Tasavvuf nedir?

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Katılım
11 Eyl 2006
#1
Tasavvuf, İslam inanışına göre, kişiliği kötü huylardan temizleyip, ruhu pak edip, olgun olma yoludur.

Mistik (ruhani) yaşantı olarak da adlandırılmış, Muhammedi Tasavvuf inanışında her şeriatın (Muhammedi, İsevi ,Musevi gibi) Evliyaları ve tarikatleri olduğu Mutasavvıflar tarafından kabul edilmiştir. Muhammedi Tasavvuf Muhammed'in "Ben ilim şehriyim Ali kapısıdır" hadisini yol gösterici kabul etmiştir.

Tasavvuf Kur’an anlayışını "Kuran'ın medarı ikidir: İlm-i tevhit, amel-i tevhit. Tecellisi görülen hal ise lüzumlu ilim, salih ameldir." diye özetlemiş, Hz.Muhammed'in "Nefsini bilen Allahı bilir" hadisini yaşam biçimi kabul edip, olgun insan olma yolunun Evliya rehberliğinde dıştan içe dönüşle mümkün olacağı, ögrenim ve yaşam alanının Tasavvuf yani Tarikatlar olduğunu savunur. "Tasavvuf kâal (laf) değil Hal Yoludur." anlayışı sebebi ile Halk arasında Ehli Hal Üniversitesi olarakta anılır.

Fıkıhın kolları Mezhepler Tasavvufun kolları tarikatlardır. Pirler tarafından sistemleştirilen tarikatlar pirlerin isimleri ile anılmışlardır.

Mutasavvıfların tasavvuf tanımları

"Tasavvuf tariki, nefsi ayıklayıp temizlemek ve ruhu pak ederek lahut alemine yükselmek yoludur."(Pir Galip Hasan Kuşçuoğlu )

"Tasavvuf, Allah’ın, seni sende öldürüp, Kendinde ebediyen diri kılmasıdır.” (Cüneyd-i Bağdadi)

"Tasavvuf ehlinin üç vasfı vardır. Toprak gibidir, iyiye de, kötü kimseye de verir. Bulut gibidir, her şeyi gölgeler. Yağmur gibidir, sevilen kimseyi de, sevilmeyen kimseyi de sular." (Harkûşî Abdülmelîk bin Muhammed)

"Tasavvuf hâldir, söz değildir, söz ile ele geçmez." (Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî)

"Tasavvuf, Resûlullah efendimizin sünnet-i seniyyesine uymak, fazla konuşmayı, fazla yemeği ve fazla uykuyu terk etmektir." (Alâüddevle Semnânî)

"Tasavvuf, insanı Allahü teâlâdan uzaklaştıran şeylerin hepsini terketmektir." (Ali bin Sehl)

"İnsana lâzım olan önce Ehl-i sünnete uygun inanmak, sonra şerîate (dînin emir ve yasaklarına) uymak, daha sonra tasavvuf yolunda yükselmektir." (Muhammed Bâkî-billah)

"Şimdiye kadar yedi yüz velî, tasavvufun târifinde türlü sözler söylemişlerdir. Bu sözlerin özü, şu noktada toplanabilir: Tasavvuf, vakti, en değerli olan şeye harcamaktır." (Ebû Saîd Ebü'l-Hayr)

"Tasavvuf ahlâktan ibarettir. Bu bakımdan ahlâkı senden yüksek olan, senden daha fazla arınmış demektir." (Ebû Bekr el-Kettânî)

"Tasavvuf: Kâinatı eksik görmek, hatta daha da ötesi bütün eksikliklerden münezzeh olanı (c.c) müşâhede ederek bu eksik varlıkları hiç görmemektir." (Ebû Amr ed-Dımeşkî)

"Tasavvuf; kulun herzaman, o an için kendisine en uygun olan şeyle meşgul olmasıdır." (Amr b. Osman el-Mekkî)

"Tasavvuf İslam'ın özü, cevheri ve atan kalbidir. Tasavvuf İslam'ı en güzel şekilde yaşamaktır. Tarikatın bütün gayesi Hz. Peygamber (S.A.S)'in yolunu ihya etmek ve onun sünnetini neşretmektir." (Şeyh Muhammed Haznevi k.s)

Tasavvufta bilgi kuramı

Tasavvufa göre, iki tür bilgi vardır. Biri, çevreden okunarak elde edilen, sözel bilgiler yani "zâhir ilmi", diğeri ise sadece iç temizliği ile, salt içsel olarak duyularak elde edilebilen "bâtin ilmi"dir.

Buna göre, şeriat ve Kuran yargıları da dahil olmak üzere, söze dayanan teorik bilgilerin tümü sözel bilgidir. Bu bilgiler dıştan okunarak elde edilebilir. Oysa iç bilgi, dıştan okunarak elde edilemez, bu bilgi insanın içinden doğarak gelir ve gerçek bilgi budur. Tasavvufa göre, asıl bilginin, tasavvuf bilgisi denilen bu bilgi olduğu; kardeşlik duygusunu geliştirdiği, toplu olarak bir arada yaşama duygusunu güçlendirdiği, insanları iyilik ve olgunluğa götürdüğü kabul edilir.

Dış bilgi elde eden kişi iyi insan olur. Fakat, bu iyilik çoğunlukla, yalnız kendisi içindir. Tasavvuf bilgisi olan kişi ise, yaptığı her işte, tüm insanlığı düşünür.

Kaynak: http://tr.wikipedia.org
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Katılım
11 Eyl 2006
#2
Şiir Diliyle Tasavvuf

Şiir Diliyle Tasavvuf


Olanlar Tekkesi Şeyhi İbrahim Efendi (k.s.) tasavvufun tanımını aşağıdaki dizelerde ifade etmiştir:

Bidayette tasavvuf sofi bican olmaya derler
Nihayette gönül tahtında sultan olmaya derler

Tarikatte ibarettir tasavvuf mahv-ı suretten
Hakikatte saray-ı sırda mihman olmaya derler

Bu abu kil libasından tasavvuf ari olmaktır
Tasavvuf cismi safi nur-ı Yezdan olmaya derler

Tasavvuf lem’ayı envar-ı mutlaktan uyarmaktır
Tasavvuf ateş-i aşk ile suzan olmaya derler

Tasavvuf şerait name-i hestiyi dürmektir
Tasavvuf ehli iman olmaya derler

Tasavvuf arif olmaktır hakimen adetullaha
Tasavvuf cümle ehli derde derman olmaya derler

Tasavvuf ten tılsımın ism miftahıyla açmaktır
Tasavvuf bu imaret külli viran olmaya derler

Tasavvuf sofi kali tebdil eylemektir bil
Tasavvuf her söz ki söyler ab-ı hayat olmaya derler

Tasavvuf ilm-i tabirat-ü tevilatı bilmektir
Tasavvuf can evinde sırrı sübhan olmaya derler

Tasavvuf hayret-i kübrada mestü valih olmaktır
Tasavvuf Hakkın esrarında hayran olmaya derler

Tasavvuf kalb evinden masivallahı gidermektir
Tasavvuf kalbi mümin arşı Rahman olmaya derler

Tasavvuf her nefeste şarka vü Garba erişmektir
Tasavvuf bu kamu halka nigehban omaya derler

Tasavvuf cümle zerratı cihanda Hakk’ı görmektir
Tasavvuf gün gibi kevne nümayan olmaya derler

Tasavvuf anlamaktır yetmiş iki milletin dilin
Tasavvuf alem-i akla Süleyman olmaya derler

Tasavvuf uryet-i vüska yükün can ile çekmektir
Tasavvuf mahzar-ı ayat-ı gufran olmaya derler

Tasavvuf ismi azamla tasarruftur bütün kevne
Tasavvuf camii ahkamı Kuran olmaya derler

Tasavvuf her nazarda zatı Hakka nazır olmaktır
Tasavvuf sofiye her müşkil asan olmaya derler

Tasavvuf ilmi Hakka sinesini mahzen etmektir
Tasavvuf sofi bir katreyken umman olmaya derler

Tasavvuf küllü yakmaktır vücudun nar-ı la ile
Tasavvuf nur-ı “illa” ile insan olmaya derler

Tasavvuf on sekiz bin aleme dopdolu olmaktır
Tasavvuf nuh felek emrine ferman olmaya derler

Tasavvuf “kul kefa billah” ile davet dürür halkı
Tasavvuf irci’i lafzıyla mestan olmaya derler

Tasavvuf günde bin kere ölüp yine dirilmektir
Tasavvuf cümle alem cismine can olmaya derler

Tasavvuf zat-ı insan zat-ı Hakk’da fani olmaktır
Tasavvuf “kurbu ev edna”da pinhan olmaya derler

Tasavvuf canı canane verip azade olmaktır
Tasavvuf can-ı canan can-ı canan olmaya derler

Tasavvuf bende olmaktır hakikat Hak ey İbrahim
Tasavvuf şer-i Ahmed dilde bürhan olmaya derler
 
Katılım
8 Ağu 2007
#3
Ynt: Tasavvuf nedir?

GÜZEL AÇIKLAMALAR VE ALINTILAR YAPMIŞSINIZ EMEĞİNİZE SAĞLIK... KEŞKE KENDİ DÜŞÜNCELERİNİZİ VE HİSSETTİKLERİNİZİ YAZSAYDINIZ..
 

UluğBey

Sükût gibi münzevi, çığlık gibi hür.
Katılım
27 Ara 2005
#4
Ynt: Tasavvuf nedir?

bari_sen_yanma_diye' Alıntı:
GÜZEL AÇIKLAMALAR VE ALINTILAR YAPMIŞSINIZ EMEĞİNİZE SAĞLIK... KEŞKE KENDİ DÜŞÜNCELERİNİZİ VE HİSSETTİKLERİNİZİ YAZSAYDINIZ..
Öncelikle hoşgeldiniz, forumlarımızda yazıları tamamiyle büyük harfle yazmak yasaktır.Türkçe'de büyük harflerin nerelerde kullanılacağı bellidir.

Bölümde arkadaşlarımızın kendi görüşlerini anlattığı bir başlık bulunmakta...


Tasavvuf konusunda da siz hissettiklerinizi yazarak başlayabilirsiniz.
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Katılım
11 Eyl 2006
#5
Ynt: Tasavvuf nedir?

[quote author=bari_sen_yanma_diye]
GÜZEL AÇIKLAMALAR VE ALINTILAR YAPMIŞSINIZ EMEĞİNİZE SAĞLIK... KEŞKE KENDİ DÜŞÜNCELERİNİZİ VE HİSSETTİKLERİNİZİ YAZSAYDINIZ..
[/quote]

Öncelikle bir hoş geldiniz diyeyim. Benim hem tasavvuf hem de diğer konulardaki düşüncelerimi anlayabilmek için eski konulardan bir kaç tanesini okumanız yeterliydi. Bunun için ayrı bir başlıkta tasavvufla ilgili şunları şunları düşünüyorum diye belirtmeme lüzum yok. İfadelerim ve duygularım gayet açık.

[quote author=bari_sen_yanma_diye]
alıntılar cok hoş cok güzel ve anlaşılması cok kolay olmayan bir şiirle tamamlanmış.kendi düşüncelerinizi de bekliyoruz...(Tasavvufla ilgili)[/quote]

Bana yolladığınız diğer mesajda konunun anlaşılması zor bir şiirle tamamlandığını söylemişsiniz. Evet şiirin dili biraz ağır ama anlamak isteyen herkes eline bir sözlük alarak ve biraz zaman harcayarak onu da gayet rahat anlayabilir. Kendi düşüncelerimi belirtmem konusundaki ısrarınıza bir anlam veremediğimi de belirtmeliyim. Selâmetle...  
 
Katılım
8 Ağu 2007
#6
Ynt: Tasavvuf nedir?

Evet...Tasavvuf hakkında yazılan bir konuya yazdığımız küçük bir teşekkür ve temenni yazısının nihayetinde tekdir ile uslanmayanın hakkını almaya kadar gelmiş bulunmaktayız...Büyük harf dalgınlığımın elbette bu kadar ama olmamı gerektirecek bir bahane olmadığını biliyorum.Söylemek istediğim yaptığınız güzel işlere kendi düşünlerinizi de eklemenizi istemekten başka bir şey değildir. Kendimi heba edercesine şiddetli bir ısrarım olmamıştır. Hoşbulduk...
 

UluğBey

Sükût gibi münzevi, çığlık gibi hür.
Katılım
27 Ara 2005
#7
Ynt: Tasavvuf nedir?

bari_sen_yanma_diye' Alıntı:
Evet...Tasavvuf hakkında yazılan bir konuya yazdığımız küçük bir teşekkür ve temenni yazısının nihayetinde tekdir ile uslanmayanın hakkını almaya kadar gelmiş bulunmaktayız..
Estagfurullah o noktaya hiçbir zaman gelmez durum inşaallah :)

Dil-şâd adına yanıt vermek gibi olmasın ama sizin hatanız bölümdeki iletileri incelemeden bir hüküm vermeniz.Bu konu sadece bilgilendirme amaçlı açılmış bir konu.Bu konuda yanlış ya da hatalı bir yer görmeniz halinde tabii ki buradan yanlış gördüğünüz yeri belirtip tenkid edebilir ve tenkidinize cevap isteyebilirsiniz :) Bunun için buradayız.Ama önce biraz araştırma gerekiyor vesselâm.

bari_sen_yanma_diye' Alıntı:
Büyük harf dalgınlığımın elbette bu kadar ama olmamı gerektirecek bir bahane olmadığını biliyorum.
Hassasiyetiniz için teşekkürler, genelde arkadaşlarımız ilk iletilerinde bu tarz dalgınlıklarda bulunabiliyor, bizede hatırlatmak kalıyor...
 
Katılım
8 Ağu 2007
#8
Ynt: Tasavvuf nedir?


TASAVVUF
Tasavvuf; sofî ve mutasavvıfların Hakk’a ulaşma yollarına verilen bir isimdir. Tasavvuf, hakikat yolunun nazarî yanını, dervişlik de amelî cephesini ifade eder. Ayrıca, tarikatın nazarî tarafına “ilm-i tasavvuf”, amelî yanına da “dervişlik” denilmiştir. Erbâb-ı hakikatten bazılarına göre tasavvuf, Cenâb-ı Hakk’ın insanı nefis ve enaniyet cihetiyle öldürmesi ve envâr-ı zâtiyesiyle ayrı bir diriliğe ulaştırmasıdır. Diğer bir ifadeyle, insanı kendi iradesiyle yok edip, irade-i hâssası ve ihtiyâr-ı ehadiyyesiyle hareket ettirmesidir. Tasavvufa bir diğer yaklaşım da, insanın her türlü ahlâk-ı zemîmeyi gidermesi ve ahlâk-ı âliyeyi ikame etmesi istikametinde sürekli mücâhede ve murâkabe şeklindedir.
Tasavvuf mevzuunda, Hz. Cüneyd’in ifadesi; “fenâ-fillâh” ve “bekabillâh”ı hatırlatır mâhiyettedir. Şiblî’nin sözleri ağyar endişesine kapılmadan maiyyet-i ilâhiyede bulunabilme şeklinde hülâsa edilebilir. Ebû Muhammed Cerîr’in beyanı ise, her zaman kötü huylara karşı tavır almak ve ahlâk-ı haseneyi avlamak, sözleriyle özetlenebilir.
Tasavvufu, eşya ve varlığın ruhuna nüfûz etmek, hadiseleri mârifet eksenli yorumlamak ve Cenâb-ı Hakk’ın her icraatını O’nu rasat etmeye bir menfez kabul edip, kemmiyet, keyfiyet ve tasavvurlar üstü bir iç müşâhede ile, ömrünü, O’nu temâşâ edebilme peşinde geçirmek ve her hâlükârda O’nun, bizi görüyor olma mülâhazasıyla hep iki büklüm yaşamak, diye yorumlayanlar da olmuştur.
Bu ayrı ayrı tariflerden şöyle toplu bir netice çıkarmak da mümkündür: Tasavvuf, bir ölçüde beşerî sıfatlardan sıyrılarak, melekî vasıflar ve ilâhî ahlaka bürünerek, mârifet, muhabbet ve zevk-i rûhânî yörüngeli yaşamaktır.
Tasavvufun esası, zâhiren şeriat âdâbına riâyet, bâtınen de o âdâba vukuftur ki, bu iki kanadı da sıhhatli kullanan sâlik, zâhirde olan ahkâmı bâtından görür, bâtında olan ahkâmı da zâhirde duyar ve yaşar. Böyle bir müşâhede ve duyuş sayesinde o, hedefe hep edeple yürür ve yakın dolaşır.
Tasavvuf, mârifet-i rabbâniyeye açık bir yol ve bir ciddiyet mesleğidir. Onda lâubâlilik ve hezlin yeri yoktur. Nasıl olabilir ki, o mesleğin esası, çiçek-kovan arası gelip giden arılar gibi sürekli mârifet nakşetmeye.. ağyârdan kalbi temizlemeye.. nefsi tabiî temâyüllerinden alıkoymaya.. bedenî ve cismânî arzulara karşı olabildiğince kapanmaya.. her zaman rûhâniyata açık bulunmaya.. ömrünü, Hz. Ruh-i Seyyidi’l-Enâm’ın çizgisinde sürdürmeye.. Hakk’ın istekleri karşısında kendi murâdâtından vazgeçmeye.. Hakk’a intisâbı en büyük pâye bilip O’nun huzurunu soluklamaya dayanır.
Burada, tasavvufun; temeli, mevzuu, fâidesi, esası ve erkânı üzerinde durmak da îcâb eder:
Tasavvufun temeli, dînin esaslarına sımsıkı sarılıp, emir ve yasaklarına da hassasiyetle riâyet ederek, açlığa, uyanıklığa mülâzemette bulunup, elden geldiğince nefsin haz duyduğu şeylerden mücânebettir.
Tasavvufun mevzuu; insanın, kalbî ve rûhî hayat seviyesine çıkarılması, kalbin tasfiyesi ve letâifin merci-i aslîlerine yönlendirilmesidir.
Tasavvufun fâidesi; insanın melekî yanlarının inkişaf ettirilmesi, icmâlî ve müptediyâne îmânın bir kere de keşfen ve zevken duyulup yaşanmasıdır.
Tasavvufun esası; ibadet ü taate devamla, sathî olan kulluk şuurunun, derinleştirilerek insan tabiatının önemli bir yanı haline getirilmesi ve insan için ikinci bir fıtrat sayılan rûhânîliğin elde edilmesiyle, dünyanın kendisine ve bizim heveslerimize bakan fâni yüzüne karşı bütün bütün kapanarak, ukbâya ve esmâ-i ilâhiyeye bakan çehresine uyanmaktır.
Tasavvufun erkânına gelince, onları da şöyle sıralamak mümkündür.
1-Nazarî ve amelî yollarla hakiki tevhide ulaşmak..
2-Hz. Kelâm’ı dinleyip anlamanın yanında Hz. Kudret ve İrâde’nin emirlerini de okuyup temâşâ etmek..
3-Hakk sevgisiyle dolup-taşmak ve O’ndan ötürü de, bütün varlığa “mehd-i uhuvvet” nazarıyla bakarak herkesle ve herşeyle hüsn-ü muâşerette bulunmak..
4-Her zaman îsâr ruhuyla hareket ederek, elden geldiğince başkalarını nefsine tercih etmek..
5-Murâd-ı ilâhîyi kendi murâdâtının önünde tutarak, ömrünü “fenâfillâh”, “bekabillâh” zirvelerinde sürdürmeye çalışmak..
6-Aşk u vecd ve cezb u incizâba açık bulunmak..
7-Simalarda sineleri duyup anlamak ve hadiselerin çehresinde ilâhî esrârı okumak..
8-Mânevî sefer niyetli ve hicret mülâhazalı uhrevîlikleri çağrıştıracak yerlere seferler tertip etmek..
9-Meşrû dairede zevk ve lezzetlerle iktifâ edip, gayr-i meşrû daireye adım atmama mevzuunda kararlı olmak..
10-Tûl-i emel ve onun menşei olan tevehhüm-i ebediyete karşı sürekli mücadele ve mücahede içinde bulunmak..
11-Dîne hizmet ve bütün insanlığı Hakk’a ulaştırma yolunda bile olsa, kurtuluşun, yakîn, ihlas ve rızâ yolundan geçtiğini bir an dahi hatırdan çıkarmamaktır.
Ayrıca bu hususlara şunları da ilâve edebiliriz: Zâhir ve bâtın ilimlerle mücehhez olma ve bir kâmil insanın rehberliğine sığınma.. bu son iki husus Nakşîler arasında ayrı bir önem arzeder.
Burada “tasavvuf” deyip, tasavvuf düşünüp, tasavvufu yazarken, dervişlik ruhunun icmâlî ma’nâsını ihtivâ eden; ve ahlâk, edep, zühd kitaplarının da esası sayılan, hatta bir ma’nâda kalplerin Hakikat-i Ahmediye ile iltika noktası kabul edilen, seyr u sülûk-i rûhânînin işaret kristalleri de diyebileceğimiz aşağıdaki hususlara temas etmeden geçemeyeceğiz:
Bu hususların başında, “Benim gözlerim uyur, ama kalbim uyanıktır” beyânıyla irtibatlandıracağımız.. ve “İnsanlar uykudadırlar, öldükleri zaman uyanırlar” beyânına esas teşkil eden “yakaza” gelir. Sonra da onu tevbe, inâbe, muhasebe, tefekkür, firar, i’tisâm, halvet, uzlet, hâl, kalb, hüzün, havf, recâ, huşû, zühd, takvâ, verâ, ibadet, ubûdiyet, murâkabe, ihlas, istikamet, tevekkül, teslim, tefvîz, sika, hulûk, tevazu, fütüvvet, sıdk, hayâ, şükür, sabır, rızâ, inbisat, kasd, azim, irade, mürîd, murâd, yakîn, zikir, ihsan, basîret, firâset, sekîne, tuma’nîne, kurb, bu’d, mârifet, muhabbet, aşk, şevk, iştiyak, cezbe, incizab, dehşet, hayret, kabz, bast, fakr, gınâ, riyâzât, tebeddül, hürriyet, hürmet, ilim, hikmet, himmet, gayret, velâyet, seyr, gurbet, istiğrak, gayb, kalak, vakit, safâ, sürûr, telvin, temkin, mükâşefe, müşâhede, tecellî, hayat, sekr, sahv, fasl, vasl, fenâ, beka, tahkîk, telbîs, vücud, tecrîd, tefrîd, cem‘, cem‘u’l-cem’ ve tevhid takip eder ki, bu kitapçıkta icmâlî ma’nâlarıyla dahi olsa bunları tanımak mümkün olacaktır.
 
Katılım
10 Ağu 2007
#10
Ynt: Tasavvuf nedir?

Tasavvuf kelimesi "sâfe" kelimesinden türemiş bir kelimedir ve lügat anlamı saflaşmak, temizlenmek demektir. Tasavvufun nihâî gayesi insanın içindeki benliği yıkmak ve Hz.Allah'ı hakkıyla tanımaktır. Ve nefsi mutmeinne makamına çıkararak rıza-i ilahiyi kazanmaktır.

Cafer-i Sadık Hazretleri şeyhinin kapısına vardığında kapıyı tıklatır. içeriden ses gelir:"Kim o?"

Cafer-i Sadık Hazretleri "ben" diye cevap verir. Şeyhi ona tasavvufun gayesini anlatan şu cevabı verir:"Burası 'ben'ler yeri değil."

Osmanlı Sultanı Yavuz Sultan Selim Han'ın şu beyti tasavvuf yolunun yüceliğini ne güzel ifade eder:

Saltanat dedikleri bir kuru kavga imiş

Bir veliye bende olmak cümleden âlâ imiş.
 

terk-i diyar

"aziz misafirim"
Katılım
17 Şub 2008
#11
Ynt: Tasavvuf nedir?

Tasavvuf maddi ve manevi kirlerden arınıp,güzel ahlak ve vasıfları kazanarak,dini,özüne uygun bir keyfiyette yaşayabilme gayretidir.Diğer bir ifadeyle tasavvuf;müminlerin iç alemini düzelterek onları manen tekamül ettiren,kulu ahlakı hamideye erdirerek Hakk'a yaklaştıran ve bu suretle de marifatullah'a ulaştıran bir ilimdir diyebiliriz.Hak dostlarının,nail oldukları ruhani tecellilere göre yaptıkları sayısız tasavvuf tariflerinden birkaçı şöyledir;

1.Tasavvuf Güzel Ahlak ve Edeptir
Güzel ahlak,imanı taklitten kurtararak fikir ve davranışlara istikamet veren ihsan duygusunu yani Cenab-ı Hakkı görüyormuşçasına bir haleti ruhaniyeyi kalpte sabitleyerek,şahsiyetin hakim ve ayrılmaz bir unsuru haline getirmek ve bu minval üzere yaşamaktır.

Ebu’l –Huseyn en Nuri:
“Tasavvuf ne şekil,ne de bir ilimdir;o sadece güzel ahlaktan ibarettir.Eğer şekil olsaydı mucahede ile,ilim olsaydı öğrenmekle tahsil edilirdi.Bu sebeple sırf şekil ve ilim,maksada ulaştırmaz.Tasavvuf,Hakk’ın ahlakına bürünmektir.” Buyurarak onun ahlak ile kopmaz bağına işaret etmiştir.
Tasavvuf Rasul-ü Ekrem (sav) edendimizin hayatında ismen telaffuz edilmemeiş olsa da mahiyeti ve hakikati itibarıyla mevcuttur.Güzel ahlaktan maksat Efendimizin ahlakı hamidesi ile ahlaklanmaktır.Onun ahlakı Rabbimiz tarafından Kur’an-ı Kerimde;

“Şüphesiz ki sen yüce bir ahlak üzeresin”(el-kalem,4)buyurularak te’yid ve tekrim etmiştir.
Niteki Hz.Aişe (ra);
“Onun ahlakı Kur’an’dı”(Müslim,Müsafirin,139)buyurmuştur.

Ebu Muhammed Ceriri;
“Tasavvuf,güzel ahlakı benimsemek ve kötü ahlaktan sıyrılmaktır.”derken yine bu hakikate işaret etmiştir.


2.Tasavvuf Nefs Tezkiyesi ve Kalp Tasfiyesidir
İnsanoğlu bu âleme kulluk imtihânı için geldiğinden dolayı, ölüm vaktine kadar nefs denen ve binbir menfîlikleri ihtivâ eden bir illetle müptelâdır. O, velâyetin en üst derecelerine de yükselse, dünyâ, nefs ve şeytan üçlüsünün dâimî bir hîle, vesvese ve tuzaklarıyla her an karşı karşıyadır. Zâten kulluğun kıymeti de bu tehlikeleri bertaraf edip şu fânî âlemin cezbedici aldatmacalarından sıyrılarak takvâya bürünmek ve netîcesinde Hakk'a yönelmekle başlar.
Dolayısıyla insan fıtratında var olan kötülük işleme meyillerini (fücûr) terbiye edip takvâ tohumlarını yeşertmek için nefs tezkiyesi ve kalb tasfiyesi zarûrîdir. Bunun için her insan, istîdâd ve iktidârı nisbetinde Cenâb-ı Hakk'ı bilmek ve bu bilgiyi irfân hâline getirerek amel-i sâlihlerle Mevlâ'yı tesbih ve tekrîm etmekle mükelleftir. İşte "kulluk" kısaca budur. Bu kulluk keyfiyetinin hedefine varması ise, insanın nefs engelini aşarak ulvî duygularla dolması demek olan nefs tezkiyesi ve kalb tasfiyesine bağlıdır. "Vâsıl-ı ilâllâh"1 olup "Likâullâh"2 ile şereflenmek ancak bu sûretle mümkündür
Kalb tasfiyesinin ehemmiyetini kavramak için kalbin maddî ve mânevî hayâttaki mevkiine bakmak kâfîdir. Nitekim Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- kalbin insandaki hayâtî ehemmiyetini şöyle ifâde buyurmuştur:
"... İnsan bedeninde bir et parçası vardır. O iyi olursa bütün beden iyi, kötü olursa bütün beden kötü olur. Dikkat ediniz ki, o kalbdir." (Buhârî, Îmân, 39)
Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh-, bir çuvalın dibindeki deliği kapatmadan içini doldurmaya çalışmanın beyhûde bir gayret olduğunu ifâde eder. Bunun gibi amellerin de ancak tasfiye edilmiş bir kalb ile yapıldığı takdîrde kişinin saâdetine vesîle olabileceği âşikârdır. Zîrâ ameller niyetlere bağlıdır. Niyet ise, kalbin amellerinden biridir. Bu münâsebetle niyetin tashîhi ve ihlâsla tezyîni şarttır.
Bu keyfiyet ise, ancak erbâbınca icrâ olunacak kalbî eğitim neticesinde elde edilen bir hâldir. Hak dostlarının kalb eğitiminde hedefledikleri nokta, kalbin sürekli Allâh ile beraber olma şuuruna (ihsâna) erişmesi ve böylece diri kalb vasfına kavuşmasıdır. Kalbin bu kıvâma ulaşması için mâsivâdan, yâni Allâh'ın dışındaki her şeyden arınmış olması zarûrîdir.
Bu kıvâma ulaşan kalb, ince ve derin hakîkatleri görür hâle gelir. Kalb, kesâfetten kurtulup letâfete büründüğü nisbette de ilâhî esmâ ve esrârın mâkesi olur. Böylece Cenâb-ı Hakk'ın kalb yoluyla bilinmesi demek olan mârifetullâh hâsıl olur. Bu ise, ilmin irfân hâline gelmesi demektir. Allâh'ın huzûruna ancak selîm kalble, yâni tasfiye edilen, bütün mânevî hastalıklardan arındırılıp içi ilâhî muhabbet ile doldurulmuş tertemiz bir gönülle çıkanların kurtulacağını Cenâb-ı Hak şöyle bildirir:
يَوْمَ لاَ يَنفَعُ مَالٌ وَلاَ بَنُونَ إِلاَّ مَنْ أَتَى اللَّهَ بِقَلْبٍ سَلِيمٍ
"O gün ne mal fayda verir, ne de evlâd. Ancak Allâh'a kalb-i selîm (tertemiz bir kalb) ile gelenler müstesnâ." (eş-Şuarâ, 88-89)
Diğer taraftan nefsini temizleyemeyen ve Allâh'ın zikrinden uzak kalarak katılaşan kalblerin ise helâk olacağı yine Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle bildirilmiştir:
"... Nefse ve ona birtakım kâbiliyetler verip de iyilik ve kötülüklerini ilhâm edene yemin ederim ki, nefsini kötülüklerden arındıran (tezkiye eden) kurtuluşa ermiş, onu kötülüklere gömen de ziyân etmiştir." (eş-Şems, 7-10)
"...Allâh'ı zikretmek husûsunda kalbleri katılaşmış olanlara yazıklar olsun! İşte bunlar apaçık bir sapıklık içindedirler." (ez-Zümer, 22)
Bu âyet-i kerîmeler ışığında Ebû Saîd el-Harrâz'ın şu sözü ne kadar mânidardır:
"Kâmil insan, Allâh'ın, kalbini temizleyip nûrla doldurduğu kimsedir."

1.Vâsıl-ı ilallâh: Dünyâda kalben Yüce Allâh'a ulaşmak.
2.Likâullâh: Âhirette Rabbimizin cemâline kavuşmak.
 

terk-i diyar

"aziz misafirim"
Katılım
17 Şub 2008
#12
Ynt: Tasavvuf nedir?

3. Tasavvuf, Sulhü Olmayan Mânevî Bir Cenktir
Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri'ne âit olan bu târif, tasavvufun nefse karşı ömür boyunca devam eden bir mücâhede olduğunu ifâde etmektedir. Nefse karşı cihâd, nefsin meşrû olmayan bütün isteklerine mânî olmaktır.
Harpler, muayyen zaman ve mekanlarda yapılır ve biter. Nefse karşı girişilen bu mücâhedenin ise bir ömür boyu inkıtâsız devâm ettirilmesi gerekir. Âyet-i kerîmede:
"... Sana yakîn (ölüm) gelinceye kadar Rabbine kulluğa devâm et!" (el-Hicr, 99) buyurulmuştur.
Cenâb-ı Hak, nefsin hîle ve desîselerine kapı aralayan "gaflet"e karşı dâimî bir teyakkuz hâlinde bulunup bu minvâl üzere kulluğa devâm edilmesini şöyle emretmiştir:

وَاذْكُر رَّبَّكَ فِي نَفْسِكَ تَضَرُّعاً وَخِيفَةً

وَدُونَ الْجَهْرِ مِنَ الْقَوْلِ بِالْغُدُوِّ وَالآصَالِ وَلاَ تَكُن مِّنَ الْغَافِلِينَ


"Kendi kendine, yalvararak ve ürpererek, yüksek olmayan bir sesle sabah-akşam Rabbini zikret! Gâfillerden olma!" (el-A'raf, 205)
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in bizzat iştirâk ettikleri ve "Gazvetü'l-Usra", yâni "Zorlu Sefer" adıyla anılan Tebük Gazvesi dönüşünde ifâde buyurdukları:
"Şimdi küçük cihâddan büyük cihâda dönüyoruz." tâbirleri, şüphesiz ki bu târifin ilhâm kaynağıdır. Pek zorlu bir seferden sonra vârid olan bu söz üzerine:
"Bundan daha büyük cihâd olur mu?" diye hayrete düşen ashâbına Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
"- Evet! Şimdi küçük cihâddan en büyük cihâda; nefs ile mücâhedeye dönüyoruz!"1 şeklinde mukâbelede bulunmuşlardır.
Asrımız araştırmacılarından R. Garaudy, İslâm'daki bu küçük ve büyük cihâd dengesinin önemini şöyle değerlendirir:
Tamâmen İslâmî bir mânevî eğitim şekli olan tasavvuf, aslında insanı yaratılış gayesinden uzaklaştırıp nefsine mahkûm eden her türlü arzuya karşı yapılan iç mücâdele demektir. Bunun İslâm ıstılâhındaki adı büyük cihâddır. Müslümanları Allâh yolundan ayırıp kendisine râm eden her türlü iktidar, zenginlik ve yanlış bilgilere karşı, onun birlik ve âhengini sağlamak için çalışmak ise, küçük cihâd olarak adlandırılmıştır. Ferd ve cemiyetin saâdet ve selâmetini sağlayan da, bu iki cihâd arasındaki dengedir.2

1.Süyûtî, Câmiu's-Sağîr, II, 73.
2.Bkz. R. Garaudy, İslâm'ın Vaad Ettikleri, s. 47.

4. Tasavvuf İhlâstır
Tasavvuf, Allâh'a karşı samîmiyettir. Amelleri sırf rızâ-yı ilâhîyi kastederek îfâ etmek ve onlar üzerine başka gâyelerin gölgesini düşürmemek, dînî ıstılahta "ihlâs" kelimesiyle ifâde olunur. Cenâb-ı Hakk'ın rızâsından gayrı bütün emelleri kalbden temizlemek, müslümanın memur bulunduğu büyük bir fazîlettir.
Cenâb-ı Hakk'ın rızâsını kazanmak için emredilmiş bulunan amellere bir ortağın karıştırılması, ihlâssızlık veya riyâkârlıktır ki, ind-i ilâhîde o ameller, fâillerine faydasız bir yorgunluktan başka bir şey bırakmaz. Bu da Allâh katında amelleri makbul kılan aslî şartlardan en ehemmiyetlisinin "ihlâs" olduğunu gösterir.
İhlâs, Cenâb-ı Hakk'a yakınlaşma arzusuyla her türlü dünya menfaatlerinden kalbi koruyabilmektir.
İhlas, kulları en büyük hayır olan ilâhî rızâya nâil eyler.
Kulların amellerinden Allâh Teâlâ'nın asıl murâdı, onların ancak kendi rızasına uygun olarak ihlâsla îfâ edilmesidir. Âyet-i kerîmelerde buyurulur:
"(Ey Rasûlüm!) Şüphesiz ki Kitâb'ı sana hak olarak indirdik. O hâlde sen de dîni sadece Allâh'a has kılarak (ihlâs ile) kulluk et!.." (ez-Zümer, 2)
"De ki: Ben, dîni Allâh'a has kılarak (ihlâslı bir şekilde) O'na kulluk etmekle emrolundum." (ez-Zümer, 11)
Huzûr-i ilâhîden kovulan İblis, âyet-i kerîmede buyurulduğu üzere:
"Dedi ki: Ey Rabbim! Andolsun ki, beni azdırmana karşılık ben de yeryüzünde onlara (günahları) süsleyeceğim ve onların hepsini mutlaka azdıracağım. Ancak onlardan ihlâslı kulların müstesnâ!.." (el-Hicr, 39-40)
Tasavvuf, her şeyi Allâh'a adamak, nîmet ve izzeti O'ndan bilmek ve benlikten kurtulmaktır. İnsan, hangi hâl ve makamda olursa olsun kendisinde bir varlık ve üstünlük vehmetmemelidir. Nitekim Cenâb-ı Hak, Bedir zaferi münâsebetiyle Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz'e şöyle buyurmuştur:

فَلَمْ تَقْتُلُوهُمْ وَلَـكِنَّ اللّهَ قَتَلَهُمْ وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلَـكِنَّ اللّهَ رَمَى

"(Savaşta) onları siz öldürmediniz, fakat Allâh öldürdü. Attığın zaman da sen atmadın, lâkin Allâh attı..." (el-Enfâl, 17) 1
O hâlde insan, acziyetini ve kulluğunu dâimâ hissetmeli, her türlü nîmet, muzafferiyet ve muvaffakıyetin Allâh Teâlâ'dan gelen bir lutuf olduğunu bilmelidir. Aksi hâlde amellerinin ecri azalır veya tamamen kaybolur.



Ebû Hureyre -radıyallâhu anh-, ibâdetlerinde ihlâsı kaybedip, benlik ve hevâlarını öne çıkartan kimselerin âkıbeti hakkında Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in şöyle buyurduğunu haber vermektedir:
"Kıyamet günü hesâbı ilk görülecek kişi, şehid düşmüş bir kimse olup huzura getirilir. Allâh Teâlâ, ona verdiği nîmetleri hatırlatır, o da hatırlar ve bunlara kavuştuğunu îtiraf eder. Cenâb-ı Hak:
"- Peki bunlara karşı ne yaptın?" buyurur.
O kimse:
"- Şehid düşünceye kadar Sen'in uğrunda cihâd ettim." diye cevap verir.
Cenâb-ı Hak:
"- Yalan söylüyorsun. Sen, ne kahraman adam desinler diye savaştın, o da denildi." buyurur. Sonra emrolunur da o kişi yüzüstü cehenneme atılır.
Bu defa ilim öğrenmiş, öğretmiş ve Kur'ân okumuş bir kişi huzûra getirilir. Allâh Teâlâ ona da verdiği nîmetleri hatırlatır. O da hatırlar ve îtirâf eder. Ona da:
"- Peki bu nîmetlere karşılık ne yaptın?" diye sorar.
O ise:
"- İlim öğrendim, öğrettim ve Sen'in rızân için Kur'ân okudum." cevâbını verir.
Cenâb-ı Hak:
"- Yalan söylüyorsun. Sen, âlim desinler diye ilim öğrendin, ne güzel okuyor desinler diye Kur'ân okudun. Bunlar da senin hakkında söylendi." buyurur. Sonra emrolunur, o da yüzüstü cehenneme atılır.
(Daha sonra) Allâh'ın kendisine her çeşit mal ve imkân verdiği bir kişi getirilir. Allâh Teâlâ verdiği nîmetleri ona da hatırlatır. O da verilen nîmetleri hatırlar ve îtirâf eder.
Cenâb-ı Hak:
"- Peki ya sen bu nîmetlere karşılık ne yaptın?" buyurur.
O şahıs:
"- Verilmesini sevdiğin, râzı olduğun hiçbir yerden esirgemedim, sadece senin rızânı kazanmak için verdim, harcadım." der.
Hak Teâlâ:
"- Yalan söylüyorsun. Hâlbuki sen, bütün yaptıklarını ne cömert adam desinler diye yaptın. Bu da senin için zâten söylendi." buyurur. Emrolunur, bu da yüzüstü cehenneme atılır." (Müslim, İmâre, 152)

Hazret-i Mevlânâ, ihlâstan mahrum bir şekilde ibâdet eden kimselere şöyle seslenir:
"Ey gâfil! Keşke secde ettiğin zaman yüzünü samîmiyetle Hakk'a çevirebilseydin de "Yücelerin yücesi olan Rabbim, her türlü noksan sıfatlardan münezzehtir." demenin mânâsını lâyıkıyla bilebilseydin, yâni sırf şekil secdesi değil de gönül secdesi yapabilseydin!.."
İhlâssız ibâdetler, fânî ortaklar ve mânevî kirlerle doludur. O hâlde ibâdetleri saflaştırıp ulvîleştirecek olan sır, ihlâstır. İhlâssız yapılan amel, kula hiçbir fayda sağlamaz. Nitekim, dînin îmandan sonra en mühim emri olan namaz ibâdetini bile ihlâs şartına riâyet etmeden îfâ edenler, şu âyet-i kerîmenin dehşetli itâbına mâruz kalmışlardır:
"Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, namazlarını ciddiye almazlar ve gösteriş yaparlar..." (el-Mâûn, 4-6)
Cüneyd-i Bağdâdî -kuddise sirruh- şöyle buyurmaktadır:
"İhlâs, ameli mânevî bulanıklıktan tasfiye etmektir."
Bir başka Allâh dostu ise:
"İhlâsta iddialı olmak, bir nevî ihlâssızlıktır." der. Zîrâ ihlâs ve takvâda en büyük tehlike, müminin kendisini takvâ sâhibi görmesidir.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyururlar:
"Dîninde ihlâslı ol! Böyle yaparsan, az amel bile sana kâfî gelir." (Hâkim, Müstedrek, IV, 341)
"Allâh Teâlâ sizin sûretlerinize ve mallarınıza bakmaz! Fakat sizin (ihlâs ve takvâ bakımından) kalblerinize ve amellerinize bakar." (Müslim, Birr, 34)
_______________________
1.Allâh Rasûlü savaş esnâsında küffar ordusunun üzerine yerden bir avuç toprak alıp saçmış ve o toprak Allâh'ın izniyle kâfirlerin gözlerini bürüyerek onları şaşkın hâle getirmişti. Âyet-i kerîme bu hadisenin ardından nüzûl etmiştir.
 

terk-i diyar

"aziz misafirim"
Katılım
17 Şub 2008
#13
Ynt: Tasavvuf nedir?

5. Tasavvuf İstikâmettir
Tasavvufta kitâb ve sünnete sımsıkı sarılmanın tam ifâdesi "istikâmet"tir. Cenâb-ı Hak, bu hususta Peygamberine ve O'nun şahsında biz ümmetine âyet-i kerîmede şöyle buyurmuştur:

فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ وَمَن تَابَ مَعَكَ وَلاَ تَطْغَوْا

"Ey Habîbim! Beraberindeki tevbe eden (mümin)'lerle birlikte, emrolunduğun gibi istikâmet üzere olun ve aşırı gitmeyin!.." (Hûd, 112)
Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in:
"Beni Hûd Sûresi... ihtiyarlattı." (Tirmizî, Tefsîr-i Sûre, 56/6) buyurmasına sebep olan bu ilâhî1 hitab, müfessirlerce şöyle anlaşılmıştır:
"Ey Nebî! Kur'ân ahlâkı ve ahkâmı mûcibince hareket edip bilfiil müşahhas bir istikâmet örneği olman gerekmektedir ki, böylece hakkında hiçbir şüphe ve tereddüde mahal kalmasın! Sen, müşrik ve münâfıkların ileri geri konuşmalarına bakma, onları Allâh'a havâle et! Gerek umûmî, gerek husûsî vazifelerinde tam emrolunduğun gibi hakkıyla istikâmette ol, sırât-ı müstakîmden ayrılma! Sana vahyolunan emrin îfâsı ne kadar ağır olursa olsun, o emrin tebliğ, icrâ ve tatbikinde hiçbir mânîden yılma! Rabbin senin yardımcındır."2
Abdullâh bin Abbas -radıyallâhu anh- bu âyetle ilgili olarak şöyle demiştir:
"Kur'ân-ı Kerîm'de Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- için bu âyet-i kerîmeden daha şiddetli bir hitâb vâkî olmamıştır." (Nevevî, Şerhu Sahîh-i Müslim, II, 9)
Buradaki hitap her ne kadar Nebiyy-i Zîşân Efendimiz'e ise de, onu bu kadar meşakkate sokan, sadece şahsıyla alâkalı istikamet endîşesi değildi. Zîrâ O:
"(Ey Habibim! Sen) sırât-ı müstakîm üzeresin." (Yâsîn, 4) te'yîd-i ilâhîsine mazhardı. Onu bu kadar çok ihtiyarlatan, emrin müminlere de râcî olması sebebiyle onlar hakkında duyduğu endişedir.



Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in bi'setinden sonra, Fahr-i Kâinât'ın rehberliği dışındaki hiçbir yol insanı Allâh'a götürmez. Zîrâ Allâh Teâlâ, kendi muhabbet ve mağfiretini, Peygambere itaat şartına bağlamıştır. Âyet-i kerîmelerde buyurulur:

قُلْ إِن كُنتُمْ تُحِبُّونَ اللّهَ

فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمُ اللّهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَاللّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ
"(Rasûlüm!) De ki: Eğer Allâh'ı seviyorsanız, bana uyunuz ki, Allâh da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allâh Ğafûrdur, Rahîmdir." (Âl-i İmrân, 31)
"De ki: Allâh'a itaat edin; Peygamber'e de itaat edin... Eğer ona itaat ederseniz, doğru yolu bulmuş (hidâyete ermiş) olursunuz." (en-Nûr, 54)
Zünnûn-i Mısrî -kuddise sirruh- da:
"Ahlâkında, fiil ve hareketlerinde Allâh Teâlâ'nın habîbinin sünnetine uyan kimse, Hakk'a olan sevgisini isbat etmiş olur." buyurarak bu hakîkati te'yîd eder.
Bayezid-i Bistâmî -kuddise sirruh- ise:
"Havada bağdaş kurup oturabilen birini görürseniz, o şahsın ilâhî emir ve nehiy hudûdlarını koruduğunu, sünnete tâbî olduğunu ve Hakk'ın hukûkuna riâyet ettiğini görmedikçe, bunun bir kerâmet olduğuna inanmayınız." der.
İstikâmet ehlinin yolu olan "sırât-ı müstakîm"e lâyıkıyla sülûk edebilenler hakkında Kur'ân-ı Kerîm'de:
"Kim Allâh'a ve Rasûlüne itaat ederse işte onlar, Allâh'ın kendilerine lutuflarda bulunduğu peygamberler, sıddîklar, şehidler ve sâlihlerle beraberdir. Bunlar ne güzel arkadaştır!" (en-Nisâ, 69) buyurulmuştur.
Âyet-i kerîmede de görüldüğü üzere sırât-ı müstakîm (dosdoğru yol), seçkin kimselerin yoludur. İstikâmetin esası da îmân ve takvâdır. Bu ikisinin mahalli ise kalbdir. Bu itibarla istikâmet, kalbde bulunan îmân ve takvâ ile vücûdun yek-âhenk olmasıdır. Kalbdeki îmân, ihlâs ve îtidal, istikâmeti sağlar ve dâimî kılar. Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
"Dil istikâmet üzere olmadıkça kalb, kalb istikamet üzere olmadıkça îmân müstakîm olmaz." (Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 198) buyurmuşlardır.
Kendisinden nasihat isteyen birisine Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
"Allâh'a inandım de! Ondan sonra da istikamet üzere dosdoğru ol." (Müslim, Îmân, 62) buyurarak dîni hülâsâ etmiştir.



Her hususta istikâmeti muhafaza etmek kadar yüksek bir makam ve onun lâyıkıyla yerine getirilmesi kadar zor olan hiçbir emir yoktur. Zîrâ istikâmet, ibâdette ifrat ve tefrite düşmeden îtidali muhafaza ile Hak yolunda sebat etmek ve emrolunanı, emrolunduğu gibi ve tâkatinin yettiği ölçüde en mükemmel şekilde yapmaktır. İşte bu yüzden en büyük kerâmet istikâmettir.
Allâh dostları istikâmet üzere olmayı şiâr edinmişlerdir. Gerçek istikâmet ise Fahr-i Kâinât'ın nurlu yolundan gitmektir.
Nitekim Mevlânâ Celâleddin Rûmî bu hakîkati ne güzel ifâde etmiştir:
"Bu can tende durdukça, Kur'ân'ın bendesiyim ve Muhammedü'l-Muhtâr'ın yolunun toprağı, ayağının tozuyum. Eğer biri benim sözlerimden, bundan başka bir şey naklederse, naklettiği sözden de, kendisinden de bîzârım."
"Kim Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in sofrasından başka bir sofraya giderse, bil ki şeytan onunla bir kaptan yemek yer. Zîrâ, o irfan sofrasından başka bir sofra seçen kişinin boğazını kemik yırtar ve deler."

______________________
1.Bkz. Kurtubî, el-Câmi', IX, 107.
2.Bkz. Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dîni Kur'ân Dili, IV, 2829-2830

6. Tasavvuf, Rızâ ve Teslîmiyettir
Teslîmiyet; boyun eğmek, itaat etmek, teslim olmak ve itirazsız kabul etmek demektir. İslâm kelimesi de aynı köktendir. Tasavvuf kulun, ilâhî istikâmet üzere yaşayabilmesi ve her nefeste Rabbine daha ziyâde yaklaşabilmesi için, Hakk'a rızâ ve teslîmiyet duygusunu gönüllere yerleştirir.
Çünkü şu fânî âlemi kuşatan binbir elem, keder ve çilelerin tesiri ve nefsânî aldanışların kesâfeti, ancak Hakk'a rızâ ve teslîmiyet netîcesinde azalmaya başlar. Yâni rızâ ve teslîmiyetin berekâtı ile ızdıraplar âdetâ hissedilmez hâle gelir. Hattâ iptilâlar bile Rabbin bir iltifâtı şeklinde telakkî olunarak sürûra döner.
Teslîmiyet, kader tecellîlerini engin bir rızâ ile karşılamak, tedbirden sonra mukadderâtı kabullenmek ve tahakkuk edecek netîceye gönül hoşluğu içinde boyun eğmektir. Bu teslîmiyetin en güzel misâli, Allâh'ın emrine imtisâlen ciğerpâresini kurban etmeye götüren İbrahim -aleyhisselâm- ile boynunu ilâhî takdîre seve seve uzatan İsmail -aleyhisselâm-'da tecellî etmiştir. Kur'ân-ı Kerîm bu iki Peygamberin teslîmiyetini bütün insanlığa misâl olarak göstermiş ve onlar hakkında:
"Her ikisi de Allâh'ın emrine teslim olmuşlardı..." (es-Saffât, 103) buyurmuştur. Onların bu teslîmiyetleri, başlı başına bir ibâdetin rükünlerini teşkil etme şeklindeki ilâhî iltifâta nâil olmuştur. Hac ibâdeti, kıyamete kadar gelecek ümmete, her ân teslîmiyeti tebliğ eden bir lisândır.
Emir ve nehiylerde Hakk'a teslim olmak; ilâhî takdire, meşakkat ve imtihanlara sabır ve tevekkülle rızâ göstermek gerekir. Zîrâ kemâlin anahtarı iptilâlardır.
Şakîk-ı Belhî:
"Sıkıntının mükâfâtını bilen, ondan kurtulmaya heves etmez." buyurmuştur. Bu nükteye âgâh olan Allâh dostları, gam ve sürûra aynı gözle bakmışlar; aşırı sürûr ile aşırı ızdırab gibi nefse tuzak olan uç noktalara sürüklenmeyip rızâ ve teslîmiyet makamında terakkî etmişlerdir.
Teslîmiyetin bir yönü de "aşk" ve "ilâhî muhabbet"tir. Zîrâ sevenler sevdiklerinden gelen her şeyi hoş karşılayarak sevgilerindeki samîmiyeti izhâr ve isbât etme gayreti içinde olurlar.
Ebû Ali Ruzbârî, muhtemelen bu düşünceden hareketle tasavvufu:
"Kovulsa bile, kişinin sevgilinin kapısında diz çöküp sadâkat ve teslîmiyetle beklemesidir." diye târif etmiştir.
Gönlü aşk ile dolu olan kul, Rabbinden gelen her şeyi, muhabbeti nisbetinde kucaklar. İbrahim -aleyhisselâm-'ın Allâh'a olan teslîmiyet ve aşkının tecellîsi, dünya ateşini bir anda gül bahçesine çevirmişti. Yâkûb -aleyhisselâm-'ın ilâhî takdîr karşısındaki rızâ ve teslîmiyeti, yavrusu Yusuf'un hasret acısını:
"Bana sabr-ı cemîl düşer." (Yûsuf, 18) diyerek bastırmaya muvaffak kılmıştı.
Tasavvuf ehli, peygamberlerin yolu olan Hakk'a teslîmiyeti, hayatlarının mihveri kılmışlardır. Zîrâ Râbiatü'l-Adeviyye -kuddise sirruhâ-'nın da dediği gibi:
"Seven sevdiğine itaat eder."
Yâni teslîmiyet, sevgiye dayanan gönüllü bir itaat işidir.
Ashâb-ı kirâm da Peygamberimize olan sevgi, bağlılık ve itaatleri nisbetinde tekâmül etmişlerdir. Sevgi ve teslîmiyet ile itirazsız boyun eğmeleri sâyesinde bütün ümmete nümûne yıldızlar olmuşlardır.


Tasavvufun târifleriyle ilgili olarak bu anlatılanlardan ilhâmla şunları söyleyebiliriz:
Tasavvuf, maddî-mânevî kirlerden arınıp, güzel ahlâk ve vasıfları kazanarak, dîni, özüne uygun bir keyfiyette yaşayabilme gayretidir. Böylece, sırf aklın çözmeye kâfî gelmediği maddî veya mânevî hadiselerdeki sırrî oluşlar ve yüce muammâları kuşatıcı bir görüş olgunluğuna ulaşmaktır. Gönlün, sonsuz rûhânî hazlara duyduğu meclûbiyetin önünde âdetâ bir ayak bağı olan nefs engelini aşabilmeye çalışmaktır. Rûhun hapsedilmiş olduğu bedenin nefsânî temâyüllerini aşarak bütün hâdiselerin özündeki mücerred hakîkatleri, idrâklerin hudûdundaki perdenin de arkasında cereyân eden ibret ve hikmet safhalarını, ârifâne bir üslûb ile temâşâ edebilmeyi sağlayan birtakım hâller ve bilgilerin ilmidir.


Kaynak:İmandan İhsana Tasavvuf
 
Katılım
15 Kas 2008
#14
Ynt: Tasavvuf nedir?

tasavvufun mana alemindeki karşılığı olan duyguların özetlendiği "edeb" konusunda bir değerlendirme ricaediyorum.!
kullanımı günce..anlamlandırılması özel olan böyle güzel bir cümlenin iç manalarından feyzlenmek istiyorum.!
sevgilerimle.teşekkürler
 

terk-i diyar

"aziz misafirim"
Katılım
17 Şub 2008
#15
Ynt: Tasavvuf nedir?

Sevgili vefalıdost aşağıda verdiğim linkten yararlanabilirsin tasavvuf üzerine geniş bilgiler mevcut.Edep konusuda var.

http://www.imandanihsanatasavvuf.com/
 
Katılım
19 Ağu 2007
#16
Ynt: Tasavvuf nedir?

Tasavvuf bugüne kadar uzaktan baktığım, bugün itibariyle kıyısına kadar gelip mahiyetini öğrendiğim -kitabi bilgiyle öğrenme ne kadar mümkündür tartışılır ama!- ve içine dalmaktan korkmakla beraber, bünyesinde bir katre olmak için şevklendiğim, ucu bucağı olmayan; ötelerden ve sûfînin gönlünden beslenen bir umman..
 
Katılım
26 Kas 2008
#17
Ynt: Tasavvuf nedir?

selamün aleyküm
Tasavvuf nedir?
bu konu hakkında uzun uzun alıntılar yapıp kendınce yorumlarınıda katan arkadaşlara teşekkürler öncelikle.
alıntı yapmaya gerek duymadan
Tasavvuf ruhun temizlenmesı ve ımani teslimiyettir.
 

ecrin

Başka bir seyyareden gelmiş gibiyim.
Katılım
13 Nis 2008
#18
Ynt: Tasavvuf nedir?

Aleyküm selam efendim.Bize göre tasavvuf ruhun temizlenmesi değildir.Ruh nefsin mutmaine mertebesine denktir.Bu da demektir ki nefsin arınmış şekli ruhtur.Ruh bizatihi temizdir.Onun temizlenmesi gibi bir ibare doğru değildir.
ZEYL:Alıntı yapmaya gerek duymak bilmediğini veya eksiklerinin olduğunu kabullenmektir.Gerekirse alıntı yapalım ama bildiğimizi sanırken aslında yanılmış olmayalım..
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Katılım
11 Eyl 2006
#19
Ynt: Tasavvuf nedir?

ecrin' Alıntı:
Bize göre tasavvuf ruhun temizlenmesi değildir.Ruh nefsin levvame mertebesine denktir.Bu da demektir ki nefsin arınmış şekli ruhtur.Ruh bizatihi temizdir.Onun temizlenmesi gibi bir ibare doğru değildir.
İnsan tasavvufa ilk olarak, ruhunu ya da kalbini bazı kötü huylardan temizlemek maksadıyla yönelir. Bunu bir takım dünyevi hastalıkları tedavi etme yöntemi olarak düşünmekte de sakınca yoktur. 
Ruh nefsin levvame mertebesine denktir derken ne demek istediğini tam olarak algılayamadım. Hatırladığım kadarıyla "levvame" nefsin yaptığı hatalardan dolayı pişmanlık duyan mertebesidir.  Ve nefsi tamamen  temizlemenin yedi kademesinden sadece ikincisidir. Vel hâsıl-ı kelâm ruhun temizlenmesi durumu yedinci mertebe olan nefs-i teskiyeye kadar uzanmaktadır. Levvameye denk gördüğünüz ruh bu durumda nasıl arınmış olur ki? 
 

ecrin

Başka bir seyyareden gelmiş gibiyim.
Katılım
13 Nis 2008
#20
Ynt: Tasavvuf nedir?

Efendim rûh kelime manasıyla yürü demektir.Rûh,insanın kendinden kendine sefer etmesidir ve mutmaine nefisle eşittir demişim aldığım notta.Nefs-i levvame derken sürç-i kelam etmişiz affola..Bazı ehl-i tarik e göre nefs rûh demekmiş.Bunun nasıl mümkün olabileceğini sorduğumda hocam evet rûh nefs demektir ama nefsin arınmış hali,saf hali yani mutmain halidir demişti..Nasıl olur,ruhun da kirli olanı yok mudur diye sorduğumda; hayır rûh saftır arınmıştır demişti.Bizler rûhu da nefs gibi çift yönlü manada kullanıyoruz.Onu hem iyi hem kötü vasıflarla değerlendiriyoruz fakat bazılarınca bu yanlış bir değerlendirme olup rûh sadece saf,temiz yönlüdür.
 

Konuyu şu anda okuyanlar : (Users: 1, Guests: 0)

Giriş yap