Roman nereye gidiyor?

faulkner

Divan Üyesi
Rebelais'den Perec'e Donkişottan dövüş kulübüne romanın macerasını nasıl değerlendirirsiniz? Ve insan nerede?
 

evla

Gündüz yarasalarıyız biz.
Ynt: Roman nereye gidiyor?

Romanın macerası mı asıl olan yoksa insanın macerası mı acaba gerçekten bir deli mi sadece?
Sancho Panza acaba Don kişot örneğin de asıl fefalı olan değil miydi?
romanlar da yer alan karakterler toplumun ne kadar dışında dır ?
Peki neden Türk romanlarımız yoktur bu soruda…
Kemal Tahir, İzzettin Dinoma, Reşat Nuri Güntekin, tabi ki diğer yazarlarda okunmalı… Bilinmeli düşüncelerinden etkilenmeli, bizim yazarlarımız da etkilenmeler vardır ya bunlar nasıl bizim edebiyatımıza yansımıştır diye tartışsak daha iyi olmaz mı?
Ya da ben mi soruyu yanlış anladım?
Aslında tamas etmek istediğin noktalar vurucudur .Ya bizim noktalarmız?

Gerçekten mi roman mı gidiyor belli bir yere ,yoksa bizler mi bir yere gidiyoruz?
 

faulkner

Divan Üyesi
Ynt: Roman nereye gidiyor?

Romanın konusu BİZ(insan)dir zaten.O halde romanı konuştuğumuzda mevzu ettiğimiz şeyin mihrakı da doğal olarak insan olur. İnsanı insana ait insanca eylemleriyle anlayabiliriz.Sanat söz konusu insanı anlama uğraşı için en uygun insanca eylem biçimidir.Perspektif bu olunca romanı takip ettiğinde insanı takip etmiş olursun. Neyse, işin bu kısmı felsefi ve uzun...
"Bizim yazarlarımız". Evet yazarlar bizim ancak tür bizim değil. Batıdan almışız romanı.Mukallitlikle başlamış Türk romanı. İyi taklitler çıkmış.Ancak orjinal denemeler yok.Olmaması da gayet doğal çünkü bizim kültürümüz hikemiyatçıdır.Neyse, bunları da erbab-ı kalem çok yazdılar.Geçelim...
Donkişot yeni bir çağın habercisi, geride kalan çağa bir ağıttır. Eski çağ skolastikti, kesin kabul esastı ve kahramanlar vardı. Yeni çağ rasyonalist mütereddid, sorgulayıcı, anti kahramanlar çağıdır.Romanı buradan tuttuğunuzda modern insanın serencamı çıkar karşınıza ve bu haliyle salt bir edebi irdeleme değil bir insanbilimdir.
Roman, bir sabah erkenden Romayı terk ederken bir Mesihi karşısına dikilip Quo Vadimus? dese acaba neolur dedim.
 

evla

Gündüz yarasalarıyız biz.
Ynt: Roman nereye gidiyor?

faulkner' Alıntı:
Roman, bir sabah erkenden Romayı terk ederken bir Mesihi karşısına dikilip Quo Vadimus? dese acaba neolur dedim.

Hocam bu harika bir soru çok iyi yakalamışsınız bir çoğumuz bilir ki bu sorunun cevabını
''romaya, yeni baştan çarmıha gerilmeye gidiyorum, zira sen benim kurtaracağım insanları terk ediyorsun'' dur ki
İsanın nereye gönderildiğini sorduk mu acaba?her zaman derim biz afaroz edilmiş hristiyanlarız!
Peki Bizim taklitçilğimiz de taklit etmekle başlar diyerek batının ezilmişlik diyorum ,ordan burdan etkilenmesiyle biz doğulular kendimizi zavallı olarak arz etmemiz mi gerekir?
gelecek ne diyor kimin elinde romanın gidişatı ,kaç roman çıkar edebiyatımızdan?
 

evla

Gündüz yarasalarıyız biz.
Ynt: Roman nereye gidiyor?

ya aklıma gelmişkende sorayım
Nietzsche
Zerdüştan etkilenmesi doğudan değil midir?
 

UluğBey

Divan Üyesi
Ynt: Roman nereye gidiyor?

güzel bir konu çok teşekkür ederim konu için.

ilk iletiyi gördüğümde tıpkı evla gibi benim de aklıma gelen soru "neden Türk romanlarımız yoktur bu soruda�" olmuştu.Devamında gelen iletide romanın taklitle başladığı söylenmiş.Şüphesiz bu doğru.Roman yoktu bizde çok eskilerde, biz sevgilinin kaşıyla gözüyle selvi boyuyla sanat icra' ederken batılı hayatı romana aktarmaya başlamış.Ama bizim taklitçiliğimizi ayıplamıyorum ben.Her yeni ve güzel şey taklit edilir.Zira bugün bizim dediğimiz "divan edebiyatı" da taklitle başladı.Ama önemli olan bu taklitten başlayarak şahsına münhasır bir mefhum geliştirebilmek.Türk edebiyatında ilk roman örneklerine bakınca çok sığ olduklarını, bir takım eksiklerinin olduğunu görüyoruz.Ama şu da bir gerçek ki daha sonraki dönemlerde romancılığımız iyi bir ivme yakalamıştır.Biz batılıların yazdıkları o teknik bakımdan kusursuz olan romanları tam anlamıyla kavrayamayız bence.Birçok örnek verebilirim ama aklıma şu anda Emile Zola'nın Meyhane'si geldi.Her ne kadar romanda anlatılanlar evrensel olsa da bize uzaktır.Yine Zola'nın Therese Raquin i de bizim onları anlamamız için bir hayli gayret göstermemiz gerektiğini gösterir.Çünkü Paris'in o bohem hayatını anlamak için yaşamak gerekir, sokaklarını, gece hayatını, meyhanelerini.İnsanların vurdumduymazlığınını ve bu kermekeş içinde yalnız kalan insanı.Onlarla bizim aramızda kültür farkı olduğu için belki batılı bir yazarın yazdığı bir eser islam ülkelerinde tam anlamıyla anlaşılamamış.Bizim aydınlarımızın onları anlaması da hayatlarının bir döneminde orada bulunmaları o havayı solumalarıydı belkide. Benim bugün Genç Werter'in Acıları okuduğum zaman hissettiklerimle bizim kısmen bizim kültürümüzün ürünü olan Midak Sokağını ( Necip Mahfuz, Arap, Nobel ödüllü) okuduğumda hissettiklerim aynı değil.Bundan dolayıdır ki romanın gelişini batıdan aldığımızı göz önünde bulundurduğumuz kadar romanın nereye gittiğini göz önüne almalıyız.Batı menşeili olan romanla biz bugün orijinal eserler çıkarabiliyorsak ve bize özgü eserler dünyalar çıkarabiliyorsak ortaya roman da bizim olmuştur artık, kökü başka yerde olsun varsın...
 

faulkner

Divan Üyesi
Ynt: Roman nereye gidiyor?

Roman, daha genelde edebiyat daha da genelde sanat bir "karşı eylem"dir.Söz konusu karşı eylem insanın özünü deforme edici her türlü saldırıya karşı insanlık ruhundan kopup taşan doğal bir reflekstir. Dolaysıyla bu "karşı eylem"in amacı insan kalmayı sürdürme istemidir.

Batı, dünyanın merkezine oturduğu tarihten(rönesans) bu yana varlığın ilk şartı olarak düşünmeyi koydu(cogıto ergo sum).Tanrıyı bile inancın değil düşüncenin konusu haline soktu.Kırptı biçti ve modern insanı rasyonalin zindanına hapsetti. Anlam arayışına en külliden değil en cüz'i den başladı.

Düşünün, sistemi anlamaya çalışıyorum ve ilke koyuyorum: “Sistem, kendisini oluşturan en küçük birimin bir sonucudur”. Bu andan itibaren en küçüğün peşindeyim. Onu anlarsam sistemi de anlarım ve anlamak için bölüyorum.

Bilimleri bölüyorum: Kuramsal Bilimler - Uygulamalı Bilimler. Hayatı bölüyorum: Benim Hayatım - Ötekinin Hayatı. Ötekinin yerine Tanrıyı ya da toplumu ya da kamuyu koyabilirim. Ama her defasında bölünme önce zihinde başlıyor.

Aslında bahsettiğimiz bölünme Batı’nın “Dünyasallaşması”dır. Formüle edilmesi Kant’a ait de olsa (fenomen-nomen) fikir babası Descartes’dir. Şu kadar ki; şuurun parçalanmaya direnen bir yanı da vardır. Bunu Descartes’in tam karşısında konumlanan duruşuyla ifade eden Pascal olsa da gerçek içeriğini Rebelais ve Cervantes’de yani romanda buldu.

Gargantua’nın ilk yayınlandığı 1532’den bu güne Batının büyük “Hızlandırıcılarında” atom parçalanarak onlarca parçacık bulundu. Kuantum Fiziği kanunları, farklı iki tabiat keşfetti. İnsanın gündelik hayatında kullandığı aklı psikoz’a soktu. Diğer yandan teknoloji bölünmüş insanı kendisine kolaylıkla yabancılaştırdı.

Ulus Devletler din-dil-ırk farklılıklarını absorbe etmek için alt kimlik-üst kimlik kavramlarını geliştirmek zorunda kalırken, sosyoloji-antropoloji-psikoloji bu zorunluluklara cevap verebilmek için bin parça olurken insan tabiatından bir karşı eylem geldi: Roman.
 

evla

Gündüz yarasalarıyız biz.
Ynt: Roman nereye gidiyor?

İnsan taklitle başlayan insan…
Ağlamaya taklitte başlayan insan
yani roman
ro’man diye ayırırım çünkü roman erkek ruhludur, zannımca .
rönansas globalleşme ,dünyalaşma ,küreselleşme …-eşme vardır sanatta
tabi içi boş kavramlar gibi dursa da iliğimiz ve kemiğimizi rahat bırakmamaktalar…yoksa canım çuvaldız neden ellere verilsin ki?....
’’Tanrıyı bile inancın değil düşüncenin konusu haline soktu.Kırptı biçti ve modern insanı rasyonalin zindanına hapsetti. Anlam arayışına en külliden değil en cüz'i den başladı.’’

başladı ve hala bitirememektedir….
insan taklitle başlayan insan tüm sözünü bir maymunun hücresine sıkıştıran insan ,düşünceye sokan batılı ,düşünme kavramını elimizden aldı imdi anlatalım batılının halini ve sorgulayalım batı ruhlarımızı
zannımcadır….

Güneş doğudan doğar ,batıda batar….
Kainatta denklemler uçuşmakta. Kendini infilak etmiş, sınıf atlamış insanlara dönüşlerde bu denklemler birbirine hep tanıdık olmakta; tümden gelen sunumlar itişmekte mutlak çemberde. Uçuşlar esnek olmakta; ama bir martının özgürlüğündeki şen bilimi görememekte; esaret başlamakta! Hepsi, birbirinin alt unsurları, öğeleri iç içe girmiş zincir halkası. Bu zincire, “ce” imgesini işiten ve korkunçluğu gören her bir zaman avcısıyla birlikte yeni halka (bağlayıcı=homo) eklenmekte; teklenmekte(!)denklemleri çözmek mi kolay bulmak mı? Yoksa tekrardan kurmak mı?
Batı ruhu, he tabi batı ruhu ruhunu ruhsuzluğuna katmış bir dünya süslü laf… batı batırıcılar ‘’ce ‘’ekleri –izm’leri… Beynimizin bilmem yüzde kaçlık birimini insan beşerisinin içinde zulüm yaratacak kadar batırıcılar…

Ana rahminden kanlı ceninlerle üretilmekte, kuzuların yumurtalarını bir diğer yumurtasını alıp da biz koyun kopyaladık söylemeleri kadardır (!)
Yedik yiyiyoruz, analitik kurumların içi içe geçmiş efsunlarını… o çok sevdikleri modern ve aydınlıkların da; köküne erişmedimiz barikatların da bir homo, yüzü yüzsüzlerin ninnilerin de ucu aşınmış başı savrulmuş, kellesi süs diye konulmuş,
modern öncesi modern sonrası, istedikleri gibi çağlara aydınlanması (pöh desem yutarsın)yanlıyorlar, yanılıyorlar parolan bütün lütuflar lütufsuzluklar bizimdi paylaştık kansızlaştık…
homonun bu hali dünyayı bozacaktı, buzullar erirken düşerken payda payda altlarında kalacaklardı… Göremedik görmek istemedik ruhumuza yapılan tairaları, yerli kabilelerden çaldıkları, sözüm ona hangi bilimsel gerçeğin Nuh tufanından beter olacağımızı kanıtlıyor bize…
Biz ah biz, biz olamadan _iz olmaya kalkan eliyle elden çıkardıklarını unutup boş laflara karnı aç olan biz
o ‘’Ce ‘’eki ile Dormensiden kurtulup e klips döneminde biz fark etmeden çok iyi icra edecekti ve o tanıdık bildik ilk doğmalardaki ce imgesini çirkin yüzüyle beş duyumuzun mevkii tablaya salyalı ağzıyla kavratacaktı eylemlerini….
biz de yiyecektik. Yemek isteyecektik daha önemli işlerimiz vardı(!)
Sarkık beyinleri düşecekler kara deliklerimize ,’’her şeyin mutlak cevabı vardır’’
şimdiden düşen batı lüksünüz oldu, batırıcılar, yüzünün astarını yırtıpta Bütün kâinatı kanatlarınız altında aldığınız o lahzada W.Shakespeare’ in tiyatro eserinin başrolcüsü olursunuz. Shakespeare siz kokar. Nietzsche’nin tımarhanedeki (düşüncedeki tımar) koğuş yareni olursunuz; ama bunların hiç birini tadamadınız değil mi? Düşle gerçeği ayırt edemediniz.Ya ya o Albert camusunuz…düşleriniz,el, tütün kokanların tütünleri kırmasını bilmeden Gorki’nin kaleminde ezilenleriniz…
Roman içi boşaltılmış erkektir
Batırıcılar ,Yer altından notlarınızı alırken bizim diye sahip çıkmalarınız…
Batı’rıcılar hutame’yi bilir misiniz?
(ç)alıntı-alıntı -(k)alıntı
 

faulkner

Divan Üyesi
Ynt: Roman nereye gidiyor?

Rasyonel insanın tersine romanın seyri, Fielding’in pikaresk romanından başlayan insanın dışından ve çoklu anlatım Dostoyevski, Proust, Woolf benzeri romancılarla içten ve insanı kurucu, bütünlüklü bir yapıya doğru yol almıştır. Ya da başka bir ifade denersek, “roman insanın dünyadaki sergüzeştini anlatmaktan, dünyanın insandaki sergüzeştini anlatır hale gelmiştir”. Artık dünya ancak roman insanında anlaşılabilecek onun bir parçasıdır. Bu anlamıyla olgunlaşan roman Kant karşıtı “nomenal” bir içeriktir.

Biraz daha ileri gidip “rasyonel insanın karşı konulmaz parçalayıcı eyleminin karşısında durabilecek yegâne güçlü karşı eylem romandır” dersek kimileri bunu yadırgayabilir. Ancak romandan başka hiçbir araç bize bu imkânı veremez.

Camus’un Yabancısını okuduğunda insanlar yalnızlığın duvarına çarptılar. Suç ve Ceza’da masumdaki katili gördüler. Yüz Yıllık Yalnızlıkta aynı anı tekrar tekrar yaşadığımızı fark ettik. İnsanın, parçalanması mümkün olmayan yekpare bir bütün olduğunu derinden hissediyoruz.

Yekpare aynı zamanda sınırı belirsiz yani ucu bucağı belli olmayan bir okyanus insan. Hem iyi hem kötü ya da ne iyi ne kötü ama anlayabileceğim tek şey.
 

faulkner

Divan Üyesi
Ynt: Roman nereye gidiyor?

İnsan yekparedir fakat aynı zamanda anlamını kendini parçalayarak gizler.

İnsanın parçalanmışlığını yanımızdan yakınımızdan şahitliklerimizle anlamaya çalışırsak(anlamak kendime yaklaştırmak demektir) karşımıza cinsiyet, din, mezhep, ırk, siyasi görüş, medeni durum, taraftar gibi sonu gelmez ve kendi içinde de parçalanabilen bir yapı çıkar. Diyelim ki A erkektir (işte bu bütünden ilk kopuştur) ve A Midyatlıdır(kopuş devam ediyor), Hrıstiyandır, uyruğu TC dir, sosyal demokrattır ve Beşiktaşlıdır.

Her bir durum kendini kuvvetle dayatarak hem bütüncül olana hem de diğer durumlara ait anlamların önünü perdeler. Bunu hikâye edelim.
“A Pazar Ayininde aynı sıraya oturduğu dindaşıyla öğleden sonra maç izlemeye gittiğinde stadın kapısında ayrılarak Beşiktaş taraftarına tahsis edilmiş kapıya yönelir. Çünkü dindaşı Fenerbahçelidir. Stadın Beşiktaşlılar tarafında A, iki gün önce çarşı esnafının kullandığı lavaboda Cuma namazı için abdest alırken karşılaşıp ayaküstü birkaç kelime konuştuğu eski komşusuna rastlar ve yan yana oturup aynı takıma tezahürat yapar.”

Yukarıdaki hikâyede A ayinin ruhunda sebep olduğu huzurun perdelemesiyle yanında oturan dindaşının Fenerbahçeliliğini(Fenerbahçelilik yerine istediğiniz her türlü şeyi koyun) aklına bile getirmedi. Aynı gün futbol maçının heyecanıyla da Müslüman komşusuyla birlikte karşı türübindeki dindaşına rekabet edip bağırdı.

Söz konusu ettiğimiz parçalanmayı daha da derinleştirdiğimizde tepkileriyle, refleksleriyle tamamen kendine özgü birey çıkar. Koparılmışlığının acısını içinde yaşayan, içinde yaşadığını dışına taşıran “Sui Generis” fert.
 

faulkner

Divan Üyesi
Ynt: Roman nereye gidiyor?

Koparılmışlık acı verir. Çünkü gerçekten de eksik bir parça hüzündür. İş kazasında kolunu kaybetmiş bir insan kaybettiği uzvunun eksikliğini öyle derinden hisseder ki bunu bedeninin ve hayatının tümüne yayar. Kopan uzuv ise bütünden ayrıldığı için çürümeye başlar. “İnsan”dan kopan Müslümanın ya da Beşiktaşlının çürümesi gibi. İş kazasında kaybetmiş değil de doğuştansa uzuv eksikliği acısını metafizik zemine taşır ve her fırsatta da dışına taşırır.

Bir metafor olarak aldığımızda “doğum” olgunlaşan ceninin annenin bedeninden kopmasıdır. Koparılışın acısı hem annede hem çocukta öylesine kalıcıdır ki daha temel bir koparılış olan yaratılışın acısını hatırlatır.

Parçalanmışlığa ait bilgimiz bilinç düzeyinde cereyan etmeyen daha çok koparılma acısının varlığımızda depreşmesiyle fark ettiğimiz hissi bir şeydir. Böyle olduğu için kendimizi tanımlama gereği duyduğumuzda parçalanmış olanı tarif ederiz. Bu şuna benzer; bir insana “Sen kimsin?” denildiğinde, ayak kendini tarif eder“Ben üzerine basılıp yürünenim.”

Kuşkusuz ayağın tarifi sorunun cevabı değildir. Fakat ayağın tarifini dâhil etmeden soruyu cevaplamanın başka bir yolu da yoktur. Zira “bütün” ya da “eksiksizlik” her soruyu anlamsız kılacak mutlak kapsayıcılık ve/veya tekilliktedir. O halde insana sorulan kimsin sorusunu ayağın cevaplaması mantıksal bir mecburiyet ya da başka deyişle kaderdir.

İnsanı anlamaksa hiçbir parçayı dışarıda bırakmayan bütüncül bir varoluş durumuyla mümkün olabilir. Bu gerçekten de tam bir durumdur. Hareketsiz, zamanın sonsuzca durduğu alakalarından tecrit edilmiş ama her alakaya mevzu veren bir durum.

Modern toplum, insan varoluşunun doğasında bulunan bu parçalanmışlığı en altında homojenlik olan bir ekstreme doğru iter. Bireysel farklılıkları en aza indirip ortadan kaldırır. Varoluş piramidinin tabanı olan bu alanda insanı anlamak tüm insanları anlamakla mümkün olabilecek bir imkânsızlığa dönüşmüştür. İşte bu imkânsız çabanın adıdır ROMAN.
 

evla

Gündüz yarasalarıyız biz.
Ynt: Roman nereye gidiyor?

Ben sizin gibi düşünüyorum ama başka bir söyleyişle dile getiriyorum bunu; bunun adı

Aynı öze ait olup hepimizin bütün yani yap-bozun parçaları ile tek bir resim çıkarmamız…
bu geçmiş gelecek ve şimdiki zamanı içine alıyor…
yazdılar, yazacaklar, anlatacaklar
kimi gün hikaye olacak kimi gün roman…
roman üstünde durulmasının sebebi daha acık hikaye edimli halidir işin aslı ve büyük hikaye oluşu
roman için en iyi tanımı bence
Hippolyte Taıne yapmıştır şöyle derki
’’Roman öyle bir aynadır ki;yaşam ve doğanın tüm varlığı onda görülür’’
romanın nereye gittiği sorusunu bulabilirsek zaten insanın koordinatlarınıda koyabiliriz…
imdi biz o aynaları yağlı bezlerle silip tüm uzuvlarımızla bir yazım da kullanmıştım sanırım en iyi o anlatır …
’’fanusa sığdırdığımız okyanuslarda balık olduk. Tanrı’ya imrenip yazı yazmak istemem uzuvlarımla aynaya kondurduğum buse dir… Kimsesiz yüreğimizdendir(yaradanın yetimleri olsak bile)ellinin yarısına gelmişken hangi yürek sevgiyi tatmamıştır? Karaladığımız aşklar şizofrenliğimizin üretimidir…’’

tepkisiz kalamadılar olan olaylar karşısında roman kimi zaman hayır demektir kimi zamanda evet demektir…

okyanusun bir damlasıyız önemli olan okyanus olabilmek değil midir,zannımca öz burada gizli
romancının görevi aldığı A’yı süzgeçinden geçirip cevherimi ortaya çıkarmaktır…yoksa diğerleri ben olamadan olması gerekenlerin parçalanmasıdır…
Saatleri ayırma ensitüsünde hayal nasılda bir kahraman olmuştu?
imdi bizde Kağnı gölgesindeki it gibi davranmamız gerekmiyor mu?bu ciddiyete alma onlara çok değil mi?yoksa üç silahşörler gibi savaş mı açmalıyız ,kırmızı ve siyah daki gibi mi davranalım?

imdi hocam hangisi olmalı?
 
Tüm sayfalar yüklendi.

Benzer konular

xen

Üst Alt