Osmanlı Gerilerken Eğitim

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Katılım
11 Eyl 2006
Dr. Hüseyin ÖZDEMİR

18. yüzyıl Üsküdar’ında hayalen çıktığım gezide karşılaştığım Arnavut balıkçı, Arap ekmekçi, Boşnak manav ve Kürt marangozun birbirleriyle şakalaşmasını ve Hacivat-Karagöz oyunlarındaki farklı tipleri karakterize eden insan zenginliğimizin bu millete kazandırdığı güzellikleri düşünüyorum. Birkaç sene evvel Bulgaristan’da karşılaştığımız, İstanbul’dan geldiğimizi öğrenince boynumuza sarılıp ağlayan ve“Bizim çok faziletli komşularımız vardı.” diyerek geçmişi hasretle anan 70 yaşlarındaki Ermeni Agop, faziletli Osmanlı toplumunun son gayrimüslim örneklerinden biridir.

Osmanlı’nın en önemli hususiyetlerinin başında, birçok farklı din ve millet mensubunu bünyesine alarak onlardan faziletli bir toplum oluşturması gelir. Medreselerden ve diğer sivil eğitim ve terbiye kurumlarından yetişen ulema ve mutasavvıflar, Osmanlı toplumunu inşâ eden mânevî mimarlardır ki, bu insanlar, Kur’ân ve ‘üsve-i hasene’ olan Peygamber’den (sas) aldıkları dersi, İslâm’ın elmas kılıcının parıltılarını gönüllere ve beyinlere ulaştırmışlardır. Çünkü eğitilecek olan insandır ve insanda imtihan gereği fısk ve takvaya, hayra ve şerre müsait birçok duygu ve istidat vardır. Onun için cami, tekke ve medreselerdeki ve hattâ Enderun’daki eğitimlerde her şeyden önce insanın ahlâk boyutuna önem verildiği görülür.

Osmanlı’nın ilim ve irfan müesseselerinin başında gelen medreselerde, kuruluş ve yükseliş devirlerinde fen ilimleri ile din ilimleri arasında bir uyum sağlanmıştır. Çünkü tabiat bilimleri Allah’ın tekvinî âyetlerini açıklar, öğretir. Fâtih Medreseleri Vakfiyesi’nde, müderrislerin hem dinî, hem de mantık, felsefe ve matematiği içine alan ‘aklî’ ilimleri bilen kişiler olmaları şart koşulmuştur. Zaten medreselerde din ilimleri ile birlikte kelâm, mantık, belâgat, lûgat, hendese, hesap, astronomi, felsefe, tarih ve coğrafya gibi dersler de okutulmaktadır. Ayrıca Dârü’t-Tıb gibi ihtisas medreseleri vardır. Fakat her kemalin bir zevali olduğu gibi Osmanlı eğitim kurumlarının başında gelen medreselerde de, belli bir dönemden itibaren bu gelenekten tedricen bir kopuş yaşanmıştır.

Medreselerde din ilimleri ile fen ilimlerinin uyumlu beraberliğinden, yavaş yavaş sadece din ilimlerine, hattâ oradan da aslî ilimlerden sadece âlet ilimlerine doğru bir kayma olmuştur.1 Bu durum bilinmekle birlikte Osmanlı’nın en köklü kurumlarından biri olmasından, Şeyhülislâmlık makamının âdeta dokunulmazlığından ve ulemanın halk nezdindeki ağırlığından dolayı ciddi mânâda medreselerin ıslahına teşebbüs edilememiştir. Bunun neticesinde, dokunulamayan ve ıslah edilemeyen medreselerin karşısına Batı tipinde mektepler açılmaya başlanmıştır.

Osmanlı’nın bir aşiretten Devlet-i Âliye hâline gelmesine ve İslâm medeniyetini geniş kitlelere ve daha ileri seviyeye taşımalarına vesile olan husus, İslâm’ın doğru anlaşılmış ve uygulanmış eğitim ve terbiye sistemi olmuştur. Ancak Osmanlı’nın en olgun devri kabul edilen Kanunî döneminden başlayarak, her sahada olduğu gibi, ilim ve eğitimde de bozulmalar başlamıştır. Koçi Bey, 4. Murad’a sunduğu risalede: “Bugün ilim yolu dahi fevkalâde bozulmuştur. Aralarında yürürlükte olan eski kanun işlemez oldu.”2 diyerek bu hususa dikkatleri çekmiştir. İç ve dış gailelerden olsa gerektir ki, Osmanlı yöneticileri ve ilmiye sınıfı bu tür ikazlara gereken önemi vermemiştir. Belli bir dönemden sonra eğitim sisteminde fen ilimlerine gereken önemin verilmemesi, tenkit ve tahkikin ortadan kalkması gibi hususlarda kendini gösteren eğitim ihmali, Osmanlı’nın yıkılışına yol açan en önemli âmillerden biri olmuştur.

Reform dönemi eğitiminde Batı tesiri
1789 sonrası, Osmanlı Devleti için reform dönemi olarak adlandırılır. 3. Selim ve 2. Mahmud, Osmanlı’nın askerî ve idarî reformlarının öncüsüdür. Askerî yenilgilerden sonra, ihtiyaca binaen ilk reform faaliyetleri de bu sahada başlamıştır. Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılma teşebbüsleri başta olmak üzere, bu dönemde eğitim açısından Mühendishâne-i Berri ve Mühendishâne-i Bahri Hümâyun kurulmuş ve Fransa’dan hocalar getirtilmiştir.

2. Mahmud, Yeniçeri Ocağı’nı kaldırmasıyla birlikte idarî reformları başlatarak merkeziyetçi-bürokratik bir devlet sistemine yönelmiştir. Bu dönemde yeni açılan Batı tipi kurum ve kuruluşların ihtiyacına binaen memur yetiştirmek üzere ortaöğretim seviyesinde iki okul açılmıştır 1839 tarihinde de Mekteb-i Tıbbiye, Dr. Bernard’ın idaresi ve hekimbaşılığında Fransızca eğitime başlamıştır.

Tanzimat’ın mimarları da 2. Mahmud’un idarî reformlarını daha ihatalı bir biçimde sürdürmek istemişlerdir. Devletin kurtuluşunu merkezî bürokratik bir yapıda, Batı tarzı düzenlemelerde gören Reşid, Âli ve Fuad Paşalar, Batı’nın kanun ve kurumlarını ülkeye transfer etmeye başlamışlardır. Eğitimde ilk idarî müessese olarak 1845’te Meclis-i Maarif-i Umûmiye kurulmuş, bu kurum 1847’de Maarif-i Umûmiye Nezareti’ne, 1857 yılında Maarif Nezareti’ne dönüştürülmüştür. Akademik bir kuruluş olarak da 1846’da Meclis-i Maârifi Umûmiye’de Encümen-i Dâniş kurulmuştur. Encümen-i Dâniş’in kuruluş gayesi; eğitim ve kültür alanında gerekli çalışmaları yapmak, ilmin memlekette yayılmasına ve vatandaşların bundan istifadesine çalışmaktır. Bunun için Batı’daki ilmî çalışma ve yenilikler takip edilecek, ilim ve fenlere dâir kitaplar Türkçe hazırlanacak veya tercüme edilecektir. Bu kurumun azaları arasında müsteşrikler de vardır.

1869’da çıkarılan Maarif-i Umûmiye Nizamnâmesi ile eğitimde önemli bir değişim olmuştur. O güne kadar ilmiye sınıfının, vakıf ve şahısların uhdesinde olan eğitim hizmetleri, artık devletin işi olarak kabul edilmiş ve eğitim, nezaret bünyesinde umûmî olarak teşkilâtlanmaya başlamıştır. Bu nizamnâme ile Dâru’l-Fünûn-u Osmanî kurulması da öngörülmüş ve aynı yıl bu müessese kurulmuştur. Fransız modeli üzerine kurulmuş olan bu yeni okulla Batı sistemine daha da yaklaşılmıştır. Paris’ten satın alınan kitaplar arasında pozitivizm ve hümanizmin belli başlı eserleri de yer almıştır. Fransızca, en fazla rağbet gören lisan olmuştur. Fransızca bilenler kamu görevlerinde süratle yükselmişler ve Batı’da olup bitenlerin Osmanlı’ya taşınmasının öncüleri olmuşlardır.

Bu dönemde açılan en önemli okullardan biri de, Galatasaray Sultanisi’dir. Fransa’nın mâlî desteğiyle kurulan bu okul, Fransız hocalarının hâkimiyetindedir. O dönemin en kaliteli okullarının başında gelen bu okuldan, Bulgar ve Makedon azınlıklarına mensup komiteciler yetişmiştir. 2. Abdülhamid zamanında ve özellikle Ali Suavi’nin müdürlüğü zamanında bu okul, millîleştirilmeye ve müderris kadrosunda yerli insanlara ağırlık verilmeye çalışılmıştır.

Tanzimat döneminde eğitim adına idarî bazı müesseseler kurulmuşsa da, medreselerin ıslahı ve yeni mektepler açılması konusunda fazlaca bir şey yapılamamıştır.

2. Abdülhamid döneminde ilköğretim seviyesinden başlayarak daha çok okulun açıldığı görülür. Fakat eğitim açısından hem geç kalınmıştır, hem de hürriyet ortamı içerisinde, halkı şuurlandıracak ve eğitecek bir eğitim sistemi oluşturulamamıştır. Geçmişte olduğu gibi medreselerin ıslahı için bu dönemde de bir şey yapılamamıştır. Bu konuda ilk ciddi teklif maarif nazırlığı yapan Saffet Paşa’dan gelmiştir. Paşa hazırladığı bir tezkirede, medreselerdeki tahsil şekillerinin iki yüz sene önce tanzim edilen bir programla yapıldığını ve eğitim Arapça verildiği hâlde burada okuyan talebelerin Arapça bir ibare okumaktan ve yazmaktan bile aciz olduklarını belirtmiştir. Paşa, bu sebeple medreselerin ıslahı ve buraya coğrafya, astronomi, hesap, cebir, ilm-i hukuk gibi derslerin konulmasını istemiştir (20. M. 1297/ 3 Ocak 1880).4 Bir başka belge de Saffet Paşa’nın haklı olduğunu göstermektedir. Şöyle ki; saraya gönderilen bir belgede Avrupa’ya dini telkin için hoca gönderilmek istendiği fakat medreselerden böyle bir hocanın yetişmediği ifade edilmektedir (6. R. 1327/ 27 Nisan 1909).

Bu belgelerden anlaşılmaktadır ki, Ulu Hünkâr 2. Abdülhamid zamanında da sahip çıkılıp ıslah edilemeyen medreseler, tarih olmaya doğru gitmektedir. Nitekim bu hükmü, Sultan Abdülaziz aleyhinde yürüyüş yapan medrese öğrencileri hakkında Valide Sultan vermiş ve meşveret heyetine medreselerin kapatılmasını açıkça teklif etmiştir. Bediüzzaman, gazetelerden Sultan Abdülhamid’e hitaben: “Münhasif Yıldız’ı Darü’l-fünûn et; tâ, Süreyya kadar âli olsun. Ve oraya seyyahlar, zebaniler yerine ehl-i hakîkat melaike-i rahmeti yerleştir; tâ Cennet gibi olsun. Ve Yıldız’daki milletin sana hediye ettiği servetini milletin baş hastalığı olan cehaletini tedavi için büyük dinî darü’l-fünunlara sarf ile millete iade et. Ve milletin mürüvvet ve muhabbetine itimat et.”6 derken siyasî ve idarî manevralarla kurtuluş olamayacağını, memleketin kurtuluşunun insan yetiştirmekte, eğitimde olduğunu söylemektedir. Bu maksatla yine Şark’ta din ve fen ilimlerinin birlikte okutulacağı bir üniversite kurulmasını temin için Abdülhamid’den yardım istemek maksadıyla 1907’de İstanbul’a gelmiş; fakat mabeyni geçemeyerek bu teşebbüsü akîm kalmıştır.

İttihat ve Terakki dönemi ise, Balkan ve 1. Dünya Savaşlarıyla geçmiştir. Zaten ‘Meşrutiyet’ sözde kalmış ve yeni bir istibdat biçimi gelmiştir. Her ne kadar Enver Paşa’nın memleketi ayağa kaldırmak için birçok dernek kurdurması, İslâm illerinden Osmanlı’nın kurtuluşu ve İslâm birliği adına birçok âlimi İstanbul’da toplaması gibi faaliyetleri varsa da, temel eğitim açısından kayda değer bir gelişme olmamıştır.

Eğitimin ihmaline ve Batılılaşmaya tepkiler
Kendi insanını yetiştirmekte zorlanan Osmanlı’nın, reform döneminde problemlerin çözümlerini Batı’da araması, ciddi bir fayda getirmemiştir. 3. Selim zamanında askerî eğitim için Fransa’dan hocalar getirtilmeye başlanmış; Tanzimat, 2. Abdülhamid, İttihat ve Terakki dönemlerinde de Batı’dan –sonraki yıllarda özellikle Almanya’dan- idarî ve askerî maksatla birçok memur ve subay getirtilmiştir. Bunlar kısmen faydalı olsa da, istenen hedefe ulaşılamadığı gibi, kadîm Osmanlı değerlerinin horlanmasına ve Osmanlı memur ve subaylarının ikinci plâna itilerek verimsiz hâle gelmesine sebep olmuştur. Aynı zamanda 1839’da kurulan tıp okulunun Fransızca tedrisatla açılması ve okulun yöneticisi dâhil bütün hocaların yabancı olması, benzer şekilde Galatasaray Sultanisi vb okulların yabancı tekelinde oluşu, Osmanlı bürokratik kadrolarının Batı özentisi ile doldurulmalarına sebep olmuştur. Bu durum ‘Araba Sevdası’ adlı romanda çok güzel tasvir edilmiştir. Bir kalemde kâtip olarak çalışan 24 yaşındaki Bihruz Bey, ara sıra büroya uğrayan bir paşa çocuğudur. Romanda, Bihruz Bey’in süslü arabalarla gezmesinden, giyim-kuşamından ve yarım yamalak Fransızcası ile alafranga özentilerinden bahsedilir.

Batılılaşmaya, din düşmanlığına, cehalete ve memuriyetçi zihniyete ciddi mânâda ilk karşı koyan ve meşrutî bir idare ile hürriyet ortamında milletin topyekûn ayağa kalkması için çalışan münevver Namık Kemal olmuştur. “Memur olmak bize ne fayda sağladı? Biz sıkıntılar içindeyken, Hristiyanlar sanat ve ticaretle uğraşıp Avrupa seviyesine geldiler”7 diyen N. Kemal, ayrıca Daruşşafaka’nın kurulmasına öncülük ederek, orada fakir ve zeki çocukların okumasını sağlamıştır. “İslâmiyet ilim düşmanıdır, terakki düşmanıdır, maarif düşmanıdır.” diyen Ernest Renan’a karşı muhtelif cevaplarla İslâm’ın yüceliğini ve eğitim anlayışını ortaya koyan da N. Kemal’dir.

Eğitimin önemine dikkat çeken bir başka fikir adamı da Tüccarzâde İbrahim Hilmi’dir (1876–1916). İbrahim Hilmi, ‘Avrupalılaşmak’ isimli kitabında konuyla alâkalı şu tespitlerde bulunmuştur: “Biz Avrupa’ya ne küselim ne de düşmanlarımıza suç bulalım. Bütün suçu kendimizde bulalım. Tarihimizi okuyalım. İdaresizliklerimizi göz önüne getirelim. Bugünkü içtimaî ve ekonomik hayatımızın sefil ve perişan durumunu araştıralım. O zaman ne boş şeylere, cahilane safsata ve taassuplara kurban gittiğimizi anlayalım. Anlayalım da, artık bu kangren olmuş yaralarımıza bir sargı arayalım. Her şeyde yenilik ve ilerlemeyi tercih etmeliyiz. Eğer millî şanımıza, dinî hayatımıza şeref ve saadet veren mazideki göreneklerimiz varsa onları da hem hayata geçirmeye hem de unutulmuş ise canlandırmaya çalışmalıyız.”

“Bugün üç yüz milyonluk İslâm bilginlerinin Hristiyan milletlerin sıkıştıran çemberi içinde inlemesinin yegâne sebebi maarifsizliktir.”


“Daha pek yakında on milyonluk cesur ve yiğit Müslüman Fas milletinin kırk elli bin Fransız askerinin istilâsı altında hâkimiyet hakkından ve istiklâlinden feragat edişi yalnız maarifsizliği yüzündendir.”

“On milyonluk zengin bir Mısır Prensliği’nin İngiliz askerî işgali altında bulunuşu ve bütün zenginlik ve refah kaynaklarını yabancıların eline bırakışı hep maarifsizliği yüzündendir.”

Birçok aydın gibi, onun da çözüm yolu olarak gördüğü Avrupalılaşma faaliyetleri bütün hızıyla sürdürülmesine rağmen fazla müspet netice alınamamıştır.

Osmanlı’nın kurtuluşunu, daha doğrusu insanlığın geleceğini İslâm’ın sağlam kalelerine tahassunda ve eğitimde gören en önemli âlim ise Bediüzzaman’dır. 2. Abdülhamid ile İttihad ve Terakki dönemlerinin olumsuzluklarını görmüş, Batı taklitçiliği ile siyasî manevralarla hele baskı rejimleriyle bir milletin geleceğinin olamayacağını anlamış olan Bediüzzaman’a göre sentezci olmaya, Avrupa’dan kanun almaya ihtiyaç yoktur. İslâm’ın sağlam temelleri Avrupa’nın çürük kanunlarıyla ayakta duramaz. İslâm âlemi için en zaruri ihtiyaç eğitimdir. Bediüzzaman, eğitim modelini şu sözlerle ortaya koymuştur: “Vicdanın ziyası, ulûm-u diniyedir. Aklın nuru, fünûn-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecelli eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakit birincisinden taassup, ikincisinden hile, şüphe tevellüd eder.”

Bediüzzaman’ın ortaya koyduğu bu projede, fen ve din ilimleriyle yetiştirilecek olan ‘Nesl-i Cedîd’ sadece kendi milletini değil, bütün insanlığı kurtarmak adına harekete geçecektir. Gerçek ilerlemenin ve faziletin kaynağının eğitim olduğu gibi, bütün kötülüklerin anasının da cehalet olduğuna dikkat çeken Bediüzzaman’ın idealine göre istikbalde yetişecek Saidler, Hamzalar.. sahabe yolunu takip eden altın nesiller olarak dünyanın her tarafına yayılacak; insanlara ve hattâ devletlere rehber olacaklardır.

Dipnotlar
1. Geniş bilgi için bknz, Osman Özkul, Gelenek ve Modernite Arasında Ulema
2. Zuhuri Danışman, Koçi Bey Risalesi, s. 20
3. Tanzimat sonrası idarî reformlarla ilgili bkz Dr. Hüseyin Özdemir, Osmanlı Devleti’nde Bürokrasi.
4. BOA. Y.EE. (Yıldız Esas Evrakı) 43/114
5. BOA.Y.EE. 38/92
6. Tarihçe-i Hayat, s. 66
7. Hüseyin Özdemir, A.g.e., s. 147
8. S.Hayri Bolay, Namık Kemal’in İslâma Bakışı, s. 29–30
9. Tüccarzâde, Avrupalılaşmak, s. 2
10. Münazarat, s.127
 

Mahşer

 
Katılım
20 Nis 2008
Ynt: Osmanlı Gerilerken Eğitim

Dil-şâd' Alıntı:
Osmanlı�nın kurtuluşunu, daha doğrusu insanlığın geleceğini İslâm�ın sağlam kalelerine tahassunda ve eğitimde gören en önemli âlim ise Bediüzzaman�dır. 2. Abdülhamid ile İttihad ve Terakki dönemlerinin olumsuzluklarını görmüş, Batı taklitçiliği ile siyasî manevralarla hele baskı rejimleriyle bir milletin geleceğinin olamayacağını anlamış olan Bediüzzaman�a göre sentezci olmaya, Avrupa�dan kanun almaya ihtiyaç yoktur. İslâm�ın sağlam temelleri Avrupa�nın çürük kanunlarıyla ayakta duramaz. İslâm âlemi için en zaruri ihtiyaç eğitimdir. Bediüzzaman, eğitim modelini şu sözlerle ortaya koymuştur: �Vicdanın ziyası, ulûm-u diniyedir. Aklın nuru, fünûn-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecelli eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakit birincisinden taassup, ikincisinden hile, şüphe tevellüd eder.�

Bediüzzaman�ın ortaya koyduğu bu projede, fen ve din ilimleriyle yetiştirilecek olan �Nesl-i Cedîd� sadece kendi milletini değil, bütün insanlığı kurtarmak adına harekete geçecektir. Gerçek ilerlemenin ve faziletin kaynağının eğitim olduğu gibi, bütün kötülüklerin anasının da cehalet olduğuna dikkat çeken Bediüzzaman�ın idealine göre istikbalde yetişecek Saidler, Hamzalar.. sahabe yolunu takip eden altın nesiller olarak dünyanın her tarafına yayılacak; insanlara ve hattâ devletlere rehber olacaklardır.
Hiçte samimi ve bilimsel bir yazı değil.

�Bugün üç yüz milyonluk İslâm bilginlerinin Hristiyan milletlerin sıkıştıran çemberi içinde inlemesinin yegâne sebebi maarifsizliktir.�


�Daha pek yakında on milyonluk cesur ve yiğit Müslüman Fas milletinin kırk elli bin Fransız askerinin istilâsı altında hâkimiyet hakkından ve istiklâlinden feragat edişi yalnız maarifsizliği yüzündendir.�

(hiçbiri marrif beklemiyor merak etmeyin)

�On milyonluk zengin bir Mısır Prensliği�nin İngiliz askerî işgali altında bulunuşu ve bütün zenginlik ve refah kaynaklarını yabancıların eline bırakışı hep maarifsizliği yüzündendir.�

(keyifleri yerinde merak etmeyin adamlar kültürlerine sahip çıkmayı biliyor)

Birçok aydın gibi, onun da çözüm yolu olarak gördüğü Avrupalılaşma faaliyetleri bütün hızıyla sürdürülmesine rağmen fazla müspet netice alınamamıştır.


(alınancak bunuda merak etmeyin papa taç ve haç takacak)

ehven-i Şerreyn kokusu alıyorum ...
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Katılım
11 Eyl 2006
Ynt: Osmanlı Gerilerken Eğitim

Yazının neye göre samimiyetsiz kime göre bilim dışı olduğu da oldukça önemli burada. Gayet masum bir makaleden çıkardığınız şu anlamları görünce şaşırmadan edemiyor insan. Bizim oralarda bu tür fiiliyata (çok af edersiniz ama) "Ök.. altında buzağı aramak", "Havadan nem kapmak" gibi sözlerle karşılık verilir.

Ehven-i şerreyn kokusu alıyorsunuz bir de demek, hay Allah... Çok yaşayın emi...
 

Mahşer

 
Katılım
20 Nis 2008
Ynt: Osmanlı Gerilerken Eğitim

İyi dersler;

Kusura bakmayın,
Ben gözlemciyim, (hemde objektif , mevzuu babam olsa kararım karardır , ben Müslüman bir bilim adamı olmak yolundayım ) bu zamana kadar "buzağı doğurmaya kalkan öküzlerin, tarihi tenkit ve sorumluluğunu kaldıramayışı" yüzünden bu tartışmaları yaşıyoruz.

bence Öküz altında buzağıyı siz ve sizin gibi düşünen arkadaşlar arıyor "
oysa ki

Öküz bildiğin öküz, yani bişiy aramayın bişiyde yapacak değil"
yani Mealen;(Öküz doğurmaz ona başarı yada bilegelik yüklemeyin)

Kurtuluş savaşına, Komutanlarına ve özellikle Mustafa Kemal'e birde yakın tarihe, "kulp bulma ustaları" mevzuu bahis malum şahıs olunca bir Peygamber demediği kalıyor.

Ben anlamam efendim ; Önce kendi dedem,sonra dedeleri, sonra Eşsiz İmparatorluk Osmanlı; Hakiki müslüman aydınlar yetiştire bilslerdi bu olanlardan hiç biri başımıza gelmezldi. Üstadın dediği gibi "Güneşi ceketlerinin astarına saklamış marka müslümanları" yüzünden 200 yıldır zulum altındayız.

Not; Öküz demek çokmu ayıp ???
Bu ayıptan Öküzün günahı ne ?

Not 2 ; Ehven-i srreyn Tanımı ve kullanımı hakkında nedüşünüyorsunuz çok merak ettim, belki bütün sırrı çözer...

Kolay gelsin
 

nevakar

 
Katılım
13 Nis 2008
Ynt: Osmanlı Gerilerken Eğitim

Üstadın dediği gibi "Güneşi ceketlerinin astarına saklamış marka müslümanları" yüzünden 200 yıldır zulüm altındayız.

Çok doğru bir tespit!
Bu sözün sahibi olan üstad kim? Üstad diye bildiğim bir kaç kişi var da oyüzden soruyorum. N .fazıl'ın sözüne benziyor.
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Katılım
11 Eyl 2006
Ynt: Osmanlı Gerilerken Eğitim

Teşekkürler Sevgili Mahşer…

Öncelikle şu mevzuya bir açıklık getirmeli.  “Marka müslümanları” olarak tabir ettiğiniz gürûha her hangi bir üyeliğim yok, üyelik gerekiyor mu onu da bilmiyorum açıkçası.Bunu neden mi söyledim? Diyorsunuz ya hep “siz ve sizin gibi düşünenler şöylesiniz, böylesiniz, görmezsiniz, duymazsınız ”vs.

Bu üslûbunuz ve aşırı derecede önyargılı bulduğum yaklaşımınız  sempatizanlığımı artırmıyor desem yalan olur. İnsanları birtakım düşüncelerinden dolayı gruplara ayırıp yaftalamak size eylenceli gelebilir ama benim fıtratıma fazlasıyla aykırı bilesiniz. Düşünüyorum bazen objektifliği farklı şekillerde mi algılıyoruz acaba. Daha evvel de dile getirmiştim bunu: Tenkit yapılacaksa kişi, kurum, görüş vs. ayrımı yapılmadan herkesi okumalı ve doğru tanımaya çalışmalı.Zira eleştirinin geçerlilik kazanması yapılan tespitlerin güvenilir olmasına bağlıdır. Aksi takdirde haklarında çeşitli iddialarda bulunduğunuz ve zan altında bıraktığınız topluluk hangi dilden konuştuğunuzu anlayamaz ve söylediklerinize güler geçer.

Hakiki müslüman yetiştirmekten bahsetmişsiniz. Çok merak ediyorum siz bunun için ne tür bir çaba gösteriyorsunuz?Ya da bu güne kadar her hangi bir çaba sarfettiniz mi?  Durun tahmin edeyim: Ya her koyun kendi bacağından asılır deyip bol bol tefekkür ediyorsunuz ya da bir şey yapmaya çalışanların faaliyetlerini küçümseyip “böyle tebliğ mi olur” diyerek onlara köstek oluyorsunuz. Bu sadece bir yorum alınganlık yapmazsınız umarım.

“"öküz"” demek ayıp değil elbette, hayvancağızın bunda bir günahı da yok. Ama bazı sözcülerde sert sessizler telafuzu kaba olacak ve kulağa hoş gelmeyecek biçimde kullanılabiliyorlar. Harfleri eksik yazmak özel tercihim, altında bir şey aramanıza lüzum yok.

Ehven-i şerreyn ile ilgili açıklayıcı bir örnek vermek daha doğru sanırım.
“Birinin 1000 lira değerindeki incisini 10 lira değerindeki bir tavuk yutsa incinin sahibinin 10 lira verip  o tavuğu satın alması ehven-i şerreyndir. Yani meydana gelen iki olumsuzluktan daha olumlu olanı tercih etmektir.  Peki siz bu tabiri konuyla nasıl ilişkilendirdiniz? Ben de bunu merak ettim.
Size de kolay gele, saygılar…

 
 
 

Mahşer

 
Katılım
20 Nis 2008
Ynt: Osmanlı Gerilerken Eğitim

Yazdıklarınıza alınmıyorum , bilakis mantıklı buluyorum.

Fakat şu fıkıh hocalarınıza söyleyin Ehveni şerreyn konusuna yeni örnekler getirsin, artık tutumuyo tavuk örneği. Ben vallahi satmam tavuğumu müslümanın malı müslümana haramdır rızasını alman gerek :) Yada tavuğun sindirmesini beklicez...

Ehveni şerreyn en kötünün iyisini seçmek olarak nitelerler yani "İnsanları ölüme mahkum edersen vebaya razı olurlar" tarzı bişiy , kulağa hiç hoş gelmiyor değilmi?

Konuya bağlaya bildinizmi örneklerden sonra :) yoksa daha da mı açıklayıcı olayım.
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Katılım
11 Eyl 2006
Ynt: Osmanlı Gerilerken Eğitim

Fıkıh hocalarıma, örneklere tazelik getirme konusundaki tavsiyelerinizi bizzat ileteceğim emin olun :)

Tabiri konuya sizin bağlamak istediğininiz cenahtan bağlayabildim elbette. Her şey günlük güneşlik değil ben de biliyorum ve kesinlikle bazı konulardaki kaygılarınıza hak veriyorum; fakat pozitif düşünmenin ve öyle hareket etmenin her zaman en doğru seçenek olduğunu savunuyorum.
Titanik batmadan önce "titanik" isimli bir kitap yazılmıştı ve gemiye binen herkes  o kitaptaki sonu çok iyi biliyordu. Zihinleri "bu gemi de kitaptaki gibi batar mı, ya batarsa, kesin batıcaz" şeklindeki düşünceler meşgul etti hep, herkeste bir korku ve karamsarlık hakimdi. Akıllarından çıkmayan şey başlarına geldi ve nihayetinde gemi battı.

Umarım anlatmak istediğim şeyi doğru ifade edebilmişimdir. Daha açıklayıcı bir örneğe zahmet etmeyiniz efendim, teşekkürler...