Tadımlık

şiir tevilleri

mehmet baki

Çok Önemli Parti yani ÇÖPün daimi şefi.
şiirin yazıldığı sene 1981. meşhur darbenin sene olarak bir sene sonrası. şairimiz sözü dolandırmadan ağır ceza hakimi ile başlayıp vali ve alay komutanı ile devam ediyor. adalet, idare ve askeriye! üçleme. darbe askeriye ile eli idareye karşı yapıldı mahkemelerle de hüküm verdi darbenin hakimleri! şiirdeki sıralama darbedeki sıralamanın tersi. bir terslik var diyor sanki şair daha en başta... olan bitenlerde bitmeyecek gibi görünen bir terslik... diyelim ve kazıyalım bakalım şiiri. ne çıkacak karşımıza?!

Ağır ceza reisi duruşmaya girerken
safir bir göz yapışıyor kırmızı yakasına
kırmızı yakaları var yargıç cübbelerinin
Fransız ihtilalelinden kalma.

şiir, ağır ceza reisi ile başlıyor. ağır ceza reisi: adalet müessesesi. safir göz mavi renk. umut! adalete itimat hissi! buna mukabil kırmızı otoritenin rengi. kırmızı yakaya safir gözün yapışması yabancılık hissi. ne için kırmızı yakaları olur yargıç cübbelerinin? sorusuna cevab fransız ihtilalinden kalma denilerek veriliyor. (suali yargılanan/muhakeme edilen soruyor elbette.) bu esnada ağır ceza resimizin bir adı da "yargıç" olmuştur! mahkeme muhakeme mi edecek giyotine göndermek için mi duruşma oluyor istifhamına gizliden gizliye bir cevab veriyor şairimiz fransız ihtilali diyerek. kırmızı yakadan sonra ağır ceza reisimiz "yargıç" oldu... alaka cezbedici.
Burslu okuduğu yıllardan kalma ceza reisinin
garip bir tarafı var
kaşlarını çatınca bir çocukluk
dolduruyor yüzünü
ürkünç bir uğursuzluk
gülümsediği sıra.

ağır ceza reisinin "geçmişine" götürüyor bizi şair. dikkat! mahkemelerin adaleti tesis etmeleri "şimdi"de geçmişi kurcalama faaliyetidir. şair "reis beyin" geçmişini ifade ederek, adaletin geçmiş ile irtibatını ortaya koyuyor ve adaletin "geçmiş geçmişte kalamaz.adalet, hakkın layık olduğu yere konulmasıdır" düsturuna işaret ediyor (olabilir mi?). bir tarif, adalet tarifi var... burslu okuduğu yıllar tabiri ile "reis bey" nasıl birisi sualine bir nevi cevab alıyoruz. anlıyoruz ki reis aslında gurebadan. muhtaçlık ile yetişmiş çoklarında olduğu gibi, his ve fikirlerinde muvazenesizlik mevcut. dünyanın icbarları altında ezilmişlik. ağır ceza reisinin ileride ne'ye hükmedeceğine dair işaret var okuyucuya. adaletle hükmetmesini beklediğimiz ağır ceza reisi geçmişinde adalete muhatab oldu mu acaba? ciddiyetinde çocukluk (saflık, dünyayı tanımama, sonrasını düşünmeme, zaman ve mekan bilgisinin yokluğu...) gülümsemesinde ise uğursuzluk (itimat hissi vermemesi, murailik, endişe...) olması adaletsiz bir dünyada yetiştiğinden olabilir mi aceb?
Garip bir tarafı var valinin
makam arabasına binerken her seferinde
bakır bir dudak karışıyor kırmızı saçlarına
saçlarını parmaklarıyla taradığı zamanlar
bu dudak
öpüyor onu hain bir yumuşaklıkla.

vali: idare. devlet erkinin cemiyete neyi, nasıl yapacağını soyledikten sonra devlet erkinin söylediklerinin tatbikine memur şahsiyet! valinin garib bir tarafı olması memur olmasından. emir kulu! bakır dudak: kızılımsı kahverengi. devlet erkine yanaşanlar, yanaştırılanlar! menfaatperestler! güç ve iktidar ile gözü dönmüşler! idare yetkisi verilmiş vali bakır dudaklarca telkin altında! güç ile ya güçlüce yahut yumuşaklıkla temas kurulur. tercih yumuşaklıktan yana! güçlünün gücünü nasıl ve ne için kullandığı mühim değiş bakır dudak için zira bakır dudak için mühim olan güç ve güçten aldığı haz. ya vali? vali ise farkında yahut değil güçün şehvetine kendini kaptırmış vaziyette. yumuşaklıkla öpülmek de valinin güçten devşirdiği bir haz. kadın erkek münasebeti üzerinden ifade etmiş şair güç ve haz münasebetini. hem ne güzel etmiş. bu nefs ne garib! ne pis!
Safir göz görünmüyor yargıca
kendini valiye vermiyor bakır dudak
görmüyor alay komutanı tekmil alırken
gömleğine bir damla civanın sızdığını
bir gözyaşı, bir ukde anlamı kazanarak.

ağır ceza reisi 2. kez "yargıç" oldu ve umut görmüyor önündeki dosyada. menfaatperest, valinin her dediğinin yapılması arzusunu yerine getirmiyor. acele etmiyor. verdiğine mukabil aldığı ne olacak hem? değecek mi bakalım valiye tam itaate?... menfaatperestler en büyük hesabçılardır. alay komutanı tekmil alırken tekmil verenin nedameti ve inkisarından bihaber. bihaber zira onun için elinin altındaki "ali veli. konya" dan ibaretttir. şahsiyet sahibi değildir ve olamaz. tektipleştirme ve tektipleştirmeye muhatab olanın nedameti ve inkisarı. (civa ile civan kelimesi akıla gelmiyor da değil tabii.)
Kimse görmüyor buruşuk pardesüsüyle bir babanın
kırılgan bir yelpaze olduğunu akşam eve girince

baba: aile reisi. ceza reisinden aile reisine geldik. ceza reisi ile cemiyet davasını işaret eden şair baba ile de cemiyetin davasını işaret ediyor. buruşuk pardesü: kenara atılmışlık, unutulmuşluk, kıymet verilmezlik. kırılgan yelpaze: takatin olmaması, zayıflık, güçsüzlük, harekete geçememek bir başka manada ise naiflik.
karısı
katlanmış kilimlerle uyum içinde
kolunu büküyor, dayıyor elini yanağına

kadın: anne ve eş. katlanmış kilim: fakirlik, eskimişlik, bizar olmak, çaresizlik. naif kocasına tek söz ettirmez şair kadına. iyi de eder. çaresizlik ve vefa hissini ne güzel de vermiş değil mi?
büyük kız kanepede bu ara
bir göl gezintisine çıkmıştır

büyük kız: annenin gençliği, genç kızlık, doğurganlık, tazelik, bakirelik. burada bir sual edelim: bu şiirde küçük kız yoktur. şair ne için büyük kız demiştir o halde? erkek kardeşi varsa şayet sadece "abla" da diyebilirdi. hadi diyelim ki abla bakirelik manasına mani olacaktı ama o halde ne için büyük kız? kendimce cevabım şu: büyük dedi zira eğer abla deseydi bu sefer şiirdeki hikayenin "büyük kız kısmına kadar ki uslubunu" güme götürecekti. zira abla yakınlığı ihsas eden bir kelime. şiirin buraya kadarki kısmında hep seyreden olduk. seçilen kelimeler okuyanı şiirin içinde tutarken hikayenin içine dahil ettirmeyen kelimeler. mahsus seçilmiş her bir kelime. şair seyretmemizi istiyor dahil olmamızı değil. pekiyi madem "büyük kız" demeseydi de sadece "kız" deseydi; olmaz mıydı? olmazdı zira kızın büyük olduğunu ifade etmek ile şairimiz tazelik fikrinin kuvvetini ihsas ediyor. şiirin ilerleyen kısımlarında zaten bu tazelik fikrinin kuvvetini göreceğiz. göl yani durgun su: sakinlik, huzur ve göl gezintisi ise muhayyile, umutlar, arzular.
kelebek ölülerinden bir ırmakta
sürüklenmektedir lisebirdeki oğlan.

oğlan: erkek kardeş. lisebir: ergenlik, kendini ve dünyayı tanımak, manalandırmak, mevki kazanma hamleleri. kelebek ölüleri: hercailik, bozulma hissi, yitirmek. ırmak: hareket fikri, çoşkunluk, yenilik isteği, yenilmeme cehdi. erkekliğe ilk adım ile erkek etrafını keşfetmeyi hareket ile mümkün görür. erkekliğin uyanması hareket ile mümkündür zira. sürüklenmek: iradenin ele alınamayışı, karşı koyulamazlık.
Kız için
sırlara karışmaktır
bir gölün ortasında olmak

büyük kız derken şimdi kız dedi. demek ki üslubumuz değişecek, demek ki biraz daha yakından bakmamızı salık veriyor şair yahut ben öyle anlıyorum. gölün ortasında olmak kayıkla mı yoksa çıplak ayakla mı? hayallerin hadsiz olması. hadsizliği nisbetinde yalnızlık hissi. sırlara karışmak: hakikati bulup onunla hemhal olmak. dünyanın kabalığından kaçmak.
erkek kardeşi bir türlü
varamaz herhangi bir sırra…

oğlan ise erkek kardeş oldu. seviyor ismet amca bu şekilde farklı farklı kelimeler kullanıp okuyanı sağa sola sallamayı. oğlanın erkek kardeş olması aceb neden? şahsi kanaatim dediğim gibi bizi artık şiirin içine çekiyor ismet amca. hadi bir cemile yapayım: necib fazıl üstadın "bir kurtlu peynir gibi ortasından kestiğim/buyurun ve maktaından seyredin iş evim!" dediği hikmeti gayet zekice üstü kapalı bir şekilde yapıyor. zeki adam vesselam ismet amcam. "erkek kardeşimiz" ne için herhangi bir sırra varamaz pekiyi? çok fazla hareket sakinliğe müsaade etmediği için olabilir mi? bence olabilir.
İki yanında neden akar binlerce bu kelebek?
Binlerce kanatlı çekirge neden uçar
beyninin yukarsında?

işte hareketler... fiiller... gayesi ve amacı bilinen ve bilinmeyen fiiller. "ablamızdan/kızımızdan" farklı olarak "erkek kardeşimiz" sual üstüne sual ediyor. mekan ve hareket bilgisi uyanan erkek kardeşimiz cevab arıyor. bulabilecek mi aceb?
Evde soba yanıyor
önce çalılar geçiyor çocukların boğazından
sonra ağaç kökleri yırtıyor damarlarını
bütün ailenin.

sofra: aidiyet, paylaşım. çalı: artık fikirler, artık hisler. ağaç kökleri: nedenler, niçinler. sorgulama!
Dışarda soğuk
safirden, bakırdan, cıvadan bir gece uçuyor
gece uçarken kulaklarına dokunuyor bekçinin
bekçi
mavi zehir şiddetinde düdük çalarak
bir soru soruyor karanlığa
bütün cevaplar sendedir, saklama
diyor karanlık ona
bekçi en saklı yerinden bir banka broşürü
bir piyango bileti çıkarıp gösteriyor
copunu gösteriyor lisebirdeki oğlana
sonra acılı olduğu açıkça anlaşılan
bir kadına bıyık buruyor
buruk bir sabah
başlıyor acılı olduğu
açıkça anlaşılmayan
dünyada.

safirden, bakırdan, civadan gece: darbenin görece huzuru. bekçi: asayiş berkemal! devlet erkinin en güçsüzü bekçimiz de sorguluyor olan biteni. aslını merak ediyor ne olup bittiğinin. banka borşürü: faiz. piyango bileti: kumar. asayiş berkemal nidası atan bekçimiz faiz ve kumar müptelası çıkıyor. ne hazin! cop: güç sahiplerinin verdiği alet yani müeyyide ve ceza. bıyık burmak: daha fazlasını isteme, oburluk, israf, hainlik! buruk sabah: gizli saklı dahi yapılmaması lazım gelen şeylerin açık seçik yapılması. acılı olduğu anlaşılmayan dünya: gaflet!
Ağır ceza reisi
santa luçia söylüyor traş olurken
maiyet memurluğundan beri aksatmadan
yaptığı gibi vali sabah sabah
parlatıyor
zaten pırıl pırıl olan siyah
kunduralarını.
Kışlada alay komutanı
barakaların kar altında öksüz
duruşlarına bakarak
susuyor, söylemiyor bildiği tek şiiri
'güzel olan hiçbir şey hülasa edilemez'
demiş çünkü Valéry.

bam teline geldik. santa luçia söyleyen reis bey, kundurularını parlatan vali ve alay komutanı ve her birinin yaptıkları: ayin, ritüel, ibadet! ama neye? neye inanıyorsa ona! (burada çok sevdiğim bir ustalık var ki şudur: "vali sabah sabah parlatıyor zaten pırıl pırıl..." derken şair kelimeler ile o parlatış hareketini nasıl da güzel vermiştir.)
Çünkü serbest düşünme zamanı geçti artık
şimdi mesai saati
disiplin kurulunun toplantısı var
arşivde sicil belgeleri damgalanacak
tayinler imzaya girecek
teftişe gidecek generaller
rüya, okşayış, Tevrat
gibi kelimeler
gündemin dışında.

vazifeler. belli bir zamana hasredilmiş gayretler. hayat ne yapıyorsam ondan ibarettir fikri!
Yurttaşlar uygunadım çalışmalarıyla
söktüler kariha yarımküresini yerinden
bir pusula koydular açtıkları boşluğa
titreyen, korkak ibresiyle bu pusula
kuzeyi gösteriyor serbest
düşünme zamanlarında;

yurttaşlar: hangi fikirde, inançta olursa olsun aynı mekanda hayat sürenler. aynı şekilde hayat sürenler. yönetilenler. yönetilmek istenenler. kariha yarımküresi: insanın fikr tarafı. düşünme istidadı. pusula: hakikat arayıcılığı.
safir bir göz görünce karıştırıyor yönü
tırnaklarını yiyor bakır bir
dudak ona yaklaşınca;
cıvadan bir gözyaşı
bari olsun istiyor
bütün mesai boyunca.

hakikati arayanın maruz kaldığı zaruretler karşısındaki tavrı, beklentisi.
Buruşuk pardesülü adam dalgın
gittikçe daha dalgın, elinde cetvel
masada hesap makinesi, pusula
yetmiyor dibe dalmasına
bağlıyor kalın bir urganla beline
ağır bir sandık
salıyor kendini
yeşil yosunların
kırmızı balıkların
uçan kabarcıkların
derinliklerine
orada
bir sandık buluyor
yakutlar, altınlar, pırlantalar
adam dibe inmek için beline bağladığı
sandığını keşfediyor dibe ulaştığında.

cetvel: mesafe ve doğruluk fikri. hesap makinası: çoğaltma arzusu, fikrin maliyeti. pusula: hedef. dibe dalamamak: yapması lazım geleni bilip yapamamak! kalın bir urgan: ne garibtir ki harekete geçmek için kafi sebeb bulamayan hareketini sonlandırmak için aynı sebeblerden besleniyor. ağır sandık: külfet. yaşamak külfeti. aynı sandığın yakutlar, altınlar, pırlanalar ile dolu olması -hadi bir cemile daha yapalım-: "derman arardım derdime derdim bana derman imiş/burhan sorardım aslıma aslım bana burhan imiş" manasınca...
Öyleyse adamın eyvah ışıdı yüreği
eve dönmesine gerekçe
bulamıyacak bir daha.

her şey tamam ise yaşamaktan murad ne? artık gayretimiz neye müteveccih olacak gayret ettiğimiz şeye kavuşunca? eve dönmesine gerekçe aceb babanın ritüeli, ayini olabilir mi???
Eyvah çattı kaşlarını, ayağa kalktı yargıç
elindeki kalemi
gülümsüyor, kıracak!

uğursuzluk. malumun ilamı! peşin hükümler. fikr-i sabitler.
Atıldı öne, denize doğru lisebirdeki oğlan
denize, yakuta, entegral hesaplarına.

hareket fikri, bulmak zannı!
Kardeşim!
diye haykırdı ablası arkasından
fırladı kanepeden
kopardı kafasını bekçinin
safirden bir baltayla.

bekçi: hareketin yönünü tayin etmek isteyen devlet erkinin en küçük cüzü. safir göz şimdi safir balta. büyük kız nihayet tam manası ile "ablası" oldu. safir balta: ümitin kuvveti. ablalık: yakinlik hissi, itimat fikri.
Anneleri
mutfakta kalan son bakır sahanı
alüminyum olanıyla değiştirdi.

ve takat getirememek, teslim olmak! uygunadıma uymak!
Mesainin bitimine on kala
istifa etti vali
çamurlu bir yoldan
yayan yürüdü sınıf arkadaşı
olan nalbantın dükkanına.

sade yurttaş alüminyuma geçerken vali istifa ediyor: vukufiyet, red ediş, irade! nalbant: direniş! direnen!
Alay komutanı oğlu için
otomobil satın aldı
Mercury marka.

nirengi noktası şiirin. vali nalbanta giderken alay komutanı mercury marka araba alıyor oğluna. anne alüminyum sahan yahut tava! askeri nizam en sert nizam! düşünmenin fert fert en az olduğu yer! emir-komuta, hiyerarşinin katılığı, kurallar ve düşünmek arasındaki irtibat.
Kış geçti, öksürük haplarıyla
geçti cumartesi
hiçbirşey söylemeyen sözlere varmak için
herşeyin sonuna kadar söylenmesi gerekti

soba kaldırıldı. hastalıklar azaldı. çok şey konuşuldu az şey yapıldı. konuşulanlar konuşulduğu ile kaldı.
incir… yarpuz… karamela…
incir: üzerine yemin edilen. yarpuz: sevdirilen güzel koku. karamela: insanın kendi eliyle yaptığı. ilahi olmayani nebevi olmayan her şey!
la havle ve la kuvvete illa billah.

her ne olduysa ve olacaksa, olanı olduran!

şiir olanlar ile olması istenilenler üzerine. hayaller ve gerçekler. bir cihetten ise ayinler ve ritüeller yani ibadet yani kulluk üstüne! ne uğruna yaşıyorsan ona iman etmişsindir diyor diyebilir miyiz şair? en sonunda da erk sahibine asıl ve esas güç ve kuvvet sahibini ihtar etmiyor mu? putperestlik üzerine diyebilir miyiz şiire?
 
Son düzenleme:

evla

Gündüz yarasalarıyız biz.
Devlet'in kararları ve ailelere etkisi bu şiir.devlet putu, aile putu,bireylerin kendi putlarıdır...putlarını kırabilseydi her biri , acı gerçekleşmezdi .safir göz,hesap makinesi,dudak ,abla ve kardeş açıklamalarını çok sevdim.mısralar arasında üstad'ı anman, bağlaman aklın yolunu bağlaman gibi...nihayetinde aklın yolu bir.
Daha şiirin açıklanabilir sağa sola çekilir olması hoşuma gidiyor.ismet özel sağlam beslenen ve çok güzel servis yapabilen garson gibi ,kah mutfağa giriyor yemeği kendi pişiriyor...
Yalnız istiklal marşı derneği müdavimleri okusa bu tevili seni topa tutar :)
 

mehmet baki

Çok Önemli Parti yani ÇÖPün daimi şefi.
Yalnız istiklal marşı derneği müdavimleri okusa bu tevili seni topa tutar :)
Hem nasıl topa tutar. E bizde boş değiliz evvel Allah. "Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var" deyuben keçi gibi taşa çıkardım.

Bu arada evet bence de şiir daha çok kazılabilir lakin ne vakit müsait ve ne benim zihnim. Bir ara o yoldan gideyim dedim baktım çok dallanıp budaklanacak vaz geçtim.
 

Dilhun

Divan Üyesi
şiirin yazıldığı sene 1981. meşhur darbenin sene olarak bir sene sonrası. şairimiz sözü dolandırmadan ağır ceza hakimi ile başlayıp vali ve alay komutanı ile devam ediyor. adalet, idare ve askeriye! üçleme. darbe askeriye ile eli idareye karşı yapıldı mahkemelerle de hüküm verdi darbenin hakimleri! şiirdeki sıralama darbedeki sıralamanın tersi. bir terslik var diyor sanki şair daha en başta... olan bitenlerde bitmeyecek gibi görünen bir terslik... diyelim ve kazıyalım bakalım şiiri. ne çıkacak karşımıza?!

Ağır ceza reisi duruşmaya girerken
safir bir göz yapışıyor kırmızı yakasına
kırmızı yakaları var yargıç cübbelerinin
Fransız ihtilalelinden kalma.

şiir, ağır ceza reisi ile başlıyor. ağır ceza reisi: adalet müessesesi. safir göz mavi renk. umut! adalete itimat hissi! buna mukabil kırmızı otoritenin rengi. kırmızı yakaya safir gözün yapışması yabancılık hissi. ne için kırmızı yakaları olur yargıç cübbelerinin? sorusuna cevab fransız ihtilalinden kalma denilerek veriliyor. (suali yargılanan/muhakeme edilen soruyor elbette.) bu esnada ağır ceza resimizin bir adı da "yargıç" olmuştur! mahkeme muhakeme mi edecek giyotine göndermek için mi duruşma oluyor istifhamına gizliden gizliye bir cevab veriyor şairimiz fransız ihtilali diyerek. kırmızı yakadan sonra ağır ceza reisimiz "yargıç" oldu... alaka cezbedici.
Burslu okuduğu yıllardan kalma ceza reisinin
garip bir tarafı var
kaşlarını çatınca bir çocukluk
dolduruyor yüzünü
ürkünç bir uğursuzluk
gülümsediği sıra.

ağır ceza reisinin "geçmişine" götürüyor bizi şair. dikkat! mahkemelerin adaleti tesis etmeleri "şimdi"de geçmişi kurcalama faaliyetidir. şair "reis beyin" geçmişini ifade ederek, adaletin geçmiş ile irtibatını ortaya koyuyor ve adaletin "geçmiş geçmişte kalamaz.adalet, hakkın layık olduğu yere konulmasıdır" düsturuna işaret ediyor (olabilir mi?). bir tarif, adalet tarifi var... burslu okuduğu yıllar tabiri ile "reis bey" nasıl birisi sualine bir nevi cevab alıyoruz. anlıyoruz ki reis aslında gurebadan. muhtaçlık ile yetişmiş çoklarında olduğu gibi, his ve fikirlerinde muvazenesizlik mevcut. dünyanın icbarları altında ezilmişlik. ağır ceza reisinin ileride ne'ye hükmedeceğine dair işaret var okuyucuya. adaletle hükmetmesini beklediğimiz ağır ceza reisi geçmişinde adalete muhatab oldu mu acaba? ciddiyetinde çocukluk (saflık, dünyayı tanımama, sonrasını düşünmeme, zaman ve mekan bilgisinin yokluğu...) gülümsemesinde ise uğursuzluk (itimat hissi vermemesi, murailik, endişe...) olması adaletsiz bir dünyada yetiştiğinden olabilir mi aceb?
Garip bir tarafı var valinin
makam arabasına binerken her seferinde
bakır bir dudak karışıyor kırmızı saçlarına
saçlarını parmaklarıyla taradığı zamanlar
bu dudak
öpüyor onu hain bir yumuşaklıkla.

vali: idare. devlet erkinin cemiyete neyi, nasıl yapacağını soyledikten sonra devlet erkinin söylediklerinin tatbikine memur şahsiyet! valinin garib bir tarafı olması memur olmasından. emir kulu! bakır dudak: kızılımsı kahverengi. devlet erkine yanaşanlar, yanaştırılanlar! menfaatperestler! güç ve iktidar ile gözü dönmüşler! idare yetkisi verilmiş vali bakır dudaklarca telkin altında! güç ile ya güçlüce yahut yumuşaklıkla temas kurulur. tercih yumuşaklıktan yana! güçlünün gücünü nasıl ve ne için kullandığı mühim değiş bakır dudak için zira bakır dudak için mühim olan güç ve güçten aldığı haz. ya vali? vali ise farkında yahut değil güçün şehvetine kendini kaptırmış vaziyette. yumuşaklıkla öpülmek de valinin güçten devşirdiği bir haz. kadın erkek münasebeti üzerinden ifade etmiş şair güç ve haz münasebetini. hem ne güzel etmiş. bu nefs ne garib! ne pis!
Safir göz görünmüyor yargıca
kendini valiye vermiyor bakır dudak
görmüyor alay komutanı tekmil alırken
gömleğine bir damla civanın sızdığını
bir gözyaşı, bir ukde anlamı kazanarak.

ağır ceza reisi 2. kez "yargıç" oldu ve umut görmüyor önündeki dosyada. menfaatperest, valinin her dediğinin yapılması arzusunu yerine getirmiyor. acele etmiyor. verdiğine mukabil aldığı ne olacak hem? değecek mi bakalım valiye tam itaate?... menfaatperestler en büyük hesabçılardır. alay komutanı tekmil alırken tekmil verenin nedameti ve inkisarından bihaber. bihaber zira onun için elinin altındaki "ali veli. konya" dan ibaretttir. şahsiyet sahibi değildir ve olamaz. tektipleştirme ve tektipleştirmeye muhatab olanın nedameti ve inkisarı. (civa ile civan kelimesi akıla gelmiyor da değil tabii.)
Kimse görmüyor buruşuk pardesüsüyle bir babanın
kırılgan bir yelpaze olduğunu akşam eve girince

baba: aile reisi. ceza reisinden aile reisine geldik. ceza reisi ile cemiyet davasını işaret eden şair baba ile de cemiyetin davasını işaret ediyor. buruşuk pardesü: kenara atılmışlık, unutulmuşluk, kıymet verilmezlik. kırılgan yelpaze: takatin olmaması, zayıflık, güçsüzlük, harekete geçememek bir başka manada ise naiflik.
karısı
katlanmış kilimlerle uyum içinde
kolunu büküyor, dayıyor elini yanağına

kadın: anne ve eş. katlanmış kilim: fakirlik, eskimişlik, bizar olmak, çaresizlik. naif kocasına tek söz ettirmez şair kadına. iyi de eder. çaresizlik ve vefa hissini ne güzel de vermiş değil mi?
büyük kız kanepede bu ara
bir göl gezintisine çıkmıştır

büyük kız: annenin gençliği, genç kızlık, doğurganlık, tazelik, bakirelik. burada bir sual edelim: bu şiirde küçük kız yoktur. şair ne için büyük kız demiştir o halde? erkek kardeşi varsa şayet sadece "abla" da diyebilirdi. hadi diyelim ki abla bakirelik manasına mani olacaktı ama o halde ne için büyük kız? kendimce cevabım şu: büyük dedi zira eğer abla deseydi bu sefer şiirdeki hikayenin "büyük kız kısmına kadar ki uslubunu" güme götürecekti. zira abla yakınlığı ihsas eden bir kelime. şiirin buraya kadarki kısmında hep seyreden olduk. seçilen kelimeler okuyanı şiirin içinde tutarken hikayenin içine dahil ettirmeyen kelimeler. mahsus seçilmiş her bir kelime. şair seyretmemizi istiyor dahil olmamızı değil. pekiyi madem "büyük kız" demeseydi de sadece "kız" deseydi; olmaz mıydı? olmazdı zira kızın büyük olduğunu ifade etmek ile şairimiz tazelik fikrinin kuvvetini ihsas ediyor. şiirin ilerleyen kısımlarında zaten bu tazelik fikrinin kuvvetini göreceğiz. göl yani durgun su: sakinlik, huzur ve göl gezintisi ise muhayyile, umutlar, arzular.
kelebek ölülerinden bir ırmakta
sürüklenmektedir lisebirdeki oğlan.

oğlan: erkek kardeş. lisebir: ergenlik, kendini ve dünyayı tanımak, manalandırmak, mevki kazanma hamleleri. kelebek ölüleri: hercailik, bozulma hissi, yitirmek. ırmak: hareket fikri, çoşkunluk, yenilik isteği, yenilmeme cehdi. erkekliğe ilk adım ile erkek etrafını keşfetmeyi hareket ile mümkün görür. erkekliğin uyanması hareket ile mümkündür zira. sürüklenmek: iradenin ele alınamayışı, karşı koyulamazlık.
Kız için
sırlara karışmaktır
bir gölün ortasında olmak

büyük kız derken şimdi kız dedi. demek ki üslubumuz değişecek, demek ki biraz daha yakından bakmamızı salık veriyor şair yahut ben öyle anlıyorum. gölün ortasında olmak kayıkla mı yoksa çıplak ayakla mı? hayallerin hadsiz olması. hadsizliği nisbetinde yalnızlık hissi. sırlara karışmak: hakikati bulup onunla hemhal olmak. dünyanın kabalığından kaçmak.
erkek kardeşi bir türlü
varamaz herhangi bir sırra…

oğlan ise erkek kardeş oldu. seviyor ismet amca bu şekilde farklı farklı kelimeler kullanıp okuyanı sağa sola sallamayı. oğlanın erkek kardeş olması aceb neden? şahsi kanaatim dediğim gibi bizi artık şiirin içine çekiyor ismet amca. hadi bir cemile yapayım: necib fazıl üstadın "bir kurtlu peynir gibi ortasından kestiğim/buyurun ve maktaından seyredin iş evim!" dediği hikmeti gayet zekice üstü kapalı bir şekilde yapıyor. zeki adam vesselam ismet amcam. "erkek kardeşimiz" ne için herhangi bir sırra varamaz pekiyi? çok fazla hareket sakinliğe müsaade etmediği için olabilir mi? bence olabilir.
İki yanında neden akar binlerce bu kelebek?
Binlerce kanatlı çekirge neden uçar
beyninin yukarsında?

işte hareketler... fiiller... gayesi ve amacı bilinen ve bilinmeyen fiiller. "ablamızdan/kızımızdan" farklı olarak "erkek kardeşimiz" sual üstüne sual ediyor. mekan ve hareket bilgisi uyanan erkek kardeşimiz cevab arıyor. bulabilecek mi aceb?
Evde soba yanıyor
önce çalılar geçiyor çocukların boğazından
sonra ağaç kökleri yırtıyor damarlarını
bütün ailenin.

sofra: aidiyet, paylaşım. çalı: artık fikirler, artık hisler. ağaç kökleri: nedenler, niçinler. sorgulama!
Dışarda soğuk
safirden, bakırdan, cıvadan bir gece uçuyor
gece uçarken kulaklarına dokunuyor bekçinin
bekçi
mavi zehir şiddetinde düdük çalarak
bir soru soruyor karanlığa
bütün cevaplar sendedir, saklama
diyor karanlık ona
bekçi en saklı yerinden bir banka broşürü
bir piyango bileti çıkarıp gösteriyor
copunu gösteriyor lisebirdeki oğlana
sonra acılı olduğu açıkça anlaşılan
bir kadına bıyık buruyor
buruk bir sabah
başlıyor acılı olduğu
açıkça anlaşılmayan
dünyada.

safirden, bakırdan, civadan gece: darbenin görece huzuru. bekçi: asayiş berkemal! devlet erkinin en güçsüzü bekçimiz de sorguluyor olan biteni. aslını merak ediyor ne olup bittiğinin. banka borşürü: faiz. piyango bileti: kumar. asayiş berkemal nidası atan bekçimiz faiz ve kumar müptelası çıkıyor. ne hazin! cop: güç sahiplerinin verdiği alet yani müeyyide ve ceza. bıyık burmak: daha fazlasını isteme, oburluk, israf, hainlik! buruk sabah: gizli saklı dahi yapılmaması lazım gelen şeylerin açık seçik yapılması. acılı olduğu anlaşılmayan dünya: gaflet!
Ağır ceza reisi
santa luçia söylüyor traş olurken
maiyet memurluğundan beri aksatmadan
yaptığı gibi vali sabah sabah
parlatıyor
zaten pırıl pırıl olan siyah
kunduralarını.
Kışlada alay komutanı
barakaların kar altında öksüz
duruşlarına bakarak
susuyor, söylemiyor bildiği tek şiiri
'güzel olan hiçbir şey hülasa edilemez'
demiş çünkü Valéry.

bam teline geldik. santa luçia söyleyen reis bey, kundurularını parlatan vali ve alay komutanı ve her birinin yaptıkları: ayin, ritüel, ibadet! ama neye? neye inanıyorsa ona! (burada çok sevdiğim bir ustalık var ki şudur: "vali sabah sabah parlatıyor zaten pırıl pırıl..." derken şair kelimeler ile o parlatış hareketini nasıl da güzel vermiştir.)
Çünkü serbest düşünme zamanı geçti artık
şimdi mesai saati
disiplin kurulunun toplantısı var
arşivde sicil belgeleri damgalanacak
tayinler imzaya girecek
teftişe gidecek generaller
rüya, okşayış, Tevrat
gibi kelimeler
gündemin dışında.

vazifeler. belli bir zamana hasredilmiş gayretler. hayat ne yapıyorsam ondan ibarettir fikri!
Yurttaşlar uygunadım çalışmalarıyla
söktüler kariha yarımküresini yerinden
bir pusula koydular açtıkları boşluğa
titreyen, korkak ibresiyle bu pusula
kuzeyi gösteriyor serbest
düşünme zamanlarında;

yurttaşlar: hangi fikirde, inançta olursa olsun aynı mekanda hayat sürenler. aynı şekilde hayat sürenler. yönetilenler. yönetilmek istenenler. kariha yarımküresi: insanın fikr tarafı. düşünme istidadı. pusula: hakikat arayıcılığı.
safir bir göz görünce karıştırıyor yönü
tırnaklarını yiyor bakır bir
dudak ona yaklaşınca;
cıvadan bir gözyaşı
bari olsun istiyor
bütün mesai boyunca.

hakikati arayanın maruz kaldığı zaruretler karşısındaki tavrı, beklentisi.
Buruşuk pardesülü adam dalgın
gittikçe daha dalgın, elinde cetvel
masada hesap makinesi, pusula
yetmiyor dibe dalmasına
bağlıyor kalın bir urganla beline
ağır bir sandık
salıyor kendini
yeşil yosunların
kırmızı balıkların
uçan kabarcıkların
derinliklerine
orada
bir sandık buluyor
yakutlar, altınlar, pırlantalar
adam dibe inmek için beline bağladığı
sandığını keşfediyor dibe ulaştığında.

cetvel: mesafe ve doğruluk fikri. hesap makinası: çoğaltma arzusu, fikrin maliyeti. pusula: hedef. dibe dalamamak: yapması lazım geleni bilip yapamamak! kalın bir urgan: ne garibtir ki harekete geçmek için kafi sebeb bulamayan hareketini sonlandırmak için aynı sebeblerden besleniyor. ağır sandık: külfet. yaşamak külfeti. aynı sandığın yakutlar, altınlar, pırlanalar ile dolu olması -hadi bir cemile daha yapalım-: "derman arardım derdime derdim bana derman imiş/burhan sorardım aslıma aslım bana burhan imiş" manasınca...
Öyleyse adamın eyvah ışıdı yüreği
eve dönmesine gerekçe
bulamıyacak bir daha.

her şey tamam ise yaşamaktan murad ne? artık gayretimiz neye müteveccih olacak gayret ettiğimiz şeye kavuşunca? eve dönmesine gerekçe aceb babanın ritüeli, ayini olabilir mi???
Eyvah çattı kaşlarını, ayağa kalktı yargıç
elindeki kalemi
gülümsüyor, kıracak!

uğursuzluk. malumun ilamı! peşin hükümler. fikr-i sabitler.
Atıldı öne, denize doğru lisebirdeki oğlan
denize, yakuta, entegral hesaplarına.

hareket fikri, bulmak zannı!
Kardeşim!
diye haykırdı ablası arkasından
fırladı kanepeden
kopardı kafasını bekçinin
safirden bir baltayla.

bekçi: hareketin yönünü tayin etmek isteyen devlet erkinin en küçük cüzü. safir göz şimdi safir balta. büyük kız nihayet tam manası ile "ablası" oldu. safir balta: ümitin kuvveti. ablalık: yakinlik hissi, itimat fikri.
Anneleri
mutfakta kalan son bakır sahanı
alüminyum olanıyla değiştirdi.

ve takat getirememek, teslim olmak! uygunadıma uymak!
Mesainin bitimine on kala
istifa etti vali
çamurlu bir yoldan
yayan yürüdü sınıf arkadaşı
olan nalbantın dükkanına.

sade yurttaş alüminyuma geçerken vali istifa ediyor: vukufiyet, red ediş, irade! nalbant: direniş! direnen!
Alay komutanı oğlu için
otomobil satın aldı
Mercury marka.

nirengi noktası şiirin. vali nalbanta giderken alay komutanı mercury marka araba alıyor oğluna. anne alüminyum sahan yahut tava! askeri nizam en sert nizam! düşünmenin fert fert en az olduğu yer! emir-komuta, hiyerarşinin katılığı, kurallar ve düşünmek arasındaki irtibat.
Kış geçti, öksürük haplarıyla
geçti cumartesi
hiçbirşey söylemeyen sözlere varmak için
herşeyin sonuna kadar söylenmesi gerekti

soba kaldırıldı. hastalıklar azaldı. çok şey konuşuldu az şey yapıldı. konuşulanlar konuşulduğu ile kaldı.
incir… yarpuz… karamela…
incir: üzerine yemin edilen. yarpuz: sevdirilen güzel koku. karamela: insanın kendi eliyle yaptığı. ilahi olmayani nebevi olmayan her şey!
la havle ve la kuvvete illa billah.

her ne olduysa ve olacaksa, olanı olduran!

şiir olanlar ile olması istenilenler üzerine. hayaller ve gerçekler. bir cihetten ise ayinler ve ritüeller yani ibadet yani kulluk üstüne! ne uğruna yaşıyorsan ona iman etmişsindir diyor diyebilir miyiz şair? en sonunda da erk sahibine asıl ve esas güç ve kuvvet sahibini ihtar etmiyor mu? putperestlik üzerine diyebilir miyiz şiire?

Emeğinize sağlık diyeceğim de aklıma "emeğine sağlık " temennisini beddua olarak hani devamlı emek göster, bir rahata erme şeklinde anlamlandıranlar geliyor vazcayıyorum.Kendimce verilen emeği beğeni tuşuyla geçiştirmek istemeyip "ayağınıza taş ,gözünüze yaş değmesin "diyorum.
Okudum , defalarca okuyacağım da sayenizde yolun sonunda" tanıyorum" dediğimiz Özel'im İsmeti bileceğiz belki de.
 

mehmet baki

Çok Önemli Parti yani ÇÖPün daimi şefi.
yeni şiirimiz propaganda olsun.

"Propaganda

Köleler gördüm, karavaşlar
hayaları burulmuş bir adamın ayaklarını yıkamaktalardı
artık kelimeleri kalmamış fiyatları sormaktan
saçları taranılmaktan usanmışlar
sinemalarda saklanıyor kışın
yaz olunca denizin yalayışlarına
kaldırımlarda demokrat
otobüslerde dindar
geceyi
saatlerine bakarak anlıyorlar
ve sabah
gökyüzünün karnını gerdiği zaman
dağların kokusundan fabrikalar
acıkınca
Köleler!
gözleri camekânlarda.
Silâhlar gördüm
namlusu akla çevrilmiş sahra topları
mürekkebin utandığını gördüm basılı kâğıtlarda
tetiğe basan parmaklarda çare yok, gördüm mürekkebi:
Çare yok, radyoları kapatsam
çare yok, secde etsem anılarıma
bu bozulmuş yeminlerin bayrakları altında
olacak şeymi duymak portakal bahçelerini
mermiler araya girmeden anlayabilir miyiz artık
hangi kızlar hangi serin yerlerimize değdi:
Sanırdık saçlarımız kumrularla kaplanır
bir çocuk, İşte ırmak! diyerek haykırınca
o zaman belki çocuklar zabıtalardan daha çoktu
belki biz daha çok ağlardık bir aşk pıhtılanınca:
Gördüm
gözlerinde zındanlarla bana baktıklarını
düşündüm yaslanarak şehrin kasıklarına
düşündüm kafa kemiklerimi eritinceye kadar
nedir bu kölelerin olanca silâhları
silahların köleleri olmaktan başka.
Bıkmadım
koyu renkler kullanıyorum hayatımda
koyu mavi, acıyı anlatırken
sessizce öperken, koyu beyaz
ve saçlarım hakaretlerle okşanırken
koyu bir itiraf sarıyor beni.
susmak elbette zehirlidir
ve rahatlık getirir yazıklanmak da.
Ey tenimde uzak yolculukların lekeleri!
Ey çocuklarda uyuyan intizamsız güneşler!

gelin ve boğdurun bu köleleri."

şiiri şairinin sesinden dinlemek için buyurunuz:

 

mehmet baki

Çok Önemli Parti yani ÇÖPün daimi şefi.
Köleler gördüm, karavaşlar
köleler diyerek bırakmamış şair; aksine devamla karavaş diyerek mahsus "cinsleri" tefrik lüzumu görmüş. neden olabilir? cevab teşebbüsü: şairimiz köle, yani savaşta esir düşen insan tanımı ile yetinmemiş ve o esarete karavaşı yani savaşta esir düşen kadını, doğurma kabiliyeti olan, çoğalmanın kendisinde gerçekleştiği kadını da ilave etmiş. böylece köle zımnen erkekler, karavaş ise sarahaten kadınlar manasına kullanılmış. şair daha ilk mısrada insanın çoğalması, çoğalan insanın ictimaileşmesi/sosyalleşmesi, insanın insan ile yaşama zaruretine hamle yapıyor. tek kelime ile: toplum. köle ve karavaş üzerinden düşünürsek şayet "savaş" dediğimiz şeyi de sarf-ı nazar etmemek lazım gelir. öyle ya esaret varsa savaş olması lazım gelir. köleler ve karavaşlar kime karşı savaştı ve dahası ellerinde silahları var mıydı?
hayaları burulmuş bir adamın ayaklarını yıkamaktalardı
hayaları burulmuş adam: üreme ve üretme kabiliyeti olmayana üreme ve üretme kabiliyeti olanın itaati. izmler. cemil meriçi hatırlayalım: "izmler idrakimize giydirilmiş deli gömlekleridir." sizce şairin "resmettiği şu "manzara"da akıl ne yana düşüyor?
artık kelimeleri kalmamış fiyatları sormaktan
kelime: ifade kabiliyeti. insanın ictimai/sosyal cihetindeki kopukluk. fert ile fert ve fert ile cemiyet arasındaki fikri ve hissi mesafe. üreme ve üretimi işaret eden şair daha üçüncü mısrada "kısırlığı" işaret ediyor. ortak zeminin "kısır" bir zeminde idamesi. o halde bu kısırlığın adını koyalım: tüketim!
saçları taranılmaktan usanmışlar
saçların taranılması: nas içine çıkan insan. (nas yani insan.) insanın insanla teması. bu mısra şahsi kanaatim iki manalı bir mısra. taramak fiilinin ayna önünde olan bir fiil olması hasebiyle bu mısradan evvelen kendi gözünde insan (ayna üzerinden düşünülecek olursa: hayal ve had) ve sair insanların gözünde insan (temas). bu mısrada ise şairimiz mesafeyi işaretten sonra mesafenin aşıldığı yerde vuku bulan temasın ancak zan ve bir had ile olduğunu işaret ediyor. sahici olmamak, yalan! (necib fazıla atıfa devam edelim madem: "ve tekrar uyuyayım ve kalkayım ezanla/yaşaya dursun insan hayat dediği zanla.")
sinemalarda saklanıyor kışın
sinemalar: izmlerin köpürtülmesi. demagoji. kış: hakikatin acısı. kış kelimesi ile akla gelen unsurlar (kar, yağmur, çamur, soğuk ve sair ) izmlerin insan zihnindeki tahribatına atıf yapıyor. meselelerden kaçmak, yüzleşmemek, hakikatin acılığına tahammül göstermemek, kolaycılık.
yaz olunca denizin yalayışlarına
ne acıdır ki zorluktan kaçan insan kolaya talib! kolay olanı elde etmek için fırsatı kaçırmıyor. yaz: teselli, teskin! denizin yalayışı: kendine söylenen yalanlar! kendi yalanına iman etmek yahut kendini kandırma ahlakı! kanaatimce ince bir husus: yaz ve kış tabirleri ile şair bir devr-i daim meselesini de işaret ediyor gibi. toplumda olan biten her ne ise kendini devamlı yeniliyorken toplum bu yenilik üzerinde bir hisse sahibi değil. izmlere hareket veren şey, toplumun kabulü. toplumun kabulleri izmleri taze tutuyor.
kaldırımlarda demokrat
izmlere bir misal mi geldi ne? kaldırım: hareket, istikamet, emniyet. demokrat: hareket, istikamet ve emniyetin nasılı. bariz bir misal vermiş şair okuyucuya. kadınlı erkekli kaldırımlarda yürürken....
otobüslerde dindar
akıllara gelmeyen şey yani dindarlık ne garibtir ki otobüslerde geliyor. otobüs: istikamet ve hareket. bir cihetten sürat. dindar: insanın kendi dünyasında karşılığı olanı sosyal alanda da görme hatta sosyal alana taşıma gayreti. kaldırım ve otobüs ayrıca mekanın fikri ve ahlakı şekillendirmesine de işaret gibi duruyor.
geceyi
saatlerine bakarak anlıyorlar

tek kelime: teknoloji. sadece saat değil ama bize teknolojiyi işaret eden: gece! aydınlatılmış gece. korkusunu yenmiş insanın gecesi!... korkusunu ayan beyan belli eden mi deseydim aceb?!
ve sabah
gökyüzünün karnını gerdiği zaman
dağların kokusundan fabrikalar
acıkınca

sabah:yenilik. gökyüzü: doğa dediğimiz şeyde gökyüzü yoktur doğa yeryüzü için söylenilir. gökyüzü bence burada sabah ile beraber düşünüldüğünde yaratılışa işaret. yeniliğin insanın elinin kavuşmadığı yerde olduğuna işaret ediyor gibi şair. dağı, mukavemet olarak görüyorum. fabrikayı ise toplumu yönlendirenler, idare etttiği iddiasındakiler. bu mısralar yatağından yeni uyanmış, genleşen işine gidecek bir insanı da resmediyor elbette. bir cihetten de insanın, toplumun bozuculuğuna işaret. insanın elinin ağulu olması...
Köleler!
gözleri camekânlarda.

camekan: gaye.
Silâhlar gördüm
silahlar: izmlerin vasıtaları. müeyyide ve ceza.
namlusu akla çevrilmiş sahra topları
sahra topları: ağır ve büyük cezalar. düşünmenin önündeki engellemeler.
mürekkebin utandığını gördüm basılı kâğıtlarda
mürekkeb: fikir ve fikir namusu. mürekkeb ne için utanıyor? fikrin garib kalmasından mı fikrin garabetinden mi? ben ikincisinden olduğu zannındayım. zira mürekkeb ile işaret edilen fikir namuslu fikir ise şayet fikir adı altında (iyi, güzel ve doğru ile perçinli) takdim edilen (öne geçirilen) şey elbette namuslu olanı utandıracaktır. herkesin içinde yapılan hayasızlığın hayalı insanın yüzünü kızartması gibi. bu zanna varma sebebim şairin mürekkeb üzerinden meramını ifade etmesi.
tetiğe basan parmaklarda çare yok, gördüm mürekkebi:
tetiğe basan parmaklar: izmlerin çapsızlığı, çapsızların izmi. çare olmaması: hakikati gör"müş" olmaklık. hakiki olmak kendine yalan söylememiş olmak ile mümkün zira. evvelen kendi yalanına iman eden artık yalanın yalan olduğunu gördü. çare: kim ne derse desin!
Çare yok, radyoları kapatsam
kabulun zorluğu. kaçma arzusu.
çare yok, secde etsem anılarıma
anılar: kendi yalanına iman ettiği vakitler. muhasebe.
bu bozulmuş yeminlerin bayrakları altında
irade ve söz arasındaki irtibat.
olacak şeymi duymak portakal bahçelerini
duymak: işitmek değil his manasında bence. beş hasse, beş duyu.. suni olanın tabii olanı örtmesi, bastırması.
mermiler araya girmeden anlayabilir miyiz artık
tetiğe basılmış. dönüşü yok. ok yaydan çıktı bir kere.
hangi kızlar hangi serin yerlerimize değdi:
kız: tazelik. serin: denge, itidal, kıvam.
Sanırdık saçlarımız kumrularla kaplanır
bir çocuk, İşte ırmak! diyerek haykırınca

çocuk: saflık, dürüstlük. ırmak: tabii olan, fıtrata uygun olan.
o zaman belki çocuklar zabıtalardan daha çoktu
zabıta: denetim, itimatın yokluğu.
belki biz daha çok ağlardık bir aşk pıhtılanınca:
pıhtılanmak: hareketsizlik, tükeniş. kimden daha çok ağlardık? tükenenden, donuklaşandan, hareketsizleşenden.
Gördüm
gözlerinde zındanlarla bana baktıklarını

gözlerdeki zindan: ya şairimizin diğerlerinin nazarında olmasının arzu edildiği yer yahut diğerlerinin şairimizin nazarında olduğu yer. her iki manada da okunabilir bence.
düşündüm yaslanarak şehrin kasıklarına
düşüncenin ne üzerine olduğu, neyin üzerinde olduğu. insanın gördüğü "şey" üzerine düşünmesi.
düşündüm kafa kemiklerimi eritinceye kadar
kafa kemikleri: düşüncenin mevkii ve haddi.
nedir bu kölelerin olanca silâhları
silahların köleleri olmaktan başka.

mütekabiliyet.
Bıkmadım
düşünmek ve fikren bulmakla bitmiyor iş...
koyu renkler kullanıyorum hayatımda
hakikatin yakıcı, yıkıcı ve incitici olmasına karşısındaki tavır
koyu mavi, acıyı anlatırken
acının umutu köreltmesi.
sessizce öperken, koyu beyaz
bulunan, elde edilenin saflığını muhafazanın güçlüğü
ve saçlarım hakaretlerle okşanırken
koyu bir itiraf sarıyor beni.

"çok doğru söyledin!", "ne de güzel söyledin!", "işte gerçek bir şair!" nevinden cümleler şarimizce iltifat değil hakaret zira....
susmak elbette zehirlidir
ve rahatlık getirir yazıklanmak da.

zira iltifat edenlerın iltifatları suçluluk hissinden kurtulmaktan başkaca bir şey değil. öyle ya madem bu kadar hakiki idiniz ne için şairin hakikatini kendinizi tatmin için kullandınız? hadi bu sefer ki cemilemiz şairimizin kendine olsun: "waldo sen neden burada değilsin?"
Ey tenimde uzak yolculukların lekeleri!
Ey çocuklarda uyuyan intizamsız güneşler!

gelin ve boğdurun bu köleleri
leke: fikri ve vicdani mücadelenin eserleri. intizamsız güneş: saflığın gebeliği.

kimisi der ki şiir kapitalizm ve sosyalizm üzerine ben derim ki izmler üzerine. izmler karşısında insanın, düşünen insanın (sahici bir şekilde düşünen insanın) takındığı tavır ve vardığı yer. şair olumlu olanı olumsuz olan üzerinden resmetmiş. bunu da öyle ustaca yapmış ki şiiri okurken/dinlerken ister istemez bütün olumsuz manaların olumlusu akıla geliyor. köle ile hürriyeti, hayaları burulmuş adam ile iktidarı, tüketim ile ihtiyaçı ve sair...
 
Son düzenleme:

mehmet baki

Çok Önemli Parti yani ÇÖPün daimi şefi.
yeni şiirimiz mataramda tuzlu su olsun.

şairin sesinden dinlemek için buyurunuz:


"MATARAMDA TUZLU SU

West Indies, Kızıl Elma, İtaki, Maçin!
Uzun yola çıkmaya hüküm giydim.
Beyazların yöresinde nasibim kalmadı
yerlilerin topraklarına karşı şuç işledim
zorbaların arasında tehlikeli bir nifak
uyrukların arasında uygunsuz biriyim
vahşetim
beni baygın meyvaların lezzetinden kopardı
kendime dünyada bir
acı kök tadı seçtim
yakın yerde soluklanacak gölge bana yok
uzun yola çıkmaya hüküm giydim.
Uzak nedir?
Kendinin bile ücrasında yaşayan benim için
gidecek yer ne kadar uzak olabilir?
Başım açık, saçlarımı ikiye
ortadan ayırdım
kimin ülkesinden geçsem
şakaklarımda dövmeler beni ele verecek
cesur ve onurlu diyecekler
halbuki suskun ve kederliyim
korsanlardan kaptığım gürlek nara
işime yaramıyor
rençberlerin o rahat
ve oturmuş lehçesinden tiksinirim
boynumda
bana yargı yükleyenlerin
utançlarından yapılma mücevherler
sırtımda sağır kantarı gizli bilgilerin
mataramdaki suya tuz ekledim, azığım yok
uzun yola çıkmaya hüküm giydim.
Bir hayatı,ısmarlama bir hayatı bırakıyorum
görenler üstünde iyi duruyor derdi her bakışta
askerken kantinden satın aldığım cep aynası
bazı geceler çıkarken
uçarı bir gülümseyişle takındığım muşta
gibi lükslerim de burda kalacak
siparişi yargıcılar tarafından verilmiş
bu hayattan ne koku, ne yankı, ne de boya
taşımamı yasaklayan belgeyi imzaladım
burada bitti artık işim, ocağım yok
uzun yola çıkmaya hüküm giydim."
 

Benzer konular

Bu içeriği görüntüleyen kullanıcılar (Kullanıcı: 0, Ziyaretçi: 1)

Üst Alt