Şairin Aslı

Katılım
15 Şub 2006
#1
Mehmed Akif Şair mi Değil mi?


Şiirin kendine göre bazı ifade şekilleri vardır. Mesela naturalizm, sürrealizm, realizm, pozitivizm ve rasyonelizm gibi alanlarda şiirler yazılıyor. Şiiri tek bir zemine çekmek, onu tek bir zeminde mütalaa etmek mümkün değildir. Günümüzde şiir daha ziyade biraz da batının tesiriyle şiir için yazılıyor. İğlakta, ibhamda belli nükteler, belli noktalar, esas derinlikler arama gibi mülahazalara bağlı olarak şiir kaleme alınıyor. Bilhassa didaktik şeylerden kaçınılıyor. Kat'iyen güzel şeylerin tavsiyesine girilmiyor. Onlara göre, şiir ne bir mevize alanı, ne de bir nasihat alanıdır; hele bir hamaset alanı hiç değildir.

Şiiri şiir için yazanlar zaviyesinden bakınca Mehmed Akif ve onun gibi, fikir ve düşünce hayatımızın şekillenmesinde tesirlerinde neşet ettiğimiz daha nice büyük insanlar da şair değillerdir. Şiiri sanat için yazanlar sadece mübhemat kovalayan, iğlakat peşinde koşan, başkalarını, ortaya koyduğu sanatla derin derin düşündüren insanlardır. Divan edebiyatı içinde de -divan edebiyatı demek doğru mudur değil midir münakaşası yapılabilir- böyle düşünenler olmuştur.

Şiir nedir ne değildir; üzerinde durulabilir. Başkaları için öyle olmasa bile, size göre bir şey şiirdir; güzeldir. Cemil Meriç merhum ve Yahya Kemal'in de dedikleri gibi, bazen öyle nesirler vardır ki şiirden daha ileridir. Bazen de öyle şiirler vardır ki ona nesir bile denmez; hiçbir şey ifade etmeyen, darmadağınık sözler yığınıdır. Şiirin hiçbir kategorisine girmeyen bu türlerde mesele sadece iğlaktır ve insanların çoğu da bunların ne ifade etmek istediğini anlamamaktadır.

Şiir içinde işlenen hususlar açısından, nat ve münacaat eskiden beri hem Arap şiirinde hem Fars şiirinde yazıla gelmiştir. İstisna olarak Arap şiirinde sadece Mütenebbi ile Maarri nat ve münacaat yazmamışlar. Mütenebbi şairlerin peygamberi olduğu iddiasında bulunmuş; Maarri de gözleri kör karamsarlığın timsali güçlü bir şairdir. Bu ikisi dışında Arap dilinde yazılan natları sadece Nebhanî'nin topladığı dört ciltlik bir antolojide görmek mümkündir. Tahminen bir o kadar da münacaat mevcuddur.

Tevhid, münacaatın farklı bir versiyonudur. Yani meseleyi daha açık ifade etmek için diyebiliriz ki, Süleyman Çelebi'nin Mevlid adlı eserindeki “Allah adın zikredelim evvela” bahrine tevhid nazarıyla, “Amine hatun Muhammed Anesi” bahrine nat nazarıyla ve miracın sonundaki Cenab-ı Allah'a yalvarma yakarma bahrine de münacaat nazarıyla bakılabilir.

Münacaatta Allah'a yalvarma, yakarma ve iç dökme; natta da, Efendimiz sallallahu aleyhi ve selleme Buseyri ve Kab bin Züheyr ibni Ebi Sülma'nın yazdığı kasideler gibi sevginin ifadesi söz konusudur. Bu kasideler hem nattır hem de şiirin temel tekniklerine uygundur. Kab bin Züheyr ibni Ebi Sülma Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemi kendi hayaline, kendi ufkuna göre medheder. Onun böyle Peygamberimize teveccüh etmesi Efendimiz'in de hoşuna gider ve ona şu anda Topkapı Sarayı'ndaki hırkasını hediye eder.

Evet öteden beri herkes nat ve münaccat yazmış. Fakat ne demişlerse içlerinden geleni ve inandıkları şeyleri söylemişler. Zira başka alanlarda iğlaka ibhama girilebilir sanat yapılabilir hatta ayet-i kerimede ifade edildiği şekilde bazıları gibi yapmadığınız şeyleri de söyleyebilirsiniz.

Ayeti kerimede şöyle buyuruluyor: “Veşşuarâu yettebiuhumul ğâvûn - Şairler ğavuna şeytanlara tabi olurlar.” Onları iğfal eden insanların ardı sıra yürürler. “Elem tere ennehum fi kulli vâdin yehîmûn – Görmüyor musun her birisi bir vadide baygın baygın dolaşıp duruyor.” Rasyonalizm, sürrealizm, realizm deyip dolaşıyorlar. “Ve yekûlûne mâlâ yefalûn - Yapmadıkları şeyleri söylüyorlar.” Çünkü, şairler yapmadıkları şeyleri söylerler.

Başka alanlarda yapmadıkları şeyleri söyleyenler olabilir ama Efendimiz'e nat yazarken veya Cenab-ı Allah'a münacaat yazarken “Her ne zaman seni ansam gözyaşlarım çağlayana döner” denirse, bunlar da o kimsenin kalbinin sesi değil ve gözlerden yaş akmıyorsa, çok büyük bir yalan söyleniyor demektir.Yine için sesi değilse “Allahım kalbim duracak gibi oldu. Seni andım yine damarlarımda kanım dondu.” Bunların hiç birisi vaki ve varid değilse, Allah'a karşı düpe düz yalan söyleme demektir ve saygısızlıktır. Bu meselelerin şakaya tahammülü yoktur. Tevhide ait meselelerde de aynı ciddiyet söz konusudur.

Süleyman Çelebi hazretlerinin bu kadar kabule karin, hüsn-ü teveccuhe mazhar olması samimiyetinin eseridir. Samimidir ve içinden ne kopmuşsa onları söylemiştir. Bu açıdan Yunus Emre, Niyazi Mısri, Fuzuli, Şeyh Galip. Mevlana Celaleddin Rumi. Molla Cami gibi Hak dostları, çok rahatlıkla söylenebilir ki, içlerinin seslerini dillendirmişlerdir. Bunlar gerçekten hem Allah'la irtibatları açısından hem Efendimizle irtibatları açısından natlarını ve de münacaatlarını sağlam bir zemine oturtmuşlardır. Onda sanat endişesi taşımamışlardır. İşi tabiiliğiyle ele almışlardır.

Hatta sanatı, güzel duygularını ve düşüncelerini güzel duygu ve düşünceye numarası drobu tutsun diye güzel kelimelerle ifade etmişlerdir. “El-elfazu kavâlibu'l-meani- Lafızlar manaların kalıplarıdır” kaidesini burada hatırlayabiliriz. Madem ben burada güzel bir mazmu, güzel bir mantuk, güzel bir mefhum ortaya koyuyorum. Buna aynı zamanda drobu, numarası tutan bir elbise giydirmeliyim, düşüncesi varsa bu cehd ve gayret alkışlanabilir.

İçin sesi olması, kalbin en derin yerinden gelmesi çok önemlidir hatta kalbte onu bir test etmek işin alası olarak zikredilebilir. Hakikaten her ne zaman seni ansam benim içimde ne oluyor. İlk önce kalbe sormalı. Gerçekten söylenen şey oluyor mu?. Vakıada, dahilde öyle bir şey olmamışsa o söz söylenmemeli.

“Peki nasıl ifade etsek doğru olur?” sorusuna mesela şöyle söylenebilir. “Seni yürekten seven insanlar seni andıklarında damarlarında kanları donar.” Bu doğru olur. Ama nefse izafe edilerek o tevhidin, o münacaatın, o natın kahramanı kendisiymiş gibi seslendirme asla doğru değildir. Bu mesele hisse ve sanata feda edilemez. Hatta insan bir sanat eseri gibi örgüleme düşüncesiyle ve daha sonra onları söylerken kendi sanat eseri olarak sergilemede maharat göstermiş olma mülahazasıyla duygulanıp ağlayabilir de. Fakat, buunlar da doğru değildir.

O mesele bir dantela gibi örgülenirken, nakşedilirken esas o nakışta oynayan tığın ucunun her defasında, her oynayışında o duyguya bağlı hareket etmesidir. Nakşın bütün parçalarının o duygunun tesiriyle ortaya çıkmasıdır. Yoksa günümüzde çok olduğu gibi riyakarlık, yalan ve başkalarını aldatma olur.

Ve hele bir de -çocuklar hariç- kocaman kocaman insanların nat ve münacaat yarışmalarına girmeleri ayıp şeylerdir. Nice gönül insanları O'nunla alakalı divanlar yazmışlar fakat demişler ki “Ben Seninle alakalı içimde feveran eden hissiyatımı ifade ettim, başkalarının bunu bilmesine gerek yok; ne diye aleme söyleyeceğim!.” Bazıları kitaplarını telife bile hiç sunmamışlar. Busayri gibi, halis bir niyetle iknaya iktiran ederek “Başkalarında bir his, bir heyecan uyaracaksa varsın olsun” demişlerse işte o zaman şiirlerini neşretmişler.

Mevzuyu şimdilik samimi insan Süleyman Çelebi Hazretleri'nin sözleriyle bitirelim:

“Sana layık kullarınla hem dem et.
Ehli dehrin sohbetine mahrem et.
Hem dahi Süleymanı fakire (biz fukaraya) rahmet et.
Yoldaşın iman makamın Cennet et.”

Biz büyüklerimizden böyle duyduk, böyle bildik, vesselam...



A. Said Tunçpınar
 

Giriş yap