecek ve birbirlerini tanımaları sağlanacak. Hatta, peygamberimiz "Ona iyice baktın mı?" diye soruyor. Yani "Kendinde onunla evlenme konusunda duygusal bir motivasyon hissettin mi?" Bugün de gençler, birbirlerini tanımak için geçirdikleri belli bir arkadaşlık sürecinden sonra nişan ve düğün yapıyorlar.

Cinsellik?

- İki genç arasında cinsel elektriğin doğacağı var sayılıyor. Çok da yanlış bir varsayım değil. İslamda, "Bir taraf alsın yürüsün, dünyanın tozunu dumanını katsın. Öbür taraf da beyaz atlı prensini beklesin, sonra ikisi de çok mutlu olsun" gibi bir tasavvur yok. İki taraf cinselliği birbiriyle keşfedecek. O yüzden insanlar gençken evlenmeli. Aşkı, sevgiyi, cinselliği birbirleriyle tanımalı...

NE İSA’YA NE MUSA’YA NE BUDA’YA NE KURDA NE KUZUYA

Müslüman, kelime itibariyle "Allah’a teslim olan kişi" demek. Ne var ki, içinde bulunduğumuz kültür, her şeyi aklımızla çözebileceğimizi, her şeyi sorgulayarak anlayabileceğimizi, bilim ve teknolojiyle hayatın bile üzerine çıkabileceğimizi, doğaya karşı zafer kazanabileceğimizi öğütlüyor. Yani bu modern kültür içinde Allah’a teslim olabilmek o kadar basit ve kolay bir şey değil. Dolayısıyla, bunun altını doldurmaya çalışmak, her zaman Müslümanların tarafında olarak olmuyor. Bazen o tarafta, bazen bu tarafta, bazen şu tarafta durmak gerekiyor. Bazen de "Hiçbir" tarafta. Yani ne İsa’ya ne Musa’ya ne Buda’ya ne kurda ne kuzuya ne karıncaya yaranamama hali, bu ülkede bir kader olabiliyor...

TATİL GÜNCESİNE SİZİN KESİM NE DEDİ, BİZİM KESİM NE DEDİ

Tatil Güncesi yazmak aklınıza nereden geldi?

- Radikal Gazetesi, "Tatil özel dosyası yapıyoruz. Siz nasıl yapıyorsunuz hiç bilmiyoruz bize bu konuda bir yazı yazar mısınız" dediler. Meraklarını sahici ve samimi buldum, "Tamam" dedim. Önce teorik bir yazı yazdım, sonra birden bire bir ses, "Niye meseleye dışarıdan bakıyorsun? Kendi yaşadıklarını anlat" dedi.

Tedirgin olmadınız mı, ürkmediniz mi?

- Yok hayır.

Peki ne gibi sonuçları oldu?

- Sizin kesim, "Tesettür adına, denizden vazgeçilir mi?" gibi bir şeye taktı. Bizimkiler ise, aktarılan bazı şeyleri, mahrem buldu. Çoluk, çocuk, eş, ev hali gibi geldi onlara. Yani anlatmamın, paylaşmamın ne manası vardı? Ama genel olarak benimle benzer zorluklar yaşamış olan hanımlardan çok olumlu geri dönüşler oldu. Ve tabii onların eşlerinden. Bir de şöyle bir gözlemim var: "Modern bir yazar gibi anlatıyorsun, son noktada yılmak neden?" Güncenin sonu, "Deniz sevdamdan bu kadar kolay vazgeçeceğimi zannediyorsanız fena halde yanılıyorsunuz, yola devam!" şeklinde bitseydi mesela, sizinkiler için daha anlaşılır olacaktı. Bizimkiler ise, çok iyi bildikleri bu türden vazgeçişlerin, bu kadar açık bir şekilde itiraf edilmesinden hoşlanmadılar.

Gerçekten de "Mücadeleye devam!" diye bitirebilirdiniz...

- İyi ama içimden gelmedi. Her yıl "Nerede denize girebilirim?" derdine düşen ben, bu yıl artık deniz planı filan yapmadım. Yapmadığımı da yazarken fark ettim.

JJ JOHNSON DİNLERİM JULİAN BARNES OKURUM

Hep mi çimenlerin içindeki ayrık otuydunuz?

- Evet... Kendi düşüncesini, kendi arzusunu, kendi hayat biçimini zorla dayatan her şey beni sinir ediyor, provoke ediyor. Bu bir ideoloji de olabilir, bir moda algısı da, muhafazakarca beklentiler de...

O zaman siz ne Musa’ya ne İsa’ya yaranıyorsunuzdur...

- Haliyle. Ama bunu da yadırgamıyorum. Şöyle temel bir algı var Türkiye’de: Başörtülü müsün? Hurraaaa dincisin. "Türkiye’yi seviyorum" mu dedin? Sen o zaman milliyetçisin. Neeee? Laikliği mi eleştiriyorsun? Sen, devleti yıkmak istiyorsun! Ama ne var ki insanlar böyle bloklara, kamplara ayrılamaz aslında. Dolayısıyla Nihal Bengisu, Müslüman dindar bir kadın olarak ilginç müzikler dinliyorsa, farklı kitaplar okuyorsa, bu bazen rahatsızlık yaratabiliyor.

Neler dinliyorsunuz, okuyorsunuz...

- J J Johnson’ı çok seviyorum mesela. Ya da yazar olarak Julian Barnes’ı...

Ne var bunda? Sevmemeniz mi gerekiyor?

- Müslüman ve dindar bir kadının, Batı kaynaklı ilgi alanları ne kadar tasvip edilir? Hele de Batılılaşma macerasını eleştiren biriyse. Bu bir çelişki değil mi?

Siz cevap verin, değil mi?

- Benim anlayışıma göre, bir şeyi eleştirebilmen için, onun biraz içinde olman, bilgi sahibi olman gerekir. Biz bilmediğimiz şeyleri eleştirmeye çok alışığız. İki kesimin de en büyük hatası bence bu. Empati kurma gereksinimi duymuyoruz. Merakımızda çoğunlukla düşmanca oluyor. Ve hiç tecrübe etmediğimiz şeyler üzerine ahkam kesmeye bayılıyoruz. Sizin kesim de, bizim kesim de resmen bu konuda yarışıyor...

KOCAMLA RÖPORTAJ SIRASINDA TANIŞTIM

Tatil Günceniz’e kocanız ne dedi?

- Haberi bile yoktu. Hürriyet’te yayınlanınca oldu...

Benimkinin benim hayatımla ilgili her şeyden haberi var. Şu an sizinle röportaj yaptığımı bile biliyor. Sizinkinin neden yok?

- Simbiyotik değiliz. Tek varlıkmışız gibi hareket etmeyiz.

Bizde öyle değiliz. Ama önem verdiğimiz şeyleri birbirimizle paylaşırız.

- Biz yapı olarak müsait değiliz. Hani telefonla her yaptığını birbirine aktaran çiftler vardır. Biz yapamayız. "Kontrol mü ediliyorum?" hissine kapılırız. Haber vermek aklıma bile gelmedi, ondan izin mi almam gerekiyor?

İzin değil, coşkuyu paylaşmak...

- Öyle coşkulu bir şey değildi, daha çok keyifli ve hüzünlü bir şeydi benim için. Gecenin 3’ünde yazdım ve gönderdim. Ertesi sabah de hayatıma devam ettim. "Böyle yaptım, böyle ettim" deme gereği de hissetmedim.

Kaç yıldır evlisiniz?

- 9 oldu. 25 yaşında evlendim. Hukuk’u bitirmeme iki ders kalmıştı. Hem okuyor hem de Aksiyon Dergisi’nde çalışıyordum.

O da gazeteci mi?

- Hayır psikiyatr.

Aaaaa! İnsanın bir psikaytrla evli olması nasıl bir şey?

- Kolay olduğunu söylemek kolay değil. Seninle senin frekansında sohbet ederken, bir yandan da zihnindeki analiz mekanizması tıkır tıkır çalışıyor. Ve sen o analizinin, o gün o sohbet esnasında yapıldığını başka bir gün öğreniyorsun. "Vay be!" diyorsun, "Biz o gün sadece sohbet etmiyor muyduk?"

Hastası mıydınız?

- Yok hayır. Asla. Psikiytarların etik kuralları bu konuda çok sert. Ben Aksiyon’da çalışırken görüş almaya gitmiştim. Bir dosya hazırlıyordum. Televizyonda görüp "Aa ne akıllı şeyler söylüyor, kendini hoş bir şekilde ifade ediyor!" demiştim, "Bari görüşü ondan alayım..."

Neydi konu?

- Baş ağrısı! Sonra, içinde baş ağrısı kelimeleri geçen hoş bir şiir bırakıldı telesekreterime. Güzel bir şiirdi. Güzel şiir yazar...

ÊSonra?

- Diyalog ilerledi. Bir süre sonra da evlendik. 7 yaşında bir oğlum var. Çok çok tatlı. Çocukları hiç sevmezdim. Şimdi bayılıyorum.

Esprili bir kocanız mı var?

- Evet, sit com tadında. Kara Film’le sit com arası. Hüzünlü, ağır ve derin meselelerle içli dışlı. Ama hayatı şenlikli bir yere taşıyabilen bir adam da. Birlikte çok güleriz.

Kıskanç mı peki?

- Hayır. Kıskançlığın ölçüsünü kaçırmayan bir kocam var.

Neyin ölçüsünü kaçırıyor?

- Rahatlığın.Ya da şöyle diyeyim, liberalliğin dozunu kaçırıyor bazen, ben onun yanında çok ilkeli, çok köşeli bir kadın olarak kalıyorum.

Gurur duyuyor mu sizinle?

- Duyuyor.

Güzel buluyor mu sizi?

- Eveeeeeet.

ARKADAŞ OLMAMAMIZ İÇİN BİR SEBEP YOK

Ben de bir yaratıcının varlığına inanıyorum ama dindar bir hayat sürmüyorum ve pek çok konuda sizden farklı düşünüyorum. Ama yine de bu arkadaş olmamıza engel değil öyle değil mi?

- Hiç değil. Siz biliyorsunuz ki ben inançlıyım, ben de sizin benim kadar dindar olmadığınızı biliyorum. Birbirimizi merak ediyoruz. Her bakımdan. Bu bana çok hakiki geliyor. Ama merakımızı giderirken terbiyemizi de muhafaza etmemiz lazım. Türkiye’de kadınlar dostluklarını baş örtüsü takma takmama esasına göre kurmuyorlar. Temel bir ahlaki bir baz var, onun üzerinde mutabakat sağlamışsa, tamam, "Akşama ne pişireyim?", "Benim kocam var ya, ne yaptı biliyor musun?"a geçiliyor. Örtülü-örtüsüz kadın çatışmasının bence bizim toplumumuzda hakiki bir zemini yok. Ama tabii çok dürtüklenirse, böyle bir çatışma çıkar mı? Çıkar
 
G

gülücüğüm

#3
Ynt: Nihal Bengisu Karaca

arkadaşlar; nihal bengisu, yazdığı tatil güncesi ve verdiği ropörtaj hakkında neler düşünüyorsunuz.
kendim yorum yazmadan önce sizin fikirlerinizi almak istiyorum..
 
Katılım
26 Nis 2007
#4
Ynt: Nihal Bengisu Karaca

Bu uzunca yazıların ikisini de bir solukta okudum. Hiç de farklı olmayan yaşanmışlıkları farklı bir şekilde dile getirmiş yazar, kimsenin yapamadığını yapmış tebrik etmek lazım. Kimsenin yapamadığını yaptıysa övülmesi de yerilmesi de normaldir doğal olarak.. Röportaj sırasında öz saygısını yitirmeden verdiği cevaplar takdire şayan diyebilirim. Tatil güncesinin anlatılmasına doğru yahut yanlış diyemem ama şunu söylemeliyim bir çok insan yazarla aynı durumda.. Tesettür mayosu giyen bir tanıdığımın yüzerken sahildeki insanlar tarafından yaratık sanılması ne kadar reelse bu yazı da o kadar reel.. Denizler, havuzlar, tatil köyleri vs. hepsi anlattığı gibi.. Diyebilirim ki; yazarlar toplumun temsilcisidir ve Nihal Hanım'da var olan bir kesimi temsil etmiş, iyi de yapmış..
 
Katılım
27 Mar 2006
#5
Ynt: Nihal Bengisu Karaca

Evet tatil olayı tesettürlü bayanların çok muzdarip olduğu bir konu.Bu gazeteci de olsa aynı bir ev hanımı da olsa aynı... Denize girmek uğruna yaşadığı zorlukları anlatmış sayın karaca, hepimizin yaşadığı gibi..Ben bu sene diğer seneler de yaptığım, Nihal Bengisu Karacanın da anlattığı gibi sadece bayanlara özel plaja gitmekten vazgeçtim ben de, çünkü bu bir çözüm değil,ne kadar da saklansan da için rahat olmuyor.Ve tatilin sadece denize girmekten ibaret olmadığını düşünüyorum. Çok güzel yeşillikler içinde bir ağaç altında okunan kitap da insanı dinlendiriyor.Ve yeni yerler görmek... Bence bu şekilde tatilden de zevk alabiliriz.. İnşallah biz de mükafatını ebedi alem de alırız..
 
G

gülücüğüm

#6
Ynt: Nihal Bengisu Karaca

yüzmeyi çok seven suya aşık olan biri olarak nihal hanımın kaderini paylaşıyor olduğumu söyleyebilirim pek çoğumuz gibi.. o yüzden öncelikle biraz kendimi buldum diyebilirim bu yazıda.

bu kadını seviyorum galiba.
çok samimi bir kere, rahat.. pek çoklarının olamadığı kadar hem de. o röportajda bir paragraf var ki, işte dedim, dillendirmeyi istediğim düşüncem tam da bu:
'Benim anlayışıma göre, bir şeyi eleştirebilmen için, onun biraz içinde olman, bilgi sahibi olman gerekir. (gazali yüzyıllar önce demiş bunu ama neyse..:) )
Biz bilmediğimiz şeyleri eleştirmeye çok alışığız. İki kesimin de en büyük hatası bence bu. Empati kurma gereksinimi duymuyoruz. Merakımızda çoğunlukla düşmanca oluyor. Ve hiç tecrübe etmediğimiz şeyler üzerine ahkam kesmeye bayılıyoruz. Sizin kesim de, bizim kesim de resmen bu konuda yarışıyor...'

giyimi, diğer bazı fikirleri bana ters belki. ama hürriyet gibi bir gazeteye röportaj verebiliyor. bunları onları yüceltme anlamında söylemiyorum. bize 'öteki' olan o kesime ulaşabilme anlamında söylüyorum.
ben benden olanı severim. ama benden olup beni ötekine anlatabileni daha çok severim!
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Katılım
11 Eyl 2006
#7
Ynt: Nihal Bengisu Karaca

Şöyle bir düşündüğümde, ne temmuzun kavurucu ne de ağustosun bunaltıcı sıcakları karşısında, Karadeniz’in hırçın dalgalarının beni hiç de cezbetmediğini rahatlıkla söyleyebilirim. Evet, bunu denize kıyısı olan bir yerde doğmuş ve büyümüş biri olarak söylüyorum. Belki bu şehrin türkülere konu olmuş derelerini denizin tuzlu suyundan daha cazip buluşum beni böyle konuşturuyor belki de karpuz kabuğunun denize düşmesiyle hiç mi hiç alakası olmayan tatil anlayışım…
Şimdi bazılarınız diyorsunuz denizsiz tatil mi olur? Bence bal gibi olur. Benim için şehrin kalabalığından ve gürültüsünden uzak bir yerde (hani gökyüzüyle dağların birleşmiş gibi göründüğü yerler var ya öyle işte) ailemle ya da dostlarımla, püfür püfür esen rüzgarın getirdiği dağ çiçeklerinin kokusu eşliğinde ve de çam ağaçlarının gölgesi altında geçirebileceğim tek bir gün bile koca bir kışa enerji dolu başlamama yeter. Tabii bu benim anlayışım. 
İşte bu sebeplerden dolayı Nihal Hanım’ın ve denizsiz yaz geçiremeyen tesettürlü dostların yaşadıkları sorunları Allah’a şükür hiç yaşamadım. Ama onları çok iyi anlıyorum. Çünkü bu sıkıntı sadece denizde değil, karada da karşımızda... Şimdilik dayatma olmayan tek yer hava gibi görünüyor.

Ne diyeyim Allah bizlere bol bol sabır versin ve hakkımızda en hayırlı olanları ihsan eylesin… Selâm ile…   
 
Katılım
8 May 2007
#8
Ynt: Nihal Bengisu Karaca

   Nihal Hanım yaşadıklarını bu şekilde paylaşmakla çok iyi etmiş. Ama her konu da olduğu gibi bu sorunlarda yine yazılarda kalacak.

Dil-şâd' Alıntı:
Şimdi bazılarınız diyorsunuz denizsiz tatil mi olur? Bence bal gibi olur. Benim için şehrin kalabalığından ve gürültüsünden uzak bir yerde (hani gökyüzüyle dağların birleşmiş gibi göründüğü yerler var ya öyle işte) ailemle ya da dostlarımla, püfür püfür esen rüzgarın getirdiği dağ çiçeklerinin kokusu eşliğinde ve de çam ağaçlarının gölgesi altında geçirebileceğim tek bir gün bile koca bir kışa enerji dolu başlamama yeter.
   Sevgili dostum ne güzel yazıyorsun yaa, tıpkı cümlede geçen bal gibi... Bence de denizsiz tatil olur, belki de biz deniz ayağımızın dibinde olduğu için denize pek düşkün değiliz, ya da şöyle bir şey dağ bayır havaları bize daha bir yakışıyor sanki...Yalnız şu"Şimdilik dayatma olmayan tek yer hava gibi görünüyor." cümlene çok güldüm.  :D
   
   Haa bir de Dil-şâd bana kızacaksın biliyorum ama bir de artık şu yazdıklarını buralara da yazsan diyorum. Mesela önce bana yaptığın muvaşşahla başlamak gibi... Ama olmaz ismim çıkar sen Lamia adına bir tardiye yaz en iyisi.
                                                                                                               Selametle efendim...
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Katılım
11 Eyl 2006
#9
Ynt: Nihal Bengisu Karaca

Lamia' Alıntı:
Yalnız şu "Şimdilik dayatma olmayan tek yer hava gibi görünüyor." cümlene çok güldüm. :D
Ben zaten o cümleyi sen gülesin diye yazmıştım. ;) Gerçekler karşısında boynumuzu bükmekten başka bir şey yapamıyoruz. Ağlanacak halimize gülüp duruyoruz işte...

Lamia' Alıntı:
Haa bir de Dil-şâd bana kızacaksın biliyorum ama bir de artık şu yazdıklarını buralara da yazsan diyorum. Mesela önce bana yaptığın müşahhasla başlamak gibi... Ama olmaz ismim çıkar sen Lamia adına bir tardiye yaz en iyisi.
Oldu olacak senin için bir tez hazırlayayım ben, sen de sonra beğenirsen kitap olarak bastırırsın. Şu tardiye meselesine biraz sıcak bakabilirim ama... Neyse... Hoşça bak zâtına...
 
Katılım
23 May 2007
#10
Ynt: Nihal Bengisu Karaca

ıkıncı röportajını okuyamamıstım paylastıgın ıcın tesekkurler once.
ılk röportajı okudugumda oyle sasırarak okumustum kı. o kadar dobra dobra anlatmıs ki hıssettım onun yasadıklarını. oyle samımı kı resmen alıp ıcıme sokasım geldı. 2. röportajda kendını cok guzel yansıtmıs. bakın ben gulyabanı falan degılım. sadece ınancım dogrultusunda yasayan ve buna baglı olarak ta ortulu bır bayanım demıs resmen her cumlesınde.
röportajı yapan bayan da zıncırlenmıs bakıs acısını degıstırme egılımı gostermıs. bence Nıhal Bengısu Karaca cogunlugun sesını cok samımı bır cercevede vermıs gereken yere. sagolsun varolsun
 
Katılım
18 Tem 2018
#11
Ynt: Nihal Bengisu Karaca

Haşema ve kadınların yüzme ile alakalı sorunlarına çok güzel bir şekilde değinmişsiniz yazınızda, sizlere çok çok teşekkür ediyorum. Eğer insanlar bu tür konulara daha da dikkat ederse artık toplumsal anlamda bir gelişim kaydedebiliriz. Yoksa maalesef benim bulduğum yol gibi sarıyerdeki kadınlar plajına .....................gibi servislerle gider gelir insanlar ve karma plajlara ilgi gitgide azalır. Çünkü ciddi anlamda ahlaksızlık ve görgüsüzlük söz konusu ülkemizde. Neyse biraz içimi döktüm size de tekrar teşekkürler bu yazı için, sorunlarımızla alakalı daha fazla ayrıntılı ve güzel yazılar bekliyorum sizlerden :)
 

Giriş yap