OKUMA SALONU

Katılım
1 Mar 2006
#1
OKUMA SALONU

Sitemizde şimdiye kadar yayınlanan şiirler, slayt-flaş sunumları, denemeler vs. için farklı açılardan pek çok yorum yapıldı; beğeniler, eleştiriler sıralandı. Ancak bunlar genelde "sizden gelenler" e yapılan yorumlar olarak sınırlı bir çerçeve içinde kaldı. Amatör paylaşımlara, amatör paylaşıcılara dair yapılan amatörce yorumlar... Edebiyat Türkiye olarak bu aynayı biraz daha farklı tutmak adına bazı edebiyat sitelerinde de yapılan bir aktiviteyi denemeye karar verdik: "Okuma Salonu"

Okuma Salonu... Yayımlanmış eserlere dair yapacağımız, yapmaya çalışacağımız yorumların, eleştirilerin yer verileceği yeni başlığımız olacak. "Profesyonellere amatörce bakış" olarak da özetleyebileceğimiz bu çalışmada beklenen tek şey sizlerin de katılımıyla gerçekleşecek ortak bir payda...


Daha açık ifade etmek gerekirse... Okunanlarda ortak bir yorum zemini oluşturmak için bir yazar/şairin belirlenen üç eserinden en az birini okuyanlar arasında eser-yazar/şair hakkında konuşulabilecek bir okuma salonu oluşturabilmek hedeflenen...


On beş günlük zaman aralıklarıyla, belirlenmiş yazar ve eserler tarafımızdan ilan edilecektir. Siz değerli üyelerimizin de katılımıyla gerçekleşecek okuma-inceleme-yorumlama içerikli bu çalışmanın başlangıçta amatörce de olsa zamanla belli bir edebi lezzeti yakalayacağını umuyor, Edebiyat Türkiye ailesi adına katılımlarınız için şimdiden teşekkür ediyorum.


Küçük bir atölye çalışmasını andıran okuma salonumuz ilk faaliyetine MUSTAFA KUTLU ‘ ya ait üç eserle başlıyor:

*Sır
*Bu Böyledir
*Tufandan Önce




Tufandan Önce bir temel atma merasimi sürecini işliyor. Bu çerçevede kasabanın önde gelen tipleri, siyasîler ile birlikte maceraya iştirak ediyorlar. Her seviyeden okurun kolaylıkla algılayabildiği akıcı ve sıcak üslubu kitabı bir solukta okunur kılmaktadır. Tufandan Önce siyasî-bürokratik-teknik bir meseleyi ele almakla beraber, daha derinde insanların çeşitli eğilimlerine, arzu ve ihtiraslarına ironik bir tutumla yaklaşıyor. Kutlu'nun bu eseri de ötekiler gibi kahramanı öne çıkaran bir anlayışı benimsemiyor; bireyden ziyade toplumu ele alıyor. Bu sebeple anlatılan süreçte pek çok hikâye kişisi ile karşılaşıyoruz. Kalabalık insan-karakter galerisi esere zenginlik katıyor ve bir atmosfer oluşturuyor.



Bu böyledir/Bahtımın yıldızı / Süleyman'ın seçimi/Red cephesi / Manifatura / Kahkaha çiçeği / Su sesi / Son.

Süleyman'ın başından geçenler ve dönüp dolaştığı parkta yaşayanlar hızlı değişimle birlikte Türk toplumunun serencamından sadece bir parça. Yazar derin eleştirilerini işte bu böyledir rahatlığı içinde anlatıyor. Süleyman hafız, okuyor, piyangocu ve insanın kendini en çok unuttuğu mekan: Lunaparkta bir şeçim yapmaya çalışıyor.[img]

[img]http://static.ideefixe.com/images/45/45714.gif

Sır/Tarihin çöp sepeti/Politik-vizyon/Her ne var âlemde/Aramakla bulunmaz/ Mürit/Satılık huzur/Cüz gülü. Sır, en uzun 12 sayfalık baş-öykü "sır",en kısası son-öykü "Cüz gülü" olmak üzere 8 hikâyeden oluşuyor.

Bunlar Kutlu'nun diğer hikâyelerinde olduğu gibi birbiriyle bir bütün oluşturan hikâyeler. Sır kendi halinde yaşamakta olan fakir ve dürüst bir rençberin birgün kendisini "efendi" bildiği şeyhinin postuna oturmuş bulmasıyla başlar. Postun ihvan tarafından şehre kaymasıyla birlikte sorunlardan bunalan efendi sır olur. Kitap birbirini tamamlayan, sırrı bütünleyen diğer hikâyelerle son bulur.
 
Katılım
1 Mar 2006
#2
DUYURU: Okuma salonunun ilk faaliyeti için hazırlanan çalışmaları Okuma Salonu: ''MUSTAFA KUTLU'' başlığı altından paylaşıyoruz.
Tüm değerli üyelerimizin katılımının temennisiyle...
 
Katılım
1 Mar 2006
#3
Okuma Salonu: ''MUSTAFA KUTLU''

[align=center]SIR[/align]

Eser adı: SIR
Yazar: Mustafa Kutlu
Yayınevi: Dergâh Yayınları
5.Baskı, Haziran 2004


Mustafa Kutlu’ya ait bu kitap; Sır, Tarihin Çöp Sepeti, Politik-vizyon, Her Ne Var Âlemde, Aramakla Bulunmaz, Mürit, Satılık Huzur, Cüz Gülü olmak üzere toplam sekiz hikâyeden oluşuyor. Her biri müstakil birer durum hikâyesini andırsa da aslında kitap belli bir çerçevede bütünleşen ve birbirini tamamlayan hikâyelerden ibaret.

Yazara göre ‘‘SIR’’ 1980 sonrasında Türkiye'de tasavvufla, tarikatla, siyasetle hayli yakından ilgilenen büyük kalabalıkların öyküsü. Şark hikâyesini esas alan yazar kitapta tasavvuf sembolizminden izler sunuyor okura. Bir çerçeve hikâye ve içindeki diğer parçalar ile tasavvufî bir yapı kurguluyor. Mustafa Kutlu’nun diğer eserlerinde de takip ettiği ‘’Türkiye'de toplumsal dönüşüm’’ konusu bu hikâyelerin özünü oluşturuyor.

‘‘Esnafıyla, eşrafıyla, insan ilişkileriyle şehirlere nazaran daha az değiştiği -neredeyse hiç değişmediği- ve bu sayede geleneksel yapısını muhafaza ettiği için, bizi biz yapan kültürün ne olduğunu çok daha iyi görebileceğim ve bu ölçüyü tutturduktan sonra, bunun geçmişten bugüne ne kadar savunulduğunu anlayacağım için kasabayı hikâyelerimde öne çıkardım.’’ diyen yazar ‘‘Sır’’ adlı kitabını da kasaba merkezli bir temel üzerine oturtuyor.Geçmişimizle bugünümüz arasındaki kopukluğu gösterirken de kasaba-şehir ikilemiyle insanı ve değişim noktalarını sunuyor bizlere.

Kitap, kendiyle aynı isme sahip uzun bir hikâyeyle başlıyor. İlk hikâye kendi halinde, sade bir hayat süren fakir ve dürüst bir rençberin "efendi" bildiği şeyhinin yerini almasıyla başlıyor. Tekke faaliyetlerinin şehre kaymasıyla değişen, değişmek zorunda bırakılan değerlerin; ayak uydurulanların meydana getirdiği sorunlarla eski mürit-yeni şeyhin bunalması ve olayların akabinde sır olmasıyla sona eriyor.

Sır; günümüz insanını, tüketilen insanlığı, bozulmuş inançları, riyayı vb. doğrultuda akla gelebilecek toplumsal çözülmeyi farklı bir aynadan yansıtıyor. Kasaba-köy merkezli başlayan hikâye gelenek ile modernleşme arasında uzanıp giden eğriyi de gözler önüne seriyor. Doymak bilmez arsız ruhlarımızın bozduğu inançları, çarpık düzen anlayışımızı, çıkarlara sattığımız değerlerimizi, üstelik bütün bunları inanç ve manevi değerler adı altında bile sürdürecek kadar cüretkâr oluşumuzu eleştirel bir yorumla işlemiş Mustafa Kutlu bu hikâyede. Sapmış, saptırılmış; menfaatlere, hırslara yenilmiş bir inanç sistem(sizliğ)ini tüm gerçekliğiyle gözler önüne seren yazarın hikâyenin sonunda kullandığı ‘‘el kimde’’ ibaresi hakikaten ‘‘el insaf’’ dedirtiyor acınacak halimize…

İkinci hikâye ‘‘Tarihin Çöp Sepeti’’.Bir gazeteci, bir patron; amaç ve araç... İçindekileri, gerçeği kalemiyle bile haykıramayan bir düşünür, makam-nam peşinde bir patron ve siyaset-din arasında bile döndürülen dolaplar, tuzaklar ile farklı figüranların hayatından ufak bir kesit sunan bir başka durum hikâyesi. Asıl anlatılansa yine insanlığın durumu. Bir önceki hikâyedeki gibi hırslara, çıkarlara, mevkie makama sattığımız onurumuzu, umudumuzu, doğruluğumuzu çekip çıkartmak istedikçe gömülen dehlizlerden, düzen çarkının dişlerine takılıyoruz bir kez daha. Karşı çıkıp, değiştirmek yerine olduğumuz yerde ‘‘ kalış’’ı tercih ediyoruz. Tıpkı hikâyedeki gazetecinin yazmak isteyip de bitirmeyi başaramadığı cümle gibi, yarım bırakıyoruz hayatta tamamlanması gereken tüm cümleleri.

Kitaptaki 3.hikâye ‘‘Politik Vizyon’’ ise eski bir siyasetçinin -daha doğrusu siyasetçilere, siyasete emek(!) vermiş bir emektarın- kendi kendiyle yaptığı bir muhasebesinden yola çıkarak efendi-bey zihniyetine, toplumdaki sosyal bölünme ve otoriteye, birbirine yabancılaşmış bir toplumun sosyal-kültürel kayıplarına, aşılamayan sorunlarına, aşılanamayan fikir ve amaçlara ve tüm bunların oluşturduğu karmaşada küçülen hayatlara değiniyor. Bunlar arasında diğer efendileri ve efendilerin etrafını farklı farklı amaçlarla sarıp kuşatanları da irdelemekten geri kalmıyor yazar.

4.hikâye ‘‘Her Ne Var Âlemde’’ .Bu hikâyede; maneviyat kapısına intisab niyetiyle bir arayış eşiğinde olan, ömrünü kitaplara adamış âlim bir zatın karşısına, tüm bildiklerimizin, uğrunda ömrümüzü verdiklerimizin bir ‘HİÇ’ ten ibaret olduğu gerçeğiyle çıkıyor hayat. O zat değişmek gibi büyük bir seçimle(!) aradığı gerçeği ya da araması gerektiği gerçeğini bulurken, bizleri de ‘hakikati’ her daim arayan yönümüzün sırrını keşfe çıkarıyor.

Bir diğer hikâye ‘‘Aramakla Bulunmaz’’ da aslında bir öncekiyle benzer yönlere sahip. Hayatını dünyadan kam almaya adamış, gençliğini heba etmiş, türlü yollardan geçmiş nihayetinde
–iyi kötü kendine göre- doğru yolu bulmuş bir mürit ile arayış yolunda henüz yeni olan ve <<sır olan>> efendiyi arayan bir başka arayış erbabının sohbetini konu edinen bu hikâyede de vurgulanan önemli noktalar var. Eğri çizgilerden doğrulara geçilebilir ve çok daha önemlisi aradığımızın ne olduğunu bilemesek de aramaya niyet etmek bizi bir nebze olsun hakikate götürebilir. Bunu güzel bir sözle vurgulamış yazar: ‘‘Bulanlar ancak arayanlardır.’’

‘‘Mürit’’ eserdeki 6.hikâye. Mana âleminde efendisini görüp; aşk ile efendisini bulmak ve hasret gidermek için yollara düşen köylü bir müridin şehre varışının ve şehirde yaşadıklarının anlatıldığı bu hikâyede toplumsal değişim ve yozlaşmanın öyküsü yine kasaba-şehir örneğiyle işleniyor. Toplumsal dönüşüm meselesinin anlatımında insanımızın özelliklerini en iyi yakalayabileceği konunun "kasaba" olduğunu belirten yazar bu hikâyede de çıkarlarla, mevkilerle, rütbelerle kirlenmiş, efendi ile mürit arasına bile girebilen acı bir gerçekliği ele alıyor. Efendisine hasretle dua almaya gelen saf yürekli, köylü mürit efendisiyle arasına giren engellere(!) yenilerek hasret gideremeden dönerken köyüne, kaybettiği efendisine duacı oluyor bu kez.

Kitaptaki 7.hikâye ‘‘Satılık Huzur’’.Yıllarca yurt dışında geleceğini satın almaya çalışmış genç bir adam.. Aldığı eğitim, kazandığı kariyer ve babadan gelme dini-siyasi bir hüviyet ile bıraktığından epey farklı bulduğu ülkesinde, bu bambaşka düzende kendine yer arayışı içine girmeye niyet ediyor. Ediyor etmesine ama tuttuğu her şey, baktığı her yön içinde özlemle getirdiği huzuru bir parça daha azaltır olunca bu huzursuzluğun içinde yitip giderek başka bir <<huzursuzluk >> oluşturmamak, kaybolmadan bir yere tutunmak adına çeviriyor istikameti ‘‘efendi’’ye.

Son hikâye ‘‘Cüz Gülü’’: Kitaptaki diğer hikâyelerin belli bir çerçeve içinde birbirini tamamladığını evvelce belirtmiştik. Bu hikâye ise kitabın bütününü oluşturan fikrin nihaî noktasını oluşturuyor. Yani kitapta esas teşkil eden ‘‘sır’’ ı açıklıyor bizlere.
Şeyhinin sözüyle diline tad gelen, aldığı nacizhane eğitimle hayatı köyünde sade haliyle eda eden mürit, şeyh postuna oturtulup zorlu bir imtihanda bulur kendini. Bozulmuş olan her şeyi eliyle, diliyle düzeltmek görevindeyken giderek yaşadığı topluma, yaşadığını sananlara benzeyip kendinden yitirir olunca, en güzel değerleri kaybedince; bırakıp tekkeyi, sarığı, postu, cübbeyi sırra kadem basmıştı hani. İşte ‘‘Cüz Gülü’’ bu sır oluşun perdesini aralıyor. Bütün bu bozulmuşluktan, zararın neresinden dönersen kar niyetiyle kaçan şeyh ıssız, mütevazı bir dağ başında kuruyor olması gerektiği şekilde, aslına dönerek tekkeyi.

Hakikatin özüne, güzelliklere ve tüm iyi hasletlere en yakın, en yatkın olan tertemiz, günahsız çocukların gözlerinde parlayan el değmemiş hayaller ile yok ettiği varlığının -yeniden- yoktan var oluşuna şahit oluyor ömrünün son demlerinde, bu sırlı tekkede.


M.Kutlu SIR adlı bu hikâye kitabında efendi ve efendi örneği etrafından farklı kimliklerle toplumsal değişim ve dönüşümü, tasavvufu, kaybedilen değerleri, geniş bir yelpazede tüm gerçekliğiyle ‘şimdi’yi işliyor. Yazar parça-bütün ilişkisiyle başarıyla kurgulamış eserini. Gerek dil, gerek üslup olarak oldukça sade olan hikâyeler adeta bir sohbet, söyleşi lezzetinde buluşuyor okurla. Özünde ise tasavvuf sembolizmini taşıyor. M.Kutlu’nun bu eseri de teorik olarak tasavvuf düşüncesi üzerine yükselirken pratikte günümüz meselelerini anlatıyor.

Fazla yormadan, düşünmeye sevk eden bu eser gözden kaçırdıklarımızı yahut saklı köşelerde unuttuklarımızı hatırlamak adına kesinlikle okunmaya değer kitaplardan biri olarak tavsiye edebileceğim bir kitap. Bu da eseri okumuş, amatörce de olsa incelemeye gayret etmiş bir okurun naçizane tavsiyesi.



* ‘‘İçimizdeki Zenginlik: Mustafa Kutlu’’ ,Hakkı Yanık
** Mustafa Kutlu: "Allah Varsa Trajedi Yoktur" , Söyleşi: M. Mücahit Küçükyılmaz, Anlayış, Ağustos 2005, Sayı: 27, Sayfa: 36-40
 
E
#4
Okuma Salonu: ''MUSTAFA KUTLU''

[align=center]“SIR”RA DAİR…[/align]

"Gecenin bir vaktinde kapı çalındı, gidip açtım.
Karşımda efendim duruyordu.
Yüzünün nurundan etrafa aydınlık saçılıyordu."


Mustafa Kutlu’nun "Sır" adlı kitabının ilk basımı, 1990’da Dergâh Yayınları tarafından yapılmış. 8 hikayeden oluşan kitap, "Sır" adlı hikaye ile başlıyor. Aslında birbirinden bağımsız gibi gözüken hikayelerin, tamamıyle bir bütün olduğunun, sayfalar arasında ilerledikçe farkına varılıyor.
Bir köy ağasının, şeyhinin arzusuyla onun yerine geçmesi ve şehirdeki tekkede bu vazifeyi yerine getirmeye çalışması anlatılıyor. Sonrasında birdenbire şeyh "sırroluyor" ve kendisinden son hikayede tekrar haberdar oluyoruz. Bu aralıkta ise, siyaset-din-toplum üçgeninde ayrı karakterlerin hikayelerini okuyoruz; tabi şeyhin yani "efendi"nin de içinde bulunduğu hikayeler...
Başarılı ve sağlam bir kurguya sahip olan "Sır"da önemli noktalardan biri, hikayelerin kısa ve öz cümlelerden oluşması; bir diğeri de çoğu zaman I.tekil şahısların bizzat hikayeyi anlatması.
Kitap boyunca kendisinden bahsedilen "efendi", ansızın kaybolmasını, hikayenin sonunda yine kendisi açıklıyor. Doğduğundan beri köy hayatı yaşamış ve dini bütün bir kimse olan ağa, "ağa"lıktan "efendi"liğe yükselince ve köyden şehire göç edince evvela bir şaşkınlık yaşasa da zamanla şehirdeki tekkede, insanların dertlerine çare bulmaya çalıştıkça ve devlet büyüklerinden, sanatçılara pek çok kimsenin hürmetini ve ilgisini gördükçe bu şaşkınlıktan biraz olsun sıyrılır; ta ki köyünden, elinde bir testi su ile çıkagelen "mürid"i, tekkesinde gördüğü âna kadar. O ândan sonra neler olduğunu 1 hikaye sonrasında, yani son hikaye olan "Cüz Gülü"nde paylaşır bizimle yazar.

Hikaye alanında günümüz yazarları arasında ayrı ve özel bir yere sahip olan Mustafa Kutlu, roman ve hikayeyi karşılaştıran şu cümleyi söylemiş ki bizce dikkate değer: "Roman yanında hikaye, dar sahada çalım atmak gibidir." Kutlu’nun bunu başardığını "Sır"da görebilmek mümkün. "Sır", yazarın, okuduğum ilk kitabı. İster istemez çemberine girdim sanırım. Çünkü diğer eserlerini okumak için sabırsızlanıyorum.
Sizlere de tavsiye olunur.
 
Katılım
2 Haz 2006
#5
Uzun Hikaye

[align=center]Uzun Hikaye - Mustafa Kutlu[/align]


Yayınevi : Dergah Yayınları
Dizisi : Türk - Edebiyat - Hikaye Dizisi
Yazarı : Mustafa KUTLU
Kapak / Resimleyen : Sedat TOSUNOĞLU
Basım Yeri / Tarihi : İstanbul / 2000 - Şubat


Çekip gitmenin en güzeli böyle olur dedirten bir hikaye çalışması. Okunduğunda "kesin yazarın böyle bir sızısı vardır" dedirten bir hikaye. Şu an teknik çalışma yapma imkanım yok ama biraz bahsetmek istedim.

Kendisini sevenlere karşı en çok hor davranan şehirden, İstanbul'dan, kaçışın, kaçışla beraber karşılaşılan bir büyük hayat imtihanından, birçok işte dikiş tutturamamaktan, siyasetin derinliğinden, istikbal kaygısızlığının en üst seviyesinden, hayatı "tiy" e almanın lezzetinden, yaşamın güzelliğinden vs. bahis, bir kitap.

Her okunduğunda bitmemesi arzulanan uzun bir hikaye. Her okunduğunda imrenilen bir hayat hikayesi. "Bir" denildiğinde içinde birçok hayatı barındıran bir ömür tesellisi. Birçok aşkın bileşkesi, birçok acının kesişme noktası.


Ayrıca yazarın Beyhude Ömrüm, Mavi Kuş, Rüzgarlı Pazar hikayelerini okumanızı tavsiye ederim, bir hayranı olarak.




Buralara sadece okumaya geliyordum son zamanlarda, yazmak istedim. Rahatsız etmedim umarım.
 
Katılım
1 Mar 2006
#6
Okuma Salonu: ''MUSTAFA KUTLU''

Okuma salonu küçük bir atölye çalışması olarak ilk etapta Mustafa Kutlu'ya ait 3 eseri (Bu Böyledir-Sır-Tufandan Önce) okuyup inceleme niyetiyle başlamıştı faaliyetine.Ancak farklı bir eseriyle çalışmamıza renk katmanız güzel oldu doğrusu.Rahatsızlık vermediniz elbet.Sadece okur olarak değil ''yazar'' olarak da bekliyoruz aramıza tüm üyelerimiz gibi sizi de.
 
B

Bumin

#7
Okuma Salonu: ''MUSTAFA KUTLU''

[align=center]BU BÖYLEDİR’DE LUNAPARK-DÜNYA HAYATI VE MODERNİZM İLİŞKİSİNE DAİR İNCELEME DENEMESİ[/align]

[align=justify]Mustafa Kutlu hikâyelerinin ana konusu Türkiye’deki toplumsal dönüşümdür. Kutlu, bu konunun en önemli konu olduğu kanaatindedir. "Çünkü gerçekten Türkiye 1950’den itibaren, yani çarığın, karasabanın ortadan kalkışından itibaren, çok köklü değişmelere sahne oldu." Kutlu bu konuyu insanlığın ne yönde değiştiğini anlamak ve "maziden istikbale bir köprü olmak" açısından çok mühim görüyor. Onun bütün hikâyelerinde gördüğümüz şey Türkiye’nin son 50 yılının tablosudur, diyebiliriz. Yalnız, yazar bunları anlatırken bir şeyleri ispat etmenin ve kendi gerçeklerini dikte etmenin derdinde değildir. O, kendine has bir üslupla yalnızca, olanı anlatıyor.

Bu Böyledir, Mustafa Kutlu hikâyelerinin hülasasıdır. Hikâyede lunapark mecazıyla bütün bir hayat ele alınır. Eser hayatın bütünü hakkında bir bakış açısı geliştirmesiyle diğer Kutlu hikâyelerinin içinde ayrı bir önem kazanıyor.

Hikâye, lunaparkta başlayıp lunaparkta biter. Lunaparkın üzerinde bu kadar çok durulmasının sebebi lunaparkla dünyanın mecazlaştırılmış olmasıdır. Lunapark dünyadır. Nasıl ki, parkta insanlar birçok eğlencenin peşine takılıp oyalanarak çıkışın olmadığını unutuyorlarsa dünya hayatı da insanları oyalayan bir oyundan başka bir şey değildir. Dünyanın aldatıcı güzelliklerine ve süslerine kanan insanoğlu, bu aldatıcı güzellikler ile oyalanarak, hayatın gerçekte ne için olduğunu büsbütün unutuyor. Eserini baştan sona alegorilerle kuran ve tasavvuf düşüncesini hâkim unsur olarak öne çıkaran yazarın lunaparkın ve dolayısıyla dünya hayatının aldatıcılığını vurgularken Kur’an-ı Kerim’e gönderme yaptığını söyleyebiliriz. Nitekim dünya hayatının aldatıcılığı Kur’an-ı Kerim’de birçok ayette vurgulanmıştır: "Bu dünya hayatı ancak bir eğlence ve oyundan ibarettir. Ahiret yurduna gelince, işte gerçek hayat odur. Keşke bilselerdi!" Ankebut / 64. "Şüphesiz dünya hayatı ancak bir oyun ve eğlencedir. Eğer inanır ve Allah'a karşı gelmekten sakınırsanız, size mükâfatınızı verir ve sizden mallarınızı (tamamen sarf etmenizi) istemez." Muhammed / 36. "Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, bir eğlence, bir süs, aranızda karşılıklı bir övünme, çok mal ve evlat sahibi olma yarışından ibarettir. (Nihayet hepsi yok olur gider). Tıpkı şöyle: Bir yağmur ki, bitirdiği bitki çiftçilerin hoşuna gider. Sonra kurumaya yüz tutar da sen onu sararmış olarak görürsün. Sonra da çer çöp olur. Ahirette ise (dünyadaki amele göre ya) çetin bir azap ve(ya) Allah'ın mağfiret ve rızası vardır. Dünya hayatı, aldanış metaından başka bir şey değildir." Hadid / 20. "Biz, gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları, eğlenmek için yaratmadık". Duhan / 38. vd.

Lunaparkın ışıkları, oyun pavyonları, gösteri çadırları ve diğer eğlenceleri insanları müthiş bir şekilde oyalamaktadır. Bunca uğraşın içinde hiç kimsenin çıkışı düşünecek hali yoktur. İnsanlar bir eğlenceden çıkıp hemen diğerine koşuyorlar. Neyse ki, Koç ailesi bu amaçsız koşturmadan sıyrılırlar. Yeterince yorulmuşlardır. Çekilişten, Zinnure’nin çok istediği fırın da kazanılmıştır. Kızlarının da artık uykusu gelmiştir. Artık çıkışa doğru giderler, fakat "asıl trajedi burada başlar ". Çünkü ne kadar arasalar da çıkışı bulamazlar. Her zaman geldikleri lunaparkta çok tuhaf bir şekilde kaybolmuşlardır. Açıklanması zor olan bu garip hali onlardan başka fark eden de neredeyse yok gibidir. İnsanlar bir eğlenceden diğerine koşup vakit harcarken burada hapsolup kaldıklarının farkına varamıyorlar, ama Süleyman bunu fark etmiştir. Çıkış yok! Parkın her tarafı kapalıdır. Yollar bir yerden kıvrılıp parkın başka bir yerine uzanıyor. Vakit ilerledikçe Koç ailesinin telaşı artar. Bu arada eğlence çadırları ve kalabalık da tuhaf bir şekilde çoğalmaktadır. Süleyman bütün bu garabetten kurtulmak için bir çıkış yolu aramaktadır. Peki, Süleyman çıkışı nasıl bulsun? Değil mi ki, Süleyman felsefeden kalmıştır ve Süleymanlar hep felsefeden kalmaktadır. "Hayır, bir çıkış yolu yoktur Süleyman için. Çünkü felsefeden kalmıştır ve felsefeden kalmak, çıkış bulamamanın bir diğer adıdır. "

"Süleyman felsefeden kalmasaydı bir çıkış yolu bulacaktı. " demek ne kadar doğrudur? Eğer öyle olsaydı Süleyman’ın felsefe hocası Şinasi Bey’in o parkta olmaması gerekirdi. Sorbonne’da felsefe okuyan, hayalinde boğazın yakamozlarını taşıyan ve kendisini diğer insanlardan "asil" bulan Şinasi de kurtuluşu bilememektedir ve kurtuluşu içkide aramaktadır.

Eğer, Süleyman, Yorgancı Yaşar gibi olsaydı hiç kaybolmayacaktı. Süleyman, Hafız Yaşar’ın nasihatlerine kulak verseydi mutlaka bir çıkış yolu bulacaktı. Ne diyordu Hafız Yaşar? "Kur’an-ı Kerim’i okudukça o senin gören gözün, duyan kulağın olur, unutma. (s. 42 )" Süleyman unuttu. "Dağa taşa bakarsın, şu gördüğün çiçekler, sokaktan geçen adamlara, her şeye, her şeye. Bu çiçek neler söylüyor, bu adam nereye gidiyor, bu taşı buraya niçin koymuşlar, hep anlarsın. Gece ile gündüz, uyku ile uyanıklık, hayatla ölüm birleşir. Dünyada niçin varsın, anlarsın. Okudukça açılırsın. Açılırsın ne demek?
Ayak bağı olan şeylerden kurtulursun bir bir. Gittikçe hafiflersin."...
Bütün bunları aşarsın, anlıyor musun?(s.42) Hafız bütün bunları söylerken bir gerçeğe dayanmaktadır. O da şu hadis-i kudsidir: "Kulum bana, kendisine farz kıldığım şeylerden daha sevgili olan bir şeyle yaklaşamaz. Kulum nafilelerle bana yaklaşmaya devam eder. Nihayet ben onu severim. Ben kulumu sevince de artık onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum ." Eğer, Süleyman bu nasihate kulak verseydi kendisine ayak bağı olan şeylerden kurtulmasını bilecekti. (Nitekim çıkışı bulamadıkları sıkıntılı anlarda bile gittikçe ağırlaşan fırını bir kenara atamayıp kendisine ayak bağı etmektedir. Bu da masivanın insana her dem ayak bağı oluşunu, tasavvufi terminolojiyle düşünürsek kesret kavramını hatırlatıyor. ) Süleyman eğer Hafız’ın bu sözlerini hatırlarsa çıkışı bulmuştur. Aksi takdirde hala çıkışı arıyor demektir.

*

Eser yalnızca lunapark metaforunun işlendiği "Bu Böyledir" hikâyesinden ibaret değildir ve temelde aynı konuyu çevreleyen sekiz hikâye başlığından oluşmaktadır: Bu Böyledir, Bahtımın Yıldızı, Süleyman’ın Seçimi, Red Cephesi, Manifatura, Kahkaha Çiçeği, Su Sesi, Son.

Hikâyeleri bir bütün olarak değerlendirdiğimizde kitabın sıkı bir modernizm eleştirisi olduğunu görüyoruz. Yukarıda lunaparkın dünya hayatının bir sembolü olduğu üzerinde durmuştum, fakat bu değerlendirme tek başına yetersiz kalmaktadır. Lunaparkın kasabaya gelişi, onu kasabaya getiren şartlar, yeni şartların eski kasabayı dönüştürmesi, yeni kasabanın eski insanlarının başkalaşımı, inançların uygulama sahasını terk edişi ve uygulamaların inançları benzeştirmesi bir değişimi ya da yazarın diliyle söyleyecek olursak "toplumsal dönüşümü" anlatmak içindir. Toplumsal dönüşümümüzün tarihi başlangıç olarak Tanzimat’a hatta daha da öncesine uzanmakla beraber asıl değişimin (hızlı ve tahripkâr) 1950’li yıllardan sonra tabana sirayet ettiğini görmekteyiz. Bu da modern hayatın bir neticesi olan veya bir sonuç olarak modernizmi doğuran batı tekniğinin ve beraberinde batılı medeniyet algılayışının cemiyete yayılması ile olmuştur.

Modern hayat bütün cesameti ve cazibesiyle girdiği her bünyeyi esir almakla beraber bu yalancı cazibesi ve gölge cesametiyle düşünmekten yoksun bıraktığı kalabalıklar nazarında kendisini alternatifsizleştirmiştir. Modernizmin bu müstevli tavrı Bu Böyledir’de lunapark sembolüyle vurgulanmaktadır. "Lunapark parlıyor./ Kendinden gayrı her şeyi karartarak. Neonlarını florasanlarını salgılıyor üzerimize." (s.9) Modern hayat tıpkı metinde anlatılan lunapark gibi kendinden başka her şeyi karartmaktadır. Işığı öylesine etkili ki, ondan başkasını göremiyoruz. Yazarın ifadelerinden, tasvir edilen ışık oyunun masum olmadığını anlıyoruz. Çünkü o, ışığını adeta bir zehir gibi "salgılıyor" ve her şeyi kendi rengine boyuyor. "Onun rengine boyanıyoruz." (s.9) Kanaatimce "rengine boyan"mak ifadesi boşuna değildir. Kur’an-ı Kerim’de "Biz Allah'ın boyasıyla boyanmışızdır. Boyası Allah'ınkinden daha güzel olan kimdir? Biz ona ibadet edenleriz" (deyin)." (Bakara/138) buyrulmaktadır. Modernizmin boyası Allah’ın boyası değildir. O, bu boyanın üstüne ve de bütün diğer renklerin üstüne kendi rengini çekiyor. "Yeşil yeşil bakarken kıpkızıl ateşte yanıyoruz. Sonra yine mor, yine mor. Her yerden seçiliyor. Sesi her yere ulaşıyor. Ovalarda dağ tepelerinde yankılanıyor. Nereye bakarsak, nereden bakarsak hep o. Ona dönsek de yüzümüzü, dönmesek de, yanımızda, çevremizde." (s.9)

Süleyman hapsolduğu hayattan kurtulamayacağını zannediyor: "Bir yere gidemem." (s.9) O, içinde bulunduğu durum karşısında kendisinde pek suç bulmuyor, ama biz onun suçlu olduğunu söyleyebiliriz. Bu hükmümüzü daha anlaşılır kılabilmek için Sezai Karakoç’un şu tespiti bize yardımcı olabilir: "Şeytan içerden mi gelmişti, dışardan mı? Bence daha önemlisi dışardan gelen şeytanın çağrısını dinleyen bir kulağın hemen içerde hazır oluşuydu. " Şehirlerden kasabalarımıza uzanan asfalt yolların Süleymanlara yeni hayaller taşımadığını kim söyleyebilir? Nitekim Süleyman, "o bankanın adına sır t"ını verirken kimse tarafından açıktan bir zorlamaya tabi tutulmamıştır.

Not: Çalışmamı henüz tamamlayamadım. Şimdilik tamamladığım kadarıyla iktifa ediyorum. İnşallah devamını getirebilirim.[/align]

Kaynakça:

1- www.40ikindi.com
2- www.40ikindi.com
3- "Bu Böyledir hikâyesi tamamen mazmunlarla, alegorilerle doludur.[M. Kutlu] " ( Dergi Dergisi, Özel Çağ Fatih Koleji)
4- "Yazdıklarım tasavvuf sembolizmini taşır ve bu dili de gittikçe daha az söyleyip çok şey ifade etmeye çalışan şark üslubuna yaklaştırmaya çalıştım, işte o beş kitap (Yokuşa Akan Sular, Ya Tahammül Ya Sefer, Yoksulluk İçimizde, Bu Böyledir, Sır. [B.T.] ) tasavvuf düşüncesi üzerine yükselir." (www.40ikindi.com)
5- Mustafa Kutlu Kitabı "Ve Bir Boy Aynasında Kendilerini Gördüler, A. Cüneyt Issı"
6- "Bu Böyledir"in Metinlerarasılığında Kur’an’ın Yeri, Esra Kara, Kitap Haber, s:19, sy:82-84.
7- A.g.e
8- 5. Baskı, Eylül, 2003.
9- Buhari, İmam-ı Ahmed.
10- Sezai Karakoç, Yitik Cennet, s.7, 7. Baskı, Diriliş Yay. İst.
11- Bu Böyledir, s.10
 

Konuyu şu anda okuyanlar : (Users: 1, Guests: 0)

Giriş yap