yorumsuz

Katılım
1 Nis 2006
#1
MUTLULUK UZERINE
Yeni Delhi’de bir sabah... Gün ışıkları henüz yollara düşmemiş. Tatlı bir serinliğin kollarındayız. Büyükelçilik binasından henüz ayrılmıştık ki, asfaltın ortasında bir adam ellerini göğe kaldırmış belli ki dua ediyordu.
Durduk. O duasını tamamlayıncaya değin yanında bekledik. Uysal yüzü insana güven veriyordu. Ve sorduk: “Neydi yaptığınız?” “Dua ediyorum” deyince, “Bu yolun ortasında mı?” soruma, “Evet... Çünkü ben dün gece bu sokakta yatacak bir yer buldum. Şu andaki mutluluğumu sizler bilemezsiniz” yanıtıyla şaşırıp kalmıştım.
Hintliler, “Yaşamak, yararlı ve erdemli olmaktır” derler. “Ve şafak tüm umutları ve kaygılarıyla başlarken evindeki en güzel şey sensin” diyerek yaşama uzanan yolları şiirleştirir.
Duasını sokağın ortasında yapan bu insan belliydi ki evsizdi. Ve sokağı evi kılmış, mutluluk denilen sihri gönlünde bulmuştu.
Hint kutsal kitapları olan “Upanişatlar” insanı “Sen Tanrı’sın” diye tanımlar. Mevlana “Ey Tanrı’yı arayan, aradığın sensin” sözleriyle yeni bir ufuk açarken Yunus Emre insan için “Tanrısal aşkın yansımasıdır” çizgisinde “Ballar balını buldum, koğanım yağma ola” mısralarında varlığın yüceliğinin cezbesindedir.
Mutluluk, tüm yaşamın özüdür. Küçücük nimetlerin değerini bilerek şerbetini içenlerin yanında hazinelerin üzerinde mutsuzluğun gözyaşlarını dökenler vardır.
Aşk, sevgi, şükür ve sağlık genelde mutluluğun anahtarlarıdırlar.Aşkın sularından içmeyenler saraylarda yaşasalar da mutsuzluk gömleğiyle dolaşırlar. Küçük, minicik şeylerden, pencereye düşmüş bir güneş parçasından, bir merhabadan mutlu olmak ne bulunmaz bir güzelliktir. Kar kapılara gelip dayanmışsa, açlık bedeninizi sarmışsa şikayet defterlerini kapatıp sabrın kucağında karar kılmak mutlu olmasını bilenlerin işidir.
“Her mihnet kabulüm / Yeter ki gün eksilmesin penceremden” diyen şair mutluluğun insanıdır.
Ruhların berraklığı gibi bedenlerin diriliği de mutluluk kapılarını açar. Sancılar içinde kıvranana kuş tüyü yastıklar ne verebilir ki?..
Ahmet Yesevi “Şükredip çileyi göğüsleyenler ve kusuru kendilerinde bulanlar mutludurlar” anlayışını mısralara dökmüştür.
Ve eğer akıllar kötürüm, vicdanlar sağırsa mutluluk Kaf Dağı’nın arkasına gitmiş demektir. Öyleyse sağlıklı bir akıl ve vicdanlı bir kalp iyiliğini esirgemeyen Tanrı’nın lütfudur.
İyiliğin ve hoşgörünün ufkunda kanat çırpanlar mutluluktan paylarını alanlardır. Bireysel mutluluklar toplumsal mutluluğu var eder. İnsanlar gülmeyi unutmuşsa geceler adeta bir zulüm, gündüzler de işkence olmuşsa, yöneticiler sorumsuzluğun girdaplarından çıkmıyorsa mutluluk masalların Anka Kuşu olup bilinmezliğe uçar.
Sanayileşme teknolojinin çokça ürününü insanların emrine verdi. Bizler tel dolaptan, buzdolabına, çalı süpürgeden elektirikli süpürgeye, kağnı arabasından F 16’ları yapan bir gelişmeye ulaştık. Ancak kamuoyu yoklamalarında mutluluğun arttığına ilişkin bir işaret yok. Benim kuşağım yetişme çağında ne televizyonu bildi ve ne de bilgisayarı... Mutluyduk. Çünkü Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün rüzgarıyla büyüyorduk:
Ve Kur’an ne siyasetin emrindeydi ve ne de ticaret mali biçiminde tezgahlardaydı.
Zenginimiz parmakla sayılacak denli azdı. Yoksulluk felaketimiz olmamıştı. Gaz lambalarının altında geçerdi gecelerimiz... Ama mutluyduk. Genç cumhuriyetimizin evlatlarıydık. Onbeş milyon genç yaratılmıştı yeni baştan...
Evlerimizin kapıları kilitlenmez, herkes birbirinin değerini bilirdi. Kimi mübadil, kimi iskan olup gelmişti... Bu Pomak’tır, bu Boşnak’tır, bu Abaz’dır, bu Çerkez’dir, bu Kürt’tür, bu Arap’tır nedir bilmezdik. Alevi, Sünni ayrılıklarından da uzaktık.
Üsküplü’sü, Selanikli’si, Dramalı’sı, Prevezeli’si, Kandiyalı’sı, Molvalı’sı vardı. Ve hepsi de doğup büyüdükleri yerlerden kopup gelmişlerdi. Sıla şarkıları, hasretlik üstüne şiirler söylerlerdi. Ancak Türkiye’de yaşamanın huzuruyla dopdoluydular. “Camimiz de Mustafa Kemali’miz de, bayrağımız da var” derlerdi.
Aklın ve gönlün evliliğinde olanlar gibi hep mutlu yaşadılar. En dayanılmaz şikayetlerde bile yalnızca ve yalnızca “Hüznümüz Allah’adır” demekle yetindiler.•
Ali Naili Erdem
 
Katılım
1 Nis 2006
#2
............

NİSANDIR

Nisandır, gözlerinizi kapatırsınız. Ilık bir rüzgar, mis kokulu. Mor salkımlar yakalar köşe başlarında. Fulya kokuları, nergisler peşinizi bırakmaz. Mavi mine çiçekleri işlemek istersiniz her yere. Aşk mevsimi gelmiştir.
Sabahları daha erken kalkılır. Bu, kahvaltı yapabilmek demektir. Ne demiştir Cemal Süreya , "Yemek yemek üstüne ne düşünürsünüz bilmem, ama kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı"... Üşenmeyip gidip, simit alınır, meyve suyu sıkılır, yumurta haşlanır.
Bazen küçük yürüyüşlere bile zaman kalır. Şu köşede bir fırın açılmıştır, az ilerde bir çiçekçi. Mahalleye beyaz bir köpek gelmiştir. Eski dost, dişi kedi Sultan, ağaç tepelerinde çapkınlığa başlamıştır. Dönüşte asansörü kullanmaz, merdivenleri ikişer üçer çıkarsınız.
Tüm vitrinleri eflatunlar, pembeler, maviler kaplamıştır. Ucuzluğu bekleyecek haliniz yoktur. İçinizdeki renk dışavursun istersiniz. Kazıklandığınızı bile bile birkaç parça şey almadan çıkmazsınız mağazadan. Kutular açılır, yazlık takılar bulunur. Hava daha çok ısınmamıştır. Zemheri zürafası gibi olsanız da fark etmez. Bir kere içiniz ısınmıştır.
"Ben her bahar aşık olurum" şarkısı aslında herkes için yapılmıştır. Evli bekar, genç yaşlı hiç fark etmez. Etrafta aşık olunacak birileri hep vardır. Yavaş yavaş flört etmeye başlarsınız. Çift anlamlı sözcükler, küçük kahkahalar, çapkın bakışlar. "Bir şey var aramızda" şiiri dilden dile dolaşır. Sokakta yürürken, çalışırken, ya da alakasız yerlerde kendi kendinizi gülümserken yakalarsınız. Fark edip soranlara "Beni bu havalar mahvetti.", ya da "Yok bir şey, aklıma bir şey geldi de..." yollu yanıtlar verirsiniz. Aslında bir şey vardır, tam yüreğinizin ortasında kanat çırpmaktadır. Bir heyecan dalgası yalayıp geçer ara sıra. Hep böyle olsam dersiniz. Bu işle doğrudan ilgisi olmayanları da etkileyen bir olumluluk sinmiştir üstünüze. Başka zaman olsa, bar bar bağıracağınız durumlarda olgunca gülümsersiniz. "Bırak ben yapayım" dersiniz, "Önemli değil" dersiniz. Bir sevecenlik akar gider üzerinizden tüm canlılara.
Durmadan bir şeyleri unutursunuz. Anahtarı kapının üzerinde, çantanızı iş yerinde. Yolunuzu kaybedersiniz. "Aman sarsağın biriyim zaten" diye geçiştirirsiniz. Kışın böyle şeyler olmamıştı. Neyse ki enerji dolusunuzdur. Oraya koşturur, buraya koşturur, yüklersiniz akılsız başınızın cezasını ayaklarınıza.
Şiirler karalarsınız oraya buraya. Ne çok Nisan şiiri yazılmış şaşarsınız. Şarkılar mırıldanırsınız. Islık çalarsınız biteviye. Her sevgilinin bir şarkısı vardır. Şarkılardan fal tutarsınız.
Filmlerin en vurucu bölümleri gözlerinizin önüne gelmeye başlar. "Singing in the Rain"de Gene Kelly ile danseder, "The Way We Were"de Barbra Streisand'ın ayakkabısını bağlarsınız. "Love Story"de "Aşk hiçbir zaman pişmanlık duymamaktır" sözleriyle bağlarsınız işin sonunu.
Nisan yağmurları vardır sonra. Yağmurda ıslanmak için şemsiye almazsınız. Nisan yağmurları kısa sürer bilirsiniz, hayatınız gibi. Bir damlasını bile ziyan etmemek için çabalarsınız. Hele leylaklar da görünmeye başladı mı sağda solda kaçış yoktur. Dayanamaz, tüm çiçeklerinizi açarsınız.
 

Konuyu şu anda okuyanlar : (Users: 1, Guests: 0)

Giriş yap