Teknolojik bir hikaye...

Katılım
16 Şub 2006
#1
Hikâyemiz 14 Şubat 1876'da başlıyor. Alexsander Graham Bell adındaki bir kişi günlerden bir gün yanlışlıkla pantolonuna pil asidi döker. Onun pillerle uğraşmasının nedeni de sağır insanların duymalarını kolaylaştıracak bir alet yapmak istemesidir. Sesi önce elektrik akımına dönüştürmeyi, elektrik akımını da devrenin öteki ucunda sese dönüştürmeyi plânlar.
Nerede kalmıştık? Evet Graham Bell, pantolonuna pil asidi dökmüştü. İşte pantolona dökülen bu asit sayesinde Bell, kendinden çok uzakta olan asistanına sesini ulaştırmayı başarır. Sesi duyan asistanı da Bell'în yanına gelir. İşte o gün sesin uzaklara ulaştırılabileceği gerçeğiyle telefon icat edilmiş olur.
Telefonunun hikâyesi bulunmasıyla bitmez. Onu gelecekte bir çok sürpriz beklemektedir. Hangi ellerden geçeceğinden, hangi şekillere bürüneceğinden habersiz devrin imparatorlarının, başkanlarının önünde görücüye çıkar. Brezilya İmparatoru II. Petro, telefonu iki kelimeyle özetler: 'Bu konuşuyor'
Telefonun yaygınlaşacağından habersiz o zamanın insanları da , gereksiz görürler bu icadı.
Ama Amerika'da bir başkan, 'Bir gün her kentte bir tane bundan olacak' der. Tabi söylenenlere kimsenin inanası gelmez. Amerika'da sevilen ve tutulan telefon, Britanya'da hiç ilgi görmez. O zamanlar haberler, haberci çocuklar tarafından götürülürmüş. İşte Britanya bu yüzden karşı çıkmış istememiş telefonu. Amerika'nın ihtiyacı olabilir ama bizim yok demiş. Elimizde yığınla haberci çocuk var diye gelecekte neler olacağını bilmeden reddetmişler telefonu.
Birinci Dünya Savaşı sırasında artık telefon iyice işe yaramaya, el üstünde tutulmaya başlar. Yalnız bir sorun vardır. Telefona çok geç cevap verilmektedir. Eğer hızlı yanıt verilirse telefon için daha az araç gereç kullanılacağı sonucuna varılır. Kampanyalar başlar, halk artık kısa sürede telefon yanıtlamayı öğrenir.
Ardından seneler geçer, telefon şekil olarak değişir. Küçülür, renklenir…
1973'e gelindiğinde ise artık telefonun yaşamında başka bir sayfa açılır. Artık telefonlar cebe girer. Bu sefer sahnede Martin Cooper vardır.
Cep telefonundan önce kullanılan araç telefonlarının 13 kg. ağırlıkları varmış. Cooper da buradan yola çıkmış zaten. Motorola firmasında mühendis olarak çalışan Cooper, yılın icadını yapar: Cep telefonu…
850 gram ağırlığındaki cep telefonuna bir isim verilir; Motorola Dyna-Tac.
Ekranı olmayan, 35 dakikalık konuşma süresiyle, ilk cep telefonu da yıllar sonra başına geleceklerden habersiz fabrikalarda, insanların elinde serüvenine başlar.
1973'te ortaya atılan cep telefonu fikri, ancak 1983'te raflarda yerini alır.
İlk cep telefonun üretilmesinin üzerinden yıllar geçer. Artık ev telefonlarının yanında ailelerde cep telefonları da yaygınlaşmaya başlar. Bu artış ise telefonların geliştirilmesine vesile olur.
850 gramlık telefonların ardından artık 100 gram gelen telefonlar üretilir. Bunlarla konuşma dışında bir çok işlem de yapma olanağı sağlanır. Oyun oynanır, çalar saat görevi yapar, sizi okula işe uyandırır.
Yıllar geçer, fazla değil ama… Geliştikçe gelişir telefonlar. Sonra fotoğraf, video çekmeye başlarlar. Konuşmak için değil özellikleri için alınır olurlar. Konuşma süresi uzar, özellikleri artar, aynı zamanda gittikçe de hafifler ve de küçülür; avuç içinde görülmeyecek hâle gelirler.
Sonra iyice hızlanır teknoloji, insanlar da hırslanır. Artık ihtiyaç değil, bir gösterge olur telefon. Hele de son modelse…
Kızıl ötesi çıkar, ardından Bluetooth… Telefon teknolojisinin hızına yetişene aşk olsun.
Ekranlar genişler, renklenir, çözünürlülüğü arttırılır.
Her geçen gün yeni bir telefon piyasaya sürülür. Ardından gençler de annelerinin babalarının peşlerinden sürünür.
Telefon teknolojisinin hikâyesi bitecek bir hikâye değil. Belki de, ben 130 yıllık bir hikâyeyi yazana kadar bir model daha piyasaya çıkmıştır.
Ama her hikâyenin bir de hüzünlü ve de üzücü yanı vardır. Cep telefonlarının da kırılma noktası sağlık.
Cep telefonlarıyla daha az konuşun! Bu sağlığınızı korumanız için ilk kural. Ama ille de konuşacaksanız, sağ kulağınızda telefonu çok fazla tutmayın. Çünkü beyne giren zararlı maddeleri önleyici sistem sağ tarafta bulunmakta. Telefonlardan yayılan mikrodalga etki ise, vücudumuza özenle yerleştirilmiş bu sisteminin düzgün şekilde çalışmasını engelliyor.
130 yıllık bir geçmiş elden ele değişerek ne hâle geldi. Bu hızlı gelişmeler karşısında dünyanın geleceğini kim tahmin edebilir?
 
Katılım
16 Şub 2006
#2
ya hikayeyi beğenen yok mu?
 
Katılım
11 Mar 2006
#3
Teknolojinin
getirdikleri ve götürdükleri
Âdeta bir teknoloji bombardımanına uğramışçasına her yeni bir günde farklı bir ürünün piyasaya sunulduğunu ve bu ürünlerin tanıtımını yapmak için binlerce reklâmın zihnimizi işgal ettiğini görüyoruz. Hatta şu anda biz bu yazıyı yazarken ve hatta bu yazı sizlere ulaşana kadar hiç tasavvur dahi edemediğimiz birçok ürün piyasaya sürülecek ve bizler bunları evlerimize taşımak için daha çok çalışıp daha çok kazanmamız gerektiğini düşüneceğiz. Sonra ya taksitle yahut kredi kartıyla ya da ağır bir borç yükünün altına girip alıvereceğiz evimize yeni ve son marka bir eşya…
Oysa eskiden odalarımız genişti, odaların genişliği ise, gönül genişliğiyle aynı anlama geliyordu. Zira odalar ne kadar geniş olursa o kadar fazla "İnsan" bir araya gelecek, muhabbet edecek, dertleşecekti. Aniden, ne olduğunu bile anlamadan bu odalardaki yer minderlerinin ve yastıklarının yerini çekyatlar, kanepeler, oturma grupları, vitrinler, sandalyeler ve masalar almıştı. Gerekçesini ise, evin hanımı şöyle açıklıyordu:
"Misafir gelince mahcup olmayalım bey!.." Mahcup olmak istemiyordu evin hanımı; ama kime karşı? Misafir kimi görmeye gelecekti: Sizi mi yoksa eşyalarınızı mı?
O geniş odalarımızda adım atacak yer bile kalmamıştı bunların girmesiyle. Sonra bu da yetmemişti… Televizyonlar, müzik setleri, bilgisayarlar, Antik süs eşyaları, kristaller… İşgal etmişti evlerimizi ve odalarımızı. Fakat karşılıksız değildi teknolojinin son ürünlerinin odalarımıza girmeleri. Aslında öyle abartılacak kadar bir şey almamışlardı; sadece "Biz" i... Üç harflik bir yer kaplayan "Biz" i ve "Biz"leri. Yani bizi, bizden almışlardı.
"Sakın dokunma!", "Dur!", "Kıracaksın şimdi!", "Onun ne kadar paha biçilmez olduğunu nereden bileceksin sen!"… diyerek azarladı anneler çocuklarını. Evin içerisinde çocuğa oyun oynamak şöyle dursun; gezmek, yürümek bile yasaktı. Fakat çocuk dinlemeyecekti o nasihatleri ve merak edecekti bir vazonun yere düşerken çıkardığı sesi… Nerden bilecekti ki çocuk o vazoyla birlikte yiyeceği dayağı ve onca kötü sözü… Bazı çocuklar ise, anne ve babalarının eşyalara verdikleri değeri, kendilerine vermedikleri için, bir intikam duygusuyla saldırmaktaydı evde özellikle korunan, değer atfedilen eşyalara. Onun dünyasında "değer", metâ ile ölçülmüyordu, çünkü. Lâkin çağdaş, zamane annesi nereden bilecekti bunu. Kırılan bir vazo ile kırılan bir çocuk ruhu arasında bir fark yoktu onun için.
Ve artık hiçbir şey eskisi gibi değildi ve eskisi gibi de olmayacaktı. Çocuklara bile yer kalmayan 21. yüzyıl evlerinde, her akşam toplanmalar, muhabbet etmeler, dertleşmeler, paylaşmalar da yok olacaktı.
Bir fincan kahve ikram edilip karşılığında ise, ciltler dolusu bilgi ve tecrübeler öğrenilirdi aynı odalarda. Onun için kırk yıl hatırı olurdu bir fincan kahvenin. Şimdi ise, kahve fincanları birer süs eşyası olarak vitrinlerde tozlanmakta...
Özellikle televizyonun girmesiyle aynı odalara, bu insanlar televizyonun hâkimiyetine girerek o mahalle sohbetlerini, birlikteliklerini kaybetmişlerdi. Daha da önemlisi aile içi iletişim bile kopmuş, eşler bir birine yabancılaşmış, çocuklarla ilgilenen kalmamıştı. O hâlde çocuklar da televizyonla ilgilenmeliydiler!.. Olan olmuştu bir kere. Bu sonradan odalarımıza girenler bizi, yani kişiliğimizi, yani benliğimizi, yani her şeyimizi almıştı.
Bizi bizden almıştı işin hâsılası.
Günümüzün insanları, istediği her şeye anında ulaşabilmesine rağmen, Ruhsal boyutlarına kapı açamıyordu. Ruhu ıstırap içerisinde kıvranırken, derin acılar çekerken, çağdaş birey, bu eksikliği, almak istediği son metâ ile doldurmak istiyordu ve anlayamıyordu ruhun metâ ile değil; mâna ile doyuma ulaşacağını…
Son asrın vebası olarak nitelendirilen depresyon ve stres gibi psikolojik rahatsızlıkların temel nedeninin, ruhumuzun mâna ile değil de; metâ ile doyurulmak istenişinden ileri geldiğini anlamak zorundayız artık. Fakat anlamak da yetmiyor, yaşamak ve yaşatmak için mücadele etmeliyiz. Ki bu da güçlü bir aile yapısının varlığıyla doğru orantılıdır. Aile üyelerinin birbirlerine karşı olan sevgi, şefkat, anlayış, değer ve birliktelikleri ruhun mâna ihtiyacını karşılar ve onu güçlü kılar. Bu yüzdendir ki psikolojik bunalımların en temelinde kişinin aile yapısı yer almaktadır.
(Beyan Dergisi)
 

Giriş yap