şiir tevilleri

Abdulfettah Adıyeter

Çok Önemli Parti yani ÇÖPün daimi şefi.
şiirin yazıldığı sene 1981. meşhur darbenin sene olarak bir sene sonrası. şairimiz sözü dolandırmadan ağır ceza hakimi ile başlayıp vali ve alay komutanı ile devam ediyor. adalet, idare ve askeriye! üçleme. darbe askeriye ile eli idareye karşı yapıldı mahkemelerle de hüküm verdi darbenin hakimleri! şiirdeki sıralama darbedeki sıralamanın tersi. bir terslik var diyor sanki şair daha en başta... olan bitenlerde bitmeyecek gibi görünen bir terslik... diyelim ve kazıyalım bakalım şiiri. ne çıkacak karşımıza?!

Ağır ceza reisi duruşmaya girerken
safir bir göz yapışıyor kırmızı yakasına
kırmızı yakaları var yargıç cübbelerinin
Fransız ihtilalelinden kalma.

şiir, ağır ceza reisi ile başlıyor. ağır ceza reisi: adalet müessesesi. safir göz mavi renk. umut! adalete itimat hissi! buna mukabil kırmızı otoritenin rengi. kırmızı yakaya safir gözün yapışması yabancılık hissi. ne için kırmızı yakaları olur yargıç cübbelerinin? sorusuna cevab fransız ihtilalinden kalma denilerek veriliyor. (suali yargılanan/muhakeme edilen soruyor elbette.) bu esnada ağır ceza resimizin bir adı da "yargıç" olmuştur! mahkeme muhakeme mi edecek giyotine göndermek için mi duruşma oluyor istifhamına gizliden gizliye bir cevab veriyor şairimiz fransız ihtilali diyerek. kırmızı yakadan sonra ağır ceza reisimiz "yargıç" oldu... alaka cezbedici.
Burslu okuduğu yıllardan kalma ceza reisinin
garip bir tarafı var
kaşlarını çatınca bir çocukluk
dolduruyor yüzünü
ürkünç bir uğursuzluk
gülümsediği sıra.

ağır ceza reisinin "geçmişine" götürüyor bizi şair. dikkat! mahkemelerin adaleti tesis etmeleri "şimdi"de geçmişi kurcalama faaliyetidir. şair "reis beyin" geçmişini ifade ederek, adaletin geçmiş ile irtibatını ortaya koyuyor ve adaletin "geçmiş geçmişte kalamaz.adalet, hakkın layık olduğu yere konulmasıdır" düsturuna işaret ediyor (olabilir mi?). bir tarif, adalet tarifi var... burslu okuduğu yıllar tabiri ile "reis bey" nasıl birisi sualine bir nevi cevab alıyoruz. anlıyoruz ki reis aslında gurebadan. muhtaçlık ile yetişmiş çoklarında olduğu gibi, his ve fikirlerinde muvazenesizlik mevcut. dünyanın icbarları altında ezilmişlik. ağır ceza reisinin ileride ne'ye hükmedeceğine dair işaret var okuyucuya. adaletle hükmetmesini beklediğimiz ağır ceza reisi geçmişinde adalete muhatab oldu mu acaba? ciddiyetinde çocukluk (saflık, dünyayı tanımama, sonrasını düşünmeme, zaman ve mekan bilgisinin yokluğu...) gülümsemesinde ise uğursuzluk (itimat hissi vermemesi, murailik, endişe...) olması adaletsiz bir dünyada yetiştiğinden olabilir mi aceb?
Garip bir tarafı var valinin
makam arabasına binerken her seferinde
bakır bir dudak karışıyor kırmızı saçlarına
saçlarını parmaklarıyla taradığı zamanlar
bu dudak
öpüyor onu hain bir yumuşaklıkla.

vali: idare. devlet erkinin cemiyete neyi, nasıl yapacağını soyledikten sonra devlet erkinin söylediklerinin tatbikine memur şahsiyet! valinin garib bir tarafı olması memur olmasından. emir kulu! bakır dudak: kızılımsı kahverengi. devlet erkine yanaşanlar, yanaştırılanlar! menfaatperestler! güç ve iktidar ile gözü dönmüşler! idare yetkisi verilmiş vali bakır dudaklarca telkin altında! güç ile ya güçlüce yahut yumuşaklıkla temas kurulur. tercih yumuşaklıktan yana! güçlünün gücünü nasıl ve ne için kullandığı mühim değiş bakır dudak için zira bakır dudak için mühim olan güç ve güçten aldığı haz. ya vali? vali ise farkında yahut değil güçün şehvetine kendini kaptırmış vaziyette. yumuşaklıkla öpülmek de valinin güçten devşirdiği bir haz. kadın erkek münasebeti üzerinden ifade etmiş şair güç ve haz münasebetini. hem ne güzel etmiş. bu nefs ne garib! ne pis!
Safir göz görünmüyor yargıca
kendini valiye vermiyor bakır dudak
görmüyor alay komutanı tekmil alırken
gömleğine bir damla civanın sızdığını
bir gözyaşı, bir ukde anlamı kazanarak.

ağır ceza reisi 2. kez "yargıç" oldu ve umut görmüyor önündeki dosyada. menfaatperest, valinin her dediğinin yapılması arzusunu yerine getirmiyor. acele etmiyor. verdiğine mukabil aldığı ne olacak hem? değecek mi bakalım valiye tam itaate?... menfaatperestler en büyük hesabçılardır. alay komutanı tekmil alırken tekmil verenin nedameti ve inkisarından bihaber. bihaber zira onun için elinin altındaki "ali veli. konya" dan ibaretttir. şahsiyet sahibi değildir ve olamaz. tektipleştirme ve tektipleştirmeye muhatab olanın nedameti ve inkisarı. (civa ile civan kelimesi akıla gelmiyor da değil tabii.)
Kimse görmüyor buruşuk pardesüsüyle bir babanın
kırılgan bir yelpaze olduğunu akşam eve girince

baba: aile reisi. ceza reisinden aile reisine geldik. ceza reisi ile cemiyet davasını işaret eden şair baba ile de cemiyetin davasını işaret ediyor. buruşuk pardesü: kenara atılmışlık, unutulmuşluk, kıymet verilmezlik. kırılgan yelpaze: takatin olmaması, zayıflık, güçsüzlük, harekete geçememek bir başka manada ise naiflik.
karısı
katlanmış kilimlerle uyum içinde
kolunu büküyor, dayıyor elini yanağına

kadın: anne ve eş. katlanmış kilim: fakirlik, eskimişlik, bizar olmak, çaresizlik. naif kocasına tek söz ettirmez şair kadına. iyi de eder. çaresizlik ve vefa hissini ne güzel de vermiş değil mi?
büyük kız kanepede bu ara
bir göl gezintisine çıkmıştır

büyük kız: annenin gençliği, genç kızlık, doğurganlık, tazelik, bakirelik. burada bir sual edelim: bu şiirde küçük kız yoktur. şair ne için büyük kız demiştir o halde? erkek kardeşi varsa şayet sadece "abla" da diyebilirdi. hadi diyelim ki abla bakirelik manasına mani olacaktı ama o halde ne için büyük kız? kendimce cevabım şu: büyük dedi zira eğer abla deseydi bu sefer şiirdeki hikayenin "büyük kız kısmına kadar ki uslubunu" güme götürecekti. zira abla yakınlığı ihsas eden bir kelime. şiirin buraya kadarki kısmında hep seyreden olduk. seçilen kelimeler okuyanı şiirin içinde tutarken hikayenin içine dahil ettirmeyen kelimeler. mahsus seçilmiş her bir kelime. şair seyretmemizi istiyor dahil olmamızı değil. pekiyi madem "büyük kız" demeseydi de sadece "kız" deseydi; olmaz mıydı? olmazdı zira kızın büyük olduğunu ifade etmek ile şairimiz tazelik fikrinin kuvvetini ihsas ediyor. şiirin ilerleyen kısımlarında zaten bu tazelik fikrinin kuvvetini göreceğiz. göl yani durgun su: sakinlik, huzur ve göl gezintisi ise muhayyile, umutlar, arzular.
kelebek ölülerinden bir ırmakta
sürüklenmektedir lisebirdeki oğlan.

oğlan: erkek kardeş. lisebir: ergenlik, kendini ve dünyayı tanımak, manalandırmak, mevki kazanma hamleleri. kelebek ölüleri: hercailik, bozulma hissi, yitirmek. ırmak: hareket fikri, çoşkunluk, yenilik isteği, yenilmeme cehdi. erkekliğe ilk adım ile erkek etrafını keşfetmeyi hareket ile mümkün görür. erkekliğin uyanması hareket ile mümkündür zira. sürüklenmek: iradenin ele alınamayışı, karşı koyulamazlık.
Kız için
sırlara karışmaktır
bir gölün ortasında olmak

büyük kız derken şimdi kız dedi. demek ki üslubumuz değişecek, demek ki biraz daha yakından bakmamızı salık veriyor şair yahut ben öyle anlıyorum. gölün ortasında olmak kayıkla mı yoksa çıplak ayakla mı? hayallerin hadsiz olması. hadsizliği nisbetinde yalnızlık hissi. sırlara karışmak: hakikati bulup onunla hemhal olmak. dünyanın kabalığından kaçmak.
erkek kardeşi bir türlü
varamaz herhangi bir sırra…

oğlan ise erkek kardeş oldu. seviyor ismet amca bu şekilde farklı farklı kelimeler kullanıp okuyanı sağa sola sallamayı. oğlanın erkek kardeş olması aceb neden? şahsi kanaatim dediğim gibi bizi artık şiirin içine çekiyor ismet amca. hadi bir cemile yapayım: necib fazıl üstadın "bir kurtlu peynir gibi ortasından kestiğim/buyurun ve maktaından seyredin iş evim!" dediği hikmeti gayet zekice üstü kapalı bir şekilde yapıyor. zeki adam vesselam ismet amcam. "erkek kardeşimiz" ne için herhangi bir sırra varamaz pekiyi? çok fazla hareket sakinliğe müsaade etmediği için olabilir mi? bence olabilir.
İki yanında neden akar binlerce bu kelebek?
Binlerce kanatlı çekirge neden uçar
beyninin yukarsında?

işte hareketler... fiiller... gayesi ve amacı bilinen ve bilinmeyen fiiller. "ablamızdan/kızımızdan" farklı olarak "erkek kardeşimiz" sual üstüne sual ediyor. mekan ve hareket bilgisi uyanan erkek kardeşimiz cevab arıyor. bulabilecek mi aceb?
Evde soba yanıyor
önce çalılar geçiyor çocukların boğazından
sonra ağaç kökleri yırtıyor damarlarını
bütün ailenin.

sofra: aidiyet, paylaşım. çalı: artık fikirler, artık hisler. ağaç kökleri: nedenler, niçinler. sorgulama!
Dışarda soğuk
safirden, bakırdan, cıvadan bir gece uçuyor
gece uçarken kulaklarına dokunuyor bekçinin
bekçi
mavi zehir şiddetinde düdük çalarak
bir soru soruyor karanlığa
bütün cevaplar sendedir, saklama
diyor karanlık ona
bekçi en saklı yerinden bir banka broşürü
bir piyango bileti çıkarıp gösteriyor
copunu gösteriyor lisebirdeki oğlana
sonra acılı olduğu açıkça anlaşılan
bir kadına bıyık buruyor
buruk bir sabah
başlıyor acılı olduğu
açıkça anlaşılmayan
dünyada.

safirden, bakırdan, civadan gece: darbenin görece huzuru. bekçi: asayiş berkemal! devlet erkinin en güçsüzü bekçimiz de sorguluyor olan biteni. aslını merak ediyor ne olup bittiğinin. banka borşürü: faiz. piyango bileti: kumar. asayiş berkemal nidası atan bekçimiz faiz ve kumar müptelası çıkıyor. ne hazin! cop: güç sahiplerinin verdiği alet yani müeyyide ve ceza. bıyık burmak: daha fazlasını isteme, oburluk, israf, hainlik! buruk sabah: gizli saklı dahi yapılmaması lazım gelen şeylerin açık seçik yapılması. acılı olduğu anlaşılmayan dünya: gaflet!
Ağır ceza reisi
santa luçia söylüyor traş olurken
maiyet memurluğundan beri aksatmadan
yaptığı gibi vali sabah sabah
parlatıyor
zaten pırıl pırıl olan siyah
kunduralarını.
Kışlada alay komutanı
barakaların kar altında öksüz
duruşlarına bakarak
susuyor, söylemiyor bildiği tek şiiri
'güzel olan hiçbir şey hülasa edilemez'
demiş çünkü Valéry.

bam teline geldik. santa luçia söyleyen reis bey, kundurularını parlatan vali ve alay komutanı ve her birinin yaptıkları: ayin, ritüel, ibadet! ama neye? neye inanıyorsa ona! (burada çok sevdiğim bir ustalık var ki şudur: "vali sabah sabah parlatıyor zaten pırıl pırıl..." derken şair kelimeler ile o parlatış hareketini nasıl da güzel vermiştir.)
Çünkü serbest düşünme zamanı geçti artık
şimdi mesai saati
disiplin kurulunun toplantısı var
arşivde sicil belgeleri damgalanacak
tayinler imzaya girecek
teftişe gidecek generaller
rüya, okşayış, Tevrat
gibi kelimeler
gündemin dışında.

vazifeler. belli bir zamana hasredilmiş gayretler. hayat ne yapıyorsam ondan ibarettir fikri!
Yurttaşlar uygunadım çalışmalarıyla
söktüler kariha yarımküresini yerinden
bir pusula koydular açtıkları boşluğa
titreyen, korkak ibresiyle bu pusula
kuzeyi gösteriyor serbest
düşünme zamanlarında;

yurttaşlar: hangi fikirde, inançta olursa olsun aynı mekanda hayat sürenler. aynı şekilde hayat sürenler. yönetilenler. yönetilmek istenenler. kariha yarımküresi: insanın fikr tarafı. düşünme istidadı. pusula: hakikat arayıcılığı.
safir bir göz görünce karıştırıyor yönü
tırnaklarını yiyor bakır bir
dudak ona yaklaşınca;
cıvadan bir gözyaşı
bari olsun istiyor
bütün mesai boyunca.

hakikati arayanın maruz kaldığı zaruretler karşısındaki tavrı, beklentisi.
Buruşuk pardesülü adam dalgın
gittikçe daha dalgın, elinde cetvel
masada hesap makinesi, pusula
yetmiyor dibe dalmasına
bağlıyor kalın bir urganla beline
ağır bir sandık
salıyor kendini
yeşil yosunların
kırmızı balıkların
uçan kabarcıkların
derinliklerine
orada
bir sandık buluyor
yakutlar, altınlar, pırlantalar
adam dibe inmek için beline bağladığı
sandığını keşfediyor dibe ulaştığında.

cetvel: mesafe ve doğruluk fikri. hesap makinası: çoğaltma arzusu, fikrin maliyeti. pusula: hedef. dibe dalamamak: yapması lazım geleni bilip yapamamak! kalın bir urgan: ne garibtir ki harekete geçmek için kafi sebeb bulamayan hareketini sonlandırmak için aynı sebeblerden besleniyor. ağır sandık: külfet. yaşamak külfeti. aynı sandığın yakutlar, altınlar, pırlanalar ile dolu olması -hadi bir cemile daha yapalım-: "derman arardım derdime derdim bana derman imiş/burhan sorardım aslıma aslım bana burhan imiş" manasınca...
Öyleyse adamın eyvah ışıdı yüreği
eve dönmesine gerekçe
bulamıyacak bir daha.

her şey tamam ise yaşamaktan murad ne? artık gayretimiz neye müteveccih olacak gayret ettiğimiz şeye kavuşunca? eve dönmesine gerekçe aceb babanın ritüeli, ayini olabilir mi???
Eyvah çattı kaşlarını, ayağa kalktı yargıç
elindeki kalemi
gülümsüyor, kıracak!

uğursuzluk. malumun ilamı! peşin hükümler. fikr-i sabitler.
Atıldı öne, denize doğru lisebirdeki oğlan
denize, yakuta, entegral hesaplarına.

hareket fikri, bulmak zannı!
Kardeşim!
diye haykırdı ablası arkasından
fırladı kanepeden
kopardı kafasını bekçinin
safirden bir baltayla.

bekçi: hareketin yönünü tayin etmek isteyen devlet erkinin en küçük cüzü. safir göz şimdi safir balta. büyük kız nihayet tam manası ile "ablası" oldu. safir balta: ümitin kuvveti. ablalık: yakinlik hissi, itimat fikri.
Anneleri
mutfakta kalan son bakır sahanı
alüminyum olanıyla değiştirdi.

ve takat getirememek, teslim olmak! uygunadıma uymak!
Mesainin bitimine on kala
istifa etti vali
çamurlu bir yoldan
yayan yürüdü sınıf arkadaşı
olan nalbantın dükkanına.

sade yurttaş alüminyuma geçerken vali istifa ediyor: vukufiyet, red ediş, irade! nalbant: direniş! direnen!
Alay komutanı oğlu için
otomobil satın aldı
Mercury marka.

nirengi noktası şiirin. vali nalbanta giderken alay komutanı mercury marka araba alıyor oğluna. anne alüminyum sahan yahut tava! askeri nizam en sert nizam! düşünmenin fert fert en az olduğu yer! emir-komuta, hiyerarşinin katılığı, kurallar ve düşünmek arasındaki irtibat.
Kış geçti, öksürük haplarıyla
geçti cumartesi
hiçbirşey söylemeyen sözlere varmak için
herşeyin sonuna kadar söylenmesi gerekti

soba kaldırıldı. hastalıklar azaldı. çok şey konuşuldu az şey yapıldı. konuşulanlar konuşulduğu ile kaldı.
incir… yarpuz… karamela…
incir: üzerine yemin edilen. yarpuz: sevdirilen güzel koku. karamela: insanın kendi eliyle yaptığı. ilahi olmayani nebevi olmayan her şey!
la havle ve la kuvvete illa billah.

her ne olduysa ve olacaksa, olanı olduran!

şiir olanlar ile olması istenilenler üzerine. hayaller ve gerçekler. bir cihetten ise ayinler ve ritüeller yani ibadet yani kulluk üstüne! ne uğruna yaşıyorsan ona iman etmişsindir diyor diyebilir miyiz şair? en sonunda da erk sahibine asıl ve esas güç ve kuvvet sahibini ihtar etmiyor mu? putperestlik üzerine diyebilir miyiz şiire?
 
Son düzenleme:

evla

Gündüz yarasalarıyız biz.
Devlet'in kararları ve ailelere etkisi bu şiir.devlet putu, aile putu,bireylerin kendi putlarıdır...putlarını kırabilseydi her biri , acı gerçekleşmezdi .safir göz,hesap makinesi,dudak ,abla ve kardeş açıklamalarını çok sevdim.mısralar arasında üstad'ı anman, bağlaman aklın yolunu bağlaman gibi...nihayetinde aklın yolu bir.
Daha şiirin açıklanabilir sağa sola çekilir olması hoşuma gidiyor.ismet özel sağlam beslenen ve çok güzel servis yapabilen garson gibi ,kah mutfağa giriyor yemeği kendi pişiriyor...
Yalnız istiklal marşı derneği müdavimleri okusa bu tevili seni topa tutar :)
 

Abdulfettah Adıyeter

Çok Önemli Parti yani ÇÖPün daimi şefi.
Yalnız istiklal marşı derneği müdavimleri okusa bu tevili seni topa tutar :)

Hem nasıl topa tutar. E bizde boş değiliz evvel Allah. "Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var" deyuben keçi gibi taşa çıkardım.

Bu arada evet bence de şiir daha çok kazılabilir lakin ne vakit müsait ve ne benim zihnim. Bir ara o yoldan gideyim dedim baktım çok dallanıp budaklanacak vaz geçtim.
 

Dilhun

Dîvân Üyesi
şiirin yazıldığı sene 1981. meşhur darbenin sene olarak bir sene sonrası. şairimiz sözü dolandırmadan ağır ceza hakimi ile başlayıp vali ve alay komutanı ile devam ediyor. adalet, idare ve askeriye! üçleme. darbe askeriye ile eli idareye karşı yapıldı mahkemelerle de hüküm verdi darbenin hakimleri! şiirdeki sıralama darbedeki sıralamanın tersi. bir terslik var diyor sanki şair daha en başta... olan bitenlerde bitmeyecek gibi görünen bir terslik... diyelim ve kazıyalım bakalım şiiri. ne çıkacak karşımıza?!

Ağır ceza reisi duruşmaya girerken
safir bir göz yapışıyor kırmızı yakasına
kırmızı yakaları var yargıç cübbelerinin
Fransız ihtilalelinden kalma.

şiir, ağır ceza reisi ile başlıyor. ağır ceza reisi: adalet müessesesi. safir göz mavi renk. umut! adalete itimat hissi! buna mukabil kırmızı otoritenin rengi. kırmızı yakaya safir gözün yapışması yabancılık hissi. ne için kırmızı yakaları olur yargıç cübbelerinin? sorusuna cevab fransız ihtilalinden kalma denilerek veriliyor. (suali yargılanan/muhakeme edilen soruyor elbette.) bu esnada ağır ceza resimizin bir adı da "yargıç" olmuştur! mahkeme muhakeme mi edecek giyotine göndermek için mi duruşma oluyor istifhamına gizliden gizliye bir cevab veriyor şairimiz fransız ihtilali diyerek. kırmızı yakadan sonra ağır ceza reisimiz "yargıç" oldu... alaka cezbedici.
Burslu okuduğu yıllardan kalma ceza reisinin
garip bir tarafı var
kaşlarını çatınca bir çocukluk
dolduruyor yüzünü
ürkünç bir uğursuzluk
gülümsediği sıra.

ağır ceza reisinin "geçmişine" götürüyor bizi şair. dikkat! mahkemelerin adaleti tesis etmeleri "şimdi"de geçmişi kurcalama faaliyetidir. şair "reis beyin" geçmişini ifade ederek, adaletin geçmiş ile irtibatını ortaya koyuyor ve adaletin "geçmiş geçmişte kalamaz.adalet, hakkın layık olduğu yere konulmasıdır" düsturuna işaret ediyor (olabilir mi?). bir tarif, adalet tarifi var... burslu okuduğu yıllar tabiri ile "reis bey" nasıl birisi sualine bir nevi cevab alıyoruz. anlıyoruz ki reis aslında gurebadan. muhtaçlık ile yetişmiş çoklarında olduğu gibi, his ve fikirlerinde muvazenesizlik mevcut. dünyanın icbarları altında ezilmişlik. ağır ceza reisinin ileride ne'ye hükmedeceğine dair işaret var okuyucuya. adaletle hükmetmesini beklediğimiz ağır ceza reisi geçmişinde adalete muhatab oldu mu acaba? ciddiyetinde çocukluk (saflık, dünyayı tanımama, sonrasını düşünmeme, zaman ve mekan bilgisinin yokluğu...) gülümsemesinde ise uğursuzluk (itimat hissi vermemesi, murailik, endişe...) olması adaletsiz bir dünyada yetiştiğinden olabilir mi aceb?
Garip bir tarafı var valinin
makam arabasına binerken her seferinde
bakır bir dudak karışıyor kırmızı saçlarına
saçlarını parmaklarıyla taradığı zamanlar
bu dudak
öpüyor onu hain bir yumuşaklıkla.

vali: idare. devlet erkinin cemiyete neyi, nasıl yapacağını soyledikten sonra devlet erkinin söylediklerinin tatbikine memur şahsiyet! valinin garib bir tarafı olması memur olmasından. emir kulu! bakır dudak: kızılımsı kahverengi. devlet erkine yanaşanlar, yanaştırılanlar! menfaatperestler! güç ve iktidar ile gözü dönmüşler! idare yetkisi verilmiş vali bakır dudaklarca telkin altında! güç ile ya güçlüce yahut yumuşaklıkla temas kurulur. tercih yumuşaklıktan yana! güçlünün gücünü nasıl ve ne için kullandığı mühim değiş bakır dudak için zira bakır dudak için mühim olan güç ve güçten aldığı haz. ya vali? vali ise farkında yahut değil güçün şehvetine kendini kaptırmış vaziyette. yumuşaklıkla öpülmek de valinin güçten devşirdiği bir haz. kadın erkek münasebeti üzerinden ifade etmiş şair güç ve haz münasebetini. hem ne güzel etmiş. bu nefs ne garib! ne pis!
Safir göz görünmüyor yargıca
kendini valiye vermiyor bakır dudak
görmüyor alay komutanı tekmil alırken
gömleğine bir damla civanın sızdığını
bir gözyaşı, bir ukde anlamı kazanarak.

ağır ceza reisi 2. kez "yargıç" oldu ve umut görmüyor önündeki dosyada. menfaatperest, valinin her dediğinin yapılması arzusunu yerine getirmiyor. acele etmiyor. verdiğine mukabil aldığı ne olacak hem? değecek mi bakalım valiye tam itaate?... menfaatperestler en büyük hesabçılardır. alay komutanı tekmil alırken tekmil verenin nedameti ve inkisarından bihaber. bihaber zira onun için elinin altındaki "ali veli. konya" dan ibaretttir. şahsiyet sahibi değildir ve olamaz. tektipleştirme ve tektipleştirmeye muhatab olanın nedameti ve inkisarı. (civa ile civan kelimesi akıla gelmiyor da değil tabii.)
Kimse görmüyor buruşuk pardesüsüyle bir babanın
kırılgan bir yelpaze olduğunu akşam eve girince

baba: aile reisi. ceza reisinden aile reisine geldik. ceza reisi ile cemiyet davasını işaret eden şair baba ile de cemiyetin davasını işaret ediyor. buruşuk pardesü: kenara atılmışlık, unutulmuşluk, kıymet verilmezlik. kırılgan yelpaze: takatin olmaması, zayıflık, güçsüzlük, harekete geçememek bir başka manada ise naiflik.
karısı
katlanmış kilimlerle uyum içinde
kolunu büküyor, dayıyor elini yanağına

kadın: anne ve eş. katlanmış kilim: fakirlik, eskimişlik, bizar olmak, çaresizlik. naif kocasına tek söz ettirmez şair kadına. iyi de eder. çaresizlik ve vefa hissini ne güzel de vermiş değil mi?
büyük kız kanepede bu ara
bir göl gezintisine çıkmıştır

büyük kız: annenin gençliği, genç kızlık, doğurganlık, tazelik, bakirelik. burada bir sual edelim: bu şiirde küçük kız yoktur. şair ne için büyük kız demiştir o halde? erkek kardeşi varsa şayet sadece "abla" da diyebilirdi. hadi diyelim ki abla bakirelik manasına mani olacaktı ama o halde ne için büyük kız? kendimce cevabım şu: büyük dedi zira eğer abla deseydi bu sefer şiirdeki hikayenin "büyük kız kısmına kadar ki uslubunu" güme götürecekti. zira abla yakınlığı ihsas eden bir kelime. şiirin buraya kadarki kısmında hep seyreden olduk. seçilen kelimeler okuyanı şiirin içinde tutarken hikayenin içine dahil ettirmeyen kelimeler. mahsus seçilmiş her bir kelime. şair seyretmemizi istiyor dahil olmamızı değil. pekiyi madem "büyük kız" demeseydi de sadece "kız" deseydi; olmaz mıydı? olmazdı zira kızın büyük olduğunu ifade etmek ile şairimiz tazelik fikrinin kuvvetini ihsas ediyor. şiirin ilerleyen kısımlarında zaten bu tazelik fikrinin kuvvetini göreceğiz. göl yani durgun su: sakinlik, huzur ve göl gezintisi ise muhayyile, umutlar, arzular.
kelebek ölülerinden bir ırmakta
sürüklenmektedir lisebirdeki oğlan.

oğlan: erkek kardeş. lisebir: ergenlik, kendini ve dünyayı tanımak, manalandırmak, mevki kazanma hamleleri. kelebek ölüleri: hercailik, bozulma hissi, yitirmek. ırmak: hareket fikri, çoşkunluk, yenilik isteği, yenilmeme cehdi. erkekliğe ilk adım ile erkek etrafını keşfetmeyi hareket ile mümkün görür. erkekliğin uyanması hareket ile mümkündür zira. sürüklenmek: iradenin ele alınamayışı, karşı koyulamazlık.
Kız için
sırlara karışmaktır
bir gölün ortasında olmak

büyük kız derken şimdi kız dedi. demek ki üslubumuz değişecek, demek ki biraz daha yakından bakmamızı salık veriyor şair yahut ben öyle anlıyorum. gölün ortasında olmak kayıkla mı yoksa çıplak ayakla mı? hayallerin hadsiz olması. hadsizliği nisbetinde yalnızlık hissi. sırlara karışmak: hakikati bulup onunla hemhal olmak. dünyanın kabalığından kaçmak.
erkek kardeşi bir türlü
varamaz herhangi bir sırra…

oğlan ise erkek kardeş oldu. seviyor ismet amca bu şekilde farklı farklı kelimeler kullanıp okuyanı sağa sola sallamayı. oğlanın erkek kardeş olması aceb neden? şahsi kanaatim dediğim gibi bizi artık şiirin içine çekiyor ismet amca. hadi bir cemile yapayım: necib fazıl üstadın "bir kurtlu peynir gibi ortasından kestiğim/buyurun ve maktaından seyredin iş evim!" dediği hikmeti gayet zekice üstü kapalı bir şekilde yapıyor. zeki adam vesselam ismet amcam. "erkek kardeşimiz" ne için herhangi bir sırra varamaz pekiyi? çok fazla hareket sakinliğe müsaade etmediği için olabilir mi? bence olabilir.
İki yanında neden akar binlerce bu kelebek?
Binlerce kanatlı çekirge neden uçar
beyninin yukarsında?

işte hareketler... fiiller... gayesi ve amacı bilinen ve bilinmeyen fiiller. "ablamızdan/kızımızdan" farklı olarak "erkek kardeşimiz" sual üstüne sual ediyor. mekan ve hareket bilgisi uyanan erkek kardeşimiz cevab arıyor. bulabilecek mi aceb?
Evde soba yanıyor
önce çalılar geçiyor çocukların boğazından
sonra ağaç kökleri yırtıyor damarlarını
bütün ailenin.

sofra: aidiyet, paylaşım. çalı: artık fikirler, artık hisler. ağaç kökleri: nedenler, niçinler. sorgulama!
Dışarda soğuk
safirden, bakırdan, cıvadan bir gece uçuyor
gece uçarken kulaklarına dokunuyor bekçinin
bekçi
mavi zehir şiddetinde düdük çalarak
bir soru soruyor karanlığa
bütün cevaplar sendedir, saklama
diyor karanlık ona
bekçi en saklı yerinden bir banka broşürü
bir piyango bileti çıkarıp gösteriyor
copunu gösteriyor lisebirdeki oğlana
sonra acılı olduğu açıkça anlaşılan
bir kadına bıyık buruyor
buruk bir sabah
başlıyor acılı olduğu
açıkça anlaşılmayan
dünyada.

safirden, bakırdan, civadan gece: darbenin görece huzuru. bekçi: asayiş berkemal! devlet erkinin en güçsüzü bekçimiz de sorguluyor olan biteni. aslını merak ediyor ne olup bittiğinin. banka borşürü: faiz. piyango bileti: kumar. asayiş berkemal nidası atan bekçimiz faiz ve kumar müptelası çıkıyor. ne hazin! cop: güç sahiplerinin verdiği alet yani müeyyide ve ceza. bıyık burmak: daha fazlasını isteme, oburluk, israf, hainlik! buruk sabah: gizli saklı dahi yapılmaması lazım gelen şeylerin açık seçik yapılması. acılı olduğu anlaşılmayan dünya: gaflet!
Ağır ceza reisi
santa luçia söylüyor traş olurken
maiyet memurluğundan beri aksatmadan
yaptığı gibi vali sabah sabah
parlatıyor
zaten pırıl pırıl olan siyah
kunduralarını.
Kışlada alay komutanı
barakaların kar altında öksüz
duruşlarına bakarak
susuyor, söylemiyor bildiği tek şiiri
'güzel olan hiçbir şey hülasa edilemez'
demiş çünkü Valéry.

bam teline geldik. santa luçia söyleyen reis bey, kundurularını parlatan vali ve alay komutanı ve her birinin yaptıkları: ayin, ritüel, ibadet! ama neye? neye inanıyorsa ona! (burada çok sevdiğim bir ustalık var ki şudur: "vali sabah sabah parlatıyor zaten pırıl pırıl..." derken şair kelimeler ile o parlatış hareketini nasıl da güzel vermiştir.)
Çünkü serbest düşünme zamanı geçti artık
şimdi mesai saati
disiplin kurulunun toplantısı var
arşivde sicil belgeleri damgalanacak
tayinler imzaya girecek
teftişe gidecek generaller
rüya, okşayış, Tevrat
gibi kelimeler
gündemin dışında.

vazifeler. belli bir zamana hasredilmiş gayretler. hayat ne yapıyorsam ondan ibarettir fikri!
Yurttaşlar uygunadım çalışmalarıyla
söktüler kariha yarımküresini yerinden
bir pusula koydular açtıkları boşluğa
titreyen, korkak ibresiyle bu pusula
kuzeyi gösteriyor serbest
düşünme zamanlarında;

yurttaşlar: hangi fikirde, inançta olursa olsun aynı mekanda hayat sürenler. aynı şekilde hayat sürenler. yönetilenler. yönetilmek istenenler. kariha yarımküresi: insanın fikr tarafı. düşünme istidadı. pusula: hakikat arayıcılığı.
safir bir göz görünce karıştırıyor yönü
tırnaklarını yiyor bakır bir
dudak ona yaklaşınca;
cıvadan bir gözyaşı
bari olsun istiyor
bütün mesai boyunca.

hakikati arayanın maruz kaldığı zaruretler karşısındaki tavrı, beklentisi.
Buruşuk pardesülü adam dalgın
gittikçe daha dalgın, elinde cetvel
masada hesap makinesi, pusula
yetmiyor dibe dalmasına
bağlıyor kalın bir urganla beline
ağır bir sandık
salıyor kendini
yeşil yosunların
kırmızı balıkların
uçan kabarcıkların
derinliklerine
orada
bir sandık buluyor
yakutlar, altınlar, pırlantalar
adam dibe inmek için beline bağladığı
sandığını keşfediyor dibe ulaştığında.

cetvel: mesafe ve doğruluk fikri. hesap makinası: çoğaltma arzusu, fikrin maliyeti. pusula: hedef. dibe dalamamak: yapması lazım geleni bilip yapamamak! kalın bir urgan: ne garibtir ki harekete geçmek için kafi sebeb bulamayan hareketini sonlandırmak için aynı sebeblerden besleniyor. ağır sandık: külfet. yaşamak külfeti. aynı sandığın yakutlar, altınlar, pırlanalar ile dolu olması -hadi bir cemile daha yapalım-: "derman arardım derdime derdim bana derman imiş/burhan sorardım aslıma aslım bana burhan imiş" manasınca...
Öyleyse adamın eyvah ışıdı yüreği
eve dönmesine gerekçe
bulamıyacak bir daha.

her şey tamam ise yaşamaktan murad ne? artık gayretimiz neye müteveccih olacak gayret ettiğimiz şeye kavuşunca? eve dönmesine gerekçe aceb babanın ritüeli, ayini olabilir mi???
Eyvah çattı kaşlarını, ayağa kalktı yargıç
elindeki kalemi
gülümsüyor, kıracak!

uğursuzluk. malumun ilamı! peşin hükümler. fikr-i sabitler.
Atıldı öne, denize doğru lisebirdeki oğlan
denize, yakuta, entegral hesaplarına.

hareket fikri, bulmak zannı!
Kardeşim!
diye haykırdı ablası arkasından
fırladı kanepeden
kopardı kafasını bekçinin
safirden bir baltayla.

bekçi: hareketin yönünü tayin etmek isteyen devlet erkinin en küçük cüzü. safir göz şimdi safir balta. büyük kız nihayet tam manası ile "ablası" oldu. safir balta: ümitin kuvveti. ablalık: yakinlik hissi, itimat fikri.
Anneleri
mutfakta kalan son bakır sahanı
alüminyum olanıyla değiştirdi.

ve takat getirememek, teslim olmak! uygunadıma uymak!
Mesainin bitimine on kala
istifa etti vali
çamurlu bir yoldan
yayan yürüdü sınıf arkadaşı
olan nalbantın dükkanına.

sade yurttaş alüminyuma geçerken vali istifa ediyor: vukufiyet, red ediş, irade! nalbant: direniş! direnen!
Alay komutanı oğlu için
otomobil satın aldı
Mercury marka.

nirengi noktası şiirin. vali nalbanta giderken alay komutanı mercury marka araba alıyor oğluna. anne alüminyum sahan yahut tava! askeri nizam en sert nizam! düşünmenin fert fert en az olduğu yer! emir-komuta, hiyerarşinin katılığı, kurallar ve düşünmek arasındaki irtibat.
Kış geçti, öksürük haplarıyla
geçti cumartesi
hiçbirşey söylemeyen sözlere varmak için
herşeyin sonuna kadar söylenmesi gerekti

soba kaldırıldı. hastalıklar azaldı. çok şey konuşuldu az şey yapıldı. konuşulanlar konuşulduğu ile kaldı.
incir… yarpuz… karamela…
incir: üzerine yemin edilen. yarpuz: sevdirilen güzel koku. karamela: insanın kendi eliyle yaptığı. ilahi olmayani nebevi olmayan her şey!
la havle ve la kuvvete illa billah.

her ne olduysa ve olacaksa, olanı olduran!

şiir olanlar ile olması istenilenler üzerine. hayaller ve gerçekler. bir cihetten ise ayinler ve ritüeller yani ibadet yani kulluk üstüne! ne uğruna yaşıyorsan ona iman etmişsindir diyor diyebilir miyiz şair? en sonunda da erk sahibine asıl ve esas güç ve kuvvet sahibini ihtar etmiyor mu? putperestlik üzerine diyebilir miyiz şiire?


Emeğinize sağlık diyeceğim de aklıma "emeğine sağlık " temennisini beddua olarak hani devamlı emek göster, bir rahata erme şeklinde anlamlandıranlar geliyor vazcayıyorum.Kendimce verilen emeği beğeni tuşuyla geçiştirmek istemeyip "ayağınıza taş ,gözünüze yaş değmesin "diyorum.
Okudum , defalarca okuyacağım da sayenizde yolun sonunda" tanıyorum" dediğimiz Özel'im İsmeti bileceğiz belki de.
 

Abdulfettah Adıyeter

Çok Önemli Parti yani ÇÖPün daimi şefi.
yeni şiirimiz propaganda olsun.

"Propaganda

Köleler gördüm, karavaşlar
hayaları burulmuş bir adamın ayaklarını yıkamaktalardı
artık kelimeleri kalmamış fiyatları sormaktan
saçları taranılmaktan usanmışlar
sinemalarda saklanıyor kışın
yaz olunca denizin yalayışlarına
kaldırımlarda demokrat
otobüslerde dindar
geceyi
saatlerine bakarak anlıyorlar
ve sabah
gökyüzünün karnını gerdiği zaman
dağların kokusundan fabrikalar
acıkınca
Köleler!
gözleri camekânlarda.
Silâhlar gördüm
namlusu akla çevrilmiş sahra topları
mürekkebin utandığını gördüm basılı kâğıtlarda
tetiğe basan parmaklarda çare yok, gördüm mürekkebi:
Çare yok, radyoları kapatsam
çare yok, secde etsem anılarıma
bu bozulmuş yeminlerin bayrakları altında
olacak şeymi duymak portakal bahçelerini
mermiler araya girmeden anlayabilir miyiz artık
hangi kızlar hangi serin yerlerimize değdi:
Sanırdık saçlarımız kumrularla kaplanır
bir çocuk, İşte ırmak! diyerek haykırınca
o zaman belki çocuklar zabıtalardan daha çoktu
belki biz daha çok ağlardık bir aşk pıhtılanınca:
Gördüm
gözlerinde zındanlarla bana baktıklarını
düşündüm yaslanarak şehrin kasıklarına
düşündüm kafa kemiklerimi eritinceye kadar
nedir bu kölelerin olanca silâhları
silahların köleleri olmaktan başka.
Bıkmadım
koyu renkler kullanıyorum hayatımda
koyu mavi, acıyı anlatırken
sessizce öperken, koyu beyaz
ve saçlarım hakaretlerle okşanırken
koyu bir itiraf sarıyor beni.
susmak elbette zehirlidir
ve rahatlık getirir yazıklanmak da.
Ey tenimde uzak yolculukların lekeleri!
Ey çocuklarda uyuyan intizamsız güneşler!

gelin ve boğdurun bu köleleri."

şiiri şairinin sesinden dinlemek için buyurunuz:

 

Abdulfettah Adıyeter

Çok Önemli Parti yani ÇÖPün daimi şefi.
Köleler gördüm, karavaşlar
köleler diyerek bırakmamış şair; aksine devamla karavaş diyerek mahsus "cinsleri" tefrik lüzumu görmüş. neden olabilir? cevab teşebbüsü: şairimiz köle, yani savaşta esir düşen insan tanımı ile yetinmemiş ve o esarete karavaşı yani savaşta esir düşen kadını, doğurma kabiliyeti olan, çoğalmanın kendisinde gerçekleştiği kadını da ilave etmiş. böylece köle zımnen erkekler, karavaş ise sarahaten kadınlar manasına kullanılmış. şair daha ilk mısrada insanın çoğalması, çoğalan insanın ictimaileşmesi/sosyalleşmesi, insanın insan ile yaşama zaruretine hamle yapıyor. tek kelime ile: toplum. köle ve karavaş üzerinden düşünürsek şayet "savaş" dediğimiz şeyi de sarf-ı nazar etmemek lazım gelir. öyle ya esaret varsa savaş olması lazım gelir. köleler ve karavaşlar kime karşı savaştı ve dahası ellerinde silahları var mıydı?
hayaları burulmuş bir adamın ayaklarını yıkamaktalardı
hayaları burulmuş adam: üreme ve üretme kabiliyeti olmayana üreme ve üretme kabiliyeti olanın itaati. izmler. cemil meriçi hatırlayalım: "izmler idrakimize giydirilmiş deli gömlekleridir." sizce şairin "resmettiği şu "manzara"da akıl ne yana düşüyor?
artık kelimeleri kalmamış fiyatları sormaktan
kelime: ifade kabiliyeti. insanın ictimai/sosyal cihetindeki kopukluk. fert ile fert ve fert ile cemiyet arasındaki fikri ve hissi mesafe. üreme ve üretimi işaret eden şair daha üçüncü mısrada "kısırlığı" işaret ediyor. ortak zeminin "kısır" bir zeminde idamesi. o halde bu kısırlığın adını koyalım: tüketim!
saçları taranılmaktan usanmışlar
saçların taranılması: nas içine çıkan insan. (nas yani insan.) insanın insanla teması. bu mısra şahsi kanaatim iki manalı bir mısra. taramak fiilinin ayna önünde olan bir fiil olması hasebiyle bu mısradan evvelen kendi gözünde insan (ayna üzerinden düşünülecek olursa: hayal ve had) ve sair insanların gözünde insan (temas). bu mısrada ise şairimiz mesafeyi işaretten sonra mesafenin aşıldığı yerde vuku bulan temasın ancak zan ve bir had ile olduğunu işaret ediyor. sahici olmamak, yalan! (necib fazıla atıfa devam edelim madem: "ve tekrar uyuyayım ve kalkayım ezanla/yaşaya dursun insan hayat dediği zanla.")
sinemalarda saklanıyor kışın
sinemalar: izmlerin köpürtülmesi. demagoji. kış: hakikatin acısı. kış kelimesi ile akla gelen unsurlar (kar, yağmur, çamur, soğuk ve sair ) izmlerin insan zihnindeki tahribatına atıf yapıyor. meselelerden kaçmak, yüzleşmemek, hakikatin acılığına tahammül göstermemek, kolaycılık.
yaz olunca denizin yalayışlarına
ne acıdır ki zorluktan kaçan insan kolaya talib! kolay olanı elde etmek için fırsatı kaçırmıyor. yaz: teselli, teskin! denizin yalayışı: kendine söylenen yalanlar! kendi yalanına iman etmek yahut kendini kandırma ahlakı! kanaatimce ince bir husus: yaz ve kış tabirleri ile şair bir devr-i daim meselesini de işaret ediyor gibi. toplumda olan biten her ne ise kendini devamlı yeniliyorken toplum bu yenilik üzerinde bir hisse sahibi değil. izmlere hareket veren şey, toplumun kabulü. toplumun kabulleri izmleri taze tutuyor.
kaldırımlarda demokrat
izmlere bir misal mi geldi ne? kaldırım: hareket, istikamet, emniyet. demokrat: hareket, istikamet ve emniyetin nasılı. bariz bir misal vermiş şair okuyucuya. kadınlı erkekli kaldırımlarda yürürken....
otobüslerde dindar
akıllara gelmeyen şey yani dindarlık ne garibtir ki otobüslerde geliyor. otobüs: istikamet ve hareket. bir cihetten sürat. dindar: insanın kendi dünyasında karşılığı olanı sosyal alanda da görme hatta sosyal alana taşıma gayreti. kaldırım ve otobüs ayrıca mekanın fikri ve ahlakı şekillendirmesine de işaret gibi duruyor.
geceyi
saatlerine bakarak anlıyorlar

tek kelime: teknoloji. sadece saat değil ama bize teknolojiyi işaret eden: gece! aydınlatılmış gece. korkusunu yenmiş insanın gecesi!... korkusunu ayan beyan belli eden mi deseydim aceb?!
ve sabah
gökyüzünün karnını gerdiği zaman
dağların kokusundan fabrikalar
acıkınca

sabah:yenilik. gökyüzü: doğa dediğimiz şeyde gökyüzü yoktur doğa yeryüzü için söylenilir. gökyüzü bence burada sabah ile beraber düşünüldüğünde yaratılışa işaret. yeniliğin insanın elinin kavuşmadığı yerde olduğuna işaret ediyor gibi şair. dağı, mukavemet olarak görüyorum. fabrikayı ise toplumu yönlendirenler, idare etttiği iddiasındakiler. bu mısralar yatağından yeni uyanmış, genleşen işine gidecek bir insanı da resmediyor elbette. bir cihetten de insanın, toplumun bozuculuğuna işaret. insanın elinin ağulu olması...
Köleler!
gözleri camekânlarda.

camekan: gaye.
Silâhlar gördüm
silahlar: izmlerin vasıtaları. müeyyide ve ceza.
namlusu akla çevrilmiş sahra topları
sahra topları: ağır ve büyük cezalar. düşünmenin önündeki engellemeler.
mürekkebin utandığını gördüm basılı kâğıtlarda
mürekkeb: fikir ve fikir namusu. mürekkeb ne için utanıyor? fikrin garib kalmasından mı fikrin garabetinden mi? ben ikincisinden olduğu zannındayım. zira mürekkeb ile işaret edilen fikir namuslu fikir ise şayet fikir adı altında (iyi, güzel ve doğru ile perçinli) takdim edilen (öne geçirilen) şey elbette namuslu olanı utandıracaktır. herkesin içinde yapılan hayasızlığın hayalı insanın yüzünü kızartması gibi. bu zanna varma sebebim şairin mürekkeb üzerinden meramını ifade etmesi.
tetiğe basan parmaklarda çare yok, gördüm mürekkebi:
tetiğe basan parmaklar: izmlerin çapsızlığı, çapsızların izmi. çare olmaması: hakikati gör"müş" olmaklık. hakiki olmak kendine yalan söylememiş olmak ile mümkün zira. evvelen kendi yalanına iman eden artık yalanın yalan olduğunu gördü. çare: kim ne derse desin!
Çare yok, radyoları kapatsam
kabulun zorluğu. kaçma arzusu.
çare yok, secde etsem anılarıma
anılar: kendi yalanına iman ettiği vakitler. muhasebe.
bu bozulmuş yeminlerin bayrakları altında
irade ve söz arasındaki irtibat.
olacak şeymi duymak portakal bahçelerini
duymak: işitmek değil his manasında bence. beş hasse, beş duyu.. suni olanın tabii olanı örtmesi, bastırması.
mermiler araya girmeden anlayabilir miyiz artık
tetiğe basılmış. dönüşü yok. ok yaydan çıktı bir kere.
hangi kızlar hangi serin yerlerimize değdi:
kız: tazelik. serin: denge, itidal, kıvam.
Sanırdık saçlarımız kumrularla kaplanır
bir çocuk, İşte ırmak! diyerek haykırınca

çocuk: saflık, dürüstlük. ırmak: tabii olan, fıtrata uygun olan.
o zaman belki çocuklar zabıtalardan daha çoktu
zabıta: denetim, itimatın yokluğu.
belki biz daha çok ağlardık bir aşk pıhtılanınca:
pıhtılanmak: hareketsizlik, tükeniş. kimden daha çok ağlardık? tükenenden, donuklaşandan, hareketsizleşenden.
Gördüm
gözlerinde zındanlarla bana baktıklarını

gözlerdeki zindan: ya şairimizin diğerlerinin nazarında olmasının arzu edildiği yer yahut diğerlerinin şairimizin nazarında olduğu yer. her iki manada da okunabilir bence.
düşündüm yaslanarak şehrin kasıklarına
düşüncenin ne üzerine olduğu, neyin üzerinde olduğu. insanın gördüğü "şey" üzerine düşünmesi.
düşündüm kafa kemiklerimi eritinceye kadar
kafa kemikleri: düşüncenin mevkii ve haddi.
nedir bu kölelerin olanca silâhları
silahların köleleri olmaktan başka.

mütekabiliyet.
Bıkmadım
düşünmek ve fikren bulmakla bitmiyor iş...
koyu renkler kullanıyorum hayatımda
hakikatin yakıcı, yıkıcı ve incitici olmasına karşısındaki tavır
koyu mavi, acıyı anlatırken
acının umutu köreltmesi.
sessizce öperken, koyu beyaz
bulunan, elde edilenin saflığını muhafazanın güçlüğü
ve saçlarım hakaretlerle okşanırken
koyu bir itiraf sarıyor beni.

"çok doğru söyledin!", "ne de güzel söyledin!", "işte gerçek bir şair!" nevinden cümleler şarimizce iltifat değil hakaret zira....
susmak elbette zehirlidir
ve rahatlık getirir yazıklanmak da.

zira iltifat edenlerın iltifatları suçluluk hissinden kurtulmaktan başkaca bir şey değil. öyle ya madem bu kadar hakiki idiniz ne için şairin hakikatini kendinizi tatmin için kullandınız? hadi bu sefer ki cemilemiz şairimizin kendine olsun: "waldo sen neden burada değilsin?"
Ey tenimde uzak yolculukların lekeleri!
Ey çocuklarda uyuyan intizamsız güneşler!

gelin ve boğdurun bu köleleri
leke: fikri ve vicdani mücadelenin eserleri. intizamsız güneş: saflığın gebeliği.

kimisi der ki şiir kapitalizm ve sosyalizm üzerine ben derim ki izmler üzerine. izmler karşısında insanın, düşünen insanın (sahici bir şekilde düşünen insanın) takındığı tavır ve vardığı yer. şair olumlu olanı olumsuz olan üzerinden resmetmiş. bunu da öyle ustaca yapmış ki şiiri okurken/dinlerken ister istemez bütün olumsuz manaların olumlusu akıla geliyor. köle ile hürriyeti, hayaları burulmuş adam ile iktidarı, tüketim ile ihtiyaçı ve sair...
 
Son düzenleme:

Abdulfettah Adıyeter

Çok Önemli Parti yani ÇÖPün daimi şefi.
yeni şiirimiz mataramda tuzlu su olsun.

şairin sesinden dinlemek için buyurunuz:


"MATARAMDA TUZLU SU

West Indies, Kızıl Elma, İtaki, Maçin!
Uzun yola çıkmaya hüküm giydim.
Beyazların yöresinde nasibim kalmadı
yerlilerin topraklarına karşı şuç işledim
zorbaların arasında tehlikeli bir nifak
uyrukların arasında uygunsuz biriyim
vahşetim
beni baygın meyvaların lezzetinden kopardı
kendime dünyada bir
acı kök tadı seçtim
yakın yerde soluklanacak gölge bana yok
uzun yola çıkmaya hüküm giydim.
Uzak nedir?
Kendinin bile ücrasında yaşayan benim için
gidecek yer ne kadar uzak olabilir?
Başım açık, saçlarımı ikiye
ortadan ayırdım
kimin ülkesinden geçsem
şakaklarımda dövmeler beni ele verecek
cesur ve onurlu diyecekler
halbuki suskun ve kederliyim
korsanlardan kaptığım gürlek nara
işime yaramıyor
rençberlerin o rahat
ve oturmuş lehçesinden tiksinirim
boynumda
bana yargı yükleyenlerin
utançlarından yapılma mücevherler
sırtımda sağır kantarı gizli bilgilerin
mataramdaki suya tuz ekledim, azığım yok
uzun yola çıkmaya hüküm giydim.
Bir hayatı,ısmarlama bir hayatı bırakıyorum
görenler üstünde iyi duruyor derdi her bakışta
askerken kantinden satın aldığım cep aynası
bazı geceler çıkarken
uçarı bir gülümseyişle takındığım muşta
gibi lükslerim de burda kalacak
siparişi yargıcılar tarafından verilmiş
bu hayattan ne koku, ne yankı, ne de boya
taşımamı yasaklayan belgeyi imzaladım
burada bitti artık işim, ocağım yok
uzun yola çıkmaya hüküm giydim."
 

mehmetaluc

Dîvân Üyesi
Bir Şiir” Ah Nijad!” Ve Derinlemesine Bir Analiz Bir Çırpınış Ve Çığlık



Hasret beni cayır cayır yakarken

Bedenimde buzdan bir el yürüyor.

Hayaline çılgın çılgın bakarken

Kapanası gözümü kan bürüyor.



Dağda kırda rasgetirsem bir dere

Gözyaşlarım akıtarak çağlarım.

Yollardaki ufak ufak izlere

Senin sanıp bakar bakar ağlarım.



Güneş güler, kuşlar uçar havada,

Uyanırlar nazlı nazlı çiçekler.

Yalnız mısın o karanlık yuvada?

Yok, mu seni bir kayırır, bir bekler?

Recaizade Mahmud Ekrem

Recaizade Mahmut Ekrem kimdir, Türk ve Osmanlı Edebiyatı’nın önemli isimlerinden olan Recaizade Mahmut Ekrem, 1896 yılında yazdığı Araba Sevdası adlı romanı ile Türk Edebiyatı‘nda gerçekçi roman akımının öncülerinden oldu.

19. yy Osmanlı Edebiyatı’nın önde gelen isimlerinden olan Recaizade Mahmut Ekrem, 1 Mart 1847‘de İstanbul’da doğdu. Takvimhane Nazırı Recai Efendi‘nin oğlu olan yazar, genç yaşta babasından Arapça ve Farsça öğrendi. 1858 yılında ilköğretimini tamamladıktan sonra eğitimine özel hocalarla devam etti.

Makteb-i İrfan’ı bitirdikten sonra girdiği Harbiye İdadisi’ne sağlık sorunları yüzünden tamamlayamadı. Ardından 1862 yılında Hariciye Nezareti Mektubi Kalemi’nde memurluğa başladı. 1868‘de Şura-ı Devlet Muavini oldu. 1874‘te Tanzimat ve Nafia Daireleri Başmuavinliği’ne atandı. Bir yandan da Mekteb-i Sultani’de (Galatasaray Lisesi) öğretmenlik görevine devam etmekteydi…



Bugün geçmişten bu günümüze seslenen bir şiirle devam edelim.



GİRİŞ



Şiir hasreti ayrılığın sancısını anlatıyor. Haykıran olan şair yazar edebiyatçı diyelim o asırlar öncesinden bu günlere o günden seslenmiş aynı sancı o günlerde yaşanmış.



GELİŞME



Gelişme adına o yıllarda bu yıllara kadar hala var olan kötü niyetli adamların hala sahnede olduğunda bir gelişme kat edilemedi yüz yıl sürse de, en sonunda sahneleri başlarına yıkılacak.



KONU



Yine çıkar peşindeki insanın, insansız bir dünya hayaline atıfta buluna bir şiir ve şair. Hasret ayrılık isterseniz hastalık isterseniz korona deyin hepsi aynı kapıya çıkıyor.



Hasret beni cayır cayır yakarken

Bedenimde buzdan bir el yürüyor.

Hayaline çılgın çılgın bakarken

Kapanası gözümü kan bürüyor.

Ayrılık hangi gönlü yakmaz ki? Seven gönlü insana değer veren gönlü yakar elbette. Beden sevgi ile sarılmadıktan sonra donda kalmış gibi güneşli havada titrer. Hayaline kavuşma isteğine yarınlarındaki dünyana bakarken, varamadım güzel olması için temelini hazırlayamadım ya “Kapanası gözümü kan bürüyor.” Onları kendi kanında boğmak istiyorum lakin insan kanı dökülmez biliriz Mevla izin vermez bir yolda aramayız beklerim sancımla.



ANA KONU BABA KONUSU YOK ŞİMDİYE KADARDA OLMADI NEDENSE!



Ana konuya gelince gittin ya da ben gittim ne önemi var aramızda ki ayrılıklara çözüm olacak bir yeminimiz vardı kaldı o da aramızda gitti, gidenin yarısı sendin yarısı ben.

Bu günlerde şair kardeşimiz sanki cevap veriyor.



'Bir Vakte 'Dair Sesine kulak verme zamanı şimdi

Ne yazmalarda gönül, ne konuşmalarda

Deryaya kesintisiz bakma zamanı şimdi

Yüzünün şavkı bütün sularda

Aynalarda ne sır kaldı ne bir zerre cam

Aynasızlık zamanı şimdi, aynasızlık

Güneş neden batmıyor artık her akşam

Nedir yıldızlardaki bu kararsızlık

Sen yine senden bahset, ben zamanı değil

Şaşkınlığıma gülümse taa uzaklardan

Eksikliğimi de bağışla, noksanlığımı da

Sürdür kuşku duymayı tamamlığımdan

Azarını kesme üstümden, kesme yine

Nazarından pay düşür fersiz gözlerime

Sözlerini uçur rüzgâr vaktinde aman

Harflerini gelin gönder sözlerime

Vahdet Nafiz Aksu


ŞİİRDE TEMA VE ŞEMA

Hasret ve vuslat. Şeması az hasret az aşk az vuslat az gözyaşı hep tırmanışta zikzaklı haliyle yükselişle, pik(en son haliyle yükselişin son bulduğu nokta an) olma anından sonra düşme anı bekleniliyor şemayla belirtilmek çizilmek için.



Dağda kırda rasgetirsem bir dere

Gözyaşlarım akıtarak çağlarım.

Yollardaki ufak ufak izlere

Senin sanıp bakar bakar ağlarım.



Dağda kırda seni ararım kapalı yolu açmanın yoluna bakarım, gözyaşlarımı akıtacağım bir dereye rast gelirsem içine akıtarak içinde akarak çağlayarak sana geleceğim, dün yollarda kalan izleri senin izlerin gülüşlerinden bir gülümseme düşmüş bakar bakar çaresizliğimden varamadığımdan ağlarım. Bizlerde bu günlerde ağlarız ağlatanların edepsizliğinden koronayı salarak kazanç sağlayan şereften yoksunların çabasıyla, ama bitecek bu kötü günler gülmeyenler elbet gülecek.



DÜŞÜNCE YAPISI KAPISI

Düşünce yapısı ve kapısı insana çıkan özelliğiyle, insana kavuşmadan yaşanılan ıstırap gözler önüne serilmektedir. İnsansız yaşamanın çarpıcı örnekleri hayata anlam mana katan insanın ışıklarından mahrum kalmanın karanlık yapısı çarpıcı akıcı bir dille sergilenmiştir. İnsanın insanda kendini görerek eksikliğini görme gerçeği yansıtma arama macerasını harekete geçirir, eksik olanı bulmaya sevk eder.

Mutluluğun insan için önemi ve bunu aramanın yolu bazen hayal peşinde birlikte koşmakla, sağlam iradeyle kazanılacağını açık gönül diliyle vurgulamıştır. İnsan tek başına değil bir arada olduğu müddetçe iradesiyle hayatı iyi değerlendirdiği analiz ettiği, bu yoldaki birliktelikle bu ölçüde mutluluğa kavuşur diyerek mutsuzluğu yorumlamıştır.

ŞİİRİ DİLİ

Şiir, mantık hatası olsun yanıldık hatası peşine kapıldık gittik hatası olsun her şeyi açıkça gözler önüne sererken bunun sorumlusunun bizler olduğunu gönül diliyle haykırarak söylüyor.

OLAY MAHALİ VE VUKU BULDUĞU AN

Olay mahalinin ne önemi var? Hasret ayrılık bizim için olağanüstü bir şey olduğunu biliyorsak ne önemi var ki? Önemli olay eksikliklerle dolu olay anının, eksikliklerini tamamlamak bu yönde mücadele vermekse bir teferruat olarak kalacaktır.

TEMA VE ŞEMA

Henüz teması ve şeması gülümsetecek çizgilerle çizilerek teması ve şekli çizilememiştir, hala dik yokuşlu olan tema ve şeması uzun uğraşlar sonucunda inşallah inişe geçerek düzlüğe çıkaran çalışmalarla teması ve şaması bizi mutlu edecek şekilde çizilecektir.



KAFİYE ŞEMASI (UYAK DÜZENİ / KAFİYE ÖRGÜSÜ)

…………… a | ……………c | ……………e
…………… b | ……………d | ……………f
…………… a | …………… c | ……………e
…………… b | …………… d | ……………f



Çapraz Kafiye (Çapraz Uyak)

Dörtlüğün birinci ve üçüncü dizeleri ile ikinci ve dördüncü dizelerinin kendi aralarında kafiyelenmesine çapraz uyak denir.

……………a
……………b
……………a
……………b

ŞİİR TÜRÜ

Lirik Şiir (Duygusal Şiir)

İçten gelen heyecanları coşkulu bir dille anlatan duygusal şiirlere lirik şiir denir. Bu şiirlerde “sevgi, özlem, ayrılık” gibi konular işlenir.



DUYGU YOĞUNLUĞU

Duygu ve sevgi fikrine karşı bu alanlarda bir mantık hatası mı haleti ruhiye meselemi mi olduğuna karar veremiyor şair bizim gibi hala araştırmalar hatanın bizden kaynaklandığını gösterse de, buna doğru giden çekim alanları nedir hala araştırmalar aşamasında bu yönde gelişmeler olduğu anda bilgi verilecektir.

ŞİİRDE DUYGU VE ANLATIM VE VEZİN

Güneş güler, kuşlar uçar havada,

Uyanırlar nazlı nazlı çiçekler.

Yalnız mısın o karanlık yuvada?

Yok, mu seni bir kayırır, bir bekler?



Gü-neş gül-er, kuş-lar uç-ar ha-va-da,

1 2 3 4 5 6/ 7 8 9 1 0 11



Hece tarzında 6 artı 5 li 11 li vezinle yazılmıştır. Hecelerin uzun veya kısa, kapalı ya da açık oluşuna dayanan hecelerin belli bir düzene göre sıralanarak ahengin sağlandığı nazım ölçüsüne aruz ölçüsü denir.

Türk edebiyatında aruzun kullanıldığı ilk örnek 11. yüzyılda Yusuf Has Hacip tarafından yazılan Kutadgu Bilig’tir.

Modern Türk şiirinde Tevfik Fikret, Yahya Kemal, Ahmet Haşim ve Mehmet Akif aruzu başarıyla kullanmışlardır.

DUYGU ULAMI

Şiirde metnin tümünde ortaya çıkan duyguyu belirlemeye yararlı olmuştur. Diğer dizelerde ki duygu yoğunluğuna bakarak ifade edilen duygular bir sözle cümle ile anlatılmakta ve anlaşılmaktadır.

Ulamalar Hasret -Eksikliği -Endişeleri -Bahar – Kuşku



Şiirde hasret vuslat ile birleşmeyi bekliyor. İnsan yalnızlığıyla eksikliğini görerek tamamlamasını istiyor. Şiirde hasret kanayan yaraya dönüşüyor ve vuslatın yolu aranıyor.



ANLAM BÜTÜNLÜĞÜ

Çoğu zaman aradan yüz yılda geçse kanayan yaraya parmak basan olmayınca şair o günden yazar bu günlerde okuyan bizler yazarken hala o kanayan yaranın akan kanının durmadığına şahit oluruz. Nedir hasreti bitirmeyen? Nedir hasrete kapıları açan? Arzularımız benliğimiz karşımızdakinin duygu ve hislerini bir odaya hapis ederek, benim arzularım hisleri derken araya hasret ister istemez giriyor. Aslında çok kolay, anlayış anlayış anlayış duygu ve hislere önem vermek karşımızdaki de bizim gibi insan diyerek önem vermek tek çare, hala yüz yıl geçmiş aradan şair o günden yazmış ve hala ayrılıklar sancısıyla devam ediyor.

Devam edelim.

Güneş güler kuşlar uçar havada bir ben uçarak sana gelemem, baharda uyanır baharın gelişiyle nazlı nazlı çiçekler açar. Bensiz karanlıkta mısın o karanlık yuvada? Yok, mu bensiz benim gibi insanı seven bir kul seni kayırmak kollamak için bir insan, benim gibi seni bekleyen halden dilden anlayan bir bekleyen.

KAFİYE UYAK

Güneş güler, kuşlar uçar ha vada,

Uyanırlar nazlı nazlı çiçe kler..

Yalnız mısın o karanlık yu vada?

Yok, mu seni bir kayırır, bir be kler?



Dizelerin sonundaki yazılışları ve okunuşları aynı, anlamları ve görevleri farklı kelimelerin, eklerin benzerliğine kafiye (uyak) denir.

SONUÇ

Hala hasreti ortadan kaldıracak bir çalışma kaldıraç bulunamamıştır. Hayatın kalan gününde mutlu anılar biriktiremeyen şairin söz verememesinin sancısını duyuyoruz. Yeni bir şiirde buluşmak üzere hoşça kalın mutlu şen kalın, selamlarımla.

Mehmet Aluç
 

mehmetaluc

Dîvân Üyesi
Umarım konuyu dağıtmadım? Buda benden olsun dedim, yorumlarınızı beklerim gözlerinizden öperim,çayı bitirmeyin hemen gelirim,selamlarımla.
 

mehmetaluc

Dîvân Üyesi
Bir Şiir “Garip Kuşum” Gülümsememle Tahlil İnceleme



Hasret zordur aşk her Gönül’e girmez. Aşkla hasret iline düşerse âşık, her an her dakika nazlı yâri hatırlatır her şey. Dünü aşkla sevmeyle dolu iken, düne ait her anıyı hatırladıkça hasret ilinde kalbi sanki parçalanır. Gecenin hasret dolu kalp atışları, gözlerinde yaşları akıtır durduramaz. Sessiz çığlıklar yükseliyor gökyüzüne Mevla’ya, o aşk kokan, saçları kadar siyah gecemi Rabbim aydınlat, yüreği kadar geniş o diyara kavuştur Mevla’m, der yüreği duayla. Bu bir meçhule yürüyüş değildir, lakin sabırsızdır Mevla’m der bu kadar uzun mu olur aşkın yolu sen kısalt…

GARİP KUŞUM

Garip kuşum bu gelişin nereden

Uçup geldin hangi dağdan dereden

Ben anlamam göğsündeki yaradan

Beyhudedir bende melhem arama



Melhem olsa koyarım öz yarama
Kim dost ola yarama ilişe
Bir eş bulsam öz derdimi bölüşe
Gel aldanma yüzümdeki gülüşe


Dal ruhuma geçirdiğim ahı gör
Gir kalbime içten akan kanı gör

Mustafa Yıldızdoğan



Bugün Sanatçı şair dostumuz Mustafa Yıldızdoğanın “Garip Kuşum” şiirine gülümsememle bir tahlil inceleme için klavyenin başına geçtim.

GİRİŞ

Kuşla konuşan aşk yarasına düşmüş aşığın muhabbetiyle giriş yapıyoruz.

ŞİİRİN TÜRÜ

Bir Dramatik şiir türüdür.

ANA BABA KONUSU BURADA BABA KONUYLA İLGİLENEN YOK

Hayatın yolunda aşkla yürürken hasretle kalan yâre kavuşmayan aşığı hıçkırıklar düğüm düğümdü boğazında dizilişine şahit oluyoruz. Yol bulamadı varmadı istediği olmadı. Atamadı gönlünde aşkı sevdayı.

Garip kuşum bu gelişin nereden

Uçup geldin hangi dağdan dereden



Ey garip kuşum bu gelişin nereden, uçup geldin hangi dağdan dereden. Burada kendisi gibi bir yurt arayan kuşa soruyor. Sanki kendisi gibi gurbet yoluna düşmüş kışa soruyor. Sen anlar mısın ey benim gibi olan garip kuşum halimden? El açıp Mevla’ya duaya ama gözlerin sırılsıklam hasret acısı batar yüreğine cehennem olsa bu kadar yakmaz kurutmaz gözyaşlarım derdime derman olmaz sendemi, ararsın. Sanki yokluğun en dibinde kıvranmış gibi. Yoksun ömrünü heba ettiğin varlığın içinde bir şeyler bulamadan sende mi koskoca bir yoksunsun.



Ben anlamam göğsündeki yaradan

Beyhudedir bende melhem arama



İşte ben bulamadım bir çare sende benim gibi sen anlamam naçar kalmışım, boşadır benden merhem bekleme. Ben ki sevdanın yurdundan o yârden ayrı kalarak atılmış birisiyim. Unutmak istiyorum unutamıyorum. Ona dair her şeyi, kokusunu, gülüşünü, öpüşünü, sarılışını, sıcacık bakışlarını, beraber uyuduğumuzu, hayallerimizi unutamıyorum. Bende hasret var sana vereceğim bir vuslat yoktur.



GELİŞME VE İLERLEME DURUMU

Gelişme konusunda her hangi bir adım atılacak hal kalmamıştır sabırdan başka. Kelimler Zor çıkar ağızdan lakin sabır devadır.



Melhem olsa koyarım öz yarama
Kim dost ola yarama ilişe

Ben bulsam önce merhemi ben sürerim öz yarama, bulamadım senin gibi ararım bir dost merhem sürerek yolumu aydınlatarak nazlı yârden haber vererek yarama derman ola.


Bir eş bulsam öz derdimi bölüşe
Gel aldanma yüzümdeki gülüşe

Bir seven yâr bulsam içimdeki öz gerçek yaramı iyileştirecek benimle derdimi bölüşecek, beni güldüren aşktır derdime derman merhem buldum diye gülmüyorum sen bunu anlayarak aldanma sakın.



Dal ruhuma geçirdiğim ahı gör
Gir kalbime içten akan kanı gör

Dal gibi yeşerirken kuruyan içinde tohum canlılık aradığım o dünyamda içimdeki ahımı sen bir gör, gir kalbime de içinde akan kanı gör, böylesine yaralıyım böylesine acılar içindeyim ey kuş





ŞİİRDE SÖZ SANATI

Şiirde bulunan söz sanatı benzetilen varlıkla güçlü bir anlatım his ve duygu vurgu ile anlatılmış.

Benzetme yönü ile gurbetini arayan kulun da kendisi gibi kaybettiği yârin gönlü olan gurbetini vatanını aramasının ortak noktasını vurgulamıştır.

Benzetme edadı aramak hasretle yanmak

Benzetme, aşk hasret

Benzetilen hasret gurbet

Benzetme yönü hasrete doğru yürüyen aşığın yüreğinin yanması

Açık İstiare

Ben anlamam göğsündeki yaradan

Beyhudedir bende melhem arama

Kafiye Örgüsü Düz Kafiyeyedir.

Garip kuşum bu gelişin nereden a

Uçup geldin hangi dağdan dereden a

Ben anlamam göğsündeki yaradan a

Beyhudedir bende melhem arama b



Melhem olsa koyarım öz yarama b
Kim dost ola yarama ilişe c
Bir eş bulsam öz derdimi bölüşe c
Gel aldanma yüzümdeki gülüşe c


Dal ruhuma geçirdiğim ahı gör d
Gir kalbime içten akan kanı gör d



TEŞHİS (KİŞİLEŞTİRME)insan dışında kuşla konuşması ona kendisi gibi bir konuşan varlık olarak özellik vermiştir.

Garip kuşum bu gelişin nereden?

Uçup geldin hangi dağdan dereden?



Bende sen gibi ararım o yârin gönül yurdunu bulamadım yolunu anlamam bu hasreti, yâre varan o yolu bulamam, benden sana bu konuda yardım bekleme bende naçarım senin gibi.

ŞİİRİN YAPISI GÖRSEL ÇATISI



Şiirin yapısı hasret ile baş başa kalan aşığın kuşla hasbihal etmesi, görsel açıdan kafasının içine düşünceler karışmış hatta yok olmuş, anılar o güzel günleri hatırlatırken uzakta kalmasının sancısını yaşarken, hasret uzak diyarlara atarak artık ne düşüneceğini bilmeyen aşığın feryadını görsel açıdan gösteriyordu. Gönül çatısı yıkıldı yıkılacak bir görüntü arz ediyordu.

FUZULİDEN BİR ÖRNEK

Işka saldum ben beni pend almayup bir dôstdan
Hîç düşmen eylemez anı ki itdüm ben bana

(Bir dosttan nasihat almayıp kendimi aşka saldım.
Benim kendime ettiğimi hiçbir düşman yapmaz)


Cân ü ten oldukça benden derd ü dâğ eksük degül
Çıhsa cân hâk olsa ten ni cân gerek ni ten bana

(Canım ve tenim var oldukça benden dert ve aşk yarası eksik olmaz.
Canım çıksa tenim toprak olsa daha iyi. Çünkü bana ne can ne de ten gerekir)

Aşk kolay değildir yanmaktır ham iken pişmektir, kendine gelmektir.

Gamze tîgin çekdi ol mâh olma gâfil ey gönül
Kim mukarrerdür bu gün ölmek sana şîven bana

(Ey gönül! O ay yüzlü kılıcını çekti. Gafil olma.
Bugün senin ölmen benim de yas tutmam kararlaştırılmıştır)


Ey Fuzûlî çıhsa can çıhman tarîk-i ışkdan
Reh-güzâr-ı ehl-i ışk üzre kılun medfen bana

(Ey Fuzuli! Canım çıksa aşk yolundan çıkmam.
Mezarımı âşıkların gelip geçtiği yol üzerine yapın)

Aşk bir cennet bahçesidir girdin mi çıkmayı istemezsin Fuzulide bunu ispatlamış oluyor.





DÜŞÜNCE YAPISI KAPISI BAKIŞ AÇISI

Düşünce yapısı karmaşık yapısı ise yıkılmak üzere, bakış açısı ise sabırsız sanki kör bakıyor. Ey insan ey canı taşıyan insan sana diyorum ben evet ben, bu neyin umutsuzluğu bakışın düşüncen bir yıkım, hani nerede düğün bayram havası içinde o ilk günkü sevişin, nereyedir bu gidişin? Var Mevla kapısında sabırla bekle, aşkı kolay mı sanırsın, bu hissettiğin mahşeri yalnızlık acizliğini bilerek mutlak güç kudret Rabbine varman ona sığınman için anlaman içindir gezme böyle gafil, aşkı taşıyan gezmez gafil.

DÜŞÜNCE YAPISI OLAYIN BOYUTU ANLAM SONUÇ AÇISINDAN DURUMU



Ey âşık kırılırsa bir dalın başka dallarını açtırır Mevla. Düşme yeise var Mevla’ya çare zaten ondadır anlaman pişerek olgunlaşman anlaman içindir. Sende dağılanı toplayacak tam edecekte Mevla’dır, silkelen sen aşklasın madem bu aşka yakışmaz, vesselam. Başka bir şiir tahlilinde gülümsememle buluşmak üzere Âlemlerin Rabbi Allah C.C. Emanet olun selamlarımla.

Mehmet Aluç
 
Tüm sayfalar yüklendi.

Benzer konular

Üst