“Rûmî Senfonik Gösterisi”

Katılım
26 Nis 2007
#1
Biraz uzun bir yazı.. Yazılarını sürekli olarak takip ettiğim bir yazarın kaleminden.. (Yazılarını Ali Babür ismiyle yayımlıyor, hakkında başka bilgim yok malesef). Bu yazısını sizinle de paylaşmak istedim, uzunluğuna bakmayın sabırla sonuna kadar okuyun derim..

Bir ‘Dönme Olayı’ İzlenimleri

Sonunda bu da oldu kıymetli Kaylule müdâvimleri. Sevgili yazarınız işi gücü bir kenara bıraktı, kültürel neferliğe soyunarak bir ‘konser izlenim yazısı’ kaleme almaya karar verdi!

Yalnız baştan söyleyeyim, aranızda bu iddiasız yazıyı bir inceltilmiş entelektüel kıvam, bir rafine sanatsal soluk, bir müzikal referans noktası bulma mülahazasıyla okuyacak kültürel faaliyet âşığı sanat ve sanatçı dostları varsa hiç zahmet buyurmasın. Çünkü az sonra ortaya çıkacak metin, galip ihtimal ‘bir müşkülpesentin homurdanmaları’ tadı bırakacaktır zihinlerde, daha fazlası değil. Sonra “Bu muydu konser yazısı dediğin a efendi?” diye sızlanıp yüz ekşiterek, yazının altına sitem dolu şikâyet cümleleri sıralanmasın...

Neyse efendim... ‘Konser izlenim yazısı’ için bir adet müşahade edilmiş ‘dinleti etkinliği’ lazım mâlumunuz. Bendeniz bu çıplak gerçeğin gayet şuurunda biri olarak, bilâbedel temin edilmiş biletin heder olmasına yüreği elvermedi, nâzik daveti de kabul ederek bir yaz akşamı Harbiye Açıkhava Tiyatrosu'nda icrâ edileceği ilan edilen “Rûmî Senfonik Gösterisi”nin yolunu tuttu. Ve bakalım neler oldu...

***
Bu Harbiye denilen vadi hakikaten pek lâtif bir yer. Şükür ki çirkin, çelik ve beton binalar işgal edememiş de buralar şehrin soluk alınabilecek mevkilerinden biri olarak kalabilmiş. Çevrede oteller, sergi sarayları, tiyatrolar, konser alanları; ağaçlarla, çayır-çimenle zarif bir birliktelik oluşturuyor. Gece vakti, o tiyatro senin bu sergi salonu benim diyerek ‘sanat sepet’ işlerine kendini kaptıranların bu ‘cangıl’da kaybolması işten bile değil. Hatta günü birinde gazetelerde “Bülent Ortaçgil konserine gittiydi, bir daha dönmedi. En son ‘Godot’yu Beklerken’ oyunundan çıkarken görülmüştü, haber alamıyoruz” gibisinden bilgi notunun düşüldüğü kayıp ilanlarına bile rastlayabiliriz. O derece yeşillik kesâfeti var, dikkatli olmak lâzım...

Konuyu dağıtmayalım; vardık dayandık Açıkhava Tiyatrosu’nun kapısına, girdik içeri. İhmal edilmeyecek sayıda bir dinleyici kitlesi toplanmış, yerlerini almış. Biz de teşrifatçının yüksek yardımlarıyla numaralı koltuğumuza kurulduk. Pür dikkat konser seyretmeye hazır yüz ifâdelerimizi takınmayı da unutmadan beklemeye koyulduk.

Yalnız, bu Açıkhava'nın gri renkli, çirkin, plastik koltukları insanı pek rahatsız ediyor efendim. Bunlar yetmiyormuş gibi bir de dar ki sormayın. Bencileyin ‘Uzunbacaklı John’ hilkatindeki insan evlâdı için tam bir eziyet. O sebeple hemen önümdeki koltukta oturan hanımefendinin konser boyunca birkaç defa dizlerime çarpması ve ardından özürler dilemesi bütün konsantrasyonumun nasıl canına okudu bilemezsiniz.

E malum havalar da sıcak, bünye cığıl cığıl terliyor. Harâreti bastırma niyetiyle, seyyardan pet bardakta satılan sudan alma gafletinde bulundum bir ara. Gaflet ki ne gaflet! Taş çatlasa 30 kuruşluk suya tam 2 Lira 750 kuruş istemezler mi! O dakika bütün sanatsal neşvemin ortasına incir ağacı dikilmesinin acısını iliklerime kadar yaşadım desem yalan olmaz dostlar. Allah'tan buraya ücretsiz bir bilet düşürerek geldiğimi hatırlayıverdim de bu rûhî travmayı az hasarla atlatabildim...

Bunları, yolunuz böyle ‘kese düşmanı’ mekânlara düşerse dikkatli olun diye yazıyorum. Yoksa feda olsun sanat aşkına 2 Lira 750 kuruş. Hem bu kadarcık tüyoyu okura çok gören bir yazı, şekil şartı itibarıyla konser izlenim yazısından sayılır mıydı azizan?

***
Maalesef konu el’an dağılmış bulunuyor (huyum kurusun). Sabrınıza sığınarak son bir atak sergiliyorum ve konsere geliyorum efendim: Işıklar söndü, spotlar yandı, orkestra yerini aldı ve konser (gösteri) başladı. Sahnede bir ‘narrator’ da, fondaki senfonik besteyle, doğumundan itibaren Celâleddin Rûmî'nin hayatını şairâne bir üslûpla anlatıyor. Arada çoksesli koro; gazeller, rubâiler seslendiriyor.

Böyle uzunca bir süre tek tonda devam etti gösteri. Beri yandan da ben bir parlama, patlama ânı bekliyorum onca konser, dinleti, gösteri tecrübelerim bir bir aklımdan geçerken. İcrâ edilen şey, bir yerinde seyirciyi tavlamalı, icabında cûş-u hurûşa getirilmeli. Yoksa maksat hâsıl olmaz. Fenâfillah mertebesine yükselmiş, hâlis bir sanatsever değilse eğer seyreden; evvela sıkıntıdan yanındakileri süzer, derken etraftakilere göz gezdirmeye başlar, devamında bulunduğu mekânın mimarî husûsiyetleriye ilgili iç sesiyle çetin bir tartışmaya girişir, bir yandan eve dönerken bineceği otobüsün şu anda merkez duraktan kalkıp kalkmadığına dair suallerle meşgul olurken, diğer yandan hemen çaprazında oturan adamın kelinde titreşen ışık oyunlarını temâşâ etmek gibi malâyani işlerle bile uğraşır...

Ben konserin bu ‘kopma’ ânını beklerken tanıdık bir sima arz-ı endâm etti sahnede: Yılmaz Erdoğan! Tabii beraberinde de seyirci alkışı. Bay Erdoğan, kirli sakalı, üstte Arabî hurûfatla tezyin edilmiş ‘tılsımlı’ gömleği, altta bol pantolon ve ayağında çarığıyla meğer Mevlânâ rolündeymiş gösteride. Klarinetiyle beraber uzunca bir süre Türkiye'den ırak olmasını dilediğim Hüsnü Şenlendirici nam zâtın ‘içli’ performansı eşliğinde, ‘Ben Senin Beni Sevebilme İhtimalini Sevdim’ tadında post-arabesk bir yorumla Mevsnevî’den parçalar okumaya başladı Yılmaz Bey. Kendisine ‘Böyle işlerle hiç uğraşmasanız, gidip Vizontele 3'ü çekseniz' demek isterdim oracıkta, ama takdir edersiniz ki ortam pek müsait değildi bunu söylemek için. Derken bir ezan sesi işittim. “Azizallah...” diye mırıldanacaktım ki gariplik seziverdim. Vakit yatsı vakti değildi, bu yakınlarda da bir câmi, mescit olmadığını da biliyordum. Peki bu ses nereden geliyordu? Birkaç saniye sonra anladım ki bu da gösterinin parçasıydı ve sahnedeki gazelhanın icrâsıydı. Bu akıllıca (!) buluşu münasebetiyle proje tasarımcısına ne kadar imrendiğimi bilemezsiniz. Az sonra tasavvuf korosundan Salât-ı Ümmiye'yi de duyunca, bu dâhiyâne sentezi tebrik için avuçlarımı patlatırcasına alkışlama isteğini bastırmak nasıl zor oldu anlatamam. Akabinde koronun Segâh Tekbir'i de okumasını bekledim; ama beyhudeydi, oralı bile olmadılar...

‘Allah bu konserin encâmını hayreylesin’ diye içimden dualar ederken sahneye semâzen libasıyla bir dansçı girdi. Sert darbuka ritimleri inlerken, modern figürlerle yorumlanmış ilginç bir ‘sema’ koreografisi sergilemeye başladı. Sen misin ‘patlama ânı’ bekleyen, bizimki coşkuya gelip dansı belden yukarısını soyunarak devam ettirmez mi! ‘Altı kaval üstü şeşhane’ durumunun tecessüm etmiş hâliydi anlayacağınız sahnedeki şey. O anda ister istemez zihnimde bir felâket senaryosu çizdim: “Ulan ya bu herifçioğlu daha ileri gidip anadan üryan kalır da bir rezâlet çıkarsa?” Bereket dansçı bu aykırı performansı abartmadı da, konser alanını namusunu kurtarmak için ‘Önce kadınlar ve çocuklar!’ diye ünleyip panik halindeki kalabalığı çıkış kapılarına yönlendirerek duruma vazıyed etmeme gerek kalmadı.

Finale doğru ‘gerçek’ semâzenler mûsıkî eşliğinde çıktı sahneye bu sefer. Tekno müzik ‘sound’uyla hazırlanmış ferahfezâ âyinini veya polifonik koronun solo keman eşliğinde seslendirdiği bir sabâ buselik yorumunu niçin akıl edememişler acaba, diye düşündüm o sıra. Kreatif kifayetsizlik böyle bir şey demek ki efendim... Neyse... Bir bölük semâzen de platformun hemen aşağısındaki alana indi. Fakat bunların önündeki siyah kapüşonlu (kapüşon ne yahu!) dörtlünün hâli, tavrı bir tuhaftı. Bu esrarlı grup seyirciye selam verdikten sonra cübbelerini atıverdiler ki o ne! Her biri ayrı kılıkta! Biri rahip elbiseleri giyinmiş, diğerinde budist kıyafeti, ötekinde yahudi dinî kisvesi, öbürünün üzerinde ise bildiğiniz mahalle imamı kreasyonu var. Mevlânâ’nın ‘hoşgörü ve barış’ mesajlarına yapılan bu sıradışı göndermenin çarpıcılığı karşısında öyle kendimden geçmişim ki, önümde oturan ve sürekli dizlerime çarpan hanımefendinin kim bilir kaçıncı özrüyle ancak dünyayla irtibata geçip kendime gelebildim.

Sahnedeki semâzenlerin sunduğu ‘görsel şölen’ bir süre daha devam ettikten sonra ‘Rûmî Senfonik Çorbası’ hitama erdi... Veya ben öyle zannetmişim, Mevlânâ Yılmazeddin Rûmî sahnede beliriverdi yeniden. Bakalım ne buyuracak bakışları platforma odaklanırken, ortalık bir anda sesizleşti. Bay Yılmaz “Son şiiri sona sakladım, sizinde katılacağınız düşünüyorum” diyerek Rûmî’nin daha önce hiç işitmediğim(!) şu sözlerini okumaya başladı: “Gel... Ne olursan ol yine gel...” O dakika bütün seyirciler mistik gerilimin evc-i bâlâsına çıkmanın vermiş olduğu esrimeyle ayağa kalkıp alkışa dururken, benim yaşadığım his, böylesi durumlarda bayağı işimi gören murassa palamı yanımda getirmemenin verdiği derin pişmanlıktı...

***
Açıkhava’nın kapısından “Böyle olur çelebi bizde ‘Mevlânâ gösterisi’ dediğin...” düşünceleriyle çıkarken kalabalıktan kulağıma çalınan bir bayanın sesi, bütün bu sarsıcı tecrübenin ironik bir hülâsasıydı belki de: “Dönme olayı çok güzeldi yaaa...”

***
İçtiğim suyun hiç de soğuk olmadığını söylemiş miydim?
 

Konuyu şu anda okuyanlar : (Users: 1, Guests: 0)

Giriş yap