1)EDEBİ TÜRLER

BAHÂRİYYE/BAHÂRİYYAT/BAHÂRNÂME/REBÎ’İYYE

Bahariye kelime anlamıyla “baharla ilgili,bahara ait” demektir.Eskiden bazı mesire yerleri de “bahariye” olarak adlandırılırdı.
Edebiyatta bahariye, bahar tasvirine yer veren manzumelere denir.Bahâriye örneklerine ilk yazılı ürünlerimizden itibaren rastlanmaktadır.
Atabetü’l-Hakâyık’ta Kün Togdı tasviri bir bahariye örneğidir.Klâsik Türk edebiyatında “bahâriye” kasidelerin teşbip bölümünde kullanılan asıl konuya girmeden önce bahar tasvirleriyle okuyucunun hazırlandığı konuları içeren birkaç beyit iken zamanla gelişerek bir tür halini almıştır.
Şairler, baharın gelişini,güzelliğini,manzaralarını;tabiattaki değişimi ve baharın insanı etkilemesini coşkun bir dille tasvir ederler.
Tabiat güzelliklerinin tamamlayıcısı sevgilidir.
Yenilik,tazelik,yeniden oluşum,diriliş kelimeleri sevgiliyi karşılar.
Bir güzellikler manzumesi olan sevgili , bahar dolayısıyla kapalı mekandan açık mekanlara “bezm,ıyş u nûş ve işret” vesilesiyle gezinti yerlerine çıkınca aşığın bütün neşesi,coşkusu yerine gelir.Bu coşkuyla gezintiler yapılır,yenilir,içilir,şiirler seslendirilir,şarkılar söylenir.Bu nedenle divan şiirinde sevgilinin kaşı,kirpiği,saçı ve yüzü ile bağ-bahçe ile ilgili terimlerle çağrışımlar kurulur,konu zenginleştirilirdi.
Klâsik Türk müziğinde, sözü(güfte) bir bahâriye kasidesinden alınmış eserler de “bahâriye” olarak adlandırılmıştır.
Nef’î’nin Sultan IV.Murat’a sunduğu “Der Medh-i Sultan Murâd Han Aleyhirrahmetü velgufran” başlıklı bahârriyesi(15.Kaside) klâsik Türk müziği repertuarlarına girmiş besteli meşhur bahâriyelerden biridir.
Bahâriyeler, batı kültüründeki pastoral şiirlere benzemekle birlikte üslup olarak farklıdırlar.
BİLÂDİYYE/BELDE-NÂME
Arapça’da “bilad” belde kelimesinin çoğulu olarak “memleketler,şehirler,kasabalar” demektir.Osmanlı idari/hukukî yapısında bazı yerleşimler özellikleri dikkate alınarak gruplandırılmış.
Osmanlı toprak dağılımı ve şehircilik sisteminde rastladığımız bu adlandırmaları oluşturan grupları temsil eden bazı yerleşimler Osmanlı psiko-sosyal yapısında özel bir önem kazanmış ve edebî metinlerle ifadesini bulmuştur.Başta İstanbul olmak üzere birçok şehri konu edinen edebî metinlere rastlanmaktadır.Bunlar “beldenâme” veya “biladiye” başlıkları altında değerlendirilecektir.


Beldenâmeler, şehir veya yer adlarını konu edinen eserlerdir.Kaside-i Büldân, Esma-i büldân gibi,belde kelimesinin çokluğuyla yapılan eser adları türü zenginleştirecek örnekler olacaktır.Bilinen biladiyelerde toplam 210 belde adı yer almaktadır.
Biladiyeler manzum ve mensur olarak düzenlenirler.
Tür adını taşımamakla birlikte bir şehri veya semti tasvir eden metinler de bu başlık altında değerlendirilmelidir.16 yy. şairlerinden Fuzûlî’nin Divanı’nda 11. ve 19. kasideler Bağdat hakkında yazılmış birer biladiyedir.
CEMREVİYYE
İlkbahar başlangıcında yedişer gün arayla önce havada sonra su ve toprakta oluştuğu sanılan sıcaklık artışı olarak bildiğimiz cemre, Arap dilinde “ateş haline gelmiş kömür” veya “kor durumunda ateş, ateş koru, ateş haline gelmiş kömür ve çakıltaşı” gibi anlamlara gelir.
Cemre, bahar mevsimini müjdeleyici bir fonksiyona sahiptir. Halk inanışları arasında yer alan soyut bir kavram olmasının yanında takvimsel bir olgudur. Bu sebeplerin yanında divan şairleri, bahar ile ilgili tasvirleri ve mefhumları bahâriyye ve nevrûziyelerde geniş olarak yer verdiklerinden dolayı, cemrenin bu iki türün arasında kullanım alanı daralmıştır.

Bosnalı Sabit’in “Cemreviyye”si:
Berây-ı Pasmakçızâde Es-Seyyid Ali Efendi
Dil âtes-i muhabbet ile feyz-i âb olur
Deryâ gibi cemrede pür âb u tâb olur (1)
(Gönül, cemre zamanında suyu ısınıp coşan deniz gibi, sevgi ateşiyle dolup taşar.)
Nîl-i hevâya düşdi bugün nokta cemreden
Simden gerü serâb-ı muhabbet şarâb olur (2)
(Bugün cemreden mavi gökyüzüne bir katre düştü, sevgi hayali bundan sonra serap gibi haz verici olur.)

CENKNÂME
Farsçada ceng; çekişme,savaş ve savaşma anlamındadır.Edebiyatta, şiir ya da düz yazı biçiminde yazılmış,savaş ve kahramanlık öykülerine ve ordunun savaştaki tasvirine yer veren metinlere verilen addır.Cenknâmeler de sefer, fetih ve zafer konuları gibi kahramanlık, mücadele ve savaş konularını hikaye eden gazavatnâme bölümlerinin bağımsızlaşmış benzer türleri olarak kabul edilmelidir.Cenknâme örneği metinler aynı zamanda benzer türlerle birlikte işlenebilmektedir.
Bakî Divanı’nda(Küçük,1994) 1 kaside(14,s.33),2 gazel(326,s.301;407,s.351) türün örneklerindendir.

CÜLÛSİYYE
Cülûs, جلس kökünden türemiş olup “oturmak”, “tahta çıkmak” anlamlarına gelen Arapça bir kelimedir. Edebî bir terim olarak ise cülûsiyye, Osmanlı şehzadelerinin padişah olarak tahta çıkışı üzerine yazılan ve tahta çıkan padişahı öven genel olarak kasîde nazım şekliyle yazılan manzum veya mensur şiirlerdir. Cülûs kelimesinden türemiş olan Cülûsiyye ise, padişahın tahta çıkma töreninde dağıtılan “bahşiş” anlamına geldiği gibi, bu konuda yazılan manzum ve mensur eserlere cülûsiyye denilmektedir.
Klasik edebiyatımızda cülûsiyyeler, daha çok kasidelerin “teşbîb” bölümlerinde görülmekle birlikte, terci-bend ve terkib-bend tarzında veya tarih manzumeleri gibi farklı nazım şekilleriyle de yazılmıştır. Bu tür eserlerde öncelikle yeni hükümdarın tahta çıkması münasebetiyle ülkenin mutluluk, huzur ve refaha kavuştuğu, halkın bu olaydan sevinç ve mutluluk duyduğu vurgulanarak Allah’a şükredilirdi.

BAKÎ’NİN SULTAN II. SELİM’E YAZDIĞI CÜLÛSİYE’DEN BİR BÖLÜM
Bi-hamdillâh şeref buldı yine mülk-i Süleymânî
Cülûs itdi sa’âdet tahtına İskender-i sânî

Togup gün gibi zerrîn tâc ile burc-ı sa’âdetden
Yitişdi şarkdan garba ziyâ-yı ‘adl u ihsânı
(Bâkî)
DÂRİYYE/KASRİYYE
Kelime anlamı olarak “ev” anlamına gelen Farsça dar kelimesi Arapça aidiyet eki alarak “evle ilgili,eve ait” anlamındadır.
Edebiyatta saray,köşk ve yalı gibi devlet büyüklerinin yaptırdıkları sanatlı yapıların tasvir edildiği şiirlerin adıdır.Tespit edilmiş örneğine az rastlanan dariyeler, genel olarak kaside nazım şekliyle yazılmışlardır.
Divan şairleri mimari açıdan sanat eseri seviyesine yükselmiş ve devrin ileri gelen devlet adamlarının yaptırdıkları binaların yapımı vesilesi ile yazdıkları methiye tarzındaki eserlerin teşbip bölümünü mimari eserin tasvirine ayırmışlardır.
Bu türde yazılmış manzumelerde önce bina tasvir edilir(teşbip), daha sonra bina sahibinin övgüsüne(methiye) geçilir.
Lamiî’nin Bursa şehrini tasvir ettiği “Bursa Şehrengizi” adlı eserinde “Saray-ı Sultanî” başlıklı bölüm bir dâriye özelliğindedir.Eserin bu bölümünde terkedilmiş, virane olmuş bir yapının dönem özelliklerine göre tasviri yapılmıştır.
Tarih düşürme metinleri arasında ev/yapı ile ilgili manzumelerde dâriye örneği oluşturabilmektedir.
Nef’î Divanı’nda tarih düşürme örneği 3 kıta-ı kebireden ikisi bu tür yapılar hakkındadır.
FETİHNÂME
Fetihnâme, öncelikle bir tarh terimidir.Fetih yazısı,mektubu:Kazanılan savaş sonucunda ele geçirilen topraklar nedeniyle komşu hükümdarlara, hanlara prens, şehzade ve valilere gönderilen zafer içerikli yazı.
Şekil yönünden fermana benzeyen bu yazılar padişahın imza ve tuğrasını taşırdı.
Edebiyatta fetihnâme ,bir kale,ada,şehir veya ülkenin ele geçiriliş coşkusunu hikaye eden metinlerdir.
Manzum ve mensur veya karışık olarak yazılmışlardır.
Bakî Divanı’nda 1 kaside;biri Şirvan fethini anlatan 2 gazel cenk konuludur.
Konu başlıkları farklı olmakla birlikte,sefernâme,kudûmiyye,cenknâme,zafernâme vb. başlıklı manzumeler konu yönünden iç içe geçmiş metinlerdir.
FÜTÜVVETNAME
Gençlik,cömert ve soy temizliği anlamındaki “feta” veya “fityan”(fitye) Türk edebiyatında ahi tipinin karşılığıdır.Türkçede yiğit,Farsçada civanmerd(civanmerdan),fütüvvet-dâr aynı anlamdadır.
Fütüvvet tavrını konu alan veya fütüvvet tavrının kurallarından bahseden eserler fütüvvetnâme adını almıştır.
Ahî tipi, Doğu-İslam dünyasında fütüvvet veya Anadolu’daki yaygın şekliyle ahilik teşkilatının insan tipini temsil eder.Ahî tipi ahilikte bir dereceyi ifade etmesine rağmen hareketin dinamik öğesini oluşturmakla teşkilata ad olmuştur.
Ahî, Arapça “kardeşim” anlamında bir sesleniştir.Fütüvvette ise bir makam adıdır.Ahî, fütüvvetin ilkelerine uygun olarak işleyişini sağlayan ikinci derecedeki(halife) kişidir.
Fütüvvetnâmeler başlangıçta tasavvufî özellikte olduğu halde 13.yy.’dan itibaren ekonomik,toplumsal ve politik bir yapılanmaya dönüşen fütüvvetin kurallarını, işleyiş biçimini,mensuplarının davranış biçimlerini düzenlemek endişesiyle kaleme alınmış ve bu tavır geleneğin uzun süre yazılı nizamnâmelerle korunmasını sağlamıştır.
Konu hakkında yazılan ilk eser Sülemî (ö.1021) tarafından yazılmış Arapça “Kitabü’l-Fütüvve”dir.Eser, Süleyman Ateş tarafından Türkçe’ye çevrilmiştir.
İlk Türkçe fütüvvetnâme 13yy.’dayazılmış Burgazî’nin eseridir.
Ahiliğin nizamnameleri olan fütüvvetnâmelerde meslek erbabının ticari ve ahlakî kuralları,ahi-ihvan tipinin karakteristik özellikleri sıralanır;
doğruluk,emniyet,cömertlik,tevazû,nasihat,doğru yolu tavsiye,affedicilik ve tevbe etmek olumlu karşılanan özelliklerdir.İçki,zina,yalan,gıybet,hile vb. olumsuz tavır ve davranışlar içinde olmak ise meslekten uzaklaştırılmayı gerektiren nedenler arasında sayılmaktadır.
GAZAVATNÂME/GAZANÂME/VEKÂYÎNÂME
Gazâ;savaş anlamındadır.Din adına yapılan savaşla(cihad) aynı anlamda kullanılır.Arap edebiyatında gazâ ve gazilerin kahramanlıkları “magazi” başlığıyla hikaye edilmiştir.Türk edebiyatında gazanâme,savaşları veya ordu akınları veya zaferlerini anlatan eser anlamında kullanılmış,daha çok kelimenin çokluk şekli “gazavatnâme,savaş” konulu metinlerin toplu tür adı olarak kullanılmıştır. Vekâyinâmelerde bu başlık altında değerlendirilmelidir.
Buna göre, bir kalenin,adanın veya şehrin ele geçirilişini anlatanlar fetihnâme;düşman yenilgisiyle sonuçlanan savaşlar zafernâme;savaş hazırlığı ve savaşa gidişi anlatanlar sefernâme olarak adlandırılır.
HADİS-İ ERBAİN
İslami düşüncede Hz. Muhammed’e isnat edilen her şey hadîs olarak kabul edilmektedir. Kur’an ve hadîs İslam dininin temel kaynağıdır. Hz. Muhammed’e nispet edilen her söz, fiil ve takrire hadîs denmiştir. Hadîsler, Hz. Muhammed’in vefatından sonra onun yakınında bulunan sahabeler, sahabelerden sonra da tâbiin tarafından sözlü olarak aktarılmıştır.
Ali Şir Nevâî, Fuzûlî, Nev’î, Âşık Çelebi, Latifî, Âlî, Hâkânî, Nâbî; yine aynı köklerden beslenen tasavvuf edebiyatında Sadreddin Konevî, İsmail Hakkı Bursevî, Rıhletî, Melâmî Dede vb. önemli isimlerin kırk hadîs konusunda eserleri bulunur.

Hacı Bektaş Velî’nin Hadîs-i Erbaîn Adlı Eserinden BirParça
El-hadįŝü’ŝ-śāliŝü ķāle Resūlullāhi śallallāhu ‘aleyhi ve sellem elfuķarā’u dıhkühüm ibādetün ve mezāĥahum tesbįĥu ve nevmehüm śadaķatün ve yenzurullāhu teālā ileyhüm fį külli yevmin ŝelāŝe merrātün.
Yani Resūl (as) buyurur kim dervįşlerüñ gülişleri ‘ibādetdür ve lafları ve latįfeleri ki Haķ söylene tesbihdür ve uyķuları śadaķadur Haķ Te’ālā faķįrlere günde üç kez raĥmetle nažar ider.
HAZÂNİYYE
Fars dilinde hazan,güz,sonbahar demektir.Hazâniye ise, sonbahar konusunu işleyen edebi metinlere verilen addır.
Hazâniyelerde tabiat unsurlarından ziyade,hazan mevsimi hayatın son demleri olarak ele alınmaktadır.Tabiatla ilgili unsurlara oldukça az yer verilmiş ve hemen her beyitte,her kelimede ölüm mazmunu işlenmektedir.
Hazan mevsimi ile ilgili bazı unsurlar ise şu şekildedir:
a)Ağaç(dıraht,bîd,çenâr,nihal)
b)Yaprak(berg,varak)
c)Çemen(bostân,bâğ,gülistân)
d)Rüzgâr(hazân yeli,bâd-ı hazân,bâd-ı harîf)

Klâsik Türk edebiyatında hazan mevsimi üç ana tema üzerine bina edilmiştir:
1)Hazan mevsiminin tabiat üzerindeki etkisi ve bu etkinin sonucu olarak tabiatın bozulması,
2)Bu mevsimle beraber tarlalarda hasadın başlanması,ürünlerin toplanarak kışa hazırlık yapılması,
3)Hazan mevsiminin teşhis edilerek ölümü yakın yaşlı bir adama benzetilmesi.(Hazan mevsimi ile genellikle yaşlılık,ölüm ve dünyanın faniliği gibi konular arasında benzerlik kurulmuştur.)
Örnek bir gazelden birkaç beyit:
Kat edip fasl-ı hazân âb-ı revân şirâzesin
Nüsha-i gülzârın evrâkın perişân eylemiş

Devr cevrin gör ki nüzhet-gâh-ı ehl-i zevk iken
Cûy-bâr u gülşeni zencîr ü zindân eylemiş

Eylemiş tedbîr teşvîş-i hazân târâcına
Lâle rengin rahtını dağ içre pinhân eylemiş

Rüzgârın tîre bahtın kare nutkun lâl edip
Mâtem-i gül bülbülü zağ ile yeksân eylemiş
(Fuzûlî)

HİLYE
Hilye kelime anlamı olarak,süs,cevher;güzel özellikler ve güzel yüz anlamındadır.Edebiyatta,İslam peygamberinin olumlu özelliklerini,fiziki güzelliklerini ve örnek davranışlarını konu edinen manzum ve mensur eserlere ad olmuştur.
Osmanlı edebiyatında türün ilk ve en ünlü temsilcisi Hakanî’dir.
Peygamberin fiziksel ve ruhsal özelliklerinin tasvir edildiği “Hilye-i Hakanî” bir mesnevidir.1598-99 yıllarında tamamlanmış olan eser 724 beyitten oluşmuştur.

Hilye-i Hakânî’den bir bölüm:
İttifak etti bu ma’nada ümem
Ezherü’l-levn idi Fahr-ı Âlem
(Peygamber parlak yüzlüydü,ifadesinde ona inananlar aynı fikirde birleştiler.)
Yüzünün hâlis idi ağı katı
Ruhları sâf idi sâfî sıfatı
(Yüzünde çok sade bir beyazlık vardı,yanakları sade özellikleri gibi,arı duruydu.)
IYDİYYE/BAYRAMİYYE
Iydiye,bayramlık,bayram kutlaması,bayramlar vesilesiyele yazılan şiir anlamlarındadır. Kelimelerin tamlamalar içinde kullanılmış şekilleri de bu konuda yazılmış şiirlerin çağrışım dünyasını oluşturur:bayram yeri(ıydgâh) Ramazan bayramı (ıyd-i fıtr) ve kurban bayramı (ıyd-i adhâ) vd.
Klâsik Türk edebiyatında, genellikle bayram vesilesiyle yazılmış kasidelerin giriş(teşbip) bölümlerine bu ad verilmiştir.Ancak Nedim’in Bayram Paşa’ya sunulmuş murabbaı gibi başka nazım şekilleriyle türe örneklik eden eserler de yazılmıştır.
Sarayda ve devlet kademelerindeki bayramlaşma törenleri, halk arasındaki bayram ziyaretleri, kına yakma, el öpme, bahşiş verme, hediyeleşme, mesire yerlerine gitme vb. bayram gelenekleri ile ilgili tasvirler de ıydiyelerde sıkça yer alır. İstanbul’un Eyüp, Kâğıthane, Sâdâbâd, At Meydanı, Vefa, Tophane, Üsküdar gibi gezinti ve eğlence yerleri de bayram şiirlerinde anlatılmıştır. Ayrıca müzik de bayram kutlamalarının önemli bir unsuru olarak çeşitli yönleriyle bayram kasidelerinde ele alınmıştır. (Uzun)
Vehbî’nin Râgıp Paşa’ya yazdığı ıydiye kasidesinin ilk iki beyti: IYDİYE BE-MERHÛM RÂGIB PAŞA
Cebhe-i ‘îd-i sa’îd üzre edip ‘arz-ı cemâl
Ham-ı ebrûsunu gösterdi hilâl-i şevvâl
(Şevvâl hilali, kutlu bayramın alnında (menzilinde), yüzünü ortaya çıkarıp kaşının kıvrımını gösterdi)
Ne hilâl ehl-i diliñ câm-ı hilâlî-âsâ
Sînesin cûş-ı neşât ile eder mâl-â-mâl
(Ne hilal! Gönül ehlinin sinesini hilal kadehi gibi sevinç coşkusuyla dopdolu eder.)


KIYÂFETNÂME
Kıyâfet kelimesi bir kimsenin ardınca gitmek iz takip etmek, peşi sıra gitmek manalarına gelir ve Arapçadaki “kavf” kökünden müştaktır. Bu kelime Türkçede galat olarak; elbise, şekil, suret, kılık manalarında kullanılmış olup dilimize Farsçadan geçmiştir. Bir kişinin saç, göz, kulak, el gibi organlarına ve dış görünüşüne bakarak karakter yapısı hakkında görüşler ortaya koyan bilim dalına “kıyafe(t)”, bu görüşleri ortaya koyan esere de “kıyâfetnâme” adı verilir.
Kıyâfetnâme türündeki eserler kimi zaman manzum kimi zaman mensur olarak kimi zamanda manzum-mensur karışık şekilde yazılmıştır. Türk edebiyatının bilinen ilk müstakil kıyâfetnâmesi Hamdullah Hamdi’ye ait manzum bir kıyâfetnâmedir.
Türk edebiyatının ilk müstakil kıyâfetnâmesi Hamdullah Hamdi’nin eseridir. Hamdullah Hamdi’nin eseri tamamı manzum olup 158 beyitten meydana gelmiştir.
Çavuşoğlu, Türk kültüründe bu ilmin hükümlerine ilk kez Kutadgu Bilig’de rastlandığını belirtmektedir.
Kıyafetnameden örnek bir bölüm:
Çün enek ince ola hıffet olur
Büyük olursa kibr ü gılzet olur
Mu'tedil olsa ıssı 'âkıl olur
Her neye tâlib olsa kâbil olur" (Çelebioğlu).

MAKTEL-İ HÜSEYİN
“Cinayet yeri” anlamına gelen maktel;son halife Ali’nin oğlu Hüseyin’in Kerbele’da şehit edilişini anlatan bir mersiye çeşididir.
Kaybedilen bir varlığın arkasından duyulan üzüntünün dile getirildiği mersiye türünde,Hüseyin’in öldürülmesi başlıklı mersiyeler,çokça işlenmiş olmak nedeniyle bağımsızlaşmış ve dini içerikli bir tür olarak “Maktelihüseyn” adıyla yaygınlaşmıştır.
Türk diliyle yazılmış en tanınmış ve en çok okunan meşhur maktel Fuzûlî’nin “Hadikatü’s-süeda” adlı manzum-mensur eseridir.
Fâhir’in Mersiye-i Şâh-ı Şehîd-i Kerbelâ adlı eserinden bir örnek:
Zümre-i ehl-i şikâk etdi inâdın i’lân
Hânedân-ı Nebevî oldu garîk-i ahzân
Ağlayub mâtem ider kimde ki vardur îmân
Bu işe yandı bütün âh ederek halk-ı cihân
Ağladı şems ü kamer inledi hem kerrûbiyân
(Muhalifler direnip peygamber soyunu üzüntü içinde bıraktılar.İnancı olan (elbette bu duruma) yas tutar.Bu işe bütün dünya halkı içi yanarak ağlaştı;güneş,ay ağladı,melekler inledi.)
MERSİYE
Mersiyenin kelime anlamı ölen birinin ardından iyiliklerini sayıp dökerek ağlamak demektir. Edebiyat terimi olarak mersiye ise ölen birinin ardından duyulan üzüntüyü dile getirmek, o kişinin iyi taraflarını anlatmak ve ölene karşı şairin ilgisini ifade etmek üzere yazılan lirik şiirlerdir. Arapça “resâ” kökünden gelen mersiye kısaca ölmüş bir kimse üzerine yazılmış manzume olarak ifade edilir.
Sultan Süleyman’ın oğlu Şehzade Mustafa’ya yazılan 16 mersiye edebiyatımızda bir kişiye yazılan mersiye sayısının en fazlasıdır.
Mersiyeler, insan ölümleri çevresinde oluşmuş türler olmasına karşılık,savaşlarda kaybedilen yerleşimler(şehir mersiyeleri), kedi ve at gibi çok sevilen hayvanlar için yazılmış az sayıda örnekleri de vardır.
Mesela Necati ölen katırının ardından Mersiye-i Ester’i yazmıştır.
Şehir mersiyeleri ise özellikle 1683 Viyana Kuşatmasının başarısız olması sebebiyle kaybedilen Rumeli toprakları üzerine yazılmış mersiyelerdir.
MEVLİD
Arapça bir kelime olan “mevlid”, “vilâdet” sözcüğünden türetilmiş olup çoğulu “mevâlid” dir. Bu sözcük, Arap dilinde umumî anlamda bir zaman ismi olarak “herhangi birinin doğduğu zaman”, bir mekân ismi olarak “herhangi birinin doğduğu yer” ve ayrıca “doğma, doğum” gibi anlamlar ifade ediyor olmakla birlikte hususî olarak Hz. Muhammed (s.a.v.)’in “doğduğu zaman”, “doğduğu yer” ve “doğumunu anlatan manzum eser” gibi anlamları da ihtiva eder.
Fatımîlerden başlamak üzere Selçuklular,Osmanlılar devlet adına mevlid törenleri düzenlemiş,Osmanlı’da mevlit alayı adıyla şöhret kazanmıştır.Osmanlı’da ilk mevlit törenine III.Murat (1588) döneminde rastlanmaktadır.
Türk edebiyatında türün ilk örnekleri arasında yer alan mevlid türünün en tanınmış eseri Süleyman Çelebi’nin “Vesiletü’n-Necat” adlı mevlididir.Eser, XV. asır Eski Anadolu Türkçesiyle yazılmış;halk tarafından çok sevildiği için tarzı ve konuyu işleyiş açısından daha sonra yazılmış mevlitleri de etkilemiştir.Eserin aslı 730 beyit civarındadır.
Süleyman Çelebi’nin Vesiletü’n-Necat adlı eserinden birkaç beyit:
“Enbiyânuñ şeksüz ol sultânıdur
Cümlesinüñ cânı içre cânudur
Gerçi kim anlar dahi mürsel dürür
Lâkin Ahmed ekmel ü efdal durur
Zira efdalliga ol elyak durur
Anı eyle bilmeyen ahmak durur”
MİRÂCNÂME
Arapçada “yukarı çıkmak”, “yükselmek” anlamındaki “urûc” mastarından türemiş bir ism-i âlet olan “mirâc” kelimesi, “yukarı çıkma vasıtası, merdiven”.
Terimsel olarak mirac, Hz.Muhammed’in bir gece Mekke’den Kudüs’e gönderilişini, ardından göğe, melekût âlemine çıkarılışını, Allah’ın katına yükseltilişini, melekût âleminde peygamberlerin ruhlarıyla görüştürülmesini, Cennet’i, Cehennem’i, melekleri görmesini ve bir an içinde Mekke’ye geri dönmesi mucizesini ifade eder. Kur’an’da isra (gece yürüyüşü) olarak geçmektedir ve miracın anlatıldığı 17. sûre bu adı taşır. (Pala)
Der Beyân-ı Mirâc-ı Muhammed Mustafa Salavatullahi ve Selamuhu ‘Aleyhi ve ‘Ala ‘Alihî
(Allâh’ın Salat ve Selamı Onun ve Ali’nin (Ailesinin) Üzerine Olsun Muhammed Mustafa’nın Miracının Beyanı)
Meger bir gece şâh-ı dü cihânì
Mekân itmişdi beyt-i Ümmühânı
(Bir gece, iki cihan sultanı (Hz. Muhammed) Ümmühani’nin evinde idi.)
Niyâz u nâz idüb Perverdigâr’a
Tazarru’ kıluben ol Kird-gâr’a
(Allâh’a niyaz ve naz ile dua edip ve o Rabb’e yalvararak,)
NA’T
Na’t,özelliklerini sayma, övme anlamındadır.Klâsik Türk edebiyatında,İslam peygamberi vasfında(na’t-ı şerif) yazılan şiirler genel olarak na’t adını almakla birlikte dört halife(Hülafayıraşidin:na’tıçarıyâr),Ali(na’t-ı Ali), tarkat ve din uluları ve veliler için yazılan övgü tarzındaki(medh) şiirler na’t olarak adlandırılmışlardır.
Na’tlar, peygambere karşı duyulan sevgi,saygı; peygamberliği, onun mucizeleri,hicreti,yaşadığı sıkıntılar;şefaati ve mirâc gibi yaşadığı olağanüstü olayları konu edinen metinlerdir.
Na’t,İslami edebiyat türlerinden olup Arap edebiyatında Kaside-i Bürde ile şöhret kazanmıştır.
Na’t türüne örnek bir beyit:
Senin medhinde şirket eylesem Mevlâya ma’zûrum
Bu bâbda cürm ü isyâna bakılmaz yâ Rasûlallâh
(Şeyh Galib)

NEVRÛZİYYE

Türk dünyasında uzun asırlar boyunca yeni yılın başlangıcı yani yılbaşı olarak kabul edilip kutlanan “nev-rûz” kelimesi Farsça “nev” ve “rûz” kelimelerinin bir araya gelmesinden oluşuyor olup “yeni gün” anlamına gelir ve sadece yeni bir günü değil, yeni bir mevsimi ve yeni bir yılı ifade eder. Baharın başlangıcı olan 21 Mart günü eski takvimle 9 Mart gününe rastladığından bu güne “Mart 9’u” da denilmiştir.
Nevruz konusunda Türk edebiyatında yazılan müstakil eserlerin ilk örneklerinden biri 15. yüzyıl Çağatay sahası şairlerinden Lutfî’nin Gül ü Nevrûz isimli eseridir.

Türk ve İslam medeniyetinde nevruz, güneşin Koç burcuna girdiği gün,
Tanrı’nın insanı ve evreni yarattığı gün,
Hz. Âdem’in yaratıldığı çamurun yoğrulduğu gün,
Hz. Âdem ile Havva’nın cennetten kovulduktan sonra Arafat’ta buluştukları gün,
Hz. Nuh’un gemisinden inip karaya ayak bastığı gün,
Hz. Yusuf’un kuyuya atıldığı gün,
Hz. Musa’nın Mısır’dan ayrıldığı gün,
bir yunus balığı tarafından yutulan Yunus peygamberin karaya çıktığı gün gibi çok önemli olayların yıldönümü olarak algılanmaktadır
Alevi-Bektaşilere göre bugün Hz.Ali’nin doğduğu gün, Hz. Ali’nin Hz. Fatıma ile evlendiği gün ve Hz.Ali’nin Hz. Muhammet tarafından halife ilan edildiği gündür.

RAHŞİYYE/ESBİYYE
Arapça aidiyet eki ile Farsça rahş (at) kelimesinden türetilmiş bir kelime olan rahşiyye, atla ilgili tasvirlere,at için yazılan mersiyelere yer veren metinler için tür adı olmuştur
Nef’î Divanından bir rahşiye örneği:
Te’âlallâh zihî rahş-ı hümâyûn-ı hümâ-sâye
Ki tasvîr-i dil-ârâsı yeter eğlence dünyâya
( Hümâ gölgeli padişah atı ne hoş;Allah şanını yüceltsin! Gönle hoşnutluk veren tasviri ,eğlence olarak dünyaya yeter.)

RAMAZÂNİYYE/RAMAZÂN-NÂME
Kameri 9.ay olan ramazan ayı,edebi metinlere konu olmuş özel aylardandır.İslam kültüründe;oruç ve oruçla ilgili,iftar,sahur,teravih gibi uygulamalar,Kadir gecesi gibi kutsal gecenin bu ay içinde olması vb. farklı özellikler nedeniyle ramazan şairlerin muhayyilelerini zorlamış ve bir edebi tür olarak ramazâniye ve ramazannâmeler oluşmuştur.Kutsal aya giriş vesilesiyle kaleme alınmış kutlama metinleri olarak düzenlenmişlerdir.
SÂKİNÂME/SAHBÂNÂME/İŞRETNÂME
Sâki, Arapçada;su veren,su dağıtan;kadeh,içki sunan demektir.
Edebi terim olarak sâkinâme ise sâkiye sesleniş biçiminde yazılmış, sâki ve şarabı överek ,sâkiden şarap istemeye;içkiye ve içkili eğlencenin türlü yönlerine;bâdenin gerçek ve tasavvufî anlamlarına dair divan şairlerinin yazmış oldukları şiir demektir.
Türk edebiyatında en çok örnek verilen eserler arasında yer alan sâkinâmeler, sahbanâme ve işretnâme olarak da adlandırılmışlardır.
Saki-namelerin temel terimleri olan bezm (meclis), sâkî, mutrib, mey (bade, şarap), kadeh (cam) hem maddî kültürü hem de manevî kültürü ifade eder. Bunlar günlük yaşamdan alınmış kelimeler olabileceği gibi dinî ve tasavvufî semboller olarak da karşımıza çıkabilirler.

Bâkî Divanı’ndan bir sakiname örneği:
Leb-i mey-gûn-ı sâki yâdına cûş eyleyip ey dil
Ciger hûnâbesin demdir olursam nûş edip kanzil
Gerekmez akla yâr olmak harâbat ehli velhasıl
Beni ayb eylemem dâ’im olursam mest-i lâ-ya kıl
Ki bihûş olmasam âsûde kılmaz bende bir gam var


(Gönül!Sakinin şarap renkli dudağını hatırlamakla coşup,ciğeri kanla doldurmaktasın,kan içip kendimden geçersem…Sözün kısası, meyhane müdavimlerinin akıllı olmaları gerekmez.Sürekli olarak aklı başından gitmiş biri olursam,beni ayıplamayın.Çünkü sarhoş olmazsam hiç rahat vermeyecek bir dert var bende)

SEFERNÂME
Bilindiği üzere sefer, Arapça bir kelime olup yolculuk, seyahat, mesafe kat etme; savaşa gitme; savaş; askerin savaş halinde ve savaşa hazır bulunması gibi manalara gelmektedir. Ayrıca Türkçede defa, kere, nöbet anlamlarında da kullanılmaktadır.
Edebiyatta ise sefernâme, savaşa hazırlık, savaş için yola çıkış ve savaşı anlatan eserlere verilen addır.

SEFER-NĀME-İ MANZŪM HASRETĪ BEG SELLEMEHU’LLĀH
Nām-ı Haķ’la sözi bünyād idelüm
Dā’imā Rabb’ümüzi yād idelüm
Yola çıķmaġa idicek niyyet
Bitüre evde ne olsa hācet
Daĥı ķoŋşı vü ķarā’ible ol an
Var esenleş yola olduķda revān
Evde ķalanları ey ŝāhib-i rāh
Haķķ’a ıŝmarla ķamusın her gāh

SÛRNÂME/SÛRİYYE

Düğün(velime),sünnet törenleri(sûr-ı hıtan, sûr-ı hümayun),doğum şenlik ve ziyafetlerini anlatan eselere verilen addır.
Osmanlı sultanlarının kızları,kız kardeşleri ve şehzadelerinin evlilik törenleri(sûr-ı arus.sûr-ı velime,sûr-ı cihâz),
sultan ve şehzade doğumları (viladet-i hümâyun) için düzenlenen
donanma,eğlence,şenlik ve ziyafet konuları düzyazı ve şiirle veya manzum-mensur olarak düzenlenmişlerdir.
Nabî ve Abdî gibi bazı müellifler sûrnâmeleri görevlendirme üzerine kaleme almışlardır.Daha sonraki sûrnâmeler sanatlı bir üslûpla yazılmıştır.
Bağımsız ilk manzum örnek,2775 beyitlik bir mesnevi olarak düzenlenen Gelibolulu Âli sûrnâmesidir.(Camiü’lhubur Der Mecalisisürûr)
Ali, III.Murad’ın oğlu şehzade Mehmed’in konu edinmiştir.
Sûrnâmeler, yazıldıkları dönemin sosyal yaşamını tasvir yoluyla yansıtan belgeler durumundadır.
Bir sûrnâme örneği:

SIRIK MEYDANINDA ŞENLİK BAŞLIYOR :

Ve sûr-ı hitân-ı hümâyûnda fukara ve sülehâ ve nice bî-kudret olan kimesnelerin evlâdları sünnet olunmak kânûn olmagla Edirne’den ve Âsitâne’den fukarâ degil nice agniyâların evlâdları hemân sûr-ı sultânîde bile bulunsun deyü meymenet-i i‘tibâr ile üçbinbeşyüz kadar ma‘sûmân cem‘ ve defter-i emîn-i sûra kayd olundular * Hitân emri içün Âsitâne ve Burusa ve Edirne’den üçyüz nefer cerrâhân-ı tîz-dest cem‘ olunub …Çünki seksenbeş senesi mürûr ve bin seksenaltı senesinde vâki‘ mâh-ı Rebî‘-ül-evvel hulûl eyledikte sûr-ı hümâyûn levâzımâtına mübâşeret olundugu günden mâh-ı mezbûra gelince temâm altı ay mürûr itmiş olur ….”

ŞEFÂ’ATNÂME
Şefâ’atnâme, Arapça “şefâ‘at” ve Farsça “nâme” kelimelerinden oluşmuş, şefâ‘at kitabı veya yazısı anlamına gelen bir birleşik isimdir. Bu birleşik isim aynı zamanda, tasavvufî edebiyatta bir tür adıdır. Bu türe örnek eserlerde İslam dinine göre “şefâ‘at” kavramının çeşitli yönleri dile getirilir.

TEMMÛZİYYE/SAYFİYYE
Divan edebiyatında yaz mevsimini konu alan şiirler 'Temmuziyye' olarak adlandırılır. Divan şairleri, Yaz (Sayt) mevsiminin özelliklerini Temmuz ayı adı altında dile getirmeyi tercih etmişlerdir. Diğer mevsimlere göre daha az yer verilen temmuziyye, şairlerce pek rağbet görmemiştir.

ŞEHRENGÎZ/ŞEHRÂŞÛB
Sözlüklerde şehrengiz türü için “Bir yerin tabii ve sosyal özelliklerinden bahseden bir nazım türü.” (Devellioğlu), “Divan edebiyatında bir şehir ile o şehrin mahbûbları hakkında yazılan manzum eser.” (Pala),gibi tanımlamalar yapılmıştır.
Bir başka tanıma göre ise şehrengîz bir şehir halkının yaşama biçimini,güzelliklerini ve güzel olarak tanımlanan meslek erbabını konu edinen şiir türüne verilen addır.
Farsça yazılmış örnekleri “Şehrâşûb” olarak adlandırılmıştır.

Fars dilinde ilk örnek Mesud-ı Sad-ı Selman’ın “Şehrâşûb” adlı eseridir.
Türk edebiyatında ilk örnekleri ise Mesihî ve Zatî’ye aittir.Her iki eserde “Edirne Şehrengizi”dir.
Türk edebiyatında tek yergi örneği Hayretî’nin “Yenice Şehrengizi”dir.
Türkçe şehrengizlerde sade ve anlaşılır bir dil kullanılmış,yalın bir anlatım tercih edilmiştir.
Şehrengizler,yazıldıkları dönemin canlı tabloları,toplum yaşamının yansıtıldığı aynalarıdır.




Seyrî’nin “Halep Şehrengizi”nden bir bölüm:

ŞEHRENGÍZ-İ MAHRŪSE-İ HALEB


Dem-i bîrūz irişdi geldi nevrūz
Getür sāķî mey-i la˘l-i dil-efrūz
Sun ol cām-ı ferah-zādan ki her dem
Bulur nūş eyleyenler hālet-i Cem
Ŝafādur nūş-ı mül eyyām-ı gülde
Husūsā şevķ-i ‘aşķ ola göñülde
Göñül ˘aşķdan bì-behredür[ür] ol
İletmez tā ebed maķsūdına yol

ŞİTÂ’İYYE
Arap dilinde şitâ,kış mevsimi anlamındadır.Şitâiyye terim anlamı olarak “kışlık” demektir.

Şitaiyyeler, nesip bölümlerinde kış mevsiminin tasvir edilip canlandırdığı kasidelerdir. Kış mevsiminin tabiat ve insanlar üzerindeki etkisinin, şairin hayalgücü ve dil yetisiyle birleşip edebi bir üslupla dışa yansıtılması için tasvir ve canlandırma kaçınılmaz anlatım teknikleri olarak karşımıza çıkmaktadır.

Kış mevsimi,mecaz dünyasında insan yaşamının son dönemini temsil eder.Kış bitmişlik,tükenmişlik sembolüdür;yaşlanmayı veya ölümü ifade eder;sıkıntı,buhran,gam,üzüntü gibi olumsuzluk ifade eden duyguların sembolüdür,iç mekana çekilme nedeniyle bezmin kapalı mekanlarda devam edişi ,meyhane,pir-i mugan,duhter-i rez gibi eğlence meclisleriyle ilgili terimlere de yer verilir.

Fuzûlî Divanı’nda bulunan Kaside-i Şitaiyye adlı eserden bir bölüm:
Bir gün ki dey alâmetin etmişti âşkâr
Tutmuştu yüz füstürdeliğe tab-ı rûzgâr
(Kışın belirtilerini göstermeğe başladığı bir gün,rüzgârın yaratılışı donmaya yüz tutmuştu.)
Bâd-ı hazân yetip harekât-ı şenî ile
Her yan dıraht-ı rahtını etmişti târmâr
(Sonbahar rüzgârı sert hareketlerle her tarafa ulaşıp etraftaki ağaçların bütün varlığını (yapraklarını) yerle bir etmişti.)

TEVHİD
Tevhid “وحد ” kökünden tef’il vezninde bir mastardır. Sözlükte “bir kılmak” manasınadır. Kelime Allah için kullanıldığında, “Allah tealanın tek olması, şerîk ve nazîrden münezzeh olması” anlamındadır.
Edebiyatta tevhid, Allah’ın varlığı ve birliği hakkında yazılan metinlere verilen addır.
Tevhidler, divan ve mesnevilerde eserlerin ilk metinleridir.
Türk edebiyatında Arap ve Fars edebiyatı etkisiyle oluşan tevhit örnekleri ilk İslamî eserlerden itibaren görülmektedir.Yusuf Has Hacib’in “Kutdgu Bilig”, Edip Ahmet Yüknekî’nin “Atabetü’l-Hakâyık”,Ahmed Yesevî’nin “Divan-ı Hikmet” adlı eserleri tevhit örneklerine yer veren eserlerdendir.

Ey emîr-i bî-vezîr ü ey alîm-i bî-misâl
Vey Habîr-i bî-nazîr ü ey rahîm-i Zü’l-celâl
(Ey yardımcısı olmayan yönetici!Ey eşsiz bilgi sahibi!Ey benzersiz haber sahibi!Ululuk sahibi,(tek) koruyucu (olan) Allâh!)

ZAFERNÂME

Zafernâme, “düşmanın yenilmesi ile sonuçlanan gazanâmelere” denir. Gazanâme, “din uğruna yapılan savaş anlamındaki “gazâ” sözcüğünden türetilmiş, düşmanlarla yapılan tek bir savaşı; gazavatnâme ise bir kişinin çeşitli savaşlarını konu edinen eserler” demektir.

Klasik Türk edebiyatında din uğruna yapılan savaşları anlatan anlatıldığı manzum ve mensur birçok türleri vardır. Bunlar fetihnâme, Zafernâme, şehnâme, fütûhat, fethiye, Selimnâme, Süleymannâme, cenknâme, cihadnâme… gibi adlar almıştır. Bu türlerin her birinin ayrı tanımları olsa da, bazen bu türlerin birbirlerinin yerine kullanıldığı da görülmektedir.




2)EDEBİ TARZLAR


A)FAHRİYYE

“Arapçada fahr, övünülecek şey; övülmeye layık kişi; böbürlenme, büyüklenme ve övünme anlamındadır. Edebî anlam olarak, kendini övme ve yüceltmeye dair şiir demektir.
Fahriyelerde şair, kendi sanatıyla diğer şairlerin sanatkârlığını karşılaştırır,sahip olduğu yüksek sanat gücünü,kendi fazileti ve üstünlüğünü savunur.
Nef’î’nin çok meşhur “sözüm” redifli kasidesinden örnek bir beyit:
Ukde-i ser-rişte-i râz-ı nihânîdir sözüm
Silk-i tesbîh-i dür-i seb’a’l-mesânîdir sözüm
(Benim şiirim, gizli sırları tutan tesbihin imâmesi; Fatihâ sûresinin incilerinin dizildiği iptir.)

HİCVİYE
Edebiyatta, biriyle şiir yoluyla alay etme,şiir yoluyla gülünç duruma düşürme veya yerme anlamındadır.
Edebiyatımızda yergi üslûbunun en meşhur eseri Siham-ı Kazâ(Kaza Okları) başlıklı eseriyle,XVII.yy. şairi Nef’î’ye aittir.

Nef’î’nin Sihâm-ı Kazâ adlı eserinden:
Vezâret kimdedür gör hey Nizâmülmülk hey Âsaf
Olurmuş bir acûzeyle nizam-ı devlet-i fânî
(Ey(Yüce) vezir Nizâmülmülk!Devlet düzenin yetersiz bir kocamışın elinde nasıl yok edildiğini (bir) gör.)
LÛGAZ/MUAMMÂ

Her iki ifade de günümüz Türkçesinde kısaca bilmece anlamındadır.Arapça lûgaz:bilmece,bulmaca,yanıltmaca demektir.tarz olarak lugaz, bir şeyin özelliklerinin sıralanarak ne olduğunun bilinmesini istemek amacıyla kaleme alınan şiirlerdir.
Bâkî divanından bir lûgaz örneği:
Veh nedir ol tîr-i ferhunde-bâl ü tîz-per
Kim olur bir turfe âyîn içre her dem cilveger
(Eyvâh,her an yeni bir mecliste boy gösteren,hızlı kanat çırpan,uğurlu kanatlarla uçan şey nedir?)

Muammâ ile lûgaz arasındaki belirleyici özellik,muammada gizlenmiş,bulunması istenen ad, ya Tanrı’nın sıfatlarından biri veya insan adı olmasıdır.Muammâ da sorulan gizli ad,bir devlet veya din adamı,bir tasavvuf ulusu veya sevgili adıdır.Lûgaz ise,canlı ya da cansız varlıkları;her çeşit somut ya da soyut kavramı veya eşyayı konu edinir.

MEDHİYE

Arapça bir kelime olan medh: övme, övgü; birinin iyiliğini söyleme anlamlarına gelir. Aynı kökten türetilmiş methiye, kelime anlamı olarak övgü demektir.
Methiyeler genel olarak divan edebiyatında dört halifeyi,din ve devlet büyüklerini övmek için yazılan şiirlerdir.Bu genel anlamıyla bütün kasideler birer methiyedir.Konuyu işleyişleri yönünden değerlendirildiğinde dört kısma ayrılan kasidenin bir bölümünün adı methiyedir.
Methiyelerle kasideler arasındaki fark methiyelerde”girizgâh,nesib,tegazzül,fahriye,dua” gibi kasideye mahsus bölümlerin bulunmamasıdır.

Şeyhî Divanından bir beyit:
Zâtın ıyândır illâ vasfın beyâna gelmez
Yâ nûrsun musavver yâ rûhsun mücessem
(Zatın ortadadır, özelliklerini saymak gerekmez. Ya tasviri yapılmış nursun veya biçim verilmiş ruhsun.)

MÜNÂCÂT
Terim olarak münâcât,birinin kulağına bir şey söyleme,fısıldama;Allah’a gizlice yalvarma,yakarma,dua etme anlamındadır.Edebiyatta,Allah’a yakarış,yalvarma,af dileme ve dua içerikli metinler münâcât adını alır.
Klâsik şiir geleneğinde münâcât,tevhit ve na’t gibi divan ve mesnevilerin başında yer alır.

Şeyhî Divanından bir münâcât örneği bir beyit:

Yâ Rab muhibb gönüldeki mihr ü vefâ hakı
Subh u sabâ demindeki sıdk u safâ hakı
(Allah’ım!Seven gönüldeki sevgi ve sözüne bağlı kalışı;sabah ve sabahın hoş esinti zamanlarındaki iç temizliği ve gönül coşkusu hakkı için!...)

NASİHÂTNÂME/PENDNÂME

Nasihat kelimesi, kötülük ve bozukluktan uzak bulunmak, iyi niyet sahibi olmak ve başkasının iyiliğini istemek anlamlarındaki “nush” kökünden gelmektedir. Nasihatnâme, Arapça “nasihat” ve Farsça “nâme” kelimelerinden türetilmiş olup, Şemseddin Sâmî’ye göre “öğüt, pend, mev’ize”; Devellioğlu’na göre “insanlara yol göstermek maksadıyla yazılan manzum veya mensur eser” demektir.
Türk edebiyatının başlangıcından bu yana erdemli bir toplum oluşturmak ve ahlaki açıdan yetkin insanlar yetiştirmek için nasihate büyük önem verilmiş ve bu yönde eserler vücuda getirilmiştir. Türk edebiyatının ilk yazılı kaynaklarından olan Orhun Yazıtları’ndan günümüze kadar nasihat var olagelmiştir.
İlk Türk İslam eserlerinden olan ve siyasetname olarak kabul edilen Yusuf Has Hacib’in Kutadgu Bilig adlı eserinde de şair bol bol nasihat eder.
Edip Ahmet Yükneki’nin Atabetü’l-Hakâyık adlı eserinde de nasihatlere rastlanır.
Edebiyatımızda nasihatnamelerin bir tür olarak ortaya çıkmasında İranlı ünlü şair Feridüttin Attar’ın “Pend-Nâme” adlı eserinin payı büyüktür. Birçok Türk şair, bilgin bu eseri manzum veya mensur tercüme veya şerh etmiştir. Sadî’nin Gülistan ve Bostan isimli eseri de divan edebiyatında nasihatnamelere örneklik ve kaynaklık etmiştir.
NASİHATNÁME-İ MANTUKÎ EFENDİ
Git baġlama dünyâya göñül merd iseñ ey dost
Gel kime vefâ eyledi bu kahbezeni gör

TAZALLÜM/ŞİKÂYETNÂME

Şikayet,sızlanma,yanıp yakınma anlamlarına gelir.Edebi metinde yazar/şairin kendinden olumsuz yönde söz etme tavrının bir görünüşü,kendini övme (fahriye) tavrının zıddıdır.

Fuzûlî’nin “Şikâyetnâmesi”nden:

Gerçi endûh ü mihnetim çokdur
Hiç kimden şikâyetim yokdur

Tâli‘imdir bana cefâ getüren
Her bir ânında bin belâ getüren

Yohsa dergâh-ı pâdişâh-ı zamân
Lutfa menba‘dürür mürüvvete kân




KAYNAKÇA
  • AKKUŞ, Metin, Klasik Türk Şiirinin Anlam Dünyası; Edebi Türler ve Tarzlar, Fenomen Yayıncılık, Erzurum, 2007.
  • DEVELLİOĞLU, Ferit, Osmanlıca Türkçe Lugat, Aydın Kitabevi, Ankara, 2013.
  • İSEN, Mustafa vd., Eski Türk Edebiyatı El Kitabı, Grafiker Yayınları,2002.
  • KAYA, Bayram Ali, Klasik Türk Edebiyatı Temel Bilgiler, Kesit Yayınları, 2018.
Yazar
adlena
İlk yayınlama
Son güncelleme
Değerlendirme
0.00 yıldız(lar) 0 rating

adlena ait diğer kaynakar

  • EDEBİ SANATLAR
    Eski Türk Edebiyatında İfade şekilleri ve Anlam Sanatları Ses ve Kelime Tekrarına Dayalı Söz S
  • Kaside
    Kasideler, övgü, yergi, mersiye ve betimleme yapmak amacıyla yazılan bir Divan Şiiri türüdür.
  • Gazel Nazım Türü Özellikleri
    Gazel, Divan edebiyatı nazım şekillerindedir. Osmanlıca yazılışı: gazel – غزل şeklindedir.
  • DİVAN EDEBİYATINDA TİP VE KİŞİLİKLER
    Tiplerin de içinde yer alacağı insan konusunu, edebî metinlerde aşağıdaki kümelendirmeler hâlinde de