YUNUS EMRE'YLE İLGİLİ DÖKÜMANA İHTİYACIM VAR!

Katılım
21 Şub 2007
#1
Arkadaşlar Y. Emre ile ilgili bir tiyatro metni hazırlamayı ve seneye okulda sergilemeyi düşünüyorum bu sebeple şairimizle ilgili her türlü bilgi , anektod , menkıbe , sunum , slayt ve bilgiye ihtiyacım var. Bildiklerime ek olarak tiyatro sahnesinde etkileyici mizansenler oluşturabileceğim şeylere ihtiyaç var. Tabi şiirler de olabilir , mesela en sevdiğiniz Yunus şiiri ? Şimdiden teşekkürler.
 
Katılım
27 Ara 2005
#2
Ynt: YUNUS EMRE'YLE İLGİLİ DÖKÜMANA İHTİYACIM VAR!

Hocam,Yunus Emre'nin bende Osmanlıca divanı mevcut[bilgisayar formatı halinde]daha başka,Yunus Emre'nin hayatı hakkında bilgi,Türkçe divan,çeşitli sanatçılar tarafından yorumlanmış Yunus Emre besteleri var.Bunlardan işinize yarayan var mı?Buradan yazmanız kafi...

Selametle
 
Z

zeymak

#3
Ynt: YUNUS EMRE'YLE İLGİLİ DÖKÜMANA İHTİYACIM VAR!

arkadaşım bendede bir kaç döküman var,işinize yararmı bilmioyorum ama,buradan mı yazayım?
 
Katılım
11 Eki 2006
#4
Ynt: YUNUS EMRE'YLE İLGİLİ DÖKÜMANA İHTİYACIM VAR!

Arkadaşlar aynı dökümanlara benim de ihtiyacım var. Buradan paylaşırsanız çok sevinirim.
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Katılım
11 Eyl 2006
#5
Ynt: YUNUS EMRE'YLE İLGİLİ DÖKÜMANA İHTİYACIM VAR!

Bende Yunus Emre'nin yaşamı, sanatçı kişiliği ve yapıtları adlı küçük bir kitap var ama işinize yarar mı bilmiyorum.

Künyesini vereyim bulamazsanız bir çaresine bakarız.
Memet FUAT, YUNUS EMRE, Yaşamı Sanatçı Kişiliği Yapıtları, DE Yay.,İstanbul-1976
 
Katılım
21 Şub 2007
#6
Ynt: YUNUS EMRE'YLE İLGİLİ DÖKÜMANA İHTİYACIM VAR!

Arkadaşlar çok teşekkürler bilgileri mailime yollayabilirsiniz ama bir arkadaşımız daha mesaj yollamış aynı bilgilere ihtiyacı olduğuna dair o yüzden bu başlık altında paylaşabiliriz sanırım . Sevgili ULUĞBEY arkadaşım özellikle Türkçe Divan ve bestelenmiş şiirler işime yarayacaktır. İletirsen sevinirim.
Yunus'un hayatı hakkında En son NECİP FAZIL'IN Yunus Emre oyununa gittim , orada Yunus'u Moğol saldırılarından kaçan zengin bir bey çocuğu olarak tanıtmış ama bana Bektaşi Velayetnamelerindeki fakir çiftçinin nefes yerine bugdayı tercih etmesi ve sonra pişman olup Taptuk EMRE'yi bulması daha uygun bir mizansen oluşturur gibi geliyor tiyatral açıdan. Siz ne dersiniz? Bu tip anektodlar da arıyorum hayatından.
 
Katılım
27 Ara 2005
#7
Ynt: YUNUS EMRE'YLE İLGİLİ DÖKÜMANA İHTİYACIM VAR!





Hocam yukarda resimde verdiğim bestelenmiş mp3 ler mevcut,içinden seçerseniz sizin için yükleyebilirim.
Türkçe Divan demiştim ama ???dosyalarıma baktım flash halindeymiş ve yaklaşık 250 mb.Bunu yüklemem de nete -bağlantım çok düşük olduğu için- mümkün değil.Ama illa da gerekli ise bu Türkçe Divan özelden mesaj yoluyla bana adresinizi verirseniz cd yapıp kargo ile yollayabilirim.Bu başlık altından net üzerinde bulduğum Yunus Emre ile ilgili bilgi ve belgeleri paylaşacağım inş.Aşağıda yutubda yer alan 2 adet video sunumu yer alıyor.Bilgi ve sizin istediğiniz tarz anektodlarda aklımda,karşılaştığımda paylaşacağım buradan inş...

Selam İle...

Eğer aşağıdaki videolar işinize yarayacaksa indirme bağlantısını verebilirim.
Video sunumu

[yt=425,350]A0bQnICZzAw[/yt]

[yt=425,350]8-zHUk7pHU8[/yt]
 
Katılım
27 Ara 2005
#8
Ynt: YUNUS EMRE'YLE İLGİLİ DÖKÜMANA İHTİYACIM VAR!

yagmursonsuzadek' Alıntı:
Arkadaşlar çok teşekkürler bilgileri mailime yollayabilirsiniz ama bir arkadaşımız daha mesaj yollamış aynı bilgilere ihtiyacı olduğuna dair o yüzden bu başlık altında paylaşabiliriz sanırım . Sevgili ULUĞBEY arkadaşım özellikle Türkçe Divan ve bestelenmiş şiirler işime yarayacaktır. İletirsen sevinirim.
Yunus'un hayatı hakkında En son NECİP FAZIL'IN Yunus Emre oyununa gittim , orada Yunus'u Moğol saldırılarından kaçan zengin bir bey çocuğu olarak tanıtmış ama bana Bektaşi Velayetnamelerindeki fakir çiftçinin nefes yerine bugdayı tercih etmesi ve sonra pişman olup Taptuk EMRE'yi bulması daha uygun bir mizansen oluşturur gibi geliyor tiyatral açıdan. Siz ne dersiniz? Bu tip anektodlar da arıyorum hayatından.

Bu tip anektodları internet üzerinden bulmak biraz güç gibi.Konu hakkında müstakil bir çalışma yapıldı mı acaba?
 
Z

zeymak

#9
Ynt: YUNUS EMRE'YLE İLGİLİ DÖKÜMANA İHTİYACIM VAR!

Yunus Emre on üçüncü yüzyıl tasavvuf şâiri. Hayâtı ve kimliği hakkında kesin bilgi yoktur. Şiirleri asırlar boyunca zevkle ve hayranlıkla okunmuş, yalnız ülkemizde değil birçok ülkelerde de ilgi uyandırmış bulunan müstesna bir şahsiyettir.

Bazı kayıtlardan ve şiirlerinden 1240 yıllarında doğduğu, 80 sene civarında yaşadığı, Bolulu olduğu, Eskişehir-Sarıköy’de (Bugünkü ismi Yûnus Emre) vefat ettiği ve buraya defnedildiği anlaşılmaktadır.

Türk halk şairlerinin tartışmasız öncüsü olan ve Türk'ün
İslam'a bakışını Türk dilinin tüm sadelik ve güzelliğiyle ortaya koyan Yunus Emre, sevgiyi
felsefe haline getirmiş örnek bir insandır.

Yaklaşık 700 yıldır Türk milleti tarafından dilden dile aktarılmış, türkü ve ilahilere söz olmuş, yer yer atasözü misali dilden dile dolaşmış mısralarıyla Yunus Emre, Türk kültür ve medeniyetinin oluşumuna büyük katkılar sağlamış bir gönül adamıdır.

Bazı kaynaklarda Anadolu'ya gelen Türk boylarından birine bağlı olup, 1238 dolaylarında doğduğu rivayet edilirse de bu kesin değildir; tıpkı 1320 dolaylarında Eskişehir'de öldüğü yolundaki rivayetlerde olduğu gibi. Batı Anadolu'nun birkaç yöresinde "Yunus Emre" adını taşıyan ve onunla ilgili görüldüğünden "makam" adı verilen yer vardır.

Bir garip öldü diyeler
Üç gün sonra duyalar
Soğuk su ile yuyalar
Şöyle garip bencileyin

diyen Yunus, belki de doğduğu ve yaşadığı topraklardan çok uzaklarda bu dünyadan göçüp gittiğini anlatmak istemektedir.

Anadolu
Tekke edebiyatının kurucusu sayılan Yunus Emre’nin yaşamı konusunda, kayıtlara geçmiş kesin bilgiler yoktur. Bütün bilinenler söylencelere, özellikle Bektaşi Velayetnamesi’nin belirttiğine göre Yunus Emre, yoksul bir köylüydü. Kıtlık başgösterince buğday istemek için, kerametini duyduğu Hacı Bektaş Veli’nin dergâhına gitti. Kendisine üç kez”buğday mı, himmet mi”istediği sorulunca, buğday istediğini söyledi. Ancak daha sonra pişman olarak geri döndü ve “himmet”i istediğini söyledi. Kendisine, himmet anahtarının Taptuk Emre’ye verildiği, gidip ona başvurması gerektiği söylenince, derviş olarak Taptuk Emre’nin dergâhına girdi. O dönemde bütün mutasavvıfları Hacı Bektaş Veli’ye bağlamaya çalışan Bektaşi Velayetnamesi’nde Yunus Emre’nin tasavvuf yoluna girişi böyle anlatıldıktan sonra yaşamı konusunda kesin olmayan kimi bilgiler verilmektedir.

Şiirlerinden çıkarılan bilgilere göre Yunus Emre’nin, ümmi(okuması yazması olmayan) bir ozan değildir;tersine medrese eğitimi görmüş, Kur’an ve hadis bilimini öğrenmiş bilgili bir kimsedir. Tasavvuf düşüncesini İşlerken, özgün bir yaratıcılık göstermesi bunu kanıtlamaktadır. Yunus Emre’nin tasavvuf anlayışı, kimi araştırmacılarca Mevlana’ya bağlanır. Kendisi de şiirlerinde Mevlana’ya olan sevgi ve bağlılığı dile getirir. Konya’ya giderek Mevlana’ya görüştüğü de bilinmektedir. Bundan başka, Anadolu’nun birçok yöresini, Azerbaycan’ı ve Şam’ı gezdi. Henüz siyasal birliğin kurulmadığı dönemde Anadolu’da tasavvuf düşüncesini, lirik ve içten şiirleriyle benimsettiği, kendisini şeyh olarak kabul ettirdiği geniş halk kitlelerince ermiş sayıldı. Birçok halk ozanı Yunus Emre mahlasıyla şiir yazdı. Çeşitli yerlerde, mezarı olduğu ileri sürülen “makam”larının olması, Yunus Emre’nin günümüzde bile birleştirici özelliğini göstermektedir. Mezarının Sarıköy2de bulunduğu kabul edilerek burada bir Yunus Emre anıt-türbesi yapılmıştır (1970).

Anadolu’da tekke şiiri geleneğini başlatan ve bu geleneğin en önemli temsilcisi olan Yunus Emre, şiirlerinde, tasavvufa uygun düşünce ve yaşam biçiminin değerlerini dile getirdi. Katışıksız, içten bir Tanrı sevgisinin temelini oluşturduğu bu şiirlerde, yaşamın gelip geçiciliğini, dünya malının insandaki cevheri yozlaştıracağını, bağlılığın, acımanın, erdemli olmanın önemli olduğunu, insanın kendisini Tanrı’dan uzaklaştıracak nefis düşkünlüklerini yenmeyi bilmesi gerektiğini vurguladı. Yunus Emre’nin şiirlerinin çıkış noktalarından biri de, insanı sevmeye verdiği önem oldu. Ona göre, insandaki(kendisindeki) tanrısal özü görüp, ikiyüzlülükten uzak sevebilen insan, olgun insandır;çünkü, insanı seven, Tanrı’yı sever. Gerçekte bu sevgi bütün varlıklar için aynı olmalıdır. Çünkü her varlıkta tanrısal öz vardır(vahdet-i vücut:çokluğun birliği). Yunus Emre’nin önerdiği bu sevgiye dayanan yaşama biçimi ve düşünce sistemi daha sonra gelen pek çok ozanca, yüzyıllar boyunca yaşatılarak etkisini duyurdu.

Yunus Emre, hem aydınlara, hem de halk kitlelerine seslendiği şiirlerinde aruza da, heceye de yer verdi. İlahilerini heceyle, klasik koşma biçiminde ve halkın konuşma dilindeki kullanımlarıyla, deyimleriyle çeşitlendirdiği yalın bir dille yazarken, kimi şiirlerinde yalın dilden ayrıldı, musammat gazel biçimini kullandı. Bununla birlikte, bütün şiirlerinde Türkçe sözdizimini bozmadı. Saf bir Tanrı sevgisini kaynak olarak alması, içtenlikli anlatımı, sanatlı söyleyişe yönelmemesi, karmaşık tasavvuf düşüncesini halka sevdirmesinde ve öğretmesinde en önemli etken oldu. Yunus’un şiirleri bestelenerek tekkelerde eğitim amacıyla okundu.

Yunus Emre’nin Divan’ını oluşturan şiirleri dışında öteki yapıtı, on üç beyitlik bir ön bölüm, bir nesir bölümü, 550 beyitlik üçüncü bölümden oluşan ve aruzla yazılan Risalet-ün-Nushiyye’dir. (Öğütler Kitabı, 1307). Yunus Emre’nin yaşamı ve düşünceleri, çağdaş sanatçılara da esin kaynağı oldu. Bunlar arasında Ahmet Adnan Saygun’un Yunus Emre Oratoryosu(1946), Nezihe Araz’ın Dertli Dolap(1961) romanı. Recep Bilginer’in Yunus Emre (1974) oyunu sayılabilir.
Eserleri

Yûnus Emre’nin bilinen iki eseri vardır:

1. Risâlet-ün-Nushiyye: Mesnevî şeklinde, “Fâilâtün Fâilâtün Fâilün” vezniyle yazılmış tasavvufî, ahlâkî, dînî bir eserdir.

2. Dîvân: Yûnus Emre Dîvânının birçok yazma nüshaları vardır. Fakat bu Dîvân’daki bütün şiirlerin Yûnus Emre’nin olduğu söylenemez. Yûnus tarzında söylenen daha sonraki şâirlerin şiirleri de karışmıştır. Taş basması nüshaları da vardır.

Yûnus Emre’nin şiirlerinden:

DOLAP

Benim adım dertli dolap
Suyum akar yalap yalap
Böyle emreylemiş Çalap
Derdim vardır inilerim

Ben bir dağın ağacıyım
Ne tatlıyım ne acıyım
Ben Mevlâya duâcıyım
Derdim vardır inilerim

Beni bir dağda buldular
Kolum kanadım yoldular
Dolaba lâyık gördüler
Derdim vardır inilerim

Dağdan kestiler hezenim
Bozuldu türlü düzenim
Ben bir usanmaz ozanım
Derdim vardır inilerim

Şol dülgerler beni yondu
Her âzâm yerine kondu
Bu iniltim Hak’tan geldi
Derdim vardır inilerim

Suyum alçaktan çekerim
Dönüp yükseğe dökerim
Görün beni neler çekerim
Derdim vardır inilerim

Yûnus bunda gelen gülmez
Kişi murâdına ermez
Bu fânide kimse kalmaz
Derdim vardır inilerim
· · ·

Dağlar ile taşlar ile
Çağırayım Mevlâm seni
Seherlerde kuşlar ile
Çağırayım Mevlâm seni

Su dibinde mâhiyle
Sahralarda âhû ile
Abdal olup yâhû ile
Çağırayım Mevlâm seni

Gökyüzünde Îsâ ile
Tûr Dağında Mûsâ ile
Elindeki asâ ile
Çağırayım Mevlâm seni

Yûnus okur diller ile
Ol kumru bülbüller ile
Hakk’ı seven kullar ile
Çağırayım Mevlâm seni
· · ·

Canlar canını buldum
Bu canım yağma olsun
Assı ziyândan geçtim
Dükkanım yağma olsun

Ben benliğimden geçtim
Gözüm hicâbına açtım
Dost vaslına eriştim
Gümânım yağma olsun

İkilikten usandım
Birlik hanına kandım
Dürd-i şarabın içtim
Dermânım yağma olsun

Varlık çün sefer kıldı
Dost ondan bize geldi
Virân gönül nur doldu
Cihânım yağma olsun

Yûnus ne hoş demişsin
Bal ü şeker yemişsin
Ballar balını buldum
Kovanım yağma olsun
· · ·

Aşk îmândır bize gönül cemaat
Dost yüzü kıbledir, dâimdir salât
Dost yüzün göricek şirk yağmalandı
Onunçun kapuda kaldı şeriat

Kimsenin dînine hilaf demeyiz
Dîn tamam olunca doğar muhabbet
Yûnus öyle esridi ol kapıda
Diler ki olmaya ebedî azad
· · ·

Kılalım seyrân, edelim Cevlân
Mest olup hayran şeyh eşiğinde

Nice bir ülfet, edelim uzlet
Çekelim halvet şeyh eşiğinde

Bıraktım ârı, istedim yârı
Kestim zünnârı şeyh eşiğinde

Aldım himmeti, geçtim zulmeti
Buldum hayâtı şeyh eşiğinde

Yûnus’um elhak Didar’a müştak
Eriştim aşka şeyh eşiğinde
· · ·

Bilirim seni, yalan dünyâsın
Evliyâları alan dünyâsın

Kaçan kurtulsa, kuş kurtulaydı
Şâhin kanadın kıran dünyâsın

Sevdiğim aldın, beni ağlattın
Dönüp yüzüme gülen dünyâsın

Süleymân tahtın sen vîrân kıldın
Masumlar boynunu buran dünyâsın
· · ·

Severim ben seni cândan içerü
Yolum vardır bu erkândan içerü

Şerîat, tarîkat yoldur varana
Hakîkat, mârifet andan içeri

Beni bende demen bende değilim
Bir ben vardır bende, benden içerü

Süleymân kuş dilin bilür dediler
Süleymân var Süleymândan içerü

Tecelliden nasib erdi kimine
Kiminin maksudu bundan içerü

Senin aşkın beni benden aluptur
Ne şirin derd bu dermandan içerü

Miskin Yûnus gözü tuş oldu sana
Kapunda bir kuldur senden içerü
 
Z

zeymak

#10
Ynt: YUNUS EMRE'YLE İLGİLİ DÖKÜMANA İHTİYACIM VAR!

YUNUS EMRE-TÜRK DİLİ VE EDEBİYATI
yunus emre türk, şair, anadolu'da tasavvuf akımının ve türkçe şiirin öncüsüdür.insan sevgisine dayanan bir görüşü geliştirmiştir. yunus emre sevgi ilahilerini anadolu rüzgarlarından dinleyip yine o rüzgarla sanki, azerbaycan' dan tuna boylarına kadar bütün oğuz türklüğü vatanına yaymıştır. 7 asırdan beri bilhassa anadolu ve balkanlar türkiye' sinde hemen bütün halkın sevgilisi olmuştur. bugün de tazeliğini koruyan şiirleri hem 13. yy anadolu insanının hem bütün insanlığın sorunları umutları ve korkularıyla sıkı sıkıya bağlıdır.hayati:türk milletinin yetiştirdiği en büyük mutasavvuf ve türk dili ve edebiyatı tarihinin en büyük şairlerinden biri olan yunus emre'nin hayatı ve kimliğine dair hemen hemen hiçbir şey bilinmemektedir. yunus'un bazı mısralarından, 1273'de konya'da ölen, tasavvuf edebiyatının büyük ustası mevlana celalettin rumî ile karşılaştığı anlaşılmaktadır; buradan da yunus'un 1240'larda ya da daha geç bir tarihte doğduğu sonucu çıkarılabilir. bilinen hususlar onun risalet-ün-nushiyye adlı eserini 1308 yılında yazmış olması ve 1321 tarihinde vefat etmesidir.böylece 1240-1241 yılında doğduğu anlaşılan yunus emre xiii. yüzyılın ikinci yarısıyla xiv. yüzyılın ilk yarısında yaşamıştır.bu çağ, selçukluların sonu ile osman gazi devrelerine rastlamaktadır. yunus emre'nin şiirlerinde bu tarihlerin doğru olduğunu gösteren ipuçları bulunmakta; şair, çağdaş olarak mevlana celaleddin, ahmet fakıh, geyikli baba ve seydi balum'dan bahsetmektediryunus emre' nin doğduğu yer hakkında bilgimiz kesin değildir. bazı eski kayıtlar, kendinin değilse bile mensup olduğu aile veya topluluğun, anadolu' ya horasandan geldiğini biliyorlar.bu asırda mevlana gibi, hacı bektaşi veli gibi büyük sofilerin anadolu' ya horasan' dan geldikleri düşünülürse horasan' da anadolu' dan önce gelişmiş büyük tasavvuf hayatı yanında, oğuz türkçe' siyle bir tasavvufi halk edebiyatına başlamış bulunması mümkündür.yunus emre, anadolu selçuklu devletinin moğol akınları karşısında yıkılma sürecine girdiği, beylerin yer yer ayaklanıp saltanat davalarına kalkıştıkları,yağmaların, el koymaların, ağır vergilerin anadolu' yu altüst ettiği bir dönemde yaşamıştır. bu dönemde moğol baskısıyla çok sayıda türkmen, iran ve horasan' dan anadolu' ya göçmüştü. bu yeni gelen türkmen boylarıyla birlikte her tür inanç ve düşünce de anadolu' ya girmekte ve kendine bir yaşam alanı yaratmaktaydı. ortamda bu yayılışa uygundu.yüzyıllardan beri halk arasında yaşayan inanca göre o, sivrihisar yakınında sarıköy'de doğmuş,çiftçilikle meşgul olmuş, taptuk emre adlı bir şeyhe intisap etmiş, tekkelerde yaşamış ve veliliğe erişmiştir. yunus emre' nin yaşamı üzerine bilgiler genellikle şiirlerinden çıkartılır. bir şiirindeki şu dizeler,evliliği üzerine bilgi veriyor; uçmak uçmağım dediğin müminleri yeltediğin bir ev ile birkaç huri hevesim yok koçmağ için bunda dahi verdin bize oğul u kız çift-ü halal andan dahi geçti arzum benim ahım didar için bu şiirden yunus emre' nin iki karısı, oğulları kızları olduğunu anlıyoruz. ama yunus' un yaşamı üzerine bilgi veren bu gibi şiirleri fazla değildir. yunus' un ümmi' olduğu , yani okuma yazma bilmediği üzerine bir menkıbe vardır. ayrıca kendi de şiirlerinde şöyle söz eder; gönül kitabından okur eline kalem almadı, biçare yunus ne bile ne kara okudu ne ak,ümmi benim yunus benim bunlara dayanarak halk arasında yunus' un öğrenim görmemiş , okuma yazma bilmeyen bir kimse olduğu inancı yayılmıştı. halkın büyük bir bölümü bilmediği, ağızdan ağza geçen sözlü bir kültürün egemenliğinde yaşadığı için, öğrenim görmemiş bir şairin böylesine derin sözler söylemesi, uzun yıllar yadırganmamış, hatta bir iç zenginliğini gösterdiğinden hoşlanmıştır. okuma yazma bilmediğine inanılan şairin ulaştığı yücelik, okuma yazma bilmeyen insanlara bir tesselli, bir umut olmuş, onu kendilerine daha yakın görmelerine, kendilerinden saymalarına yol açmıştır.fuad köprülü, türk edebiyatında ilk mutasavvıflar adlı eserinde; yunus' un eline kalem almadığı hakkındaki sözleri ve eski kaynakların bu husustaki ifadeleri kabul etmemektedir. tam manasıyla ümmi bir derviş, ufak nefesler ve ilahiler yazsa bile, yunus divanı' nın başındaki hemen hemen beş yüz beyti aşan uzun bir mesnevi parçasını mümkün değil yazamazdı, lakin onun harfleri hecelemeyi bilmemesi iddiası nasıl aşırı bir düşünce, ise bu saf dervişi tam manasıyla okumuş, medrese görmüş birisi saymak da tersinden aşırı bir düşünce. o' nun eserinde evliya ve enbiya (peygamberler) eski iran mitolojisini, hatta o devir ilminin umumi görüşlerini pek iyi bildiğine dair çok açık işaretler vardır. mevlânanın farsça şiirlerinden zevk bulacak kadar acem edebiyatını tanıyor idi. zamanında anadolu' da hüküm süren tasavvuf felsefesini mevlâna' dan aşağı sayılmayacak derecede kavrayan, onu eşsiz ve en basit şekilde ifade edebilen yunus emre, herhalde harfleri hecelemekten uzak değildi demektediryunus emre' nin 1320-1321 de vefat ettiği, anadolu'da on ayrı yerde mezarı ( daha doğrusu makamı ) olduğu ileri sürülmektedir. bugün bunlardan hangisinin yunus' un mezarı olduğu belli değildir. o' nun halk tarafından sevilmesi ve destani bir nitelik kazanması şüphesiz makam ve mezarların sayısının artmasında bir sebebtir. yunus emre, halk arasındaki inanca ve bazı tarihi kaynaklara göre sarıköy'de ölmüştür. orada yatmaktadır. bugün, eskişehir-ankara yolu üzerindeki sarıköy istasyonu yakininda, yunus emre'nin türbesi ve bir müze bulunmaktadir.yunus emre'nin çağlari aşan fikirleriyunus emre gerek kendi çağında gerekse kendinden sonraki 700 yıllık bir zaman diliminde fikirleriyle şiirleriyle dipdiri kalmış ve kalmaya da devam etmektedir. şiirlerini sade türkçe ile yazmış. bu sade türkçe ile insanlarda duygu coşkunluğu yaratmış ve kendine özgü bir lirizmle insanları adeta büyülemiştir. yunus emre yaşayan ve var olan halk diliyle şiirlerini söylemiş. o devirde karamanoğulları beyliğinin dışındaki beyliklerde özellikle de devletin resmi dilinin farsça olduğu, arapça' nın hakim bir dil olduğu dönemlerde yunus emre şiirlerini halk dili olan türkçe ile söylemiştir. şiirlerinde sevgi, saygı, gönül, kalp, allah sevgisi, aşk, özellikle ilahi aşk gibi konularda sıkça söz eder. başlıca temaları bunlardır. gönül yunus emre için çok önemlidir. çünkü gönül yunus emre için bir allah yapısıdır. kırılması onun için bir bedbahtlıktır. şimdi yunus emre' nin genel olarak fikirlerini, görüş ve düşüncelerini inceleyelim. 1-yunus emre' de allah sevgisi :bütün tasavvuf ehlinde olduğu gibi , yunus emre' de de allah sevgisi en üst düzeydedir. ve şiirlerinin başlıca temasıdır.
 
Z

zeymak

#11
Ynt: YUNUS EMRE'YLE İLGİLİ DÖKÜMANA İHTİYACIM VAR!

YUNUS EMRE'NİN İNSAN ANLAYIŞI
(prof.dr.mustafa ergün)yunus emre'nin insan anlayişi3.1. yaratılış "hiç kimise kendinden halden hale gelmedi cümlemizin halini ma'şuk eder mukarrer" (46) varlıklar ve varlık sistemleri olan evren (âlemin), zaman içinde bir noktada allah tarafından yaratılmıştır ve yaratılış her yerde, her zaman devam etmektedir. oysa insanlar yaratılışın geçmişte bir kere veya çeşitli kademeler halinde olup, bugün tabiî akışı içinde gidiyormuş gibi bir hisse veya zanna kapılırlar ve hep ilk yaratışları merak ederler. ilk yaratılış gerçekten görkemlidir; ama şu anda evrenin her yanında cereyan etmekte olan yaratış da, daha az görkemli değildir. mutasavvıflar, evrenlerin yaratılışını sadece allah'ın var olup hiç bir şeyin olmadığı "lâ taayyün" devresinden, evrenlerin kademe kademe yaratılıp insaniyet mertebesine gelinceye kadarki yedi evre içinde incelerler. onlara göre insan, varlık evreninin gayesi olduğu için en son yaratılan tür odur. "biz, gökleri ve yeri ve bunlar arasındaki ecrâmı altı günde yarattık da bize yorgunluk aczi dokunmadı" (kur'ân-ı kerim 50/38). bu evrenleri zaman ve mekân içinde en ince ayrıntılarına kadar plânlayıp baştan sona levh-i mahfuza kaydeden yüce allah, bunları mekânın bizim için uygun gördüğü bir yerinde, zamanın tatlı akışı içinde bize yaşatmaktadır. evrenin yaratılışına dair kur'ân'da çeşitli âyetler bulunmaktadır. allah, yedi kat gökleri ve yerde de göklere benzeyen tabakaları yaratmıştır. bunların arasında her türlü emirler iner durur (kur'ân-ı kerim 65/12). şu gök kubbe, şu gece, şu gündüz, şu güzelce döşenmiş-bezenmiş yeryüzü, akan sular, otlaklar, oturan dağlar... bütün bunları allah yaratmıştır ve biz insanların faydalanılması için yaratılmıştır (kur'ân-ı kerim 79/27- 33). "o, yaratışta ne dilerse onu arttırır" (kur'ân-ı kerim 35/1). onun yarattığı herşey güzeldir ve o yaratışta en küçük bir hata bile bulamazsınız. bütün yaratılmış ve yaratılmakta olanlar, insan içindir. "o bir hâliktir ki, yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı. sonra semaya inayet buyurdu da onları yedi sema halinde nizama koydu. o, herşeyi bilir bir alîmdir" (kur'ân-ı kerim 2/29). insanın yaratılmasına gelince, bu hem ilk insanın hem de daha sonraki tek tek her insanın yaratılmasında önemli bir konudur. evrenler için yer küresi (arz), onun içinde maden-bitki-hayvan üçlüsü diğerlerine göre ayrılmıştır. "asıl"dan madenler, madenlerden bitkiler, bitkilerden hayvanlar seçilerek geliştirilmiştir ("ıstıfa"). hayvanlar içinde birçok grup vardır ve insan da ayrı bir varlık katmanı olarak bunlardan seçilip yaratılmıştır. bu, ilk yaratılmış insan olan âdem'de böyle olduğu gibi, şimdi yaratılmakta olan her insanda da böyledir. insan, hayvanlar dünyasının en gelişmiş ve en mükemmel türü değil; o ayrı bir varlık türüdür. mükemmellik ise her varlık için ayrı bir anlam taşır. bazı hayvanların mükemmel oldukları öyle alanlar vardır ki, insan bu mükemmellik düzeyine ulaşamaz. artık insanda, "hakkında pek fazla bir şey bilemeyeceğimiz" (kur'ân-ı kerim 17/85) bir insanî ruh vardır ki, bu, insanı bütün hayvanlar dünyasının kat kat üzerine çıkarmaktadır. bütün varlıklar insanın yaratılmasının hazırlıklarıdır; hepsi insana rahat bir temel, bir nimet ve sınav yeri olarak hazırlanmışlardır. insan, allah'ın yer yüzündeki halifesi olması dolayısıyla bütün hizmetler ona yöneltilmeli ve hiçbir şey insanın üzerine çıkartılmamalıdır. insanın dışında yaratılmış olan hiçbir varlık türü; ne melekler ne hayvanlar ne bitkiler, madenler vs. günahkâr değildir. onlar öyle bir makamda yaratılmışlardır ki, ne terfi ederler ne de rütbeleri düşer. isyan, günahkârlık, kötülük gibi şeyler, gelişmek üzere yaratıtmış insanların fiilleridir (ali el-havvas). insan, yaratılmış olan bütün tabiatın ortak ürünüdür. insan bütün canlılarla alâka halinde olduğu için her canlının saadeti ile mes'ut, elemiyle de müteellim olur (bediüzzaman said nursî). yeryüzündeki insan, "allah'ın halifesi" olarak yaratılmıştır (kur'ân-ı kerim 2/30). allah'ın halifesi demek, onun iradesiyle onun çok şanlı ve hayırlı yaratmalarına vesile olacak demektir. bu yetkinin doğru kullanılıp kullanılmaması melekleri bile endişeye sevketmiştir. ama allah, "ben sizin bilmediğinizi bilirim" diyerek insanın liyakatını ve ona olan güvenini göstermiştir. bu görev ve bu güven insana büyük bir şeref bahşettiği gibi, büyük bir sorumluluk da yüklemektedir. hz. âdem, kendine gösterilen bu güveni cennet'te iyi kullanamamış, kendine çizilen sınırı aşmış ve yeni sınav yeri olan bu arz'a gönderilmiştir. hem iblis'in allah'a isyan etmesi, hem âdem'in cennet'te kendi nefsine zulmederek dünyaya gönderilmesi, hakk'ın takdiri ve bilgisi dahilinde olmuştur. her şey, her an onun iradesine göre cereyan etmektedir. allah, evrendeki her şeyi her an yeniden yaratmaya devam etmektedir "de ki, yeryüzünde gezin dolaşın da, allah'ın yaratışa nasıl başladığını görün. allah, yeni bir âhiret hayatını da tekrar başlatacaktır" (kur'ân-ı kerim 29/20). evrendeki her varlığın ve her oluşun özünde allah olduğu için, ve allah bütün âlemlerin terbiyecisi ("rabbu'l-âlemin") olduğu için her şey şuurludur. allah, yarattığı âlemlere karşı lütuf ve inayet sahibidir (kur'ân-ı kerim 3/108). her varlık türü allah'ın kuludur, sonunda ona gidecektir. her varlık ona şükreder, hamdeder ve allah katında bu varlıklar öylesine duyarlıdırlar ki, bizim cansız saydığımız varlıklar dahi ağlar (kur'ân-ı kerim 44/29). yerdeki ve gökteki her şey, allah'ın kendisine verdiği görevleri yapar (kur'ân-ı kerim 13/13, 15; 24/41 42); cinler ve melekler de öyle (kur'ân-ı kerim 51/56; 39/75). allah insanı, insan gibi düzülmüş kara balçıktan yaratmıştır (kur'ân-ı kerim 15/26-28). evrenin bütün özelliklerini dikkate alarak onu en güzel şekilde yaratmıştır (kur'ânı kerim 95/4). bu ilk insandan, ilk önce eşi olan havva yaratılmıştır ve buradan da üreme yoluyla bütün insanlar yaratılmıştır ve hâlâ da yaratılmaktadır (kur'ânı kerim 7/189-191). ilk insan olan hz. âdem'in yaratılışında meleklerin muhalefetini; allah'ın âdem'i özel olarak eğitip meleklerle sınava tâbi tuttuğunu, meleklerin "senin bize bildirdiğinden başka bizim hiç bir bilgimiz yoktur" diyerek sınavdan çekindiklerini, âdem'e secde ettiklerini, iblis'in ise mukayese yapıp, gururlanıp secde etmediğini ve allah tarafından lânetlendiğini kur'ân haber veriyor (2/30-39). yunus, hz. âdem'in yaradılışında geçen bu olayları şöyle şiirleştirmiş: "çalap, âdem cismini topraktan var eyledi şeytan geldi âdem'e tapmağa âr eyledi. eydür, ben oddan-nûrdan, ol bir avuç topraktan bilmedi kim, âdem'in için gevher eyledi. zâhir gördü, âdem'in batınına bakmadı bilmedi kim, âdem'i halka server eyledi. kırk yıl kalıbı yattı, adı âlemi tuttu gör şeytanı, buğzundan ne fitneler eyledi. âdem, iblis kim ola, işi işleten çalap ay ü güni yaratıp leyl ü nehâr eyledi. çalap eydür şol kula, inâyet benden ola ne şeytan azdurısar, ne kimse kâr eyledi." (134-135) âdem ile eşi mutlu bir hayat yaşamaları için cennet'e yerleştirilmiş, ancak bu kadar bolluk içinde kendilerine bazı sınırlar konulmuştur (kur'ân-ı kerim 2/35). şeytan onların aklını çelerek bu yasağı çiğnetmiştir (kur'ân-ı kerim 7/20-22). bunun üzerine allah onları, geçici bir zaman için bu arza göndermiştir (kur'ân-ı kerim 2/36). bu da ancak âdem'in tevbe etmesi, af dilemesi karşılığında olmuştur (kur'ân-ı kerim 7/23; 2/37). yunus emre, "risâlet al-nushiyye" adlı eserinin başında, ilk insan olan âdem'in yaratılışını şöyle anlatır: "padişahın hikmeti gör neyledi od u su, toprag u yele söyledi. bismillah diyüp getirdi toprağı ol arada hâzır oldu ol dağı. toprağıla suyu bünyad eyledi ona âdem demeği ad eyledi." (1) bu şekilde başlayan söyleyiş hava ile toprağın birleştirilip bedenin meydana getirilmesi, ateşin bu bedeni kızdırarak canı alabilir hale getirmesi ve allah'ın emriyle bedene canın girmesi, canın girmesiyle bedenin nurlanması, bu sûrete ve bedene kavuşan canın sevinci, âdem'in, kendisini yarattığından dolayı yüce allah'a şükretmesi anlatılıyor. daha sonra ise, bedenin yaratılmasında kullanılan dört ana maddenin (toprak, su, hava, ateş) insana ne gibi özellikler kazandırdığı sıralanıyor. buna göre toprak sabır, iyi huy, tevekkül ve mekrümet (kerem, cömertlik) sıfatlarını; su safâ, sehâ (cömertlik), lütuf ve visâl (sevdiğine kavuşma) hallerini; hava kizb, riya, tezlik ve nefs heveslerini; ateş şehvet, kibir, tamah ve haset tadlarını; can ise izzet, vahdet, haya ve âdâb hisallerini (özelliklerini) kazandırmıştır. "yer gök yaradılmadan hakk bir gevher eyledi nazar kıldı gevhere sığmadı, devreyledi." (133) diye başlayan şiirinde de, o cevherden buğu çıktığını, buğudan gök yaratıldığını, gökyüzünün birçok yıldızlarla bezendiğini; aya-güneşe dönmelerinin emredildiği, suyun üzerinde göğün yaratıldığı, azrâil'in yere inip bir avuç toprak aldığı ve bunun yoğurularak âdem peygamber'in yaratıldığı, can verildiği, dilinin söyler hale getirildiği ve insana çok büyük güçler verildiği anlatılmaktadır. "hakk bir gevher yarattı kendinin kudretinden" diye başlayan şiirinde de (109), bu cevhere bakarak onu erittiğini, buradan yedi kat gök ve yedi kat yer, yedi deniz yarattığını, yaratılmışlara şefkatinden hz. muhamed'i yarattığını anlattıktan sonra şöyle bitiriyor: "gayip işin kim bilir, meğer kur'ân ilminden yunus içti esridi ol gevher denizinden." (109) bizim canlarımız her şeyden evvel yaratılmıştı. o zaman henüz evren yaratılmamıştı. canlar allah ile dost halinde ve bütün canlar bir olarak uzun zaman geçti. "ne gök varıdı ne yer, ne zeber vardı ne zîr konşıyudık cümlemiz, nûr dağın yaylar iken." (107) her şey sonradan yaratılmıştır. "ezelî biliş idik, birliğe bitmiş idik mevcudat düştü ırak, vücut can yatağıdır." (54) demek ki, yaratılışla canlar birbirlerinden uzaklaşmış, ayrı ayrı vücutlar içine yerleştirilmiştir. canlar her bedende allah'ın emirleridir. canlar nurdandır ve daha sonra da nura kavuşup gideceklerdir (147). "biz bizi bilmezidik biz' yaratan eyledi" (136-137) diye başlayan şiirinde gene benzer konuları işleyen yunus, allah'ın bizi açığa koyup kendini gizlediğini, artık insanın bütünlüğü ve gizliliğinin kalmadığını, âdem'in çamurunu dört feriştehin yoğurduğunu, dolayısıyla bütün insanların özünün, mayasının bir olduğunu anlatır. "elest'de bileyidik, göz açtık "belâ" dedik eyiden yunus idik, cümle birden eyledi." (137) ilk yaratılış olduğu gibi, herkesi bir ikinci yaratış da olacaktır. "elest" günü bu bütünlük içinde ele alındığında çok anlamlıdır. "allah odur ki, mahlukatı ilk önce yaratan, sonra onu ölümünden sonra diriltecek olan odur. ve bu iki yaratış da ona çok kolaydır. yarattığı göklerde ve yerde onun için yüksek deliller vardır. ve o, yarattıkları üzerinde en büyük hükümrandır. yaratışında tam bir hikmet ve maslahat vardır" (kur'ân-ı kerim 30/27). "biz ilk yaratışta yorulduk mu? hayır; onlar, yeniden yaratılmaktan şüphe etmedeler" (kur'ân-ı kerim 50/15). allah gerek ilk insanı topraktan yarattığı zaman, gerekse daha sonraları annelerinin karnında yarattığı zaman onların her halini çok iyi bilir (kur'ân-ı kerim 53/32). insan, bu güzel şeklini kazanıncaya kadar çok çeşitli safhalardan geçirilerek yaratılmaktadır. insan her yaratılışında topraktan yaratılmaktadır ve öldükten sonra toprağa verilmektedir. kıyâmet günü gene bütün insanlar allah tarafından topraktan çıkartılacaktır (kur'ân-ı kerim 71/14-18). kıyâmet gününün muhakkak olacağını belirten yüce allah, kıyâmet sûresinin sonunda (36-40. âyetler) şöyle buyuruyor: "insanoğlu kendisinin boş bırakılacağını mı sanır? o, akıtılan bir meni damlası değil miydi? sonra kan pıhtısı olmuş, sonra allah onu yaratıp şekil vermişti. ondan erkek ve dişi olarak iki cins yaratmıştı. bunları yapan allah'ın ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi? elbette yeter!" yunus'un şiirinde "elest" gününden bahsediliyor. allah insanı bir tür olarak yaratmaya karar verdiğinde, kıyâmet'e kadar sırası geldikçe yaratılacak olan bütün insanlarla ahitleşmiştir. "ben rabbınız değil miyim?" ("elestü bi rabbikum?") sorusuna insanlar "evet" ("belâ") diye cevap vermişlerdi. dolayısıyla allah'a inanma ve onun çizdiği sınırlar ve gösterdiği doğru yolda yaşama hususunda her insan kendi kendinin şahididir ve allah'a söz vermiştir. bu, her insanda doğuştan allah'a inanma ve doğru yaşama güdüsü, temeli var demektir. her insan allah'a ulaşma kudret ve yeteneğine sahiptir. ancak insanlar çoğu zaman bu ahitleri unutmuşlardır (kur'ân-ı kerim 20/115; 2/27-28; 17/34; 32/14; 59/19). bu, insanın kendi öz benliğine yabancılaşmasından kaynaklanmaktadır. öte yandan bu, aslında allah'ın takdiridir. çünkü unutma olmasa, günah işlemese insan tevbe edip allah'ı yaratıcı olarak bilemez. dolayısıyla günah, yanlış hareket, dinin başlangıcıdır; yeter ki doğrusu anlaşılsın ve doğru yldan gitmeye karar verilsin.
 
Z

zeymak

#12
Ynt: YUNUS EMRE'YLE İLGİLİ DÖKÜMANA İHTİYACIM VAR!

YUNUS EMRE GÖRÜŞ VE SANATLARI
Yunus Emre, çeşitli görüşlerini, eserlerinde ortaya koymuştur. Bilim, bilgi, gerçek, Allah, ölüm, aşk gibi konularda ki düşüncelerini bir potada eritmiştir. Ermişler aşamasına ulaşmak ve olgun insan olmak için çalışmış, sonunda da en yüksek manevi makama ulaşmıştır.

Yunus'a göre bilim bir amaç değil, araçtır. Çünkü bilimi kendilerine amaç edinenler, kendilerini dünyanın merkezi sanırlar ve bu bilgileriyle üstünlük taslarlar. Oysa Yunus'a göre, mutlak varlıktan başka varlık yoktur ve bütün var olanlar Allah'ın (Mutlak Varlığın) çeşitli görüntülerinden başka bir şey değildir. Kendisine tanıdığı varlık ise sadece bir kurgudur. Gerçek varlığa ulaşma, bu kurgudan kurtulmadır, varlıkta yok olmadır.

Yunus'un öğütlediği töre, mistik ve gerçek hayatın zorunlu kıldığı çile ve aşktır. İnsan, ateş, hava, su ve toprak olmak üzere dört öğeden oluşur. Bu dört öğe, can ile birleşerek birlik ve yücelik kaynağı olur.

Yunus, körü körüne kaderci anlayışa karşı çıkar. Onda yaşamın coşkusu ve sevinci görülür. Ona göre insan, sürekli bir değişim içindedir ve buna yeniden doğma denilmektedir. Ölmek de bir bakıma yeniden doğmaktır. Ölmek ve böylece sonsuzda yaşamak "mukadder" olduğuna göre, yaşadığı sürece faydalı işler yapmak; eserler bırakmak gerekir. Ömür, yeryüzünde yaşamak, bu amacın gerçekleştirilmesi için bir araçtır.

Yunus Emre, milletimizin değerlerini, görüşlerini yansıtan büyük bir sanatçıdır. O'nun deyişlerinde, geçmişteki kültürümüzün izleri görülür. Bunun yanında, biçim, dil, söyleyiş ve ölçü bakımından da milli sanatçımızdır. Mısralarında yalınlık, arılık, açıklık ve içtenlik vardır. Hiç bir yapmacık öğe bulunmaz O'nun şiirlerinde. İçini bütünüyle bize açar, anlaşılmaz birçok felsefe kavramını, çok açık ve yalın bir dille, anlatıverir.

Yunus'ta halk zevkine yakınlık ve derin bir lirizm görülür. Bu nedenle, halkın içinde yüzyıllar boyunca yaşaya gelmiştir. Bir bakıma, tekke şiirinin, dinsel kökenli şiirin de kurucusu sayılabilir. Şiirlerine koyduğu büyük öz nedeniyle, bütün tarikatlarca benimsenmiş, insanlığı saran duygu ve düşünceleriyle, her anlayıştaki insanın en yakın dostu, duygu arkadaşı olmuştur. Tarikatlarla ilgisi olmayanlar da, Yunus'u bu özünden, içeriğinden dolayı sevmişlerdir.

Yunus'un şiirleri incelendiğinde, mesajın, duru bir Türkçe olduğu görülür. Ama bazı şiirlerinde İran, Hint ve Yunan mitolojilerinden gelen terimler, din yoluyla giren bir çok yabancı kelimelere de rastlanır. Bu da, Yunus'un yüksek kültür ve bilgi birikiminin bir göstergesidir. Yabancı kelimelerle, ya da bazı terimlerle süslenen söyleyişlerinde de doğaldır ve halka yakındır. Yabancı dil öğelerini, yerli yerinde kullanmış olduğundan, yadırganmamıştır.

Söyleyiş bakımından, halkın diline çok yakındır. Halk deyimlerinden yararlanırken; halkın benzetmelerini kullanırken, hiç bir yadırgama görülmez şiirlerinde.

Yunus genellikle hece ölçüsünü kullanmıştır. Zaman zaman da Aruz ölçüsünü kullandığı görülür. Abdulbaki Gülpınarlı, O'nun şiirlerinin 66 tanesinin Aruzla yazılmış olduğunu belirtmektedir.
Şiirlerinde kafiyeye fazla önem vermemiştir. Sözgelişi, "baldan", "sözden", "dilden" sözcüklerini kafiye olarak kullanırken, O'nun için "den" veya "dan" ekleri ve onun sağladığı ses armonisi, Yunus için yeterlidir. Bu nedenle kafiye anlayışı, özgür bir temele dayanmaktadır.

Şiirlerinde biçim bakımından ya dörtlüklerden oluşan, ya da mesnevi düzenine uyan bir biçim görülür. Dörtlüklerden oluşan şiirleri daha çok koşma türündedir.

Acep şu yerde var m'ola şöyle garip bencileyin
Bağrı başlı, gözü yaşlı şöyle garip bencileyin.

Yunus Emre sözün gücünü, kudretini çok iyi kavramıştır. İyilik ve kötülüğün sözden geldiğini, ifadesini doğru bulmayan sözün, nelere yol açabileceğini görmüştür. O'na göre söz, insanları dost da düşman da eden bir araçtır. İnsanları kırmamak için, iyi ve tatlı sözler söylenmesinden yanadır.

Mevlana gibi Yunus da insana önem verir. Din, tarikat, görünüşte farklı olan yollardır. Hepsinin amacı iyi insan olmak ve insanlık hedefine ulaşmaktır. Yunus aslında, her insanın bir hedefi olduğu inancındadır. Doğduğunda da bazı yüce değerler taşır insan... yaşamı boyunca toplum onu baskı altında tutar ve kendi istediği yöne götürür. Bu baskıdan kurtulup özgür olmak, ancak "tarikat" ile olur.

Yunus bilgilidir, usta bir sanatçıdır. Sözün değerini bilir, şiirin nasıl söyleneceğini nağme gibi işler. Bir derviş olarak, insanlık anlayışının en yüce noktasına erişmiştir. Bununla birlikte, dünyadan kopmaz. Dünya, güzellikleri, dağları ve ovaları, bitki ve hayvanlarıyla O'nu hep çekmiştir. Yunus'un şiir ve ilahilerini içine alan iki eser, bizlere ulaşabilmiştir. Bunlar Yunus Divanı ve Risalet-ün Nushiyye adlı eserlerdir.

Yunus bütün şiirlerini "meleklerde bilmez ola" dediği, insan üstü, şairler üstü bir perdeden söylemiştir, deha perdesinden seslenmiştir. Her şeyi ancak Yunus'un söyleyebileceği kudretle söylemiştir. Onun için ister Tarikattan, Şeritten veya Hakikatten dem vursun; ister Allah'ı, doğayı, güzelliği veya insanlığı anlatsın; O, şiirlerin hepsinde Yunus'tur. Türk sofilerinden hiç kimse, O'nun söyleyiş makamına çıkamamıştır.
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Katılım
11 Eyl 2006
#13
Ynt: YUNUS EMRE'YLE İLGİLİ DÖKÜMANA İHTİYACIM VAR!

yagmursonsuzadek' Alıntı:
Bektaşi Velayetnamelerindeki fakir çiftçinin nefes yerine bugdayı tercih etmesi ve sonra pişman olup Taptuk EMRE'yi bulması daha uygun bir mizansen oluşturur gibi geliyor tiyatral açıdan. Siz ne dersiniz? Bu tip anektodlar da arıyorum hayatından.

Aşağıdaki yazı, Yunus Emre'nin yaşamı üzerine yazılmış menkıbelerin birleşiminden oluşmuş bir destanın özetidir. Sanırım sizin yukarıda bahsettiğiniz hikaye bu. Bence bu hikayeden güzel bir oyun çıkar.
Sabahattin Eyüboğlu/Yunus Emre/Cem yay.;İst.1980



HALKIN GÖNLÜNDEKİ YUNUS:

Elif okuduk ötürü
Pazar eyledik götürü
Yaradılmışı hoş gördük
Yaradandan ötürü.

diyerek okuldan ayrılmıştı. İşte bu Yunus bir kıtlık yılında pek bunaldı. Kırşehir yakınlarında Sulucakarahisar denilen yerde Hacı Bektaş adında bir ermişin yaşadığını, yoksullara yardım ettiğini duymuştu. Gidip ondan buğday istemeye karar verdi. Dergâha eli boş gitmemek için de yol boyunca dağlardan alıç (yaban bir ağacın buruk yemişi) topladı, öküzüne vurduğu heybelere doldurdu. Hacı Bektaş’a Yunus’un geldiğini, alıç getirdiğini, çok sıkışık durumda olduğundan biraz buğday istediğini söylediler. Dergâh’a eli boş gitmek istemeyen yoksul köylü Yunus’un bu gönül yüceliği Hacı Bektaş’ın hoşuna gitti. Dervişlerinden biriyle ona sordurdu:
--- Buğday mı verelim, yoksa nasip mi?
Yunus nasibi ne yapsın, evde çoluk çocuk aç:
--- Buğday isterim, dedi.
Hacı Bektaş gene gönderdi dervişini:
--- Alıcın herbirine bir hasip verelim.
Yunus’un aklı evinde:
--- Çoluk çocuğum aç, nasip karın doyurmaz, buğday versin de gidelim, dedi.
Hacı Bektaş gene gönderdi dervişini:
--- Alıcın herbir çekirdeğine on nasip verelim.
Yunus’un aklı evinde:
--- Çoluk çocuğum aç, dedi. Buğday versin de gidelim.
Bunun üzerine dervişler Hacı Bektaş’ın emriyle Yunus’un öküzüne dilediğinden de fazla buğday yüklediler.
Yunus dağlardan eve dönerken, düşündü düşündü, yanıldığını anladı. Bu kişi çok yüce bir kişi olmasa, nasip istemediğime kızar, bana böylesine cömertçe buğday vermezdi, dedi kendi kendine. Hem nasip alsam, istediğimde buğdayı da bulurdum. Çevirdi öküzün başını, vardı dergâha, buğdayı kapının önüne indirdi.
--- Alın buğdayınızı, bana nasip verin, dedi.
Dervişler içeri gidip Hacı Bektaş’ın şu sözüyle geldiler:
--- İş işten geçti artık. Biz o ihsanın anahtarını Taptuk Emre’ye verdik. Gitsin nasibini ondan alsın.
Yunus boynu bükük döndü, vardı Taptuk Emre’ye.
Bu Taptuk Emre bir güçlü ermiş idi. Hacı Bektaş uzak illerden Anadolu’ya geldiğinde erenlerden saygı, sevgi görmüş, yalnız Emre adında bir ermiş semtine hiç uğramamıştı.
--- Hepimiz Hacı Bektaş katına varırız, sen niye bizimle gelmezsin, diye soranlara:
--- Bütün erenlerin buluştuğu dost divanında nasip bağışlanırken Hacı Bektaş adlı bir kimse görmedik, derdi.
Hacı Bektaş bunu duyunca bir dervişini gönderip Emre’nin, tekkesine gelmesini sağladı. Gelince de sözünü düşürüp ona erenler arasına nasıl girdiğini sordu. Şöyle dedi Emre:
--- Yeşil perde ardından bir el çıkıp bütün erenler nasip bağışlarken orada Hacı Bektaş adında birini görmedim.
Hacı Bektaş sordu:
--- Yeşil perde ardından uzanan eli görsen bilir misin?
Emre:
--- Bilirim, dedi. Ayasında yeşil bir ben vardı.
Hacı Bektaş ayasında yeşil ben olan elini uzatınca, Emre:
--- Taptuk Hünkârım taptuk, diye üç kere tekrarladı.
(Taptuk: tanıdık, bildik / tanıdım, bildim / anlamına)
Böylece adı Taptuk Emre’ye çıktı. Hacı Bektaş’ın sözcüleri arasına katıldı.
İşte Yunus boynu bükük, Taptuk Emre’ye gidip başından geçenleri anlattı. Taptuk Emre:
--- Hizmet et, nasibini al, dedi.
Yunus’a dağdan odun kesme işi verdi. Yunus kırk yıl dağdan tekkeye odun taşıdı, ama bir kere bile eğri odun getirmedi.
--- Dağda eğri odun yok mu, Yunus? diye soranlara,
--- Bu kapıdan içeri odunun bile eğrisi giremez, diye cevap verdi.
Yunus dağa odun kesmeye şeyhin kızıyla birlikte giderdi. Bunu duyan Hacı Bayram Velî:
--- Nasıl olur, ateş ile pamuk bir arada nasıl durur, gelinlik kızla bir erkek her gün dağa birlikte nasıl gider? diye söz etmiş.
Taptuk Emre bunu duyunca bir tutam pamuğun içine korlu bir kömür parçası sarıp Ankara’ya, Hacı Bayram Velî’ye gönderdi. Pamuğun içinde, pamuğu tutuşturmadan, nar gibi yanıp duruyordu ateş parçası.
Yunus’un şeyhine canla başla hizmet edişini gören bazı dervişler de:
--- Yunus şeyhin kızını seviyor da ondan böyle canla başla çalışıyor, diye yalan söylediler.
Taptuk Emre onları yalancılıktan kurtarmak için kızını Yunus’a verdi. Ama Yunus:
--- Ben şeyhimin kızına göre değilim, diyerek ömrünün sonuna kadar ona dokunmadı.
(Bu kız kuran okurken akarsular bile dururmuş.)

Bir gün tekkede bir erenler toplantısı yapılırken Yunus-î Gûyende adında ünlü bir ilâhiciden ilâhi okuması istendi. Taptuk Emre bu isteği üç kere tekrarladıysa da Yunus-î Gûlyende’den ses çıkmadı. Taptuk Emre, bunun üzerine, Yunus Emre’ye dönüp:
--- O hazinenin kilidi açıldı artık, vakit tamam. Nasibini al. Sen söyle, dedi.
Yunus Emre’nin gönlü, dili açıldı, ilâhiler okumaya başladı. O günden sonra da kimsenin söyleyemeyeceği güzellikte şiirler söyledi.
Yunus Emre Taptuk’un kapısında otuz yıl canla başla hizmet ettiği halde, feyze eremediğini, gizli âlemin kendisine açılmadığını sanarak umutsuzluğa kapıldı, bir gün tekkeyi bırakıp kaçtı. Yolda dervişlere rastladı, onlara yoldaş oldu. Akşamları dervişlerden biri dua ediyor, gökten bir sofra yemek iniyordu. Sıra derviş Yunus’a gelince ellerini göğe açıp:
--- Tanrım, dedi, bende feyz yok, ama bunların yanında benim yüzümü kara çıkarma, onlar kimin yüzüsuyu hürmetine senden yemek istiyorlarsa, o kişinin hakkı için yemek gönder.
O akşam, her akşamkinden daha çok, iki sofra dolusu yemek geldi. Dervişler merak edip Yunus’a:
--- Kimin yüzüsuyu hürmetine dua ettin? diye sordular.
Yunus:
--- Önce siz söyleyin, dedi.
--- Biz, dediler, Taptuk Emre’nin kapısında otuz yıl hizmet eden Yunus Emre’nin yüzüsuyu hürmetine dua ediyoruz.
Yunus böylece feyze ermiş olduğunu anladı, hemen geri dönüp sabaha karşı Taptuk’un tekkesine vardı.
Doğru şeyhin karısı Ana Bacı’ya başvurup kendisini bağışlamasını diledi. Taptuk artık çok yaşlıydı, gözleri görmez olmuştu. Ana Bacı, Yunus’a:
--- Sen eşiğe yat, dedi. Şeyh sabah namazına çıkarken ayağı sana takılınca, “Kim bu?” diye sorar. Ben “Yunus.” derim. “Bizim Yunus mu?” diye sorarsa, anla ki gönlünden çıkmamışsın, hemen ayaklarına kapan, seni bağışlamasını dile. “Hangi Yunus?” diye sorarsa anla ki gönlünden çıkmışsın, git derdine başka bir yerde derman ara.
Yunus Ana Bacı’nın dediğini yaptı. Taptuk Emre:
--- Bizim Yunus mu? Diye sorunca ayaklarına kapanarak suçunu bağışlattı.
Taptuk onun suçunu bağışladı ama:
--- Kendi mertebeni öğrenmeden bana inanmadın, dedi. Artık yanımda kalamazsın. Asâmı (dervişlerin sopası) atacağım, nereye düşerse, git orada Tanrı’ya kavuş.
Taptuk Emre bu sözü söyleyince, asâsını pencereden dışarı attı. Yunus Emre, bir söylentiye göre beş yıl, bir söylentiye göre yedi yıl dağ taş demeden ilâhiler söyleyerek şeyhinin asâsını aradı. Ama bir türlü bulamadı. Taptuk Emre’ye asâsını bulamadığını bildirmek üzere geri dönerken Sarıköy’ün orada dinlenmek için bir taşın üstüne oturdu. Bir de baktı ki ilerde kavak gibi bir nur havaya doğru uzanıyor. Yanına gidince şeyhinin asâsını tanıdı. Eline alıp orada öldü.

Yunus Emre, şeyhinin asâsını bulup Tanrı’ya kavuşmak için, ilâhiler söyleyerek dağ taş dolaşırken öylesine bir üne erdi, öylesine güzel sözler etti ki, sarayların, okumuşların gözdesi Mevlânâ Celâleddîn bile onun için:
--- Nereye vardıysam bu Türkmen kocasının izlerini önümde gördüm, dedi.

Yunus’un ise “Anın görklü nazarı gönlümüz aynasıdır” diye yücelttiği Mevlânâ Celâleddîn’e “Mesnevi”ye duyduğu hayranlığı belirtirken:
--- Yalnız çok uzun yazmışsın. Ben olsam:

Ete kemiğe büründüm
Yunus diye göründüm

Derdim, olur biterdi, diye takıldığı söylenir.

Gene bir halk söylentisine göre, Yunus Emre’nin şiirleri böyle üç yüz beş yüz tane değildi. Üç bin şiiri vardı. Bunlar bir kitapta toplanmıştı. Bu kitap Molla Kasım adlı bağnaz bir hocanın eline geçti. Bu hoca bir akarsu kıyısına oturup şiirleri okumaya başladı. Dine aykırı gördüklerinden bin tanesini yaktı, bin tanesini de suya attı. İki bin birinci şiire gelince şu sözlerle karşılaştı:

Derviş Yunus bu sözü
Eğri büğrü söyleme
Seni sigaya çeker
Bir Molla Kasım gelir.

Bunu okuyunca Yunus’un ermişliğine inanan Molla Kasım son kalan bin şiiri sakladı. Ama yakılanlarla suya atılanlar da yok olmadı. Yakılanları gökte melekler, suya atılanları suda balıklar okuyor. Elde kalanları da biz insanlar okuyoruz.
Alıntı
 
Z

zeymak

#14
Ynt: YUNUS EMRE'YLE İLGİLİ DÖKÜMANA İHTİYACIM VAR!

YUNUS'UN TASAVVUFÎ ANLAYIŞI
Yunus'un tasavvufî anlayışını ayrıca anlatmak lâzım ama, kısaca şöyle anlatalım... Bunu çok kimse bilmez. Bilmedikleri için de Yunus'u anlayamazlar. Yunus'un ne dediğini çok kimse anlayamaz, şiirlerini doğru yorumlayamaz.
Şiirlerini yorumlayan insanlara bakıyorum, tatlı insanlar, güzel insanlar, sevimli insanlar, kendilerini de seviyorum; ama, Yunus'un şiirini açıklaması doğru değil!.. Yunus'un şiirini anlamamış... Benim anladığım bir takım konular var, noktalar var; açıyorum orayı, anladı mı, anlamamış.
Yunus tasavvuf yönünden Ahmed-i Yesevî ekolüne bağlıdır; bir... İkincisi, vahdet-i vücud kanaatine sahibdir.
Biliyorsunuz, tasavvufta vahdet-i vücud vardır. Yâni, "Mahlûkatın vücudu izâfîdir. Varlık, Allah'ın varlığıdır. Gerisi havadır, boştur, yoktur." demektir. Vahdet-i vücudu insan, lisedeki edebiyat kitaplarından öğrenemez. Vahdet-i vücud ince bir konudur. Dikkat etmezse insan, ayağı küfre kayar. Kolay anlaşılmaz, ince bir konudur. Yâni, kulun kendi varlığını yok bilmesi, Allah'ın varlığının yegâne varlık olduğunu bilmesidir. Yunus bu kanaattedir, vahdet-i vücuda sâliktir.
Biz meselâ, şahsen hangi ekoldeyiz?.. Biz vahdet-i şuhûd'a sâlikiz. Bu İmam-ı Rabbânî Efendimiz'in kanaatidir. Diyor ki: "Ben murakabelerimde, halvetimde, tasavvufî çalışmalarımda çok çok defalar, bütün dikkatimi kullanarak meseleyi tekrar tekrar inceledim; vahdet-i vücud yok, vahdet-i şuhud var!" diyor. Şuhud ne demek?.. Allah'ın varlığına şahid her şey; bu şahidlerin birliği var... Allah var, onun dışında yarattıkları mahlûkat var... Muhiddin-i Arabî'nin dediği gibi değil, vahdet-i şuhud var demiş oluyor.
Muhiddin-i Arabî'nin fikirlerine sahibdir Yunus Emre... Bu da normal, anlaşılıyor. Çünkü, Muhiddin-i Arabî'nin kanaatinin, tasavvufî ekolünün Anadolu'da yayılmasına sebep olan Sadreddin-i Konevî, Konya'da uzun zaman hizmet etmiştir. Malatya'ya ve sâireye gitmiştir. Bu vahdet-i vücud düşüncesini Anadolu'da yerleştiren odur. Daha başka mutasavvıf şairler vardır. Mevlânâ da vahdet-i vücuda müntesibdir.
Hacı Bayram-ı Velî'yi inceledi, Ethem Cebecioğlu diye bir talebem vardı, şimdi doçent İlâhiyat'ta... Ben emekli olduktan sonra ona sordum:
"--Nasıl; Hacıbayram-ı Velî'yi inceledin mi?" dedim.
"--Maalesef hocam, o da vahdet-i vücudcu..." dedi.
Maalesef demeye lüzum yoktur. Vahdet-i vücut, öyle maalesef denecek bir inanç değil ama, çok dikkatli olmak lâzım!..
Muhterem kardeşlerim! İnsânın zâten, şeriati bilmeden tasavvufa dalması tehlikelidir. Önce muhaddis olacak, müfessir olacak, fakîh olacak; ondan sonra tasavvufî konulara girerse ayağı kaymaz. Onları bilmeden tasavvufî konulara girerse, takliden birisinden duyduğu sözü söyler, çok büyük tehlikelere düşer.
Geçen gün müftü efendi birisinin böyle bir sözünü nakletti. "Ne sen var, ne ben var o zaman..." demiş. Allah'ın yokluğu diye bir şey bahis konusu değil ki!.. Böyle bir şey denir mi?.. Yanlış bir söz...
Onun için şeriati, Kur'an-ı Kerim'i, hadis-i şerifi, dinin akaidini iyi bilmediği zaman; bilmeyen sussun, bilmediği konulara girişmesin.
Ben bazen, tasavvuftan bahseden insanların kitaplarını okuyorum, gülüyorum. Anlamıyorlar, yaşamadıkları için... Yaşamadığı için bilmiyor konuyu, bilmediği için de hariçten gazel okuyor.
Eskiden gazinolar olurmuş. Gazelhânı olurmuş, sahnesi olurmuş. Hanendesi, sâzendesi olurmuş. İçkiyi içince bazıları da coşarmış, hariçten gazel atarlarmış. Oraya yazarlarmış, "Hariçten gazel atmak yoktur." diye...
Yâni kimisi hariçten coşup da gazel atıyor. Öyle değildir. Bu işin şakası, oyunu yoktur. Burda hariçten gazel atmak insanın ayağını kaydırır, cehenneme düşürür. O bakımdan meseleleri yaşamak lâzım, onların halet-i rûhiyesini anlamak lâzım!..
Vahdet-i vücud insanın seyr-i sülûkunda ve halvetinde bir duraktır. Sonlara yakın bir duraktır. O duraktan sonra başka duraklar vardır. Kısaca böyle söyleyebilirim. O durağa gelir insan... O durak son durak değildir. O duraktan daha ötedeki duraklara geldiği zaman insan-ı kâmil olur.
Yunus Emre'ye göre insanlar dört sınıf... Tabii, kâfirler de var... Kâfirleri hiç nazar-ı dikkate almıyor.
(Ülâike kel'en'âmü belhüm edal) "Onlar hayvanlar gibidir, onlardan da şaşkındır." Hayvanlardan daha şaşırmıştır, kâfir olduğu için..."
Hacı Bektâş-ı Velî de bunu yazıyor Makàlât'ında... Gayrimüslimleri, Allah'ın varlığını birliğini anlayamamış oldukları için sıralamaya almıyor, kayıt dahi etmiyor.
Mü'minler vardır. Mü'minler dört sınıftır:
1. Ehl-i şeriat
2. Ehl-i tarîkat
3. Ehl-i ma'rifet
4. Ehl-i hakîkat
Şimdi bu sıramayı da kimse bilmiyor. kimisi ma'rifeti öne alıyor, kimisi muhabbeti öne alıyor. Ama Yunus'un ekolünde sıralama böyledir. Şeriat kavmi, tarikat kavmi, ma'rifet kavmi... Yâni, şeriat ilkokuldur diyelim. Tarikat, ortaokul ve lisedir. Ma'rifet üniversitedir. Hakîkat da, üstadlıktır; yâni her şeyi bitirip, ihtisas yapıp da en yüksek pâyeye ulaşmış olmaktır.
Yunus şeriat, tarikat, ma'rifet kelimelerini kullanır şiirlerinde... Bu mânâya kullanılır. Danişmend, fakih, sofî kelimelerini kullanır; bu tasnife göre kullanır. Muhib kelimesini kullanır; aşık demek... Aşık Yunus diye de söyler bazen... Muhib diye de söyler. İşte en yüksek olan da budur. Onun için, kendisi de aşkı en ön plana almıştır.
Yunus'un felsefesi, Mevlânâ'nın zihniyetiyle aynıdır. İkisi de tasavvufî mertebelerin sıralanışında, en yüksek makamı aşk makamı olarak görmüşlerdir. Yunus bunu açıkça söylüyor:
Yunus öldü diye selâ verilir,
Ölen hayvan imiş, aşıklar ölmez!
Aşığın öleceğini bile kabul etmiyor. "Yunus öldü diyorlar; ölür mü hiç aşık?.." diyor. Hakîkaten ölmemiştir. Bak sana hâlâ konuşuyoruz, yaşıyor aramızda...
Aşktan söz etmiştir Yunus... Baştan sona divanının %80'i, 90'ı aşk üzerinedir. Mevlânâ da öyledir. Mevlânâ da biliyorsunuz Mesnevîye şeyden başlıyor:
Bişnev ez ney çün hikâyet mîküned,
Ez cüdâyîhâ şikâyet mîküned.
"Dinle neyden kim hikâyet eyliyor; ayrılıklardan şikâyet eyliyor." diye başlıyor. Neyin bu yanık sedâsının özüne, vatan-ı aslîsine hasretin sebebiyle olduğunu sembolik olarak söylüyor. Sonra da yapıştırıyor söyleyeceği sözü:
Âteşest in bank-i nâyu nîst bâd,
Her ki in âteş nedâred, nîst bâd.
"Bu neyin içindeki ateştir; üfürük değildir, yel değildir, ateştir. Kimin içinde bu ateş yoksa, yok olsun be!.. Adam mı o?.." Beddua ediyor. "İçinde bu aşk ateşi olmayan yok olsun!" diye söylüyor. Yunus da öyledir, Mevlânâ da öyledir. Hacı Bektâş-ı Velî de öyledir. O da aynı makamdan bahsediyor.
Yunus'a göre, tasavvuf çok kıymetli bir ilimdir. Erenler en yüksek insanlardır. Bir şiiri vardır Eve Dervişler Geldi diye... Eve dervişler geldi diye düğün bayram ediyor, şiir yazmış. Gazel yazmış. Sevgisini heyecanını ifade eden ilâhi yazmış. Erenler en yüksek insanlardır.
Evliyaya uğramaz ise yolun,
Göçtü kervan, kaldın dağlar başında!..
der Yunus... Onun erenlere saygısının bir iki misalini vereyim:
Erenlerin nazarı,
Toprağı gevher eder.
Erenler kademinde,
Toprak olasım gelir.
Erenlerin ayağının toprağı olmak istiyorum diyor.
Sonra, dervişliğe medhiyeleri çoktur. Ma'rifetullah yolu, aşkullaha, muhabbetullaha götüren eğitim olduğu için, dervişlik çok kıymetlidir Yunus'a göre... Dervişlik, Farsçada fakirlik demek... Türkçe'de buna miskinlik de diyor Yunus... Miskin Yunus dediği, derviş Yunus demektir. Yoksa Yunus miskin değildir, civa gibi bir insandır.
Bu dervişlik durağı,
Bir acaib durakdur.
Derviş olan kişiye,
Evvel dirlik gerekdür.
Bestelenmiş bir ilâhidir bu da...
Çün anda dirlik ola,
Hak bile birlik ola...
Varlığı elden koyub,
Ere kulluk gerekdür.
Diyor ki: "Bu dervişlik bir acaib yoldur. Derviş olan kişiye evvelâ dirilik, hayat, yaşam gerek... Yâni, adam ölmüş olmayacak. İtiyorsun, kakıyorsun, çimdikliyorsun, çivi batırıyorsun, iğne batırıyorsun; kıpırdamıyor. Ölmüş... Tamam, derviş olamaz! Çünkü, hayat yok... Evvelâ dirlik olacak, canlı olacak bir kere...
İkincisi: (Çün anda dirlik ola..) Eğer derviş olacak kimsede bir hayat varsa, (Hak ile birlik ola... Varlığı elden koyup, ere kulluk gerekdür.) şeyhe teslim olacak. Erene, evliyaya kulluk edecek, iyi hizmet edecek ki, varlığını benliğini koyacak ki, terakkî edebilsin.
Eğer bir insanda varlık varsa... Varlık nedir?.. Varlık; kibridir, gururudur, ilmidir, parasıdır, mevkiidir, makamıdır...
Mevlânâ'nın karşısına zamanın beylerinden bir bey gelmiş. Mevlânâ, hiç konuşmamış. Böyle başı eğik, elleri cübbesinin yeninde böyle durmuş. Karşısındaki bey, sultan, mevki makam sahibi insan; hiç iltifat etmiyor, böyle duruyor. Adam durmuş durmuş, terlemiş, kızarmış, bozarmış, demiş ki:
"--Efendim bana bir nasihat etseniz!"
O da ne kadar zalim olsa gene iyi insan ki, Mevlânâ'yı ziyaret ediyor, bir de nasihat istiyor...
"--Evlâdım, sana ben ne diyeyim? Seni Rahman sultan eylemiş, sen şeytana kulluk ediyorsun!.. Rahman seni sultan etmiş, Rahman'a kulluk edecekken, şeytana kulluk ediyorsun, şeytana uyuyuyorsun; olur mu böyle şey?.. Halkı sana ısmarlamış, havale etmiş bunlara şefkat eyle, hizmet eyle diye; sen onlara zulmediyorsun. Ben sana ne diyeyim?" diye adamcağıza öyle ağır sözler söylemiş ki, hüngür hüngür ağlamış adam...
Cesarete bak!.. Kimseye eyvallahı yok, hak sözü gümbür gümbür söylüyor.
Varlığı elden koyacak, mevki düşünmeyecek, makam düşünmeyecek, zengin olduğunu düşünmeyecek.
Zenginin yürüşü bile başkadır. Elini cebine koyar. Yürüyüşünden anlarsın ki, bu adam zengindir. İsterse çapaçul giysin, yürüyüşünden belli olur. Dükkâna girişinden belli olur, fiatı soruşundan belli olur. Şöyle ezile büzüle, "Bunun fiatı kaç acaba?..." filân derse; fakir, adamın parası yok, tezgâhtardan korkuyor. Ötekisi "bunun parası kaç?.." der, "Beğenmedim!" der. Kırk tanesine bakar, kırkbir tanesine bakar... Özür dilemeden, pabuçların hepsi meydanda, çıkar gider. Hiç birisini almaz. Zengin...
Zenginin halet-i rûhiyesi, mevki makam sahibinin halet-i rûhiyesi... Bir de ilim insana benlik verir. "Ben ki, şöyleyim, böyleyim..." diye düşünür, o da benlik verir. Bunların hepsini koyacak. Varlığın elden koyup --çar terk dediğimiz terk-i dünyâ, terk-i ukbâ, terk-i hestî, terk-i terk-- ere kulluk edecek. Bir kere şu eğitimini bir tamamlayacak!..
Hani ne demiş Aziz Mahmud-u Hüdâî Hazretleri'ne, Üftâde Hazretleri?..
--Efendim ne olur beni derviş al, kabul et!..
--Evlâdım sen yapamazsın, kadılığa devam et! Bizim işimiz zordur.
--Efendim ne olur... Tamam, yapmağa söz veriyorum, dervişiniz olayım!..
--E peki, o zaman ciğer sat bakalım Bursa'nın sokaklarında!..
Eskiden ciğer nasıl satılıyor, böyle camekân mı var?.. Belediyenin istediği şartlara uygun böyle satış yerleri mi var?.. Yok... Sopaya ciğerler takılıyor, arkadan kediler miyav miyav geliyor... Adamın sırtında ciğer sopası... Sokaklarda bağırıyor. İsteyene ciğeri kesiyor, veriyor. Yarım okka, bir okka, bilmem ne...
--Bursa'nın kadısı, konağı olan, ilmi irfanı olan Aziz Mahmud-u Hüdâî'ye ne diyor şeyhi?..
--Ciğer sat evlâdım!
--Niye?..
--Nefsi ezilsin diye...
Satmış. Çok güzel hizmet etmiş, çok güzel tevâzu göstermiş. İş bittikten sonra, demiş ki:
"--Evlâdım, aferin! Başardın bu eğitimi... Hadi bakalım seni İstanbul'a vazifeli gönderiyorum. Umarım ki, sultanlar atının dizgininden tutar, önünden yaya yürür." demiş.
Ve yürümüştür... Sultan Ahmed dervişi olmuştur. Atının dizginini tutmuş ve önünden yürümüştür. Evvelden de, sonrasını gösteriyor Allah evliyâsına...
Kulluk eyle erene,
Şarkdan garbı görene!..
Senden haber sorana,
Key miskinlik gerekdür.
"Şeyhe hizmet et ki, o şarkı garbı görür." diyor. --Bak, Üftâde Hazretleri Bursa'da iken, İstanbul'da ilerde olacak hadiseleri keramet olarak haber vermiş.--
(Senden haber sorana, key miskinlik gerektir.) Yâni, çok mütevâzi olacaksın, miskin olacaksın... Öyle kibirli olmayacaksın.
Miskin olagör bâri,
Benlikden ırak yürü!..
Gönlünde benlik olan,
Dervişlikten ırakdır.
Eğer mütevâzi olamazsan, içinde benlik varsa, o zaman dervişlikten ırak olursun.
Hak eren, benim dedi.
Varlığın erde kodu.
Erenlerin himmeti,
Yerden göğe direkdir.
Yine ereni, şeyhi medhediyor.
Bu dervişlik beratın,
Okımadı müftüler.
Kim ne biliser bunu,
Bir acaib varakdır.
Varak, defter, yaprak demek... "Bu ilmi kadılar, müftüler okumadı. Bu bir acaib ilimdir, acaib yapraktır. Bunu bilmezler." diyor.
Gerçekten öyledir, aziz ve muhterem kardeşlerim!.. İlâhiyat fakültesi profesörü olarak ilâhiyat hocalarını tanırım, Diyanet'ten müftüler, diyânet işleri başkanları tanırım; tasavvufî terbiye başka şeydir. İlâhiyatlarda okunmuyor, imam-hatiplerde okunmuyor. İnsan alırsa alıyor, almazsa adam olamıyor.
Ey Yunus ârif isen,
Anladım bildim deme!..
Tut miskinlik eteğin,
Âhir sana gerektir!
"Ey Yunus! Bildim filân diye, kibir gurur satma; miskinlik, mütevâzilik tarafını tut! Sana gerek olan budur." Çünkü, Allah mütevâzi kullarını sever.
Yunus'a göre danişmend, ilim öğrenen, henüz daha hamdır. Fakîh --h harfi düşmüştür fakı derler-- fıkıh bilen insan demektir. Sonra s™fî, tarikat erbabı... Girmiş tarikata ama, girmek bitimek demek değil ki... Nerde okuyorsun?.. Falanca fakültede... Daha bitirmemiş, dur bakalım!... Ön kapıdan mı çıkacak, arka kapıdan mı çıkacak; diplomayı hangi dereceden alacak, ne olacak belli değil... Ona da çatar zaman zaman... "Ey s™fî, sen şöyle diyorsun, böyle diyorsun..." diye ona da çatar Yunus'umuz...
Sevdiği insanlar ârif insanlardır, irfan ehli insanlardır, ma'rifet ehli insanlarıdr. Tevâzua çok önem verir, ahlâk-ı hamîdeye çok değer verir. "İnsanın ahlâkı güzel olmadıktan sonra, sağı solu yıkıp yaktıktan sonra, kalb kırdıktan sonra kıymeti olmaz!" diye söyler şiirlerinde...
Ve en yüksek makam da, aşıklık makamıdır. Aşık niçin aşıktır?.. Müşahede makamına erdiği için aşıktır. Yâni, Allah-u Teâlâ Hazretleri'ni müşahede zevkine, makamına, rütbesine ulaşmış olduğu için, o güzelliin karşısında mesttir. Gözü ne cennet görür, ne hûri görür, ne başka mevkî makam görür. O aşk ile, her yaptığı işi Allah rızası için yapar. Ve dâimâ Allah'ın rızasını gözetir.
Söylediği sözler doğrudur, katılıyorum. Şeriatın ahkâmı konusunda titizliğini vurgulamak isterim.
Allah-u Teâlâ Hazretleri bizi ulûm-u şer'iyyeye, dînî bilgilere kuvvetli bir şekilde âşinâ eylesin... Dinini bilen müslümanlar olalım; bir... Tasavvufî terbiye edidiğimiz iç eğitimini, vicdan eğitimini, nefis terbiyesi işlemini görmüş olalım!.. Sivriliklerden, sertliklerden, çirkinliklerden, ahlâkî zaaflardan içimizi yıkamış, temizlemiş olalım; iki...
Allah-u Teâlâ Hazretleri bize ma'rifetini ihsân eylesin... İrfan ehli eylesin... Gözümüze müşâhedeyi nasib eylesin, gönlümüze aşkını, muhabbetini ihsan eylesin... Sevdiği razı olduğu kullar olarak, onu seven kullar olarak, her yaptığı işi Allah aşkına yaparak yaşamayı nasib eylesin... Huzuruna da sevdiği razı olduğu bir kul olarak varmayı nasib eylesin...
Biliyorsunuz bizim örfümüz böyle, bir insana bir şey söylediğimiz zaman ne diyoruz:
"--Allah aşkına yapma!.."
O zaman o da, elinde bıçak varsa bırakıyor. Niye?.. Allah aşkına dediği için... Akar sular duruyor, kesiliyor her şey... "Allah aşkına yapma!" deyince işler bitiyor.
 
Z

zeymak

#15
Ynt: YUNUS EMRE'YLE İLGİLİ DÖKÜMANA İHTİYACIM VAR!

YUNUS, CÜR'ETLİ BİR İNSAN
Yunus, cür'etli bir insan, iddialı söz söyleyen bir insan... Nasıl iddialı söz söylüyor?..
Bir kez gönül yıktın ise,
O kıldığın namaz değil!..
"Bir kere bir kalb yıktıysan; senin kıldığın namaz, namaz değil!" diyor. Şeriat bu kadar sıkı değil... Şeriat biraz müsamahalıdır. "O kusurdur, tamam kalb kırması bir kusurdur ama; öbür taraftaki namazı da, namazdır. Ne yapalım, kusurlu bir müslüman... Kusursuz insan olmaz." diye düşünülür. Ama, Yunus sert bir insan; öyle şeylere pek razı gelemiyor, sapasağlam olsun istiyor. "Bir kez gönül yıktın ise; o kıldığın namaz değil!" diyor, defterden siliyor. Eski Yunus sert, sertliğiyle tanınıyor.
Sonra, biraz da Allah'a olan sevgisinden dolayı, bizim hürmet ettiğimiz bazı şeyleri de küçümser gibi bazı ifadeler kullanıyor; insanın yüreği ağzına geliyor.
Cennet cennet dedikleri,
Birkaç köşkle birkaç hûri;
İsteyene ver anları,
Bana seni gerek seni!..
Şimdi bu çok cür'etli bir söz ama, sonu tatlı bağlandığı için bir şey de diyemiyoruz. Allah'ı o kadar çok seviyor ki, cenneti, hûriyi ve sâireyi de düşünmüyor.
Bu da vardır. Hattâ bizim Nakşî Tarikatı'nda vardır. Çâr terk diyoruz biz... Dört şeyi terketmesi lâzım dervişin: Terk-i dünya, terk-i ukbâ, terk-i hestî, terk-i terk...
Dünyayı defterden silecek, gönlünden çıkartacak... Ukbâyı defterden silecek, gönlünden çıkartacak. Ukbâda cennet var, hûriler vs. var... Terk-i hestî; varlıktan geçecek, kendini yok edecek, fenâ makamına erecek... Terk-i terk; bir de, terkettiklerini kafasında tutup da, kendisine kibir gurur getirmeyecek, terkettiklerini de unutacak... Yâni, "Ben şunları terkettim, ne büyük adamım!" demeyecek.
Çocuğun birisi namaz kılıyormuş camide... Gözleri yarı kapalı, mest bir şekilde namaz kılıyor... Ordan iki tanesi, "Yâhu şu delikanlıya bak! Ne kadar güzel namaz kılıyor." demişler. Biraz duyulacak bir sesle söylemişler. Çocuk namazı bitirmiş; "Esselâmü aleyküm ve rahmetullah... Esselâmü aleyküm ve rahmetullah... Hem de oruçluyum!.." demiş.
Bu bizim ilk Yunus da, acaba nasıl bir Yunus?.. Böyle cenneti, hûrileri filân küçümsediğine göre... Bir başka şiiri de var, onun bestesi de çok hoşuma gidiyor:
Milk-i bekàdan gelmişem,
Fânî cihanı neylerem?..
Ben dost cemâlin görmüşem,
Hûr-i cinânı neylerem?..
"Öbür alemden geldim ben buraya; ben burayı ne yapayım?.. Ben cemâlullahı görmüşüm, Allah'ı görmüşüm; hûrileri ne yapayım?.." diyor. Bu da güzel bir şiirdir.
 
Z

zeymak

#16
Ynt: YUNUS EMRE'YLE İLGİLİ DÖKÜMANA İHTİYACIM VAR!

*İyi sözün aslın bilen derdi bu söz nerden gelir
Söz aslını anlamayan sanır bu söz benden gelir...


*Çok mal haramsız,çok söz yalansız olmaz

*Ölürse ten ölür,canlar ölesi değil.

*Yunus sen bu dünyaya niye geldin?
Gece gündüz Hakk'ı zikretsin dilin!
Evliyaya uğramaz ise yolun,
Göçtü kervan kaldın dağlar başında...


*Cümleler doğrudur sen doğru isen,
Doğruluk bulunmaz sen eğri isen.


Yunus Emre
 
Z

zeymak

#17
Ynt: YUNUS EMRE'YLE İLGİLİ DÖKÜMANA İHTİYACIM VAR!

arkadaşlar bende olanlar bu kadar umarım işinize yarar.bir kaç tanede resim var ama foruma bi türlü elkeyemedim :(
kolay gelsin efem.
saygılarımla...
 
Katılım
11 Eki 2006
#18
Ynt: YUNUS EMRE'YLE İLGİLİ DÖKÜMANA İHTİYACIM VAR!

Zamanını ayırıp ilgilen tüm arkadaşlara teşekkür ederim. Zahmet verdik.Allah razı olsun.
 
Katılım
28 Mar 2007
#19
Ynt: YUNUS EMRE'YLE İLGİLİ DÖKÜMANA İHTİYACIM VAR!

bir kez gönül yıktın ise
bu kıldığın namaz değil
yetmiş iki millet dahi elin yüzün yumaz değil....
Yunus Emre...
 
Katılım
11 Eki 2006
#20
Ynt: YUNUS EMRE'YLE İLGİLİ DÖKÜMANA İHTİYACIM VAR!

Arkadaşlar sizden bir ricam daha olacak. Biliyorum fazla oluyorum ama lütfen kusuruma bakmayın. Yunus Emre ile ilgili yazı gönderen arkadaşlar mümkünse yazıların kaynaklarını da belirtebilirler mi? Kolay gelsin..
 

Giriş yap