Zeynep Nisa'nın Kaleminden

Katılım
13 Mar 2007
#1
DUA HER KAPININ ANAHTARIDIR!

Bir anahtar düşünün açamayacağı hiçbir kapı olmasın. Her kapının deliğine uygun bir anahtar düşünün. Kim böyle bir anahtara sahip olmak istemez? Tabiî ki herkes sahip olmak ister. “Benim de böyle bir anahtarım olsa ne iyi olur” diye düşünenler, eminim oldukça fazladır.
O anahtar zaten elimizin altında ve o değerli anahtara hepimizin sahip olduğunu biliyor musunuz? Evet, o anahtar her kapıyı açan, her kapıdan içeriye girmemizi sağlayan bizlere sürekli açılacak kapı sunan değerli anahtarımız dualarımızdır. Mahlûkatın, yaratıcısıyla buluşmasıdır dua. Sürekli ihtiyaç duyanın, ihtiyaçlarını karşılıksız giderenden dilemesidir dua. Yaratıcının hiçbir koşul ve şart sunmaksızın, kefilsiz, senetsiz ve karşılıksız yarattıklarına sunduğu tükenmez kredidir dua. Duanın açamayacağı hiçbir kapı yoktur. İnsan bunu idrakinde olduğu müddetçe içeriye giremeyeceği ve açamayacağı hiçbir kapı olmadığının farkına varacaktır. Dua elimizde bulunan fakat değerini tam olarak kavrayamadığımız, farkında bile olmadığımız en değerli hazinemizdir. Kulunu Allaha yaklaştıran, kulun acizliğini, muhtaçlığını itiraf ettiren, insanı kötülüklere ve musibetlere karşı ehemmiyette hissettiren duadır/dualarımızdır. İnsanoğlu aciz yaratılmış varlıktır. Her an yardıma muhtaç, kendisine uzatılacak bir dost eli beklemektedir. İşlerinin yolunda gitmesi, zorluklarla karşılaştığında o engeli aşabilmek için, mutlak bir desteğe güce ihtiyacı vardır. İşte o sonsuz kudret ve lütuf sahibi, kuluna yardım eden, kendisine sığınanları asla geri çevirmeyen, kulunun isteğini kendisine lütfeden, acziyetini bilip bütün samimiyetliğiyle ve içtenliğiyle o’na yönelenleri eli boş çevirmeyen mutlak galip ve merhamet sahibi ve dualarımıza/münacatımıza karşılık verendir Allah!

İnsanca var olmak ve varlığından haberdar olmak, yönelmek ve dua etmektir. Yüce Rabbimiz; Deki, dualarınız olmazsa Rabbim size ne diye değer versin.(Furkan / 77) diye buyurarak duanın Allah katında ne kadar değerli olduğunu göstermektedir. İnsan fıtratı gereği muhtaç ve ihtiyaç sahibi olarak yaratıldı. Bunun diğer bir anlamı da insan dua ettikçe vardır ve eşrefi mahlûkattır. İnsanın Allah huzurundaki esas duruşu dua halidir. Dua insanı Allah’a yaklaştıracak amel ve davranışlarda bulunmaktır. Namaz anlamına gelen salât aynı zamanda dua anlamındadır da. Dua ibadettir, ibadette duadır… Namazın her rekâtında okuduğumuz fatiha süresinde günde belki kırk defa Rahman’a sığınıp ona dua ederiz. “Rabbim bizleri doğru yola ilet. Rızık verdiklerinin yoluna, sapıkların ve haddi aşanların yoluna değil…”

Dua sadece insanın Allah karşısındaki acziyetini ifade etmez, aynı zamanda diğer mahlûkat karşısındaki izzetini de ifade eder. Çünkü dua istemektir. Ne isteyeceğini bilmeyen dua edemez. İrade ve idrak sahibi olmayan ne istediğini bilemez. İstemek mişetten pay almaktır. İstemek, şuur sahibi olmaktır. İstemek insan olmaktır. Ve dua işte bu yüzden ayrıcalıktır.
Haddini bilen dua eder. Çünkü haddini bilen yetersizliğini bilir. Haddini bilen Rabbini bilir. Haddini bilen kulluğunu bilir. Kulluğun en güzel ifadesi duadır. Duanın zamanı ve mekânı yoktur. Her yerde ve her zaman dua edilir.
Dua kalbin Allah’la konuşmasıdır. Dua diller üstü bir dildir. Kalbin dilidir dua eden. Kalp duaya durunca, değil sadece dil, her bir hücre ona katılır. (M.İ)

Dua Allah’a kulluktur. Dua kula kulluğu bırakıp yaratana kul olmaktır. Dua fani olan her şeyi bir kenara atıp baki’ye yönelmektir. Dua ebediyete açılan hem kapı ve hem de o kapının anahtarıdır. İnsan yaratandan isteyince/dileyince gönlü ferahtadır. Çünkü Rahman karşılıksız vermeyi seven ve verdiklerini kulun başına kalkmayandır. İnsanı mihnet altında bırakmayan ve istediği kadarını ona tahsis eden, lütfeden yaratıcıdan başkası değildir. Dua talep makamıdır. Talep edilecekleri istenmeyi hak edenden talep etmektir.

Allah duaları kabul etmek zorunda mıdır?(hâşâ)
Tabiî ki kabul etmek zorunda değildir. Fakat o öyle merhametli ki, kendisinin kimseye ihtiyacı olmadığı halde, kendisine ihtiyaç ve muhtaç olanlara yardımını esirgemiyor. “Şüphesizki Rabbin, işte o, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir.” “Resulüm, kullarıma benim çok bağışlayıcı ve pek esirgeyici olduğumu haber ver.” Rabbimiz, yüce kitabımız Kur’an’ı Kerim’de birçok ayetlerde kendisinin çokça bağışlayıcı, merhamet edici ve sonsuz ikram sahibi olduğunu bizlere bildirmektedir. O halde kul niçin kendisine bu kadar merhametle, şefkatle yaklaşan rabbinden yüz çevirmektedir? İnsanoğlu niçin acziyetini kabul etmeyerek, Rabbine karşı boyun eğmeyip büyüklük taslamaktadır? Kendisine uzanan düşmanının eli dahi olsa tutmaktan çekinmeyen insan, kendisini ve bütün kâinat’ı yaratan Rabbinin gel çağrısına kayıtsız kalmaktadır. Zira Rabbimiz;” Kulum bana bir adım gelse, ben ona on adım yaklaşırım, kulum bana yürüyerek gelse, ben ona koşarak gelirim.” Yeter ki, kul Rabbine yönelsin, isteyerek arzulayarak o’nun rızası doğrultusunda yaşasın, Rabbimiz muhakkak ki, onu sahipsiz ve yardımsız bırakmaz. Yeterki insan istemesini ve yönelmesini bilsin. Kendisine Allah’ı vekil kılsın, dost edinsin muhakkak ki rabbimiz onun bu isteğini karşılıksız bırakmaz.
Duanın bir diğer manası da çağırmaktır. Dua kul ile rabbi arasında bir köprüdür. Namazda olduğunu gibi, duada da kul ile Allah arasında bir köprü, bir bağ kurulur. Ve bu öyle bir bağ ki, kimsenin ve hiçbir gücün bu bağı koparmaya gücü yetmez. Allah’ın ipine sıkıca sarılıp, Allah’la aramızda bir bağ kurmaya çalışalım. Dua bağı gönül bağıdır. Dua gönülden gönüle kurulmuş bir köprüdür. Dua müminin silahı, dua her kapının anahtarı, dua yakınlaşmak, bağlanmak, istemek dilemek, dilenmek ve acizliğini hissetmektir yaratana karşı. Müminin mümine ettiği dua Allah katında geri çevrilmez. İnsan sadece kendi nefsini değil, diğer kardeşlerini de düşünerek dua ve niyazda bulunmalı. Allah resulünün buyurduğu gibi; kendi nefsiniz için sevip arzu ettiğinizi, din kardeşiniz içinde sevip arzu etmedikçe hakkıyla iman etmiş sayılmazsınız. Dua bir nevi paylaşmaktır. Bölmek, bölüşmektir ekmeğin yarısını. Korumaktır, kollanmaktır, kollamaktır sevdiklerini düşmanlarına karşı bela ve musibetlere karşı. “Takdire karşı tedbirin faydası yoktur. Duanın ise başa gelen ve gelecekler için faydası çoktur. Bela iner, dua onun karşısına çıkar ve kıyamete kadar birbirleriyle boğuşurlar.”(Teberani Hâkim)
Dua bir kalkandır nefse, şeytana, kötülüğe ve kötülere karşı. Dua merhamettir, şefkattir annenin evladına karşı. Dua kalıcı bir nimettir dünyada geçici nimetlere karşı. Dua dilemektir gönüldekileri. Dua dilenmektir ihtiyaçlarımız için lütuf ve bol ikram sahibi olan rabbimizden. Dua yaklaşmaktır sevgiliye / sevgiye. Dua başarıya giden yolda atılan ilk adım ve tevekküldür. Dua varmak istenilen hedeflerde Allah’ı da hesaba katmaktır. Ondan istemek, ondan beklemektir başarıyı. Zira Allah’ı hesaba katmadan istenilen başarı, elde edilse de onda hiçbir hayır yoktur. Dua, yönelmek yöneliş ve yön bulmaktır. Kısacası dua bütün kapıların anahtarıdır. Duanın açamayacağı hiçbir kapı yoktur ve o anahtar rabbimizin ikramıyla bizlere sunulmuştur. Elimizdekilerin kıymetini bilelim. Dua deyip geçmeyelim. Zira Allah Resulünün her anı ve her adımını dua ve tevekkülle geçmiştir. Unutmayalım ki dua da bir ibadettir.
“Dua ibadetin özüdür”(Tirmizi) Peygamberimizin gerek hadislerin, gerek sünnetlerine baktığımızda duanın onun hayatında büyük bir önemi olduğunu görmekteyiz. Hatta tarihe destan olan savaşlarda elde ettiği zaferleri duayla kazanmıştır. Bedir bunun en açık örneğidir. Yine duayı hiçbir zaman dilinden düşürmeyip; ümmetine, ashabına, zevcelerine, çocuklarına ve hata bazen düşmanlarının ıslahı için bile dua da bulunmuştur. Peygamberimiz her konuda bize örnek olduğu gibi, bu konuda da örnek bir davranış sergilemiştir. Zira Allah’ın değer verdiğine o’da değer vermiş ve ümmetinin de böyle olmasını istemiştir. “Allah katında duadan daha değerli hiçbir şey yoktur.”(Tirmizi) diye buyurarak duanın Allah için önemini bizlere anlatmaya çalışmıştır.
Bu ne büyük ihsan!


Zeynep Nisa KUL
 
Katılım
13 Mar 2007
#2
Kendi Kalemimden Dökülen Acemi Satırlar...

DEDE YADİGÂRI…

Köyün çıkışında, topraklı yolun birkaç adım ilerisinde küçük bir ev…
Dedemden yadigâr, dede yadigârı kocamış, çökmüş, antika bir miras. Kimi tahtalar yerinden soyulmuş, çıplak tüyleri yolunmuş tavuk gibi… Kırık kapı ve pencereler kışın soğukluğunu, yazın tozu toprağını hatırlatıyor bize. Baharda dalında sararmış her an kollarını açmış kendisini bekleyen toprakla kucaklaşmak isteyen solgun yaprak misali, benzi solmuş ahşap bir ev. Gerçi ev demeye de bin şahit ister ya. Ama bizim için ne olursa olsun bir yuva, bir miras ve bir de dedemden kalma eski bir dost, eski bir yadigâr…

Yıların verdiği yorgunluk mu,
Şahit olduğu yuvaların sırlarımı,
Yoksa gelip geçenlerin sırtlarını hep ona dayadığından mıdır nedir bilmem? Daha ben doğmadan ihtiyarlatmış, kocatmıştı bu dede yadigârı evi.

Biraz ilerisinde; tam yol ağzında, suyu yaz kış demeden soğuk buz gibi akan bir çeşme vardı. Dağlardan gök kadar berrak, bıçak gibi keskin sert akışıyla delip geçerdi kayaları, oyuklardan bir aslan heybetiyle göğsünü gere gere, gürül gürül kükrerdi çeşmelerden, borulardan, oyuklardan. Bazen korkuturdu insanı bir aslan gibi kükreyişi. Kim bilir bu çeşmede dede yadigârı evimiz gibi kaç yıl, kaç çeyrek asır geçirmişti. Nelere şahit olmuştu etrafında örülü taşları, akan suyu, damlaları, oyuğu, kim bilir nelere, kimlerin varlığına ve yok oluşlarına şahitlik etmişti. Kim bilir?

Dede yadigârı bu eve çok alışmıştım. Annemden duymuştum, babam bu evde doğmuş. Bu evde ilk dünyaya gözlerini açmış, ninemin döşeğinde. Babam dedemin tek evladı, sağ kalan. Yine annemden duyduğuma göre, ninemin bebekleri doğarken, gözlerini hiç açmazmış. Gözlerini açmadan, kaparmış bu dünyaya. Dedem bu evde şu karşı küçük, boyaları dökülmüş daracık odaya sığdırırmış geniş kocaman sevincini, güneş büyüklüğündeki mutluluğunu. Onun için baba olmak; dünyayı ayakları altına alarak, erişilmez denilen ufuklara tırmanıp güneşe elleriyle dokunmak kadar bahtiyarlıkmış. Bazen de, heyecanlarına ve arkasından gelen acı doğumlara yedi nokta dört büyüklüğünde ki, depremleriyle yine bu daracık odada sarsıntıya uğrarmış. Dedem için ne zormuş, ufaklara tırmanıp güneşe dokunduktan sonra ani bir serzenişle adeta yere çakılmak. Üç evladını yitirmiş, üç koca umutla beraber. Ve yine üç defa dokunduğu güneşten elleri hızla kayıvermiş, umutlarıyla beraber.


İşte babam bu üçlerin ardından dünyaya gözlerini açmış, üç gözün kapandığı ve üç düşüşün yaşandığı bu evde, bu daracık odada…
Dedem bu kez ellerini çekmemiş güneşten umudunu ve sevincini bir mandalla tutturmuş güneşin ışık saçan tellerine… Bu ev, kim bilir daha nelere şahitlik etmiştir. Şimdi o daracık, birkaç santimlik oda benim odam. Ve ninemin döşeğinin serildiği, babımın gözlerini ilk açtığı yerde benim döşeğim serili eskimeye yüz tutmuş nevresimiyle…
Ninem babama gebe, gelmesini ümitle yoğrulmuş sancıyla beklemekte. Dedemin ellerinde umudu ve duasıyla ufukların zirvesinde güneşe mandalla uzanmakta…

Ben dede yadigârı bu evde, ninemin babamı doğurduğu döşeğinde, bu dünyaya gözlerini ilk defa açarken değil, son defa kapatan babamın, güneşte asılı durduğu yerden avuçlarıma dökülen umutlarını topluyorum…

Sorsam evin duvarlarına, dedemi anlatırlar mı bana?
Saatler önce kaybettiğim babamı…
Ve
Ve güneşe asılı duran umutları nasıl geri asacağımı…
Dede yadigârı bu evde ninemin döşeğinde, ninem babama, ben güneşe, ufuklara gebe…

ZEYNEP NİSA KUL
 
C

cengaver

#3
Ynt: Hikâye

hocam öncelikle hoş geldin...Hikayeni bizimle paylaştığın için çok teşekkür ederim...Maziye bir yolculuk yaptırdın bana,,duygularını aynıyla hissetmesem de bil-vesile tatmış kadar oldum. Haliyle senin yaşadığını aynısıyla tatmaktan ziyade benzerlerini ben de yaşamıştım...Hayat her acıyla beraber daha çok tutturuyor bizi kendisine...Kimi acıların yıkımı,bizden götürdükleri çok ağır da olsa....Offf be hocam söktün yüreğimi neyse susayım birazz...
 
C

cengaver

#4
Ynt: Makale

Bu faydalı başlığı açarak bahsettiği mevzudan dolayı yeni üyemize müteşekkirim...Haddim olmayarak Dua hakkında bir kaç şey de ben eklemek isterim....:

Ben dua ediyorum kabul olmuyor diyenlere; Hz.Allah buyuruyor ki...Kuzunuzun yiyeceğinden ayakkabınızın bağına kadar herşeyi isteyin mutlaka vereceğim,Yalnız ne zaman vereceğini belirtmiyor.Dua ettiğiniz zaman duanızda aceleci olmayın...Hazreti Allah'a iltica usulleri vardır bu şekilde kendisinden isteyin.Ve mutlaka hayırlısını isteyin.Eğer duanız kabul olmuyorsa ya üzerinizde çok ağır bir kul hakkı mevcuttur -ki bu dualar sizde hakkı olan o zatlara gider- ya da istediğiniz sizin için hayırlı değildir o yüzden Mevla nasip etmez...Ya da usulunce istememişizdir: Bir kitapta okumuştum Ellerini Dua için açan bir kişi Duanın başında ve sonun Peygamber Efendimize Salavat-ı Şerif getirmez ve duasında anne-babası zikretmez onlara dua etmezse bu ilticası arş-ı âlada takılı kalır yerine ulaşmaz....Mevla'm kendisinden hayırlısını istememizi ve istediğimizin yerine gelmesini nasip etsin...Selametle
 
Katılım
13 Mar 2007
#5
Ynt: Hikâye

selamlar kardeşim. hikayemi beğenmeniz ve sizde bir şeyler uyandırması cidden beni çok memnun etti. :)Aslında mazide kalmış dediğimiz birçok şeyin mazide değilde yüreğimizin bir köşesinde seesiz sedasız oralarda beklemekte.bir ışık görünce kendisine dair, hemen ortaya çıkıp "ben buradayım maziye falan karışmadım yüreğinin derinliklerine karışıp beni çağırmanı bekliyorum" der. açıkcası o satırları yazıya dökerken ben de çok duygulanmıştım.tekrar sağolun.selam ve dua ile
 
Katılım
27 Ara 2005
#6
Ynt: Hikâye

Ben dede yadigârı bu evde, ninemin babamı doğurduğu döşeğinde, bu dünyaya gözlerini ilk defa açarken değil, son defa kapatan babamın, güneşte asılı durduğu yerden avuçlarıma dökülen umutlarını topluyorum
Yüreğine sağlık değerli kardeşim.Daha ilk satırlardan itibaren okuyucunun yazıyla hemdem olmasını sağlayan sıcak ve akıcı üslub seziliyor.Hayaller güzel.Velhâsıl güzel bir yazı...

Bu arada benden de bir hoşgeldin...

Hep gelmen,yüreğindekilerle bizleri de aydınlatman ümidiyle...

Selametle.
 
Katılım
13 Mar 2007
#7
İstiklal Marşı ve M. Akif

İSTİKLAL MARŞI VE M.AKİF ERSOY

12 Mart 1921 İstiklal Marşı’nın o zamanki adıyla Büyük Millet Meclisi tarafından kabul edildiği bir tarihtir.
İstiklal Marşı’nın doğuş şartlarını hepimiz biliyoruz. Biz daha çok İstiklal Marşı’nın anlamı/ ruhu ve var oluş amacı üzerinde duracağız. Şunu çok iyi bilmeliyiz ki şiirin, Türk milleti için ayrı bir önemi ve anlamı vardır. Şiir edebiyat içinde ayrı bir yerde durur her zaman bizim için. Ve neredeyse altı yüz yıl yaşayarak dünyanın en uzun unvanını kazanan Divan Edebiyatımızın büyük bir yekûnu şiire dayanmaktadır. Nesir, yani düz yazı Divan edebiyatı içinde pek fazla yer tutmaz. Vardır, ancak şiir kadar önemli değildir. Şiir, bu milletin özel bir sığınma alanıdır âdetâ. Bir limandır, ve hatta ayakları üzerinde durma şartıdır. Hiçbir millette şiire bu kadar özel bir önem verilmemiştir. Bu millet padişahından çobanına kadar şair olan bir milleti/millettir. Bu topraklar, şiir için mümbit topraklar; bu millet de şiir için şefkatli bir bahçıvandır. Yunus’u Yunus yapan bu topraklar ve şiirdir. Mevlana’yı Mevlana yapan bu topraklar ve şiirdir. Yunus ve Mevlana’nın sesi şiirle daha bir gür çıkmıştır.
Biz millet olarak 1919- 1923 yılları arasında Mustafa Kemal’in önderliğinde bir istiklal harbi verdik. Ve istiklal harbimizi de bir şiire, bir marşa, adı İstiklal Marşı olan bir marşa dayandırdık. Tarihte ve dünyada İstiklal Harbini şiire dayandıran hiçbir millet yoktur ve gösterilemez. Bizim marşımız, yani İstiklal Marşı İstiklal Harbinden sonra değil bizatihi İstiklal Harbi içinde doğmuş bir marştır. Ve bu yönüyle bir sonuç değil, bir başlangıcı teşkil etmiştir. Bir başlangıcı, neticeyi doğuran bir başlangıcı. Bizatihi İstiklal Harbi, İstiklal Marşı’na, yani şiire dayandırılmıştır. Bu kaçırılmaması gereken önemli bir noktadır. İstiklal Marşı bir zafer coşkunluğu ve çılgınlığı değil, baştan sona ümit/ moral/ motivasyon ve güç kaynağı olmuştur. İstiklal Marşı, bir ruh aşısı depolamasıdır. En zor zamanlarda bir milletin yeniden ayakta kalmasını sağlamış ve dimdik, izzetiyle, şerefiyle, namusuyla, onuruyla savaşmasını telkin etmiş bir marştır/bir şiirdir. Bu yüzden şiir, bu milletin yeniden tarihte var olmasını sağlamıştır, diyebiliriz. Genelkurmay Başkanlığının o sıcak günlerde Milli Eğitim Bakanlığı’na müracaat ederek: “- İstiklâl Savaşımızın mânâsını anlayacak, halka ve askere heyecan verecek ve diğer milletlerde bulunan milli Marşlara denk olacak bir marş.” istemesini de şiirdeki bu ruha bağlayabiliriz.
Türk vatanı dünyada eşi benzeri olmayan bir toprak parçasıdır. Çünkü orası, oradan başka bütün yerküreyi zapt eden kuvvetin emrini hiçe sayan milletin vatanıdır. Türkiye maddi ve manevi bütün değerlerimize düşman olan, dişlerinden masum çocukların kanının aktığı güçlere teslim olmayı ret edenlerin vatanıdır. Eğer “Medeniyyet dediğin tek dişi kalmış canavar” karşısında bir İstiklâl Harbi vermeseydik bu vatandan, yani Türk bayrağının hür dalgalandığı topraktan, mahrum kalacaktık. Millet hayatının anlamı, Türk topraklarının yağmalanmasına meydan vermemekti. Bunun için savaşı göze almak suretiyle, canımızın sağ olduğunu ispat ettik. 1919–1923 yıllarında canımızı dişimize taktıysak, ter ve kan döktüysek, bütün yapılanlar istiklâl içindi. İstiklâlden anladığımız, şafaklar gibi dalgalanan bir bayrağın istiklâlinden başka bir şey değildi. Türk milleti olarak bu anlamı bugün de geçerli sayıyoruz. İstiklâl Harbi vermeseydik, dünyaya Türk bayrağı gölgesinde yaşanan hayatın üstünlüğünü kabul ettiremezdik. Türk milleti, sıhhatini ancak ve ancak, kendi bayrağının gölgesinde bulabilirdi. Nitekim öyle de oldu.
Mustafa Kemal, Mehmet Akif, Türk Milleti, İstiklal Marşı…Bunlar aynı çizginin devamı olan insanlar ve olgulardır. Aynı ruhu, aynı hedefi, aynı gayeyi taşımışlardır. Her biri adeta her nefeste ve her adımda;
Ey özgürlük! Seni seviyorum. Sana muhtacım. Sana aşığım. Sensiz yaşam çok zor. Sensiz ben de yokum. Varım, ama ben yokum. Ben; sensiz boş, anlamsız, şaşkın, avare, ümitsiz, kalpsiz, ışıksız, tatsız, beklentisiz, intizarsız, beyhude yani bir hiç olacağım. Ey özgürlük! Senin sevgi, dostluk ve şefkatinle beslenmişim. Ey özgürlük! Senin yüksek ve özgür endamın, benim mabedimin güzellik minaresidir. Ey özgürlük! Senin masum ve renkli güvercinlerin benim sırdaş ve aşina dostlarımdır. Barış güvercinidir onlar. O güvercinler, benim tüm ümit ve iyi haber mesajlarımın ve bütün müjdelerimin habercisidirler. Ey özgürlük! Keşke seninle yaşasaydım. Seninle can verseydim. Keşke sende görseydim. Sende nefes alıp verseydim. Sende uyusaydım. Sende uyansaydım. Yazsaydım, söyleseydim. Sende hissetseydim ve seninle olsaydım!
Seni tutsak yapmak ve bağlamak isteyen her şey ve herkesten bıkkınım, nefret ediyorum. .
Benim yaşamın senin hatırınadır. Gençliğim senin hatırınadır var olmam senin hatırınadır.
Ey özgürlük! Kutlu özgürlük! Seni tahta oturtmak istiyorum.
Ya sen
beni yanına çağır, ya da ben seni kendi yanıma çağırayım!
Ey özgürlük! Kanadı kırık güzel kuşçuğum! Seni vahşet bekçilerinden
gece, karanlık ve soğuk meydana getirenlerden, duvarları, sınırları, kaleleri, zindanları yapanlardan kurtarabilseydim. Kafesini kırıp seni sabahın temiz bulutsuz ve tossuz havasında uçurabilseydim. “ demişlerdir ve dediklerini de elde etmişlerdir. Adeta keşkeleri de özgürlük aşkıyla birer birer kırmışlardır ve keşkeler birer hakikat olmuştur. Ellerini kırmaya, dillerini kesmeye, gözlerini bağlamaya, ayaklarına zincir vurmaya gelen tek dişi kalmış canavarları yerden yere vurmuşlardır. İşte İstiklal Marşı bu millete bu ruhu ve bu azmi vermiştir.
Burada İstiklâl Marşı’nın belirtilmesi gereken bir yönü de gerek söz, gerekse şiir kalitesi bakımından yeryüzündeki millî marşların hiçbiriyle ölçülemeyecek kadar üstün ve zengin mânalı bir şiir olmasıdır. Bu marş, Türk milleti gibi dünyaya hâkim olmuş bir milletin bir gün istiklâlini kurtarmak zorunda kalışındaki çelişkiyi de dile getirmektedir. Mehmet Âkif, bütün şiirlerinde sosyal konulara yer veren, söylediklerini gerçekten duyan bir şairdir. İstiklâl Savaşı’na katılanların duygu ve inançlarına bizzat sahip olduğu için onlara en iyi şekilde tercüman olmuştur. Doğacaktır sana vadettiği günler Hakk’ın / Kim bilir belki yarın belki yarından da yakın mısraları gelecekten ümidini kesmediğini ve Allah’ın Türk milletine göstereceği mutlu günlere olan inancını gösterir. Bu mısralarda ifade edilen inanç sayesinde Türk Milletinin morali yükselmiş ve zaferin kazanılmasında katkısı büyük olmuştur.
Bir şiir ile şairi arasında, eser ile müessir, sanat ile sanatçı arasında kopmaz bir bağ vardır hiç şüphesiz. İstiklal Marşının durduğu yerde Akif’i görüyoruz. Akif’in ruhu adeta şiirin tümüne sinmiştir. Şiir bir yerde Akif’e ve millete dönüşür. Şairi bir millettin ortak vicdanı sayarsak Türk milletinin ruhunun da bu şiire, İstiklal Marşına sindiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Esasında İstiklal Marşını anlamak, Akif’ tanımak ve anlamakla mümkündür. Asıl anma budur. Asıl anma bir insanı üretme ve yeniden hayata taşımakla mümkündür. İstiklal Marşını ve bu marşın ruhunu anlamak Mehmet Akif’i anlamakla kabildir. Akif ki bir şairdir. Şair ki bir milletin vicdanı ve ruhudur. Bir millettin maşeri vicdanıdır.
1873 yılında İstanbul’da doğan Mehmet Akif Ersoy’un asıl mesleği veteriner hekimliktir. İlk sivil veteriner okulunu birincilikle bitirmiştir. Birinci dünya savaşından sonra yaşanan olumsuz gelişmeler memleketin içine düştüğü buhran ve sıkıntı her vatansever gibi Mehmet Akif’i de etkilemiştir. Tarihimizin bu acı günlerinde Sebilürreşad dergisinde “Türklerin asırlardan beri istiklalini korumuş bir millet olarak yaşadığını ve esarete asla tahammül edemeyeceğini” adeta haykırmış, mandacılığa şiddetle karşı çıktığı gibi manda yanlılarını da sert bir dille eleştirmiştir.
Akif’in ömrü mücadeleyle yoğrulmuş, çalışmayla çelikleşmiş bir ömürdür. Türk milleti önünde Mehmet Akif Ersoy’un önemli bir yeri olduğu hiçbir kimse tarafından yadsınamaz, reddedilemez bir gerçektir. Mehmet Akif Ersoy adı “Türk milleti için vatan, millet, bayrak, özgürlük ve bağımsızlık kavramlarının karşılığıdır.” O, sadece bir şair değil, İstiklal Harbini on kıtaya sığdırarak Milli Mücadeleyi en mükemmel bir şekilde dile getiren şahsiyettir.
Kurtuluş savaşını İstiklal Marşıyla adeta abideleştirmiş bir vatansever olan Mehmet Akif Ersoy’un fikirleri ve yaşama bakış tarzı aynı zamanda örnek vatandaşın da tanımıdır. İncelendiğinde açıkça görüleceği gibi Millet şairinin eserleri milletin dert ve bunalımları ile dolu olduğu gibi çözümlerine yönelik iletileri de içinde barındırmaktadır.
Şiirlerinde kendi dert ve sıkıntılarına yer vermemiş; ancak, Türk insanının derdini kendi derdi kabul etmiştir. Şiirinin hedefinde ümitsizlik, tembellik, hurafe ve cehalet baş sırayı almıştır her zaman. Yitirilen topraklar, teslim olmuş ordular ve bunlara seyirci kalan millet karşısında Mehmet Akif Ersoy, üzülmüş, kederlenmiş, eziklik duymuş ancak ümidini ve mücadele azmini asla yitirmemiştir.
Bırakın matemi yahu! Bırakın feryadı
Ağlamak fayda etseydi babam kalkardı
diyerek milletin azim ve ümit duygularını harekete geçirmeye çalışmıştır. İnanmış bir aydın olarak Mehmet Akif’in amacı; yurdunu, milletini seven ve yeri geldiğinde uğrunda ölebilen karakterde insanlar yetişmesini sağlamaktır. Bunu şu dizelerle dile getirmektedir.
Sahipsiz olan memleketin batması haktır / Sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır
Türk milletinin varlığından ve sıhhatinden rahatsız olanlar İstiklâl Harbimizi gözden düşürme hevesindedir. Dikkat göstermemiz gereken birinci husus budur. Karanlık ve puslu bir süreçten geçiyoruz. Türkiye’yi haritadan silmek için kollarını sıvayan mihraklar, Türk milletini tarih sahnesinden silip süpürmek isteyen güçler sinsi planlarını durmadan yürütmektedirler. 1071’de başlayan süreç Türkiye’yi, XIII. yüzyılda Türklerin vatanı haline getirdi. Türkler Anadolu’yu istilâ etmedi. Anadolu Türkler sayesinde vatan oldu, Türk vatanı oldu, Türkiye oldu.
İstiklâl Marşı, İstiklâl Harbi’ni açıklamaktadır. İstiklâl Marşı’na odaklanmak İstiklâl Harbi’ne odaklanmayı gerektiriyor. Günümüzde Türk milletinin gözünü gerek istiklâl harbimizin öncesine ve gerekse sonrasına kaydırmak isteyenler İstiklâl Harbi vermemiz neyi kazanç haline getirdi ise, hepsini kaybetmemize yol açan faaliyetin içindedir. İsraf edilebilecek ne varsa, şimdiye kadar israf edildi. Türkler uğrayabileceği bütün aldatmacalara uğradı. Son ocaktayız. Artık her Türk tüttürülmesi gereken son ocakta bulunduğu bilincine ermelidir.
Sonuç olarak, hangi millet tarihe damga vurduysa, bu damgayı vurmasıyla bir dönüm noktası idrak etmiştir. Türk milleti tarihe damgasını İstiklâl Harbi ile vurdu. İstiklâl Harbi İstiklâl Marşı’nın temin ettiği mantık ve iradeyle kazanıldı. Millet hayatının sukut etmesi bu mantığın terk edilmesi, bu iradeye yabancı kalınmasından başka bir şey değildir. Kim millet hayatının yükselmesini istiyorsa, üzerine, şimdiye kadar ihmal edilmiş bir görev almış olur. Yapmamız gereken şudur: İstiklâl Marşı ile kazandığımız mantığın işlenmiş hale getirilmesi ve İstiklâl Marşı’nda hürriyete dair beyan edilen iradenin ileri götürülmesidir.
Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım!
M.AkifErsoy
 
Katılım
13 Mar 2007
#8
Şiir Hakkında

Hayata Karşı Bir Satranç Oyunudur ŞİİR
Şiir üzerine bugüne kadar çok şey söylendi, çok şey yazıldı. Buna rağmen şiir nedir, şiir
dili nedir, nasıl şiir yazılır, neden şiir yazılır, neden başka bir sanat değil de şiir gibi soruların yanıtını arayacak olan genç insana verebilecek bilimsel ve kapsamlı bir rehberimiz yok. Yazılan kitaplar ve çalışmalarda, yazan kişinin şiire bakış açısına göre çok çeşitli tanım, kavram ve sonuçlara ulaşılması kafaları biraz daha karıştırmakta. Bu yazının onlardan birisi olmamasını diliyorum. Aynı zamanda anlaşılması kolay bir yazı olsun istiyorum. Bu nedenle karmaşık terim, kavram ve akımlarından okuyucu adına elimden geldiğince uzak duracağım.

Şu sıralar daha sık duymaya başladığımız “şiirbilim”, şiir adına insanların kafalarında oluşacak sorulara bilimsel bir yaklaşım kazandırabilir. Şiiri başlı başına bir bilim dalı haline getiremezsek genel kabul görebilecek ortak tanımlara varabilmemiz kolay olamayacak. Akademik düzeyde şiir laboratuvarlarının kurulması ve şiir üzerine bilimsel çalışmaların hızlandırılması şiir üzerine oluşacak sorulara kolayca yanıtlar bulmamızı ve yeni kuşakları şiirle daha çok kaynaştırabilmemizi sağlayacaktır. Şimdilik şiir nedir sorusunun yanıtını insanlar dergilerde, şiir kitaplarında antolojilerde arıyorlar. Fotoğraf çekmeyi öğretmek yerine, güzel fotoğraflardan örnekler gösteren bir derdesttir antolojiler. Aynı zamanda kırgınlıkların, kavgaların, küskünlüklerin hem nedeni hem de sonucudur antolojiler.

Şiir, kullandığı dilden öte, kendine özgü bir “şiir dili” taşıyan sanattır. Tarihi de insanlık tarihi kadar eski. İnsanın iki ayağı üstünde doğrularak ilk haykırışıdır şiirin başlangıcı. Bugün kaygımız elbette çağdaş şiirdir. Şiir yazan insan beyit kullanmıyor artık. Koşma, dörtlük tarzında vezinli şiirleri tercih etmiyor. Hem imlada, hem dilde, hem de dize-uyak açısından özgür bir şiire doğru yol alıyoruz. Uyaktan kaçışın, şiiri yazanı özgür kılmasının yanında okuyana çok fazla tat vermediğini kabul etmek gerekir. Kulak uyağı özlüyor, arıyor. Bulamazsa sanki kalıcı olamıyor şiir.

Neden şiir yazar insanlar? Bir sanat dalı olarak şiiri yaratan da sanatçı olacaktır. Oysa diğer sanat dallarında bu çok net olarak ortaya çıksa da, içinde şiirin de olduğu bazı sanat dallarında bu ayrımı yapabilmek oldukça zor. Bazı sanat dalları amatör uğraş olmaya çok yatkın. Bir sanatı çağdaş boyutta ortaya koyacak olan insanın, mutlaka bir birikiminin olması gerekiyor. Bu birikim ise bireysel eğitimle, emekle ve çalışmayla sağlanabilecek bir durum. Ardından o sanatla ilgili sevgi ve yetenek geliyor. Yeteneği ve bilgi birikimi olmayan birisinin, bir senfoni besteleyebileceğini düşünebilir misiniz? Aynı şey bir heykeli kotarmak, bir tabloyu ortaya çıkarmak için de geçerli. Roman, senaryo,libretto yazmak zordur değil mi? Buna çok fazla insan da cesaret edemez. Keza öykü yazmak da öyle. Roman ve öykü belki hobi olarak da yazılabilir. Öyküde bunu gördük, roman açısından benim tanık olduğum çok örnek yok. Bazı sanat dallarında naif yaklaşımı görüyoruz. Örneğin resimde çok başarılı naif ressamlar var. Bunların içinde yaptıkları işi gerçek bir sanata dönüştüren çok örnek biliyoruz. Şiir açısından günümüzde sanat düzeyinde naif şiir yazan insan bulmak çok zor. Eğitimsiz (özellikle okumuş cahiller) ve şiir kültürü olmayan insanların şiir yazmaları ancak mizah konusu olabilir.

Neden bu kadar çok insan şiir yazar? Şiir yazmak, roman ve öykü yazmaktan çok daha kolay bir şey midir? İnsanlar bunaldıkları, sıkıldıkları, çok hüzünlenip çok sevindikleri zamanlarda neden heykel yapmazlar, roman yazmazlar, bir tablo ortaya çıkarmazlar? Şiir, diğer sanat dallarından daha mı az bir birikim ve yetenek gerektiriyor ki furya halinde yazılıyor? Bunalıma girmiş aşıkların “ben sana hayran, sen cama tırman” tarzında sözcükleri bir araya getirerek, alt alta yazmalarını şiir olarak kabul edebilecek miyiz? Durup dururken, temel bilgisi ve birikimi yokken nasıl ki heykel yapmayı düşünmüyorsak, şiir yazmaya başlamadan önce böylesi bir kaygıyı taşımalıyız. İnandığı siyasi görüşün kilit sözcüklerini araya serpiştirerek, sözcükleri yan yana yazan ve dizeleri alt alta getiren insanların sırf dünya görüşlerine yakınız diye yazdıklarını şiir olarak kabul edebilecek miyiz? Mitoloji sözlüklerini önlerine koyup, mitolojik tanrıların isimlerini kullanarak, mitlere gönderme yaparak sözcükleri bir araya getiren insanların dizelerini sırf bu içeriklerinden dolayı şiir olarak kabul edebilecek miyiz? Köşe başlarını tutmuş insanların eşi dostu, akrabası, arkadaşı diye dergilerde yayınlanan ve birtakım anlamsız sözcüklerin bir araya getirildiği dizeleri, şiir olarak kabul edebilecek miyiz? Bir şiirin altındaki imzanın ünlü bir imza olması nedeniyle kötü bir şiiri, şiir olarak kabul edebilecek miyiz?

Neden illa şiir yazar insan? Üzgünüm ki bunun asıl yanıtı şiirin nicel boyutunun küçük olması, bir solukta yazılıp okunabilmesidir. Oysa şiirin nitel boyutu, atmosferi ve yoğunluğu o kadar basit olmasa gerek. Aklıma geldi yazdım, hissettim yazdım gibi içgüdüsel bir yaklaşımın sonucu ortaya çıkan şiir kadük kalacak, çoğu zaman kelime çöplüğüne dönecektir. Elbette şiir yazmakla şair olmak aynı şey değil. Zor şartların adamıdır şairler; sorunsuz ve met-cezirsiz bir yaşamdan şair çıkacağını sanmam. Yaşamla çok barışık insanların işi değildir şiir. Dünya nimetlerinin çok ortasında gezen insanın işi de değil. Şair bu yeryüzünden havalanıp şiir yazar ve işini bitirince inip kuytu köşesine çekilir. Çevresindeki insanlarla, dünyayla sorunları vardır şairin. Rahatsız adamdır şair. Yalnız adamdır şair. Bu yalnızlığı terk edilmişliğinden değil yaşamsal bir tercih olarak yaşayan insandır şair. Ya yüzlerce kilometre tek başına denizin üstünde kulaç atar şair ya da yüzlerce metre denizin dibine dalar şair. Şiir yazan arkadaşlar kendilerine şair demesinler. Yaşam onları şair yaparsa, çağdaşları ve gelecek kuşakları o payeyi ona verirler zaten. Adımız şiirsever olsun ne çıkar. "Merhaba! ben şiirseverim ya siz?"

Şiir bir Şiirden, şairlikten dünya nimetleri adına sebeplenmek çok mümkün değil. Zaten sebepleniyorsanız sizin şairliğiniz şüphelidir. Şiir, dert üstü, murad üstü yaşayan; mala-mülke gömülmüş; mevki-makam düşkünü insanlardan uzak durur. Ne diyor Can YÜCEL: “Şiir bir mutsuzluktur. Elbette bir umutsuzluktur. Niçin mi? Umutsuz olmayan adamlar şiir yazamaz. Umutsuz olmayan adamlar resim yapamaz, mimar olamaz. Yaratıcı olamaz. Bu dediğim elbet yaşadığımız dünya için bir söz. Çünkü kağıt bir umutsuzluktur. Boş kağıt... Tuğlalar, briketler, çimentolar, hepsi umutsuzluktur. (...) Onların içinden bir umudu bulmaktır şiir. Onu bulmak için yazıyorum ben de... Birdenbire, bütün bu dünyada, deli olan bu dünyada tek akıllığı, uslanmadan akıllığı anlamaktır şiir. Ben haberciyim, deprem habercisiyim." Elbetteki bir humor var Can babanın sözlerinde. Şiir umudun en biricik çiçeğidir. Şiirsiz bir dünya düşünsenize. Şiir yok. Her türlü teknoloji var ama şiir yok. Böyle bir dünyada yaşasak çıldırırdık değil mi?

Peki neden çok yazılır da çok okunmaz şiir? Şairlerin kitapları zar zor basılır ama satılmaz? İnsanoğlu şiirsiz yaşayamaz ama şiir satın alınmaz. Estetik olanın izleyicisi azdır. O yüzden nicel boyutuyla nitel boyutunu ayırabilmeli bu işin. Bakın spor dallarının en estetiklerinin seyircisi azdır. Eskrim gibi, golf gibi, su balesi gibi… Şiir de böyle bir sanat. Şiirin bir farkı var; özellikle gençlik yıllarında çok yoğun ilgi duyuluyor ve yazılıyor ama iş o kültürü uzun soluklu kılmaya ve geliştirmeye gelince çok az insan kalıyor bunu başarabilen. Eski yılların şiir tutkunları üretmeseler de şiir kitabı satın alırlar diye düşünüyoruz ancak bu konuda da rakamlar hayal kırıklığı yaratacak kadar düşük kalıyor. İnsanlar satın almayınca şairler de aklınıza gelebilecek her türlü işi yapmak zorunda kalıyorlar. Şairlikle geçinen var mı? Oysa istiyoruz ki şairler başka işle uğraşıp kirlenmesin. Peki bu mümkün mü? Cumhuriyetin ilk şairlerinin devlet memuru olmasını kınamamak gerekir; ama bunu bilmek de rahatsız ediyor doğrusu insanı. Her şairin Nâzım gibi olmasını beklemek haksızlık olsa da, medya kartelleri arasına sıkışmış şairleri gördüğümüzde bir terk edilmişlik duygusunu da üstümüzden atamıyoruz.


Neden şiir yazar insanlar? Şiir yazmak çok mu kolaydır? Şiir çok çişiniz geldiğinde gidip boşalttığınız ve rahatladığınız bir şey midir? Böyle bir boşaltımın ürününün başkaları tarafından görülmesinden utanırız da, konu şiir olunca benim şiirim diye çekinmeden ortaya çıkabiliriz değil mi? Şimdi bu yazıyı okuyan kişi, şiirin ancak seçkin bir tabaka tarafından yazılması gereken bir uğraş olduğunu, şiir yazmanın bir ehliyete bağlı olması gerektiğini düşündüğümü sanabilir. Tam tersini düşünüyorum. Ama düşündüklerimi ortaya koymakta okuyucudan sadece sabır istiyorum. Bu yazının yazılma nedeni de şiirdeki prangaların ve derebeyliklerinin ortadan kaldırılmasıdır aslında. Buradaki en ince nokta; bunca toz duman arasında şiir yazmak için yaratılmış, birikim sahibi ve yetenekli insanların heba olmasıdır. O insanların yollarının kesilmesi, önlerinin tıkanmasıdır. Türkiye’de şiir ağırlıklı birçok dergi yayınlanıyor. Bu dergilerin büyük kısmı İstanbul’da çıkıyor. Çok satan dergilerin medya holdingleriyle hem finansman, hem de dağıtım açısından bağlantıları var. Hatta bizzat bu holdinglerin yayın organları olarak çıkıyorlar. Bu dergilerde şiirler yayınlanıyor. Her sene ödüllü yarışmalar yapıyorlar. Şiir adına söyleşiler yapıyorlar. Şiir adına toplanıp kafaları çekiyorlar. Şiir üzerinden toplumsal bir kimlik elde eden insanlar yaratıyorlar. Güzel şeyler değil mi? Ödülleri kendileri verip kendileri alıyorlar. Dergilerinde benim, bizim anlam veremediğimiz garip -sözüm ona- şiirler yayınlanıyor. Sahip oldukları güçleri kullanarak kendi şiir kitaplarını yayınlıyorlar. Ben bunlara şiir klanı diyorum. Bu klanın merkezi de İstanbul’da. Dışarıdan bir insanın bu klana girmesine pek sıcak bakmazlar. Kendilerini bir dağın tepesinde görüp şiir yazan insanları küçümserler. Gerçek sohbetlerinde birbirlerinin arkasından sarf ettikleri sövgüleri bir yazıda , bir söyleşide birbirlerine övgüye dönüşür. Birbirlerini de hiç sevmezler. Büyük bir aşkla şiire tutkun insanlar, Anadolu’nun dört bir yanından şiirlerini ulaştırır onlara. Onları görmezler. Kendisinden daha iyi şiir yazan biri onlara ancak düşmandır. Bu klanı sarsacak bir yeni oluşuma asla izin vermezler. Şiir yazmak, şiir eleştirmek, şiir yayınlamak ancak onların tekelinde olacaktır, yoksa rahatsız olurlar.

Şiir kimsenin tekelinde olmamalı. Ahbap çavuş ilişkisiyle dergilerde yayınlanan şiirlerle, al gülüm ver gülüm tarzı düzenlenen şiir yarışmalarıyla, Türkiye şiiri çok fazla gelişme gösterememekte. Ben, dergilerde yayınlanan şiirlerin çoğundan bir tat alamıyorum. İçlerinden bir iki güzel şiir, şiir gibi şiir yakalayınca da mutlu oluyorum. Bu abuk sabuk şiirlerin altlarındaki tanımadığım imzaları hoş görüyorum; ancak bu şiirlerin altında ünlü isimleri gördüğümde yadırgıyorum, kınıyorum. Ama onlara da hak veriyorum. Yozlaşmış bir klan ilişkisi içinden arınıp şiir yazmak çok zor. Şiir, kirliliği hele ki içsel kirliliği asla kaldırmaz. Şiir çamur deryası içinde bile bir temiz yürekten sürgün olup gelir. Kokuşmuş içsel hesapların sonucu ortaya çıkan şiir ancak bu kadar olabilir diyorum. Yani alta konan bir tanınmış imza, çoğu zaman kötü bir şiiri kurtaramıyor.

Şiir eskiden daha masumdu. Piyasa düzeninden daha arınmış, hatta piyasa ilişkilerinin pek sevmediği, para etmeyen bir sanat dalıydı. Ama ne olduysa oldu. Şiirlerin üzerinden rant sağlayan bir güruh ortaya çıktı. Önce masumca, televizyon programlarında, renk katmak için kullandılar şiiri. Sonra baktılar ilgi görüyor şiir, kasetlerini çıkardılar. Türkiye’nin gelmiş geçmiş tüm popüler şiirleri tarandı; birçoğuna beste yapıldı. Bazı güzel örnekler ve istisnalar dışında bize yakın şiirlerin, kötü bestelerle tecavüze uğradığına şahit olduk. O sevdiğimiz şiirleri okuyamaz olduk. Ne zaman okumaya kalksak şarkıları aklımıza geldi. Sevdiğimiz şiirlerin işgal edilmiş olduğunu gördük. Hele ki sabah şekerleri programlarına, ellerinde sazla çıkan insanların “şimdi size son çıkacak kasetimden bir şarkı okuyacağım” sözleri ardından, tutkunu olduğumuz dizeleri duyduğumuzda hem içimiz burkuldu; hem de o şiirden ve besteleyenden soğuduk.


Şiir yazmak roman öykü yazmaktan daha zor olabilir bazen. Bir romanda bir öyküde verilebilecek duygu yoğunluğunun, çok daha az sözcüklere sığdırılması kolay olmasa gerek. Şiirin matematiksel bir şey olduğunu düşünürüm; sesi bir eksiltseniz yıkılıp gidecek bir bina gibi. Bir kelime çıkarsanız sonuçları yanlış çıkacak bir denklem gibi. Zordur şiir. Bir mimarın hatalı bir bina yapmasına benzer kötü şiir. Yıkılır, dökülür. Hem mimariyle hem de matematikle çok ilintili şiir.

İnsanoğlunun hayata karşı bir satranç oyunudur şiir. Kötü şiiri hayat mat eder. İyi şiir hayata galebe çalar. Gelecek kuşaklara ses verir. Umut verir. Sevgiden, umuttan, aşktan, dünya nimetlerinden uzak insanların uğraşıdır şiir. Olmayana ergi metoduyla yaşar. Bu yoksunluklardan yaşamı üretir.

Şiir bir bestedir. Öyle ki dilini hiç bilmediğiniz bir şairin iyi bir şiirini duyduğunuzda tat alırsınız. Bir misafir Japon kızın, bir aile toplantısında Türkçe okuduğum bir şiiri dinlerken ağladığını anımsıyorum örneğin. Şiir, sözcüklerin tıpkı nota gibi kullanıldığı bir bestedir. Şiirin boyutu ve derinliğine göre, kimi zaman şarkı olur, kimi zaman arya olur ve kimi zaman senfoni olur. Nâzım’ın Kurtuluş Savaşı Destanı böyle bir senfonidir işte. Hiç piyano çalmayı bilmeyen birisini piyanonun başına oturttuğunuzu düşünün. Rasgele basılan notalar ancak bir kakofoniye dönüşecektir. Şiir de böyle bir şey. Her sözcük bir notadır sonuçta. Kelimelerin anlamsızca dizilmesi ancak kelime çöplüğü olacaktır. Şiirin kulakla, sesle çok büyük bir ilintisi var. Eğer bir şiirde besteyi yakalayamıyorsanız, o şiirin niteliği hakkında bir vargıya ulaşabilirsiniz. “Şiir gürültüden müziğe geçmektir. Şiir, evrenin içinde büyük seslerin, molekül ve atomlardan başlayan bütünlüğü, bu bütünlüğün müziğidir.” diyor Can YÜCEL… Attilâ İLHAN bir söyleşisinde çeviri şiirin, güzel bir reçeli ancak kavanozunu dıştan yalamak kadar tat verebileceğini söylemişti. Bunun nedeni o şiirin bestesinin yok olmasıdır. Ben çeviri şiirde bu besteyi yakalayabilen çok az örnek gördüm. Bunlardan birisi Cevat ÇAPAN’ın Kavafis’ten Şehir şiirinin tercümesidir. O şiirin bestesinin, o çeviriden daha iyi olduğunu sanmam. Ama bu örnekleri yakalamak çok zor. O yüzden biz çeviri şiirden tat almıyoruz. O yüzden Ahmet ARİF’i dünya tanıyamaz. Çünkü “karanfil kokuyor cigaram”ı çevirdiğinizde, o dizede “cigarette” yazdığınızda şiiri yıkılır, yok olur.

Şiir bir ırmaktır. Şairin yüreğinden akar gelir. Beyninden gelen kollarla bireşime girer, güçlü bir ırmak olur. Çağıldayıp başka yüreklere akamıyorsa şiir, şiirliğini yitirmez belki ama iyi şiir de olamaz. O yüzden devingendir şiir. Yolunu bulur, kendi yatağını bulur. Bazen tek bir dizede koca bir ırmak olur şiir. Bazen iki dize bizi tam alnımızın ortasından vurabilir. Bunu İsmet ÖZEL’in “Gözlerim nemli değil, gözlerim namlu” dizesinde görürüz örneğin. Ahmet ARİF’in “Yokluğun cehennemin öbür adıdır / Üşüyorum kapama gözlerini” dizeleri böylesine bir ırmak olur ve bizi içine alır. Şiir arı, duru bir ırmaktır. Yalındır şiir. Tek başlarına masumca ve kolay duran kelimelerin, birleştiklerinde çok güçlü bir söyleme döndüğü bir bireşimdir, sözcüklerin sinerjisidir. Bu konuda Abdulkadir BUDAK şöyle der: “Öyle bir su olacak ki yalınlık, dibindeki çakılı gösterecek; ama siz değil elinizi, kolunuzu omuz başına kadar soksanız o taşa ulaşamayacaksınız.”

Şiirin mistik bir yönü var. Mistik şiirden söz etmiyorum. Çoğu zaman şiir bir güç tarafından şaire yazdırılır. Şair kalemi elinde tutandır, şiiri onun bedeni içindeki onu aşan bir güç yazar. Bu açıdan gerçek şiir kutsaldır bir anlamda. Şairler ülkesinin içinden çıkar gelir. Şiir yazıldığı ve bitirildiği andan itibaren yazanına düşmandır. Onun önüne geçer. Şair, şiirine hayretle bakakalır; yabancılaşır. Şiir, mükemmelliğiyle şairin bireysel zayıflıklarına kafatutar. Şair, şiiri karşısında zaaflarından utanır çoğu zaman.

Şiir bir estetiktir. Düzyazı bir buluta bulut der örneğin; bir böceğe böcek; bir aşka aşk. Şiir birebir karşılığı asla kaldırmaz. Bu yüzden imgeye muhtaçtır şiir. Öyle barış şiirleri vardır ki içinde barış sözcüğü geçmez. Öyle aşk şiirleri vardır ki içinde aşk sözcüğü geçmez. Doğrudan söylemez şiir. Belki bu yüzden bütün şairler yalancıdır. Şiirde estetiği kurmak ve yakalamak çok zor. Şiir zaten bu yüzden zor. “sen benimsin ciğerparem sevdiğim / gülden ağır söyleyemem sana” dır seni seviyorum demek. “Gitme, sonbahar oluyorum, sonrası hiç” der şair ayrılığı anlatırken. Şair onu o basit haliyle söylemez, söyleyemez. Şairliği buna el vermez. İnsan bakar, şair görür; insan görür; şair yakalar; insan yakalar şair dönüştürür. Şair her zaman insandan bir adım öndedir şiir yazarken. Şiir, politik söylemi ve bu alanda birebirliği çok fazla kaldıramaz. Çünkü şairin şiirsel ve yaşamsal kaygıları ve şiirdeki estetik duygusu bunun önüne geçer. Slogana dönüşen bir şiir, şiirin estetiğini yıkar. Her zaman yıkar demiyorum. Çok güçlü, yere basan bir politik şiir, kitleleri arkasından sürükleyebilir. Dünyadan ve bizden çok güzel örnekleri var bunun. Öyle estetik ve ustaca yazılmış şiirler de vardır ki, yumuşak bir kadife gibi üstümüzü örter, güzel bir ninni gibi sarar bizi ve politik mesajlar verir rahatsız etmeden, incitmeden. Bakın ne diyor Behçet NECATİGİL: “Biz bu kadar eğilmezdik / çocuklar olmasaydı.” Ne kadar güçlü iki toplumsal dize değil mi? Düzyazı, birebir söylemi daha çok kaldırabilir; rahatsız etmez. Oysa şiir bundan çoğu zaman incinir. Düzyazı her gün doğan güneş gibidir. Şiir ise bir gökkuşağıdır. Ne zaman ve nerede şairin karşısına çıkacağı belli olmaz. Çok da kolay yakalanmaz. Şairler o gökkuşağını yakalayıp altından geçebilecek güce sahip olan insanlardır. Hiç geçen olmamıştır; bunu bilir şair, gene de inadına gökkuşağına koşacaktır; bıkmadan, usanmadan.

Sonuç olarak şairlerin buluştuğu başka bir dünya var. Bu dünya şiirin matematiğidir, şiirin estetiğidir, şiirin müziğidir. Gerçek şiir, bu gerçeği yakalayabilen şairlerin elinden çıkıyor sonuçta. Gerçek şiir iz bırakandır. Her kuşağa, her zamana ve her mekana seslenebilendir, kalıcı olandır. Editörlerin yaptığı seçkiden çok daha önemli, toplumun bir eleği var. İyi olan kalır, kötü olan uçar gider. Bu yüzden Pir Sultan hala yaşıyor, bu yüzden Yunus yaşıyor, bu yüzden Nâzım yaşıyor. Yaşayan çağdaşlarımız arasında da buna layık insanlar var. Bunu zamana bırakacağız elbette. Bazıları için beklemeye gerek yok; şimdiden, yaşarken efsane oldular. Benim sözüm kendisini şair sananlara. Bu dünyadan göçüp gittiklerinde sadece soluk dergi sayfalarında kalacaklar. Gelecek kuşaklar asla onlara sarılmayacaklar.

Şairleri, şiirseverleri kışkırtmayı amaç edindim bu yazıda. Sitemlerimi kim üstüne alındıysa, kim hak verdiyse hepsine sağlık olsun diyorum. Her insan şiir gibi yazar, ama her insan şiir gibi yaşayamaz. Şiir gibi yaşayan insanlara merhaba…

Bülent TOP
 
Katılım
13 Mar 2007
#9
Kısa Öykü


Bir Elma Rica Edeyim
Inkârci bir ögretmen, cebine seker doldurduktan sonra, küçük ögrencilerine söyle demis:
Eger Allah varsa, isteyin bakalim size seker verecek mi? Ama ben, var oldugum için, isterseniz size seker verebilirim. Hem de derhal. Sinifin en zeki çocugu, ögretmenin niyetini anlayip, sunlari söylemis kendisine: - Bana seker dokunuyor ögretmenim. Onun yerine bir elma rica edeyim
 
Katılım
13 Mar 2007
#10
İnsan ve İnsan

KRAL VE EŞLERİ


Bir zamanlar,büyük ve güçlü bir ülkeyi yöneten kralın dört eşi varmış...


Bir zamanlar,büyük ve güçlü bir ülkeyi yöneten kralın dört eşi varmış kral en çok dördüncü eşini severmiş,bir dediğini iki etmez,herşeyin en güzelini,en iyisini ona verirmiş.Kral üçüncü eşinide çok severmiş.Bu güzelliğin birgün kendisini terk edebileceğinden korktuğu için,onu çok kıskanır,üzerine titrermiş.İkinci eşinide severmiş kral.Kendisine karşı herzaman iyi ve sabırlı davranan eşi,kralın ne zaman bir derdi olsa daima onun yanında bulunur sorunun çözümünde ona destek verirmiş.Kraliçe olan birinci eşiymiş kralın onu en çok seven,sağlına ve hükümdarlığına en çok katkıyı sağlayan bu eşi olmasına rağmen,kral birinci eşini sevmezmiş ve onunla hiç ilgilenmezmiş.Bir gün kral ölümcül bir hastalığa yakalanmış.Yakında öleceğini anladığı ve öldükden sonra yapayalnıl kalmakdan çok korktuğu için,eşlerinden hangisinin ölüm yalnızlığını kendisi ile paylaşmak isteyebileceğini öğrenmek istemiş.En çok sevdiği dördüncü eşine öllüm yolculuğunda kendine eşlik etmek istermi diye sorduğunda aldığı yanıt kalbine bıçak gibi saplanan kısa ve net"mümkün değil" olmuş.Hayatım boyunca seni sevdim.Sen benimle birlikde ölmeyi kabul edermisin sorusuna üçüncü eşi de "hayır hayat çok güzel.Sen ölünce ben yeniden evleneceğim" diye yanıt vermiş.Kral bir kez daha yıkılmış.Her sorunumda herzaman yanımda olan bana yardım eden sendin,bu sorunumda da bana yardımcı olurmusun talabine karşı ikinci eşinde ;"bu sorunun için hiç birşey yapamam,olsa olsa sana mezarına kadar eşlik eder,güzel bir cenaze töreni yaptırır ve yasını tutarım "karşılığını almış.Büyük bir hayal kırıklığı yaşamakda olan kral birinci eşinin sesi ile irkilmiş."nereye gidersen git seninle olurum,seni takip ederim".Ah diye inlemiş kral ;"keşke bir şansım daha olsaydı da sana önem verseydim".Yaşamda da hepimiz dört eşliyiz aslında

Dördüncü eşimiz vücudumuz.Onun güzel görünmesi için ne kadar zaman,kaynak ve çaba harcarsak harcayalım öldüğümüzde bizi terk edecektir

Üçüncü eşimiz sahip olduğumuz servetimiz ve statümüzdür.Ölür ölmez başkalarına yar olacaktır.

İkinci eş,ailemiz ve doslarımızdır.Tüm sorunlarımızı paylaştığımız bu kişilerin en son yapabilecekleri şey bu dünyadan gözleri yaşlı bizi uğurlamak olacaktır.

Birinci eş ruhumuz ve dünyada yaptıklarımızdır.Onlar bizimle gelir
 
Katılım
13 Mar 2007
#11
DÜŞÜNDÜREN HİKÂYELER

Akrep


Hintli bir adam suda Bata çıka ilerlemeye çalışan bir akrep
görür. Onu kurtarmaya karar verir ve parmağını uzatır ama akrep sokar.Hintli tekrar akrebi sudan kurtarmaya çalışır ama akrep onu
tekrar sokar.

Yakınlardaki başka birisi ona, onu sürekli sokmaya çalışan
akrebi kurtarmaya çalışmaktan vazgeçmesini söyler. Ama Hintli
Adam söyle der: "Sokmak akrebin doğasında vardır. Benim
doğamda ise sevmek var.
Neden sokmak akrebin doğasında var diye kendi doğamda olan
sevmekten vazgeçeyim?"

Sevmekten vazgeçmeyin. Iyiliğinizden vazgeçmeyin.
Etrafınızdaki insanlar sizi soksalar da
 
C

cengaver

#12
Ynt: Kısa Öykü

bu hikayeye bir nazariye....

O gün tatil günüydü,çoktan beri saçlarını kestirmek niyetindeydi fakat her zaman gittiği berberi geçeli çok olmuştu.Tekrar geri dönmek istemedi...İşe giderken yolunun üstünde bulunan ama hiç gitmediği bir berber ilişti gözüne.Bu seferlik burası oluversin dedi ve girdi..Bekleyen kimse yoktu kendisine gösterilen berber koltuğunu oturdu paltosunu çıkarıp.Ve sonra....

Hoş-beşten ve rutin bir kaç mevzudan sonra berber,bir yandan işine devam ederken şöyle dedi koltuğundaki müşterisine:

- Biliyor musun? Ben Allah'ın olduğuna inanmıyorum.Eğer olsaydı dünya bu kadar karmaşık olur muydu?Savaşlar,açlıklar,zülumler,düzensizlikler olur muydu hiç?
- .....

(Cevapsız kaldı genç adam,bir şey söylemek gelmedi içinden)

Tıraş bitmişti berbere parayı verip dükkandan çıktıktan sonra sokakta uzun saçlı,uzun sakkallı saçı başı birbirine karışmış insanları görünce aklına birşey geldi.Tekrar berber dükkanına geri döndü:
- 'Biliyor musun?Ben de bu dünyada berberlerin olduğuna inanmıyorum' dedi.
Böyle bir tepkiyi hiç beklemeyen berber şaşırmıştı:
- 'Nasıl olur.Bak ben burdayım,varım.Nasıl yok olurum' dedi
Genç Adam:
- 'Madem sen varsın da bu sakalı saçı birbirine karışmış yüzüne bakılmaz halde olan insanlar neden var' dedi kaldırımdan geçen bir kaç kişiyi göstererek.
- 'E napabilirim! onlar bana gelmezse bunda benim suçum ne?
Genç adam bu sözü bekliyordu ve o müthiş cevabı verdi:
- Peki sen Allah'a gitmezsen O ne yapsın...?

------------------------------------------------------------------
Evet! biz Allah'a yönelmeden onun bize yönelmesini beklemek O'na yönelenlere adeletsizlik yapmış olmaz mıyız...?Biz O'na yürüerek gidelim,O bize koşacaktır emin olun...

saygılarımla...
 
Katılım
13 Mar 2007
#13
Ynt: Öykü

Teşşekürler.Özellikle yazının bu satırlarını çok çok beğendim. Paylaşımınız için sağolun.
Ey gönül, sen hiç kuyuya düşmemişsen sana “Yusuf” nasıl diyeyim?
Ey gönül, sen hiç secdede miraca vasıl olmamışsan sana Ahmed’in kokusu nasıl ulaşsın?
Ey gönül, sana sıra sıra çarmıhlar dizilmemişse İsa nefesinin diriltici kokusunu doya doya içine çekebilir misin?
Ey gönül, başın yere düşmemişse Hüseynî zaferler seni nasıl selamlasın?
Ey gönül, senden önceki kırık gönüllerin şifresini çözememişsen cennet kokularını nasıl duyarsın?

Ey gönül, sana deli desinler, dîvâne, mecnun desinler, sana mağlup desinler, yenilginin zillet içindeki çocuğu desinler.
Fakat ey gönül, sana, zaferin sarhoşu demesinler. Sana, “kalbini kıramadı” demesinler.
Ey gönül, haydi yenilgini mübarek kıl. Kır kalbini ve “gönül” ol.
Kokular devşir cennetten, hatta daha ötelerden.
 
Katılım
13 Mar 2007
#14
Komik Hikâyeler



HİKAYELER


311 NUMARALI ODA


Güney Afrika’nin Cape Town şehrindeki bir hastanede devamlı esrârengiz ölümler oluyordu. Hemşireler haftalardır üst üste her cuma günü 311 numaralı yoğun bakim odasına yatırılan hastaları ölü bulmaktaydılar. Bu sırlı ölümlere uzun süre açıklama getirilemedi. Herkes meselenin çözülmesi için seferber oldu.

Uzmanlar odanın havasını bakteriyolojik bakımdan kontrol ettiler. Güney Afrika’nin önde gelen bilim adamları ölenlerin aileleriyle üç hafta boyunca görüşmeler yaptılar. Hatta isin içine polis girdi ve akla gelen her ihtimal tek tek değerlendirildi, ancak onların araştırmaları da sonuçsuz kaldı. Ve tabiî bu arada 311 numaralı odadaki hastalar sebepsiz ölmeye devam ediyorlardı. Son çâre olarak hastaların kaldığı 311 numaralı yoğun bakim odası devamlı gözetim altına alindi ve sonunda odadaki ölümlerin sebebi ortaya çıktı.

Sonuç çok trajikomikti. Cuma sabahı saat 6’da odaları temizleyen temizlikçi kadının, hastanın bağlı bulunduğu solunum cihazının fişini çekerek kendi elektrik süpürgesinin fişini taktiği ve isini bitirince sonra solunum cihazının fişini tekrar yerine takip gittiği görüldü. ;D :)
 
Katılım
13 Mar 2007
#15
Ynt: Komik Hikâyeler


250 DOLAR


Patron fabrikayı dolaşırken bakmış biri çıkış kapısına yakın bir yerde oturmuş gazete okuyor... Bir tur atıp aynı yere gelmiş. Bakmış adam aynı yerde bu defa etrafı seyretmekte. Fena halde öfkelenmiş, yanına gelip sormuş:

- Senin haftalığın ne kadar delikanlı?

- 250 dolar efendim...

Elini cebine atmış patron:

- Al şu 250 doları kaybol buradan. Bir daha da seni bu fabrikada görmeyeyim...

Delikanlı parayı alıp gitmiş... Patron daha sonra ustabaşının yanına gitmiş:

- Sen burada bostan korkuluğu musun be adam? demiş, işçin mesai saatinde oturmuş gazete okuyor sen oralı olmuyorsun?...

- Hangi işçi, demiş ustabaşı, şu demin kapının yanında gazete okuyan kırmızı tişörtlü çocuk mu?...

- Tastamam o, demiş patron. Ustabaşı gülmüş:

- Efendim o işçi değil, köşedeki kahvehanenin garsonu... 20 dolar kahve borcumuz vardı, arkadaşların parayı getirmesini bekliyordu. ;D :)
 
Katılım
13 Mar 2007
#17
Mutlaka Okuyun- hikâye

Göç Zamanı
Siz hiç sabaha karşı bir ses duydunuz mu? Yollarda ilk ayak seslerinden çok daha önce, bir ses?
Bir ney ahenginde erimiş bir çağrı, sizi içinizden kavrayıp bir yere, uzak, renkli, bilinmez ve esrarlı bir yere çekti mi?
Bilir misiniz Münâdi nedir ve Göç nasıl olacaktır?
Üzüntülü akşam yemeğinden hemen sonra, yavaşça arka odaya sıvıştım, iki elimi iki yana siper edip alnımı cama dayadım.. Gece, bahçeyi tanınmayacak kadar değiştirmişti. Bin bir cin'i bin bir oyunla dal aralarında gördüm, ince patika, belli belirsiz bir ışıkla yarı aydınlanmış kulübeye kadar uzanıyordu. Kulübe koyu gölgeler arasındaydı, uyuyordu.
Yatağa girmeden evvel bahçeye son bir defa baktım, sonra sıkıca sarındığım yorgan altında yapayalnız, geçmek bilmeyen günü ve Dede'yi düşündüm. Aldatıldığım kanısındaydım; üzgündüm, kırıktım.
Belki o, beni beraberinde götürmemek için Münâdi'ye “Sus!” demişti, “Uyanmasın!” Bütün sevgililerin insana kucak açtığı ülkeye gitme acelesiyle “Sonra da gelse olur!” demişti belki.
Sahi size önce Münâdi'nin ne olduğunu anlatmalıyım. Ben onu, Dede'nin köşeleri yuvarlanmış konuşmasından, el kol hareketlerinin yardımıyla yaptığı küçük benzetmelerden tanımıştım. O anlatır, bir görünmez kalem zihnime Münâdi'yi çizerdi; gür sesli, palabıyıklı, iri ve güçlü bir adamı.
Bir eli şakağına dayalı bu hayal yaratığı; “Göç zamanı gelmiştir;” diye haykırır ve ben bu çağrıyı duyar gibi olurdum. Gözüm, Münâdi'nin gerçek kadar canlı çehresinde, kulaklarım karşı durulmaz çağırının âhenginde, konuşmasının sonunu beklerdim.
Daha sonra Göç'ü anlatırdı Dede. Zihnimde bir araba canlanırdı. Denkler, kap-kacak, leğen ve mutlu insanlar yüklü bir araba.
Atın zayıf baldırlarında kaslar zorlanmaktan şekillenirken, anlatılması zor incecik bir hüzün içimi kaplardı.
Dede, her kelimenin tadına baka baka, ağır ağır: “Bir gece.” derdi, “Sabaha karşı Münâdi, Göç zamanıdır diye bağıracak.”
Kaç geceler boyunca, o sesi duyabilmek için beklerken uyuyakalmıştım. Çok defa salâ ile Münâdi'nin çağrısını karıştırmış, heyecanlanmıştım. Kaç kez sabah ezanında bir şey, Dede'nin anlattığı yeri düşündürmüşlü bana.
Derin ve dinlendirici bir çocuk uykusu sabahından sonra bir daha Dede'yi görmedim. Göçmüştü. Ne eşyalarını, ne eski hırkasını alabilmişiti giderken. Kim bilir belki asıl suç Münâdi'nindi. Belki de “Göç zamanıdır” dedikten sonra, “Acele et, acele et!” diye üstelemişli. Tabiî böylece bana haber vermemişti Dede. Bir başka düşünceyse kalbimi sızlatırdı. Belki de diye düşünürdüm, Dede sırtında yepyeni bir hırka, çağırıldığı yerdeki çocuklara hikâyeler anlatmaktadır.
Siz hiç sabaha karşı çağıran bir ses duydunuz mu? Bir ney ahengine bürünmüş bir ses?
Bir adam gördünüz mü, elini şakağına dayamış bir Münâdi, “Göç zamanıdır” diye haykıran?
Dede olmalıydı şimdi. Size derdi ki, siz de duyacaksınız bir gün. Sonra gülümser, gözleri uzaklara dalar giderdi. :'(

Göç Zamanı, Ötüken Neşriyat, İstanbul 1998
 
Katılım
13 Mar 2007
#18
HİKAYELER & ÖYKÜLER



ANNEMLE ARAMIZDAKİ BAĞ
Annemle aramızda, hiç konuşmadan sessizce kurduğumuz bir iletişim bağı vardır. Bundan on dört yıl önce, annemden... en iyi arkadaşımdan... en yakın dostumda 800 mil uzakta, Indiana, Evansville’de yaşıyordum.

Bir sabah, sessiz sessiz düşünürken, birdenbire annemi arayıp, nasıl olduğunu sormam gerektiği duygusuna kapıldım. Önce biraz tereddüt ettim.

Annem dördüncü sınıf öğretmeni olduğu için, sabahın 5:15’inde onu aramak, onun günlük programını aksatabilir ve onu derse geç bırakabilirdi. Ama içimden bir ses annemi hemen aramamı söyledi. Annemle üç dakika kadar konuştuk ve bana iyi olduğunu söyledi.

Aynı gün daha sonraki saatlerde telefonum çaldı. Annemdi, bana sabahki telefonumun hayatını kurtardığını söyledi. Annemin işe gittiği yolda çok büyük, zincirleme bir kaza olmuş ve eğer annemi üç dakika kadar daha geç arasaymışım, annemin de o kazada yaralanması ya da ölmesi kaçınılmaz olacakmış.

Bundan sekiz yıl önce, ilk çocuğuma hamile kaldığımı anladım. Bebek 15 Mart’ta dünyaya gelecekti. Doktora bu tarihin benim tahminimden çok erken olduğunu söyledim. Bebek benim tahminlerime göre 29 Mart ile 3 Nisan arasında doğacaktı, çünkü o süre annemin bahar tatiliydi ve bebek doğduğu zaman annemin yanımda olmasını istiyordum. Doktor gülümseyerek tahmini tarihin mart ayı ortası olduğu konusunda ısrar etti. Bense sadece gülümsedim. Reid 30 Mart’ta dünyaya geldi. Annem ise 21 Mart’ta yanıma geldi.

Altı yıl önce tekrar hamile kaldım. Doktor bebeğin mart ayı sonuna doğru doğacağını söyledi. Ben, bu kez daha önce doğacağını, - tahmin ettiğiniz gibi - annemin tatilinin bu kez mart ayı başına rastladığını iddia ettim. Doktorla birbirimize bakıp gülümsedik. Breanne Mart’ın 8’ınde dünyaya geldi.

Bundan iki buçuk yıl önce, annem kansere yakalandı. Zamanla tüm enerjisini, iştahını ve konuşma yeteneğini yitirdi. Annemle Kuzey Carolina’da hafta sonunda birlikte olduktan sonra, Ortabatı’ya dönmem gerekiyordu. Annemin yatağının yanında diz çöktüm, elini tuttum ve ona, “Anneciğim, tekrar gelmemi ister misin?” diye sordum. Başını evet anlamında sallarken, gözlerini araladı.

İki gün sonra üvey babamdan bir telefon aldım. Annem ölüyordu.
Tüm aile başında toplanmıştı. Telefonda bana başında okunan duayı dinletti.

O gece anneme millerce öteden elveda diyebilmek için çabaladım. Fakat, ertesi sabah yine telefonum çaldı. Annem hala hayattaydı, ama komadaydı ve her an ölümü bekleniyordu. Ama annem ölmedi. Ne o gün, ne de ertesi gün. Yine bir telefon aldım. Her an ölebilir diyorlardı. Ama annem yine ölmedi. Her geçen gün içimdeki acı giderek büyüyordu.

Dört hafta geçtikten sonra, olan biteni anladım: Annem beni bekliyordu. Tekrar gelmemi beklediğini ifade etmişti son kez yanından ayrılırken bana. Daha önce yanına gitmem olanaksızdı, ama artık gidebilirdim. Hemen yerimi ayırttım.

O gün öğleden sonra saat beşte, annemin yanındaydım. Hala komadaydı, ama ona, “Anneciğim, geldim işte. Artık gidebilirsin. Beni beklediğin için sana teşekkür ederim. Hadi git artık.” Dedim. Birkaç saat sonra öldü annem.

Sanırım, iki insanın arasındaki bağ bu denli derin ve güçlü ise, sözcüklerle ifade edilemez ve sonsuza dek yaşar. Annemi kaybetmenin acısına karşın, aramızdaki bu bağın güzelliğinin ve gücünün her şeyden daha değerli olduğunu biliyordum.

Susan B. Wilson
 
Katılım
13 Mar 2007
#19
Mini Hikâye



PADİŞAHIN ELBİSESİ

Günlerden bir gün, yıllardan bir yıl, bir padişahın ganimet malından eline çok güzel ve tarif edilmez bir kumaş geçer. Terzi başını çağırtıp o kumaşı eline verir. Terzi başı kumaşı görünce aklı başından gider. Ve sanki hasta olur. Padişaha kaftan kesmek için yaklaşıp evvela tahmin için eline arşın alır:

- Sultanım, üstatlar, "bin ölç bir kes, ölçmeden kumaşa el vurmasın hiç kes (kimse) demişler", der.

- Sultanım, bu kumaş kaftan olmaya el vermez, diye söyler. Dörtte bir, çeyrek daha gerekir ki, hazret-i sultana layık bir kaftan olsun.

Padişah çaresiz:
- Biraz dursun, der ve buna uygun parça bulunması için şehir ve vilayet aransın, diye emreder. Her ne kadar şehir baştan başa aranır ve memleket boydan boya taranırsa da ona münasip kumaş ve o beze uyar bir yoldaş bulunamaz. Padişah çaresiz kalıp bir başka terziyi davet eder:

- Şu güzel kumaştan bana iyi bir elbise yapıver, diye söyler.

Usta terzi de :" Bismillah" deyip iki dizi üstüne gelir. Kumaşı söyle bir tahmin edip sındısını eline alır, Padişahın nasıl gönlünden geçerse işte tam öyle, mükemmel bir elbise biçer. Padişah överek ihsanlar eder. Terzi ihsanları alıp elbiseyi dikmeye gider.

Nice zaman sonra, bir gün padişah gezmeye çıkar. Şehri dolaşırken bir oğlan çocuğunu o eşsiz kumaştan bir elbise ile görür. Padişah hayret ederek elbisenin aslını teftiş edip araştırır. Çocuğun, o elbisesini diken adamın oğlu olduğunu öğrenir. Terziyi getirtip:

- Usta, bu elbisenin parçasını nerede buldun?

Terzi:
- Sultanım size dikilen elbisenin artan parçasıdır.

Padişah:

- Ya bizim terzi başı "Bu kumaştan bir kaftan çıkmaz" derdi. Sen hem tam çıkardın hem de oğluna kaftan yaptın, nasıl oldu? der.
Terzi:
- Sultanım onun oğlu büyüktü; kaftan çıkmaz demesi onun içindi, der.
 
Katılım
13 Mar 2007
#20
Özgürlük Rengin Ne Senin???(alıntı)




ÖZGÜRLÜK RENGİN NE SENİN?
Özgürlük, rengin ne senin?
Belki beyaz bir güvercin,
Barışın simgesi.
Belki kızıl bir renk,
Ölümün habercisi…

Özgürlük rengin ne senin?
Belki tozpembe bir hayalin,
, Güldüren yüzü.
Belki siyah bir kartalın,
Parçalayan pençesi…

Özgürlük rengin ne senin?


Özlem Yıldım
 

Giriş yap