QUO VADİS?

Katılım
11 Ocak 2007
#1
At nunc vado ad eum, qui me misit, et
nemo ex vobis interrogat me: “Quo vadis?”

Yuhanna


Söylendiğine göre, Romalı generallerin vahşeti dizginsiz bir hal alıp Roma’daki hristiyanlar üzerinde bir sürek avına dönüşmeye başlayınca, can havliyle Roma’dan kaçan Havari Pavlus yolda Hazreti İsa’ya rastlamış. Hazreti İsa Havari Pavlus’a,
- Quo vadis Pavlus?
diye sormuş.


“Nereye gidiyorsun Pavlus?”


Tam da bu en zor zamanda, Roma sokaklarında inançlı hristiyanların bedeni birer meşale gibi yanarken Roma’dan kaçmak ne Hazreti İsa’nın ne de vicdanının kabul edebileceği bir şeydir. Bunun üzerine Aziz Petrus gerisin geri Roma’ya dönmüş ve kısa süre sonra da Roma’da vahşice katledilmiş.


Şimdi biz de durup içinde bulunduğumuz duruma bakarak bu soruyu kendimize ve herkese sormalıyız.


“Quo Vadis?”


Ülkenin meseleleri ve içinde bulunduğumuz durum hakkında düşünen herkes de buna benzer sorular sormalı kendine, herkese. Gerçekten de nereye gidiyoruz? Bazıları haklı olarak “bugün nereye gittiğimizi bilemez halde olduğumuz üzerine düşünmeli ve geçmişimizdeki hataları düzeltmeliyiz” diyor.


Koca bir fırtınanın ortasında nereye gideceğimizi bilmiyoruz. Herkes, gemisini kurtaranın kaptan olduğunu zannediyor. Oysa tüm gemiler karaya oturmuş ve kimse de bunu görmüyor. Fırtına var ve gemilerimiz karaya oturmuş. Ama soranlara görkemli bayraklarımızı sallıyoruz ve kulak tırmalayıcı nutuklarımızla yanıt veriyoruz.


Eski masallardaki duruma benziyor biraz durumumuz. Büyük gücü olan cinleri hileyle şişeye hapsedip şişeyi denize ya da ulaşılmaz dağların kuytu köşelerine atarlardı. Sonra, aradan binlerce yıl geçer ve bir çocuk şişeyi her nasılsa bulup açar ve cini özgür bırakırdı. Şimdi Türkiye’de de cin şişeden çıkmış ve onu yine/yeniden şişeye hapsetmek mümkün değil. Cumhuriyetin kuruluşundan beri üzeri örtülen, yok sayılan, bastırılan, inkâr edilen, yok edilmeye çalışılan tüm sorunlar bir bir ortaya çıkmaya başladı ve gelip çözüm için kapıya dayandı. Kaçış yok. Buna bastırılanın geri dönüşü ve intikamı da diyebiliriz. Ufkumuzu kaplayan bu kızıl kıyametin, zamana yayılmış bu felaketlerin ve yıkımların kökleri burada yatıyor işte. Geçmişimizin külleri arasında uyuklayan açmazlarımız, çıkmazlarımız, düğümlerimiz.


Her trajediyi rakamlarla ve istatistiklerle açıklamaya meraklı olanların önümüze koyduğu en iyimser tablolarda bile on binlerce genç ölü, paha biçilemez değerlerin kaybı, akıl almaz büyüklükteki ekonomik çöküş, inanılmaz bir sosyal/ahlaki erozyon var. Belki de en büyük tehlike ve yıkım kültürel ve sosyal dokumuzun dağılması, zehirlenmesi ve çürümesi. Zira bu dağılma ve zehirlenmenin geri dönüşü yok.


İşte bu yüzden nereye gittiğimizi anlamak için bizi istemediğimiz yerlere sürükleyen bu sorunları anlamamız, kabullenmemiz lazım.


Hamaset ve vatan millet edebiyatının bize kaybettirdiklerini ölçmek mümkün değil. Ama maalesef siyasete hâkim olan hava bu. Ne Batılılaşabiliyoruz ne de Doğulu kimliğimizin değerlerini koruyabiliyoruz. Batının da Doğunun da tortuları, döküntüleri, çer-çöpü bizim hayat biçimimiz, yaşama felsefemiz halini alıyor. Buna tepkili olanların çözüm alternatifi yok. Topluma sunulan alternatifler de çıkmazı daha da derinleştirmekten başka bir işe yaramıyor. Yaygın bir eğilim halini almaya başlayan Neo-milliyetçiliğin tepkiselliği, güncel tehlikelerden söz ederken geçmişten devraldığımız sorunları yok sayma, inkar etme, hatta giderek yok etme anlayışını büyütüyor, bunu bir siyaset tarzı haline getiriyor.


Üzerinde mutlu ve huzurlu insanların yaşayamadığı bir vatanı kim ne yapsın ki?


Geleceği olmayan, daha kötüsü geleceğe inanmayan bir toplum görkemli ordularla, devasa bayraklarla nereye kadar gidebilir?


Bizi bir arada tutan değerler yok olurken, bizim ortak tarihsel mirasımız çürümeye başlarken, insanlığımızı, bizi insan yapan en temel değerleri adım adım yitirirken Türk olmak, Kürt olmak, Alevi ya da Sünni olmak, Laik ya da Dindar olmak bize ne kazandırabilir ki?


Hiçbirimiz oturduğumuz sokaktan güven içinde yürüyemezken, hiçbirimizin hayatının hiçbir sosyal ve fiziksel güvencesi yokken, ebedi devlet ve millet düşleri kurmak, nasıl bir anlam taşıyabilir ki?


Aziz Pavlus’a Quo Vadis diye soran Hazreti İsa, Aziz Pavlus’un vicdanıydı. Tam da kızıl kıyamet koparken kaçmak, uzaklaşmak, görmezden gelmek, ne aklın ne de vicdanın kabul edebileceği bir şey. Şimdi kendimize nereye gittiğimizi sormanın ve hakikatli cevaplar bulmanın vaktidir. Zira elimizde insanlığımız, aklımız, vicdanımız kalmadığında, üzerinde yaşayacağımız bir memleket de kalmayacaktır.



Şehmus HEYV
 

Giriş yap