istanbul escort bayan sisli escort escort atakoy gaziantep escort bayan istanbul escort bayan istanbul escort kizlar bursa escort bayanlar izmir escort bayanlar

Bâkî

Arz ittim aña nāme ile lü’lü’-yi eşküm
Cān riştesi mektūb-ı dürer-bāre sarıldı

Göz yaşı incilerimi bir mektupla ona(sevgiliye) arz ettim. Can ipliği de o inci yağdıran mektuba sarıldı.] Nâme kelimesi mektup, kitap, mecmua gibi anlamlar içermektedir. Uzun şiirler ve kasideler de nâme başlığı altında anılabilir. Hatta bazı türlerin adı da nâme başlığı altında anılır(Harnâme, gazavatnâme, surnâme...). Burada bizi ilgilendiren mektup anlamıdır. Bâkî’nin yaşadığı dönemde, 16.yy.da mektuplar günümüzdeki gibi basit, sade değildir. İmparatoluğun o şaşalı ihtişamını adeta dönemin her nesnesinde görmek mümkündür. Dönemin mektupları harukulade bir uslûpla yazıldığı gibi mektupların hattına, süslemesine, mahfazasına özen gösterilir; yazımı biten mektup ucundan kıvrılır ve değerli bir iple bağlanarak gönderilirdi. İşte beyitimizde de âşık maşuğa beyitimizin konusunu oluşturan bu mektuplardan birini göndermektedir. Malumunuz vechiyle klasik edebiyatımızda âşıkların gözünde yaş eksik olmaz. Bu gözyaşları hem değer, hem de şekil yönüyle inci hükmündedir ve türlü sıfatlarla beyitlerde yer edinir. İşte Divân şiirinin baş aktörü âşığımız, sevgiliye mektup yazarken o inci hükmündeki gözyaşları mektubun üstüne damlamaktadır. (Açıklamaların devamı Meşveret Divanımızda)



Bâkî


Edebiyat Türkiye Kültür ve Sanat Sitesi

 

Edebiyat Türkiye’ye hoşgeldiniz.Sitemize kendi şiir/denemelerinizi ve edebiyatla alakalı dökümanlar yollayabilirsiniz.Şiir ve denemeleriniz ‘Erbab-ı Kalem’ bölümünden yayınlanacaktır.

Yukarıda yer alan beyitler ve kısa açıklamaları Meşveret Divanımızdaki Klasik Türk Edebiyatıbölümünden alınmaktadır.Beyitlerin  açıklamaları üyelerimiz tarafından yapılmaktadır. İlgili bölüme katılarak beyitler üzerinde daha geniş bilgilere ulaşabilir ve siz de beyitler üzerinde düşüncelerinizi paylaşabilirsiniz.

BİR İÇ DÖKÜNTÜSÜ….

Rıhtımı döven hırçın dalgalar misali acılar yüreğimi dağlıyor… Sebepsiz akan gözyaşları yüreğimin ateşini kora çevirmekten âciz kalıyordu…

Anlamsız düşünceler aklımı esir alıp, ruhumu; akılsız olarak azad ediyordu. Akılsız ruhum yorgun düşüp mecnun misali çöllerde susuz kalıyordu… Gördüğü seraplar ye’s batağından kurtaracak ancak birer zerre olmaktan öte geçemiyordu…

Hırçın rüzgârların savurduğu saçlarım görme yetimi kaybetmeme sebep oluyordu…
Kara bulutların kapladığı sema yüreğimin akıbetini çiziyordu alelâde… Beyhude çabalarım boşuna…

Yalnızlık yapışmış adeta bağrıma… Kopup gitmiyor sînemden ben kovaladıkça… Aşk, uzaklarda yaşıyormuş benden… Bende ona uzaktan bakıyorum zaten… Olsun ben iyiyim böyle…

Kara bulutlar döktü sonunda bana içini… Öyle bir boşalttılar ki sînelerini… Hep istediğim oldu…
“sırılsıklam”ım şimdi!!!

Ayaklarım beni yüreğimin aksi yerlere götürdü hep… Aklımı esir alan anlamsız düşünceler yüreğime hakim olamadı!!!

Ben kendini bilmez! Yüreğine hakim olamaz ben! Ben! Neyim, Neredeyim, Ne yapıyorum???
Birçok soru ama cevapsız her biri…

(03.07.2010/00:01/âcizâne)

Emine YILMAZ

Bilinçli baş sağlıklı ayaklarda mevcuttur.

Bilinçli baş sağlıklı ayaklarda mevcuttur.

Uzun süre yürüyüş yaptıktan sonra ilk olarak ayaklarımızı havaya kaldırır ve yüksekte tutarak dinlenmesini sağlarız bu nedenle ayaklarımız dinlenirken bizde dinlenmiş oluruz ayakkabılar insanların ayaklarının rahat ve ferah olmasını sağlamak amacıyla üretilmiştir ve ayakkabıları rahat olmayan insanlar asla rahat edemezler. Rahat ayakların en büyük sırrı ayakkabının sağlıklı ve kaliteli olarak tasarlanması ile üretilmesine bağlıdır. Günümüzde artık tüm insanların en çok önem verdiği dış görünüşlerine uygun ve giyimleriyle uyumlu ayakkabı modelleridir. Giydikleri elbise ile uyum sağlayan ayakkabıların rahat olmasını ya da sağlıklı olmasını düşünmeden giymek çok tehlikelidir. Ayak sağlığı ve rahatlığı her şeyden önce gelir. Sağlıklı ayakkabılar asla çok ucuza verilen ayakkabılar değildir lütfen bunu bilerek ve bu şekilde hareket etmeniz gerektiği gerçeğini unutmayınız. Sizin için zamanınızı da değerlendirebileceğiniz bir tasarımla oluşturduğumuz sitemizde sizi bekleyen onlarca marka ve modellerin fırsatlarını kaçırmamalısınız hemen buradan http://www.ayakkabionline.com/greyder-ayakkabi-modelleri tıklayarak sağlıklı ve kaliteli ayakkabıları uygun fiyata bulabilme imkanından yararlanınız. Siz değerli tüketicilerimiz için artık Jump ayakkabı modelleri de buradan bulabilirsiniz. Jump markası ayakkabı konusunda kendini dünyaya kanıtlamış bir markadır ayakların sağlık ve rahatlığını düşünerek tasarlanan ayakkabıların modelleri ve bol renk seçenekleri ile hemen siteden göz atarak istediğiniz modelin tüm özelliklerine bakarak seçmeyi ve sipariş vermeyi sağlayabilirsiniz. Şimdiden iyi günlerde kullanmanızı diliyoruz..

Cânı kim cânânı içün sevse cânânın sever(kaside)

Cânı kim cânânı içün sevse cânânın sever
Cânı içün kim ki cânânın sever cânın sever

Her kimün âlemde maltepe escort mıkdârıncadur tab’ınde meyl
Men leb-i cânânumu Hızr Ab-ı Hayvânın sever

Başa dem düştükçe taksîr eylemez eyler meded
Ol sebebden muttasıl çeşmüm ciger kanın sever

Müşg-i Çîn âvâre escort maltepe olmuşdur vatandan men kimi
Hansı şûhun bilmezem zülf-i perîşânın sever

Şu ki ser-gerdân gezer başında vardur ki hevâ
Gâlibâ bir gül-ruhun serv-i hırâmânın sever

Akıbet rusvâ olub mey-tek düşer il ağzına
Kim ki bir ser-mest sâkî lâ’l-i handânın sever

N’olacakdur terk-i ışk etme Fuzûlî vehm edüb
Gâyeti derler ola bir bende sultânın sever

Gönderen İsim/Mail: KADİR ÖZGÜR maltepe escort bayan

Diriliş Akımı mı İkinci Yeni mi?

Yakın zamana kadar Sezai Karakoç’un şiiri yaygın bir yanlışlıkla İkinci Yeni akımı içinde anılır, bu akımın mensupları sayılırken üstadın adı da ustalıkla araya harmanlanıverirdi. Böylece hem Sezai Karakoç’un şiirini kavrama yeterliliğinden mahrum oluş gizlenmiş olur, hem de İkinci Yeni’ye bir itibar kazandırma ve onaylatma oyunu el çabukluğuyla kotarılırdı.

Yayımlanmış veya yayımlanmamış yüksek lisans ve hatta doktora tezlerinden bazılarında da  böyle bir körlük yanılgısı yaşanıyor ki kanaatimce yalnızca bu yanlışlık, söz konusu tezin reddedilme sebebi olabilecek büyüklüktedir.
İkinci Yeni’ye mensup olarak meşhur olmuş şairlerin şiiriyle Sezai Karakoç şiiri arasındaki benzerlikler eş zamanlılık, dil ve kimi biçim unsurlarından ibarettir. Yalnızca bu unsurlara bakılarak elbette bir akım beraberliğinden söz edilemez. Zira ne İkinci Yeni şiiri bu unsurlardan ibarettir, ne de Sezai Karakoç’un şiiri. Bir ileti olarak şiir, onu doğuran ve var eden inanç ve düşünce dünyasından, hayat görüşünden bağımsız olarak ele alınamaz. Bu basit gerçek hatırda tutularak bakıldığında sözü edilen akımla Karakoç’un şiirinin düpedüz ‘ayrı dünyaların’ şiirleri olduğu görülecektir.
İki bininci miladi yılı Türk ve İslam dünyasının en büyük şairi ve mütefekkiri olarak kapatan; çağdaşı olmaktan, yaşadığı ülkede yaşamaktan, konuştuğu dili konuşmaktan saadet duyduğumuz üstat Sezai Karakoç, sanat, düşünce ve eylem alanlarını da kapsayan “Diriliş” akımının kurucusu ve mensubudur. Bu akıma kimi eleştirmenlerce “Yeni İslamcı Akım” ya da “İslami Edebiyat”  denilmişse de doğru adlandırmanın “Diriliş akımı” şeklinde olması gerektiği kanaatini paylaşıyoruz. Sayın Sezai Karakoç’un da tercihi bu yöndedir.

Diriliş akımı, duyuş ve düşünüşün de kendisiyle şekillendiği İslam’ı ve İslam Medeniyeti’ni hem malzeme hem de ilham kaynağı olarak kullanan; buna sanatçının kendi devrini, devrin dil ve malzemesinin yorumlanması ile bizzat sanatçının kendi biricikliğinin keşfinden doğan hasılayı da ekleyerek kullanan bir akım olarak tanımlanabilir. Bu manada Diriliş akımı yeni bir akım değil; kendi devirleri için Şeyh Galip’in de, Fuzuli’nin de Hz. Mevlana’nın da birer ihya edici öncüler oldukları göz önünde bulundurulunca adı geçen akımın da günümüzde ihya edilerek yeniden kurulduğunu, bu yüzden Sezai Karakoç’un aynı zamanda Diriliş akımının mensubu da olduğunu söyleyebiliriz.

İkinci Yeni olarak tanınan şiirin genel olarak ‘meselesiz, formalist ve öz düşmanı’, ‘tanrıyı, aşkı ve ölümü anlamayan’, medeniyetimize ait herhangi bir renk, koku ve ses taşıma kaygısından mahrum bir anlayışın ürünü olduğuna dair örneklemeleri gereksiz gördüğüm gibi
Sezai Karakoç’un ve onun şiirinin inanç, duygu ve düşünce bakımından yukarıda adı geçen şairlerin de içinde yer aldığı büyük gelenekle olan ruh ve gönül akrabalığına örnekler vererek açıklama yapmayı da gerekli görmüyorum.
Ancak pek fark edilmediğini düşündüğüm bir başka bağlantıdan; üstat Karakoç’un, büyük edebiyat geleneğimiz içindeki edebi türlerle ve onların formunu yenilemek suretiyle kurduğu gerçekten ‘yeni’ bağdan kısaca söz etmek istiyorum.

Edebiyatımızda adına “hamse” geleneği diyebileceğimiz bir gelenek var. Bir şairin rüştünü ispat etmesi için, büyüklerden sayılması için hamsesi olup olmadığına bakılıyor. “Beşlik”, “beşleme” diyebileceğimiz hamse, bir şairin yazması gereken en az beş temel kitaba işaret ediyor. Bunların birincisi elbette usulüne göre tertip edilmiş (Türk şairleri için) Türkçe divandan oluşuyor. İkinci kitabı Farsça divan oluşturuyor. İyi bir Türk şairi, paylaştığımız edebiyat geleneğinin büyük dillerinden biri olan Farsça’yı da ana dili gibi bilme ve onunla bir divan teşkil edecek kadar şiir yazma sınavından geçiyordu böylece. Üçüncü kitap Arapça’dan bir çeviri olmakla birlikte genellikle manzum kırk hadis tercümesiyle oluşturulan kitaptır. Her iyi şair, Arapça’yı da bilmek, Kur’an’a ve hadislere vakıf olmak, binlerce hadis içinden kırk tanesini seçerken de seçimine yol gösteren anlayışlarını ve önceliklerini sergilemek ve ayrıca bunlardan şiire ulaşmak sınavından da geçecektir. Hamsenin dördüncü kitabı, bilinen bir hikayenin yeniden anlatılmasından ibaret olmakla birlikte en zor ‘sınav’lardan biridir. Hüsrev-ü Şirin, Leyla vü Mecnun, İskendername, Yusuf ile Züleyha gibi mesneviler, en çok yazılmış olanlardan bazılarıdır. Burada şair üslup, yaklaşım, yenileyicilik gibi ciddi sınavlardan geçiyor. Bilinen ve başkaları tarafından defalarca yazılmış bir hikayenin yeniden yazımında dikkat edilmesi gereken asıl husus, sanatçının ne söylediği değil; -ki o malumumuz- o hikaye dolayımıyla neleri nasıl söylediğidir. Şaire ve hamsesine sıra dışılık kazandırabilecek beşinci kitap ise, tematik unsurları da kişi ve olayları da sanatçının kişisel kurgusunun ürünü olan ve ‘orijinal mesnevi’ diyebileceğimiz; bir kitaptır. En eskilerden Ferdüddin Attar’ın Mantıku’t- Tayr’ı ile yakın dönemden Şeyh Galip’in Hüsn-ü Aşk’ının bu son guruba giren kitaplardan olduğu biliniyor.
Bunlardan başka aynı türde yahut farklı kitaplarla “hamsesini” genişleterek altıya, yediye hatta dokuza çıkaranlara da tezkirelerde ve ansiklopedilerde rastlıyoruz. Gerçi  örneğin altı kitabı olan için hamsesi değil “sittesi vardır” deniliyor, ancak ‘hamse’ geleneğe adını veren kelime olmayı sürdürüyor.

Sezai Karakoç’un hamse geleneğiyle; geleneğin biçimsel gibi durmakla birlikte  taşıyıcı olduğu tartışmasız olan bu yüzüyle de akrabalık kurma; böylece onu çeşitli biçimlerde yenileyerek diriltip sürdürme çabasında olduğunu düşünüyorum. Üstadın şiir kitaplarından hangilerinin hamse geleneğindeki hangi türlere karşılık geldiğinin ve bunlarda ne gibi yeniliklerin yapıldığının incelenmesi ayrı yazıların konusudur ve eminim ileride bu konu üzerinde önemle durulacaktır. Acizane ben de kolay yerinden başlayarak bir iki cümle söylemek istiyorum: Bilinen bir hikayenin yeniden ve yenilenerek yazılması suretiyle, ne söyleneceği az çok malumumuz; ve fakat nasıl söylediği sınavı demek olan hamsenin dördüncü kitabı, üstadın, -adı üstünde- Leyla ile Mecnun adlı eseridir. Miladi yirminci yüzyılın ikinci yarısında, modern Türk şiirinin kazanım ve birikimleri de kullanılarak ve serbest vezinle yeniden yorumlanarak yazılan Leyla ile Mecnun hikayesi, böylece antik bir malzemeye dönüşme tehlikesinden bir kere daha kurtulmuş, yeni bir eser olarak günümüz edebiyatına kazandırılmıştır. Tek başına bu eser, geleneğin değişerek devam etmesi anlayışının yetkin bir örneğidir.

Hamse geleneğindeki orijinal mesneviye karşılık gelen eserinin ise “Hızırla Kırk Saat” olduğunu düşünüyorum. Hikaye oldukça geriye itilmiş, kurguda şiir mantığı içinde sıçramalı bir teknik kullanılmış, buna bağlı olarak zamanda da kronoloji gözetilmemiştir. Söz konusu unsurlar yalnızca şiire bir fon ve yeni şiirler söylemeye bir vesile olarak kullanılmıştır. Yine de Hızır’ın çağlar içinde çeşitli insan toplumlarını ve şehirleri gezip tanık olduklarını, karıştığı olayları ve bunlardan yansımaları takip edebildiğimiz için yeni bir mesnevi ile karşı karşıya olduğumuzu rahatça söyleyebiliriz. Genel olarak mazmunları ihya ederek edebiyatımıza kazandırma bilinçli çabası içinde gördüğümüz Karakoç’u, (gül, bengisu, Leyla…) burada da Hızır mazmunu ile karşımıza çıkarken görüyoruz. Hızır mazmunu ihya edilmekle birlikte edebiyatımıza bu seviyede ilk kez bu eserle girmiştir.

Yabancı dil bilgisinin şiirle sınanması diyebileceğimiz hamsenin iki ve üçüncü türdeki kitaplarına ise “İslam’ın Şiir Anıtlarından” ve “Batı Şiirlerinden” adlı eserleri akraba görüyorum. Burada dil olarak Farsça’nın yerini Fransızca’nın almış olması, Diriliş anlayışının devrin dil, malzeme ve imkanlarını yoklayıp yorumlayarak içselleştirme yönündeki yaklaşımının bir örneği olduğu gibi, yine sanatçının çağını anlaması gerektiği cümlesinden olarak, çok yönlü temaslar kurduğumuz Batı medeniyetinin zamanımızda aktif durumda bulunmasının zorlayıcı bir sonucudur da.
Üstat Sezai Karakoç’un hamse geleneği ile ilişkisinin boyutları, kısaca anlatmaya çalıştığımın çok ötesindedir. Zira Tahanın Kitabı, Gül Muştusu, Ayinler ve Çeşmeler’in de orijinal mesnevi türüne giren eserler olduğu kanaatindeyim. Mesnevi geleneğindeki bu yenilenişin mukayeseli incelenmesi, O’nun İkinci Yeni’ci olduğu komik sanısından kurtulabilen akademisyenleri bekliyor.

Yazar: Şaban Abak

Kelimelerde Yaşamak

“yorucu aslında kelimelerin peşinde sürüklenir bir yaşamda kendine ait olanları bulmaya ve yaratmaya çalışmak.” satırlarıyla başladı kelimelerin o engin deryasındaki keşfim. evet zor biliyorum bir tek kelimenin peşinde sürüklenmek, bir gününü, bir ayını ve hatta bir yılını o tek kelimeyi yakalamayı istercesine geçirmek… başkalarının çağlar öncesinde anlamlandırdığı, tanımladığı kelimelerden yeni bir şeyler yaratmak ve en önemlisi o kelimelerde kendi varlığını bulabilmek. evet çok yorucu olduğunu bilsem de benim belki tek dileğim “kelimelerin gözlerimi kamaştıran büyülü dünyasında yaşamak ve o yaşam içinde kelimelerle sürüp giden kıyasıya bir savaş verebilmektir.”

evet evet kesinlikle artık buna inanıyorum, benim bu yaşamdaki tek arzum “kelimelerin büyülü dünyasından hiç çıkmamacasına yaşayabilmek”… belki bu bir çılgınlık biliyorum ama sonucu ne olursa olsun o dünyada yaşlanmak ve son nefesimi o dünyada vermek istiyorum. neden bu çılgınlığı yapıyorsun? neden bu çok zorlu yaşamı seçiyorsun? sorularınızı duyar gibi oluyorum. hatta kulaklarımda sorularınızın sitem dolu sesleri yankılanıyor. ve şimdi satırlarımla o sitem dolu sorularınızı tatmin edebilecek bir cevap vermek istiyorum.

ben tek bir kelimenin peşinde sürüklendim bu büyülü dünyanın içerisine. günlerimi, aylarımı ve yıllarımı tek bir kelimenin peşinde koşarak geçirdim. gözlerimi kamaştıran, zihnimin tüm kıvrımlarında delicesine dolaşarak aklımı allak bullak eden kelimenin adı “aşk” tı. baktığında ne kadar küçük değil mi “aşk” sadece 3 harfli. ama o kelimeye yüklemiş olduğum hissin etkisi o kadar büyük ki kalbimde, ruhumda ve bedenimde… yaşıyorum ben satır aralarında ve bir tek kelimenin peşinde sürükleniyorum rotasını kaybetmiş bir gemi misali…

ve bir gün “aşk” denilen o ulu kelimenin arkasından koşup soluk soluğa kaldığım bir anda yitirdim ben “ruhumu” varlığımın en önemli parçasını. çoşkun bir telaş içerisinde “aşkı” yakalamak isterken kaybettim ruhumu… ve o gün bugündür kayıbım aslında kelimelerin büyük bir yıldızcasına parıldayan ırmağında… ebedî bir güçle arıyorum benliğimi, arıyorum ruhumun son kalıntılarını mısraların misk kokulu bahçelerinde…

Turhan YILDIRIM

Şiir Tarihimizde Edirne ve Edirne Şairleri

Çok değerli dinleyenlerim, dünya üzerinde bazı şehirler vardır ki onlar kendi iç dinamiklerinden gelen bir albeniye sahiptirler. Deyim yerindeyse ruhlarındaki çekicilikle tarihin aynasından görüntüleri hiç mi hiç eksilmez.. Edirne şehri de bunlardan biridir. Tarihin takvimini çağ tomarları olarak çevirdiğimizde milâdî 1360’lı yıllarda durursak Edirne’de Osmanlı adının başlangıcını da buluruz. Edirne, Osmanlı asırlarında Anadolu ve Rumeli medeniyeti arasındaki köprüde yerinden oynatılamayacak bir kilit taşıdır.


Aynı ana babadan doğmuş kardeşler vardır. Ama çoğu defa, kimi sarışındır, kimi esmer; kimi narindir, kimi hoyrat; kimi uysaldır, kimi ise dik başlı.. Osmanlı da böyle bir yapıya sahipti. Ama Osmanlı, kendine özgü bir kaynaşma ve kaynaştırma metodu sayesinde çeşitli millet ve mezhep ve meşreplerin içerisine dalarak kısa zamanda hâkim unsur oldu ve efendi millet pâyesini kazandı. Böylece ana kavim imtiyazını beş asır elinde tutan Osmanlılar, Rumeli adı verilen coğrafyada da çok özel bir medeniyet çeşnisine vardılar. Sonuçta ortaya Edirneler, Filibeler, Sofyalar, Üsküpler, Saraybosnalar, Priştineler, Prizrenler, Manastırlar, Nişler, Şumnular, Tırnovalar, Selânikler, Varnalar, Vidinler, Mostarlar, Vardarlar, Belgratlar, İşkodralar, Beratlar, Kalkandelenler, Ohriler çıktı.

Evet.. Tarihin hemen her devrinde, temsil ettiği değerlerle ön plâna çıkmış, birtakım sıfatları hakkıyla almış şehirler vardır, bilirsiniz.. Başta şairleri anlatan şu’ara tezkireleri olmak üzere şehirleri konu alan birçok kaynakta bunlar uzun uzun anlatılır. Şairin veya genel anlamda sanatkârın doğduğu veya mensubu bulunduğu şehrin ismi söylenmeden önce, bu şehri niteleyen övgü dolu ifadelerle uzun uzadıya onun sıfatları sıralanır. Bunlar bazan o şehrin âlimleri olur, bazan gönül ehli zarif şairleri olur, bazan, on parmağında on marifet sanatkârları olur, ne bileyim bazan da gönüller alıp canlar yakan servi boylu dilberleri olur. İşte Edirne bu şehirlerden birisidir..
Tarih, sultan, cami, türbe, köprü, Meriç, Tunca, Arda, Sarayiçi, şadırvan, çeşme, mermer, minare, han, hamam, kervansaray, bedesten, medrese, velîler, âlimler, şâirler, saray, su, yeşil, çınar, servi, çini, imaret… Bütün bu terimler sizi neye, nereye çağırır, sizde neyi çağrıştırır, hiç düşündünüz mü? O Edirne’dir.. Hiç şüpheniz olmasın bu kelimelerin çağrıştırdığı ilk kavram “Osmanlı” ise, bunun ardından gelen de “Edirne” olacaktır..

Edirne’nin gerçek siyâsî ve kültürel tarihi Osmanlı -Türk hakimiyeti ile başlar. Bu şehir, ancak Türklerin eline geçtikten sonra büyük bir gelişme göstermiş ve bu vadide, İstanbul, Bursa, Bağdad, Mısır gibi Osmanlı imparatorluğunun belli başlı idare, bilim ve kültür merkezleri arasına girmiştir. Bursa’dan sonra Osmanlı devletine uzun süre ortak başkentlik eden Edirne, bu süre içinde sarayları, medreseleri, tekke ve zaviyeleri, türbeleri, camileri, çeşme ve sebilleri, han, hamam ve kervansarayları, bedesten ve kapalı çarşıları, Meriç ve Tunca nehirleri üzerindeki meşhur köprüleri ile bilim, fikir ve sanat hayatının da merkezi olur.

Edirne’nin bu şekilde bir bilim, kültür ve sanat merkezi oluşunun sebeplerinin başında, hiç kuşkusuz zamanın en güçlü ve en zengin devletleri arasında ve hatta başında bulunan Osmanlı’ya başkent olması, hükümdarların bizzat bilim, kültür ve sanat faaliyetlerine öncülük etmesi gelir. İşte bu sebeplerden dolayıdır ki Edirne, çeşitli Türk ve islâm beldelerinden ve dünyanın muhtelif kültür merkezlerinden kalkıp gelen çok sayıda bilim adamının yerleşim alanı olmuştur.

Edirne’nin Osmanlı şiir tarihindeki yeri ise kültür tarihimizin öbür öğeleriyle mukayese kabul etmeyecek oranda büyüktür. Osmanlı şiirinin doğup gelişmeye başladığı yıllarda başkent olması Edirne’nin XVI.yüzyıl sonlarına kadar Osmanlı kültür coğrafyasının bir numaralı merkezi olmasını sağlar. Bilindiği gibi Osmanlı devletinde şiir, bu dönemde bir bakıma edebiyat tarihimizin kaynakları sayılabilecek eserleri olan tezkirelerde ele alınıp değerlendirilir. II.Murad devrinden XVI.yüzyıl sonlarına kadar sadece bu tezkirelere giren Edirneli şair sayısı 50 civarındadır ki, bu rakamla Edirne, devletin en çok şairine sahip şehri durumundadır. Aslında bu son derece önemli bir rakamdır. Oysa bu yüzyıldan sonra İstanbul’un tartışmasız kültürel merkez üstünlüğünü ele geçirmesi Edirne’nin eski önemini giderek azaltır ve bir daha da önceki şa’şaalı görünümüne asla sahip olamaz. Bununla beraber Edirne, devlete başlangıçtan ortadan kalkışına kadar verdiği şairlerle İstanbul ve Bursa’dan sonra Osmanlı kültür mozayiğine en çok katkıda bulunan üçüncü şehirdir. Hiç kuşkusuz bu zengin materyal daha o devirde Edirne için müstakil şehir monografilerinin yazılmasına neden olur ve Enisü’l-Müsâmirîn gibi değerli bir şehir tarihi kendine konu olarak Edirne’yi seçer. Edirne, asırlar boyunca birçok şairi yetiştirmekle kalmamış, doğal olarak çeşitli şairlerin şiirlerine de konu olmuştur.

Zamanlardan l4.asrın sonları, l5. asrın başlarıdır.. Balkanların ve Rumelinin gülü Edirne’nin şiir meclislerine şöyle bir gözatacak olursanız 8 şair görürsünüz..

Edirne’nin şiir tarihimize kazandırdığı ilk şair Atâyî’dir. “Tütünsüz Ahmed Bey”, yani Ahmed Rıdvan, Ohri’den Edirne’ye gelip yerleşmiş şairlerdendi. Ahdî ve Huffî ise asrın diğer şairleridir.

Görsek ol gonca-lebi çâk-i girîbân ederiz

Gül yüzün yâdına bülbül gibi efgân ederiz

dizelerinin sahibinin gerçek bir “sultan” olduğunu söylesek inanır mısınız? Eskilerin “seyf ü kalem” sahibi dedikleri ve şiirde Avnî mahlâsını kullanan Fatih Sultan Mehmed, h.833/m. l429 tarihinde Edirne’de dünyaya gelmekle bu şairler yurdunu şereflendirir. O, İkinci Murad’ın dördüncü oğlu ve yedinci Osmanlı padişahıydı. Aşağıdaki dizeler bize yaşadığımız “dünya”nın gerçekliğini, bir sultanın, ama aynı zamanda bir şair sultanın ağzından tanıtır :

Âhiret kesbeylemektir dâr-ı dünyâdan garaz

Yoksa ey zâhid nedir bildin mi ukbâdan garaz

Yârsız cennet dahî olsa bana zindân olur

İyi bil dîdârdır firdevs-i a’lâdan garaz

Mâl ü mülkü terkedip gitsen gerektir âkıbet

Pes nedir dünyâ için ey hâce dünyâdan garaz

Her ne kim görsen taalluk bağlama kılma karâr

İbret almaktır dilâ seyr ü temâşâdan garaz

Bu gönül eğlencesidir Avniyâ çün âkıbet

Ma’rifet satmak değildir şi’r ü inşâdan garaz

Sâfî, XV. asrın Edirneli bir başka şairidir. Asıl adı Cezerî Kasım.. Latifi’ye göre Osmanlı şairleri arasında atasözü ve deyimleri şiirde kullanma geleneği Atâyî ve Sâfî ile başlamış, Necâtî Bey’le doruğa ulaşmıştır.

Osmanlı tarihinde bu asırda yetişmiş bir şehzade vardır ki, son derece hazin bir kaderin sahibidir o : Şehzâde Cem.. Bazılarına göre Osmanlı saltanatı ona sadece l8, bazılarına göre de 23 gün nasib olmuştur. Cem, Fâtih Sultan Mehmed’in üçüncü ve en küçük oğlu idi. O, 864/m.l459’da Safer ayının yedinci gecesi Edirne’de dünyaya geldi.

Cem Sultan’ın şahsiyeti, tarihi bakımdan olduğu kadar, kültür ve edebiyatımız açısından da önem taşır. Zira kendisi şair olduğu gibi, şairlerin de koruyucusuydu. Karaman’da bulunduğu sıralarda çevresine topladığı şahsiyetler “Cem Şairleri” adıyla anılır.”Senin” redifli şu beyti, Cem’i ne kadar da güzel anlatır :

Rişte-i ömrüm tükendi gerçi nâzından senin
Kılca iylik görmedim zülf-i dırâzından senin

Ve Ahmed Paşa… Sadece bu asrın değil, belki bütün asırların en büyük Türk şairlerinden biriydi o.. O’nu anlatanlar hep bilgili, zeki, gururlu, zarif, hazır-cevap, hoş-sohbet ve nüktedan biri olarak tanıtıyorlar. Fatih gibi bir “zarif” hükümdarın estetik zevklerine ortak olarak beğenilmek, iltifat görmek de zaten başka türlü nasıl izah edilebilir ki.. Türk illerinin her köşesinden İstanbul’a gelen kervanlar, Ahmed Paşa’ya uzak diyarların yeni şiirlerini ve genç şairlerini getirdi hep.. Zamanında “Sultânu’ş-şu’arâ” yani “şairler sultanı” olarak O’nun şiirleri ve şöhreti de Horasan hükümdarı Sultan Hüseyin Baykara’nın meşhur şiir meclislerine kadar uzandı.. Tezkire yazarları Ahmed Paşa’yı, Şeyhî ile Necâtî arasında yetişen en büyük divan şairi sayıyorlar.. Kendi devrinden başlayarak Cem Sultan, Mihrî Hatun, Nizâmî, Ahî, Lâmii, Necâtî, Zâtî ve Bâkî gibi birçok şair ona birbirinden güzel nazîreler söylediler.. Bazısı ona yetişti, bazısı ondan çok uzaklarda kaldı.. O, Türkçenin berrak sesli bülbülüydü.. O, şâirlerin aziz üstâdı, eteği öpülecek söz sultânıydı.. O Edirneli idi.

Bir dil mi kalmıştır bu tîr-i gamzeden kan olmamış

Bir cân mı vardır ol kemân-ebrûya kurbân olmamış

Şol ömr kim sensiz geçer ol ömr zâyi ömr imiş

Bir cân k’anun cânânı yok ol cân dahî cân olmamış

Ne fitnedir yâ Rab bu kim bir dilberin hem gamzesi

Bir demde bin cân almasa derler bu fettân olmamış

O, sokaklarında dolaştığı şehrin, arasında yaşadığı insanların dilini konuşuyordu.. Murabba nazım şekline, millî nazım şekillerimizden koşmanın, türkünün havasını vermiş, böylece şarkı nazım şeklinin de yolu açılmıştı.

Ve Edirne’de zaman XVI.asırdır.. Şiir çeşmeleri gürül akmaya, şairler bülbüller gibi şakımaya devam ederler.. Tam 75 şair çıkar ortaya… Kimler mi var? Kim yok ki..!

Şâhidî, XV. yüzyılın sonu ve XVI. asrın başlarında Edirne’de doğup yetişen ömrünün bir bölümünde Sultan Cem’le Karaman’da aynı kaderi paylaşan şairlerdendi. Ve bir söz sultânı daha : Necâtî.. Edirne’nin Türk şiirine kazandırdığı unutulmaz isimlerden birisi oldu o.. Divan şairi denilince O’nun hatırlanmaması mümkün müdür? Ahmed Paşa’nın “Sultânü’ş-Şuarâ” olarak tanındığı çağlarda Necâtî’nin şöhreti kervanlar vasıtasıyle Bursa’daki Ahmed Paşa meclislerine kadar gelir. Paşa ve arkadaşları Necâtî’yi önce, klâsik şiirimizin gerçek “klâsik”lerinden “Döne döne” redifli gazeli ile tanır ve beğenirler. Böylece Ahmed Paşa ve Necâti, biri diğerini görmeden tanışmış olurlar.. Buna şaşılmaz, zîrâ; “ehl-i dil birbirini bilmemek insâf değil”dir.. Sonraları iki şairin Bursa’da yüzyüze görüşüp tanıştığı da söylenir.

İşte O’nun en güzel dizelerinden birkaçı :

Yâ Rab ol düşman bakışlı yâra n’etdim n’eyledim

Sevdiğimden gayrı ol dildâra n’etdim n’eyledim

Ben gedâ bir kimsenin yatır itin kaldırmadım

Yâr eşiğinde olan agyâra n’etdim n’eyledim

Gül yüzüne bakmadım şimşâdın adın anmadım

Ol kamer-ruhsâr ü hoş-reftâra n’etdim n’eyledim

Şevkî, Şeyh Bâyezîd Halîfe, Mestî Çelebi, Kâdirî, Celîlî, Yavuz Sultan Selim devri şairlerinden olan Zamânî ve Hâtifî’nin yanısıra, şiir tarihimizde ses bırakmış önemli şairlerden birisi de yine bu şairler yurdundan çıkmış olan Sâgarî idi. Esnaf şairlerdendi ve ipekçilikle uğraşıyordu. Allah ona uzun bir ömür vermiş ve tam dört padişahın, Fatih Sultan Mehmed, İkinci Bâyezid, Yavuz Sultan Selim ve Kânûnî Sultan Süleyman’ın saltanatlarını görmüştü. Hoş-sohbet, güler yüzlü, lâtifeci, iyi huylu, nazik biriydi. Bu renkli şairin bir başka özelliği de; usta bir tanbur çalıcısı ve engin mûsıkî bilgisine sahip olmasıydı. Tabii bu özelliğinin tamamlayıcısı olan içki içmek ve güzel sevmekten de geri durmuyordu. Eline kopuz alıp çalmaya başlayınca Sehî Bey’in ifâdesiyle ; “Zühre yıldızını gökten yere indirip dansa başlatır, meclisin içine ateş düşürüp orada bulunanların sarhoş naralarından bütün yeryüzünü gürültü kaplardı.” Mezarı, muhtemelen şu anda Devlet Hastanesi bahçesi içerisinde bulunan Sarıcapaşa Camii avlusunda olmalıdır.

O’nun bir diğer özelliği de; doğum yeri olan Edirne’ye karşı duymuş olduğu tarifsiz sevgidir. Bunu şu olaydan anlıyoruz : Kış mevsiminde Edirne kardan ve yağmurdan adeta bir çamur deryası haline gelirmiş.. O yıllarda Edirne’ye bir görevle atanmış olan şair Amasyalı Refîkî, şehrin bu durumundan şöyle şikayette bulunur :

“İlâhî lutf edip kurtar bizi bu şehr-i bâtıldan

Kişi anı ne seyretsin geçilmez âb ile gilden”

Bu şiir ile şehirlerinin aşağılandığı vehmine kapılan Edirneli şairlerin çoğu birer beyitle buna cevap verirler. Fakat Sâgarî’nin cevabı hiçbirine benzemez :

“Şu kim şeytan gibi eyler şikâyet âb ile gilden

Yüzüne yellen anın aslı oddur hoşlanır yelden”

Defterdar Mahmud Çelebi’nin oğlu Garîbî Yavuz Sultan Selim, Saray-ı Hümâyûn kapı kullarından Sezâyî Durak Çelebi ile meşhur âlimlerden Şeyhülislâm Abdülkerim Efendi’nin oğlu Hayâlî ve Mübînî de Kânûnî Sultan Süleyman devrinde Edirne’de yetişen şairlerindendi. Asrın en renkli sîmâlarından birisi de kuşkusuz gönüller sultânı Revânî’dir.. O, bizim klâsik edebiyatımızda, Anadolu’da ilk sâkînâme yazarı olarak bilinir. Divan’ı ve İşretnâme adlı mesnevisi, Revânî’nin en tanınmış eserleridir.

XVI. yüzyıl şairlerinden Kadızâde Civânî, kadı şairlerden, Attarzâde Nasûhî ise XVI. yüzyılın ilk yarısında Edirne’de yetişen tabib şairlerindendi. Asrın bir başka şairi Tâbiî mahlasıyla birlikte Feyzî mahlâsını da kullanmış olan şair Ali idi. Fazlî-i Leng ile Edirne yakınlarındaki Ferecik kasabasında dünyaya gelen ve demircilikle uğraşan Hadîdî, aynı zamanda zeyniyye tarikatına mensup şairlerdendi. Edirne’de yetişen esnaf şairlerinden bir başkası Civânî ise külah dikmekle geçinirdi.

Kaçan kim erse cânâne sevincinden bu can titrer

Kişi sevdiğini görse damarlar içre kan titrer

mısralarının sahibi olan Safâyî’nin adı bilinmediği gibi mahlâsı bazı kaynaklarda Sıfâtî olarak geçer. Safâyî, şairliğinin yanısıra iyi bir cerrahtı.

Osmanlı devleti onun gibisini pek az yetiştirdi… O, eski kültür dünyamızın XVI. asırdaki yüzakı idi.. Asıl adı Ahmed Şemseddin, ünvanı “Müftiü’s-sakaleyn” olan Kemalpaşazâde Ahmed Çelebi’dir sözünü ettiğimiz kişi.. Şairin doğum yeri konusundaki farklı görüşlere karşılık, kaynakların hemen hepsi, onun ömrünü Edirne’de geçirdiğinde fikir birliği içindedirler.. Hem asker, hem âlim, hem de şairdi.. Kemalpaşazâde’nin son derece kültürlü, zekî ve hazır-cevap olduğu şundan bellidir : Yavuz Sultan Selim ile birlikte Mısır seferine giderken, ordu Karaman’da konaklar. O sırada bir kum fırtınası çıkar. Bunun üzerine Yavuz Sultan Selim ; “Her halde bu memleketin kum fırtınası çok olur” deyince, Kemalpaşazâde de; “Padişahım, mâlumunuz Hazret-i Mevlânâ’nın makamı bu topraklardadır, bu nedenle kumlar da semâ ederler” diye karşılık verir. 300’ün üzerinde eser bıraktığı söyleniyor.

Sipahi beylerinden olan Beyânî, aslen Dimetoka’lı olan Vâsiî Çelebi, Kânûnî’nin şairlerinden Fânî, Vahdî Cafer, Lâzımî mahlâsıyla meşhur olmuş Derviş Beyzâde, bu asırda geleneği sürdüren şairler oldular. Yine aynı yıllarda Edirne’de öyle birisini görürsünüz ki o, hem şair, hem çok güzel ok atan bir kemankeş, hem iyi bir pehlivan ve hem de güzel sesli bir mûsıkî adamıdır. Aşık Çelebi, şairin Edirne Muradiye Camii’nde “na’t-hânlık” yaptığını naklediyor bizlere.. Bugün bahçesindeki servilerden, güllerden, sünbüllerden, bülbül ve kumru seslerinden eser kalmayan “yetim” Muradiye’de… Eskiler böyle insanlara “pür-fenn” veya “pür-ma’rifet” derlermiş.. İşte bu marifetli şair, Sâlikî’dir. Askerî, uzun süre Kerbelâ’da İmam Hz.Hüseyin türbesinde bulunmuş, Edirne’ye uzaklardan gelmiş şairler arasındaydı..

Ve Sehî Bey.. Onun ismini duymayan var mıdır ki.. Sehî Bey’in bizlere eski kültür ve edebiyatımız adına bıraktığı çok önemli iki hediye, Divan’ı ve Heşt-Bihişt adını verdiği anadolu sahasının ilk şairler tezkiresidir.

Asırlar sonra edebiyat dünyamız onu güzel Türkçemizin sahibi olarak gördü, tanıdı ve sevdi.. Bize Türkçenin o asırlardaki en güzel manzumelerini bıraktı.. O şair de Nazmî idi. Şehrengizler, esas itibariyle şehirlerin güzellerini ve güzelliklerini anlatırlar. Eserinde 58 Edirne güzelinin ayrı ayrı manzum tasvirlerini yapan Kerîmî, önceleri Semâî mahlâsını kullanan ve uzun süre Şehzade Mustafa’nın hizmetinde bulunmuş olan Zamânî de devrin tanınmış isimleri arasında yer alırlar. Hattat şairlerden Mu’înî ;

Dilberin hüsnünü seyret göre nakkâş nedir

Nedir ol leb nedir ol ruh nedir ol kaş nedir

beytiyle “gerçek” nakkaşın kim olduğuna sorularla dikkatlerimizi çeker.

Hekim Sinanoğlu sanıyla tanınan Atâ, baba mesleği olan hekimliği seçmiş şairlerdendi. Büyük bir mizah ustası, kudretli bir hiciv üstadı olan Atâ, tatlı esprileriyle bulunduğu meclisleri neşeye boğan biriydi. Son derece zeki ve hazır-cevap olan, kendisine kolay kolay söz yetiştirilemeyen Atâ, hemen bütün gününü kahvehane ve meyhanelerde geçirir, elinden içki kadehi düşmez, devamlı afyon yutar ve kahve içerdi. Aşık Çelebi, Atâ için ; “Asıl oturduğu yer kahvehane olup, evine ancak misafir olarak gelirdi” diyor. Suvarî , Fedâyî mahlâsını kullanan Ali Bâlî, Dîvdest-zâde sanıyla tanınmış Sihrî, Keçecizâde Râmî, Hızrî Çelebi, Nihânî mahlâsıyla şiirler yazan Durak Çelebi, Ahdî Ali Çelebi, “Sarı Memi” lakabiyle meşhur Hıfzî, “Yunus-zâde Muslusu” sanıyla tanınan Keşfî, “Kurt Bâlî” denilmekle şöhret bulmuş olan Naîmî, “İmamzâde” Yakînî, Ubeydî, Lisânî, Lâhıkî, Attarzâde Sâniî, İtâbî ve Meylî de bu kervanın XVI. asırdaki diğer yolcuları oldular.

Bizim klâsik edebiyatımızda “muammâ” denildiğinde akla ilk gelen isim Edirneli Emrî’dir. Şu da bir gerçek ki Emrî’nin yaşadığı devir Osmanlı devletinin en parlak zamanıdır. Edirne’nin de imparatorluğun İstanbul’dan sonra gelen en büyük, en mâmur ve en zengin şehri olduğu devirdir. Rüstem Paşa hanları ile Ali Paşa çarşısı henüz yapılmamıştır. Ama iki asırdan beri ortaya konulan şaheserler görenlerin gözlerini kamaştıracak güzelliktedir. Ayrıca Sokollu Mehmed Paşa hamamı, Esma Sultan Camii ve hamamı, Selimiye Camii yapılmakta, Edirne’ye şarktan garptan hergün yüzlerce kervan gelip gitmekte, ticarethânelerinde binlerle denk çözülüp bağlanmaktadır. Evet, Edirne’de o asırda sayısız âlim, mütefekkir, edib, müellif, şair, sanatkâr ve zenaat erbabı vardır.

Şeyh Kurtzâde Vâlihî de Edirne yakınlarındaki Ergene’dendir. Selimiye Camii’nin ilk vaizlerinden olmuş, bir zaman vaaz ve irşad görevini yerine getirmişti. Tesirli sözleri olan deli dolu bir vaizdi. Birgün kürsüde vaaz ederken, sevgilisine göz koyanlardan birini cemaatın arasında görür görmez derhal kürsüden iner ve camiden dışarı çıkarıp kovalar, sonra tekrar kürsüye gelip vaazına devam eder. Bir defasında da camiden çıkarken dostlarından biri saygı ve sevgisinden şairin pabuçlarını çevirip önüne koyunca Vâlihî; “Azizim, artık bizim için bunu ayaklarımıza değil, başımıza giymek göründü” diyerek şaka yollu iltifat ve teşekkür eder. Böylesine espriyi seven, hoş bir zat idi.

Kâmî Ahmed Çelebi, Abdülkerim Efendi, Cevrî İbrahim, Derviş Çelebi, Miskî Emir-zâde sanıyla tanınmış olan Bedîî, Izârî Mehmed Çelebi, Mehmed Mecdî, Sevdâyî, Bâlî Çelebi ve Nihânî İbrahim asrın diğer Edirneli şairleri olarak dikkati çekerler. Aynı şekilde Sâdık Efendi, Fânî, Hâtemî, Emrî’nin kardeşi ve şair Hâşimî’nin kızkardeşinin oğlu olan Muhtârî, Sâî, Remzi-zâde İlmî, özellikle minarelerde ip üzerine kandil dizmekte, yani mahyacılık sanatında emsalsiz bir sanatkâr olan şair Fazlî, şair Rûhî’nin kardeşi Kebecizâde Vecdî ve Sabâyî asrın diğer şairleridir.

Ve XVII. asır.. İstanbul, her ne kadar devletin idare merkezi olmuşsa da padişahların ve diğer devlet erkânının gözü hâla Edirne’dedir.. Özellikle I.Ahmed, II.Osman ve IV. Murad av eğlenceleri tertibi münasebetiyle zamanlarını Edirne’de geçirirler. IV. Mehmed ile kardeşleri II.Süleyman ve II.Ahmed’in oğlu II.Mustafa da uzun süre Edirne’de otururlar.. Özellikle IV. Mehmed, birçok elçiyi bile bu şehirde kabul eder. Şehzadeleri Mustafa ve Ahmed’in sünnet düğünleriyle kızı Hatice Sultan muhteşem evlenme törenlerini de Edirne’de gerçekleştirir.. Devlet, esas itibariyle Edirne’den idare edilir.. Doğal olarak bir kültür ve sanat zemininin Edirne’de canlı bir biçimde varlığı anlamına gelir bu.. Ve 69 Edirneli şair yetişir bu asırda.. İlmî Ahmed Çelebi, Ehlî, Rif’atî, Sofuzâde Dâî, Ferâgî, Muhyî-i Gülşenî, Hüsâmî Çelebi, Misâlî, Dânişî Mustafa, Hâdî Ahmed Çelebi, Abdî, Destârî, Hayâlîzâde, Şuâî, Sabâyîzâde, Tîgî, Aşkî, Çemenî, Kabâyî, Refikîzâde Sâlikî, Emir Hüseyin Halvâyî (Hüseynî), Rindî, Kavlî, Pervânezâde Hüseyin Çelebi, Bahşî, Derviş Bâkî, Hakîmî, Bülendî, Hulûsî, Hasîbî, Sinan Efendi, Nüvîsî, Kesbî Mehmed Efendi, Beyâzî, Fütûhî, Nevâzî, Sabrî, Selîsî, Âzerî, Hüseyin Vehbî, Nutkî, Derviş Hüsâmî, Âlî Hüseyin Efendi, Güftî Mustafa, Câhidî, Sipâhî, Nisârî, Kelâmî, Şifâyî, Sa’îdî, Mahvî, Zülâlî, Zehrimarzâde Rıza, Neşâtî Dede, Abdurrahman Hıbrî, Güftî Ali, Nasîbî, Tal’atî, Sıdkî, İffetî, Zihnî, Safhî, Nükâtî, İbrahim Gülşenî, Hamâmizâde Sun’î, Kebecizâde Râhî, Pâyidarzâde Râzî ve Rüşdî Mehmed Efendi asrın Edirneli şairleridir.

Bunlar arasında, Zehrimarzâde Rıza, Şehîdî, Neşâtî Dede, Abdurrahman Hıbrî ve Güftî Ali gibi isimler dışında edebiyatımızda yankılar uyandıracak önemli bir isim hemen hemen yoktur. Zehrimarzâde Rıza ve Güftî Ali’nin tezkirecilik geleneğimiz içerisinde önemli yerlerinin bulunduğu hemen herkesin mâlumudur. Diğer taraftan Enisül-Müsâmirîn gibi çok önemli bir şehir monografisini, yani Edirne tarihini kaleme alan Abdurrahman Hıbrî yine bu asırda yaşamıştır.

Edirneli şairler arasında asrın en önemli ismi hiç şüphe yok ki mevlevîlerin gülü, büyük şair Neşâtî Ahmed Dede’dir. l670 tarihinde Şeyh Osman Efendi’den boşalan Edirne Muradiye Mevlevîhânesi şeyhliğine atanan şâirin Edirne şeyhliği, çok tanınmış, sevilmiş ve hürmete lâyık şahsiyeti dolayısıyle çevresinde büyük bir sevinç uyandırmıştı. Bunun için de mevlevî dervişleri yeni şeyhlerini evinden alıp dergâha getirirlerken yolda âyinler yapmış, ilâhîler okumuş, hem semâ edip hem yürüyerek büyük coşkularını ifadeye çalışmışlardı. Neşâtî; bir yandan eski şiir geleneğimiz içerisinde Nailî’nin öncülüğünü yaptığı sebk-i hindî ekolünün önemli izleyicilerinden biri olurken, bir yandan da sevilip sayılan bir tarikat şeyhi kimliğiyle devrinin birinci sınıf şairleri arasında yerini almış, önce Nedim’e daha sonra da Yahya Kemal’e kadar uzanan tesirleri görülmüştür.

l700 senesinde Edirne, 350.000 şehir nüfusuyla Londra, Paris ve İstanbul’dan sonra dünyanın en büyük birkaç şehrinden birisidir. Buna rağmen Edirne, imparatorluk coğrafyası içerisindeki siyasi ve sosyal konumu bakımından bir gerileme sürecine girer. Bu durum, doğal olarak kültür dünyasını da etkiler. l745 ve l75l yıllarında Edirne’de ardarda çıkan büyük yangınlar şehirde 60 mahalleyi kül eder. Bütün bu olumsuz gelişmeler, Edirne’nin cazibesini günden güne kaybetmesi anlamına gelir. Ancak herşeye rağmen, bu yıllarda Edirne’nin bereketli şiir bahçelerinde birbirinden güzel manzumeleriyle boy gösteren 36 şair çıkar ortaya.. Asrın başındaki şairlerden İbrahim Vehbî Efendi, Necib Mehmed Efendi, Pervânezâde Ümîdî, Abdülhay Celvetî en önemli isimler olarak dikkati çekerler. Kubûrizâde Havâyî’nin, yaşadığı şehir olan Edirne’ye “tutku” denilebilecek ilgisi ve sevgisi vardı. Şairin ;

“Var iken Edrinenin kargası kulak tutma

Filanca memleketin nağme-i kanaryasına”

beytinden bu sevginin derecesini anlamak mümkündür.

Nâtık, Arap-zâde Âlemî Muhammed Efendi, İzzet, Börekçizâde Fâiz, Sûzî, Vahdetî Osman Efendi, Münîrî, Muhyî, Kâmî Mehmed Efendi’den başka bestekâr şairlerimizden İsmail Ağa, minyatür ustası ve şair Levnî, tarihimizde Sefâretnâmesi ile tanınmış 28 Mehmet Çelebi bu şairler yurdunun bu devirdeki bülbülleri oldular.

Bir mevlevî şeyhi olan Enis Receb Dede ile yine bir gülşenî şeyhi olan Rumelinin manevî fatihi Şeyh Hasan Sezâyî aslında bu dönemin şiirde parlayan iki yıldızıdır. Şu’arâ tezkiresi yazarlarından Sâlim, Hasan Sezâyî’den bahsederken kendisi için “Osmanlıların Hâfız-ı Şîrâzî’si” tabirini kullanır.

Fezâyî, Mûnis Dede, Enis Mustafa Dede, Mehmed Cemâleddin Efendi, Şeyh Süleyman Zâtî, Mestçi-zâde Salih Efendi, Bektâşî şairlerden Behiştî Mustafa Efendi, Elîfizâde Feyzî, mutasavvıf şairlerden, aynı zamanda hattat olan Enis Numan Dede, Sultan Üçüncü Mustafa devrinde yetişen şairlerden Kesbî, Ağa-zâde Örfî, Nazîr Çelebi, Tâib Efendi, Senâî, Hâfız Dede, Hasan Sezâyî hazretlerinin torunu ve Şeyh Müsellem Efendi’nin oğlu Şeyh Vefa bu asrın Edirne’de yetişen önemli şairleridir.

l9. yüzyılda da herşeye rağmen 29 şair yetişir Edirne’de.. Bunlar arasında, bizim genel edebiyatımız içerisinde ses getirebilecek ölçüde şairler bulunduğu gibi, şöhreti Edirne’yi aşamamış isimler de vardı. Bu asırda da şehrin yaşadığı olumsuzluklar, örneğin maruz kaldığı işgaller, Edirne için bir başka felâket sebebi olur. l829 ve l878 yıllarında Ruslar iki defa şehri ele geçirirler. Bu işgallerden kültür ve sanat çevreleri de doğal olarak olumsuz etkilenir. Kılıç ve kalem sahibi olarak nitelendirilen Süleyman Neş’et, babasının sürgünde bulunduğu Edirne’de böyle bir ortamda dünyaya gelmişti. İyi bir şair olmasının yanısıra özellikle cömertliği, konukseverliği, esprileri ve hazır-cevap oluşu ile de renkli ve ilginç bir kişiliğe sahipti. Çubuk içmeyi çok severdi. Bir gün meclisinde bulunanlardan biri şaka yollu kendisine ; “Efendim, cennetde ateş yok. Siz orada çubuğunuzu nereden yakacaksınız ?” şeklinde yersiz bir soru yöneltince, Hoca elinde bulunan koca çubuğu tebessümle bir kere çektikten sonra ; “Sizin için kebap pişirelecek ocaktan !” cevabını verir. Yine bir gün bu tür şakacı dostlarından biri kendisine takılarak : “Efendim, Fârisî (Farsça) cehennem ehlinin lisanıdır diyorlar. Öyle midir ?” diye sorunca ;”Öyle de olsa öğrenmek lâzım. Nereye gideceğimizi kesin olarak bilmiyoruz. Şayet cehenneme uğrayacak olursak, ahalisinin lisanını bilmemek bizim için diğer bir azâb olur” der. Bir seferinde de Hallâc-ı Mansur’un “Ene’l-Hak” demesinden söz açıldığı bir sırada, yanında bulunanlardan biri “Hiç ene’l-Hak denir mi?” deyince ; “Ya ne desin, ene’l-bâtıl mı desin ?” karşılığını verir. İşte Neş’et Efendi böylesine latifeyi seven ve yerinde esprileri olan, hayat dolu, yaşama sevinci dolu bir şairdi.

Seyfî, Şerif Tal’at Efendi, Kabûlî Mustafa, Mehmed Rıza Bey, Remzî Ali Efendi, Bahrî, Ali Gâlib Efendi, Hayrî, Nakşî Mustafa Dede, Râzî Hafız Mustafa, Mahrem Dede, Tahsin Bey, Dem’î Yusuf, Şâdî, Rahşî, Rüşdî Ahmed Efendi, Hasîbî Ahmed Efendi, Nühüft Mustafa Efendi, Hüseyin Hüsnü Efendi, Nizâmî, Kudsî, Fatih Efendi, Vasfî, Halil Feyzî Efendi, Servet Bey, Tevfik Bey ve bektaşi şairlerden Hulki Baba bu asırda divan şiiri geleneğini sürdüren Edirneli şairler oldular. Yine bunlar arasında yetişen Hasan Hulki Efendi de Edirneliler tarafından sevilip sayılan, hoş mizaclı bir şairdi.

20. asrın başlarında Edirne’nin durumu haketmediği bir perişanlığı sergiler. Önce l9l3’te Bulgarlar, sonra l920’de Yunanlılar tarafından işgal edilir Edirne.. Yağma ve talan bu şairler yurdunu, bu gül bahçesini harabeye çevirir.. Şehir yanmış ve yıkılmıştır.. 20.yüzyıl, henüz sona ermediyse de, 21.yüzyılın eşiğine geldiğimiz de açıktır.. Edirne, 25 civarında şair yetiştirir bu asırda.. Bunlardan Sa’dî Efendi, Ali Nutkî Baba’nın müridlerinden olan Hakkı Bey, Seyrî Ömer Efendi ve Ahmed Bâdî Efendi’nin, güçlü birer şair olmamakla birlikte güzel şiirleri vardı. Özellikle Ahmed Bâdî Efendi’nin tarih manzumelerinin, değişik yerlerde ölümsüzleşmiş kitabeler olarak karşımıza çıktığını görüyoruz. En ünlü eseri olan üç ciltlik Rıyâz-ı Belde-i Edirne’de, Edirne tarihi, abideleri ve meşhurları hakkında çok önemli bilgilerin verildiğini biliyoruz.

Şeyh Şerefüddin Efendi , Sâmî Efendi, Mustafa Reşid Bey, şair bir ailenin çocuğu olan Hilmî Efendi, Mehmed Rasim Ertür, yazı hayatına Servet-i Fünûn yıllarında atılan ve aruz vezniyle şiirler söyleyen Rıza Tevfik, Ahmet Selami Karaboncuk ve M.Faruk Gürtunca ile ;

Yıldırımlar yaratan bir ırkın ahfâdıyız

Tûfanlar gösteren tarihlerin yâdıyız”

dizeleriyle başlayan meşhur “Harbiye Marşı”nın yazarı Şakir Cevdet Çetinel , aynı şekilde;

Güneş artık damla damla eriyor

Turnalar Meriç’e veda etmede

Akşam, kubbelere hicran seriyor

Mahzun şadırvanlar susar gitgide

mısralarının şairi Uluğ Turanlıoğlu’nun, özellikle Edirne ve Rumeli üzerine yazmış olduğu şiirlerinde yoğun bir tarih sevgisi ile karşılaşırız. O’na göre Edirne, her yaprağı altın olan bir tarih kitabıdır. Folkloru, tarihi, mimarisi, coğrafyası, iklimi ve insanı ile Edirne, tüm lirizmiyle onun dizelerinde karşımıza çıkar. Edirne’nin Balkan Harbi ile başlayan kara günleri, şairi derinden yaralayan unutulmaz olaylardır. Turanlıoğlu, bütün bunları başarılı bir biçimde şiirine yansıtabilmiş şairlerimiz arasındadır. Kısa bir süre önce aramızdan ayrılan bu Edirne sevdalısını da rahmetle anıyoruz.

Müfid Parkan, Muzaffer Egesoy, Mehmet Bozkurt Esenyel, Uzunköprülü H.Tahsin Arıkan, Mualla Anıl, tabip şairlerden Dr.Mustafa Yıldırım hemen hemen bütün manzumelerinde tema olarak hak, adalet, insânî güzellikler, tabiat, kaybedilmiş vatan topraklarına duyulan derin hasreti işlerler.

Görüldüğü gibi fetihten itibaren l4.yüzyıla kadar Edirne’de yetişen Türk şairi yok.. Buna karşılık l5.yüzyıldan itibaren özellikle l6.ve l7. asırlarda şair sayısında büyük bir artış gözleniyor Edirne’de.. Bunun sebepleri arasında şehirde siyâsî istikrarın hakim olması, Edirne’nin, Anadolu’nun Balkanlara açılan noktasında bulunması, bir anlamda İstanbul’un başta saray erkânı olmak üzere varlıklı ailelerinin Edirne’yi bir mesire yeri olarak görmeleri tabii olarak bu şehri şairlerin de ilgi odağı haline getirir. Ancak bu durum çok uzun sürmez. Özellikle l7. asırdan sonra Edirne, adı geçen kültür ve sanat erbâbı kişiler için cazip bir yer olmaktan yavaş yavaş uzaklaşır. Doğal olarak şair ve sanatkârların bu kültür şehrinden elini eteğini çekmeleri süreci de günümüze kadar devam edip gelir.

XV.yüzyıldan günümüze kadar yaşamış olan Edirneli şairlere; mensup oldukları meslekler, yapmış oldukları şiir çalışmaları ve tarikat ilişkileri açısından bakacak olursak 55 Edirneli şairin “Divan” ve 3 şairin de “Divançe” sahibi olduğunu görürüz.

Edirne’nin fethi ile birlikte bu şehirde çok sayıda tekke ve zaviye kurulur. Osmanlının Balkanlara açılan bu kapısında mevcut tekke ve zaviyelerde ise gerek şeyh ve gerekse mürid seviyesinde çok sayıda şair yetişmiş ve şiirleriyle kültür ve edebiyatımıza katkıda bulunmuşlardır. Edirne şairleri arasında 23 mevlevî şaire karşılık 2l gülşenî şair vardır. Gülşenî şairler arasında en tanınmış olanı ise Şeyh Hasan Sezâyî’dir. Bunların dışında Nakşibendî, Bektaşî, Celvetî, Uşşâkî, Kâdirî , Râfızî, Zeynî, Rıfâî, Hâlidî tarikatlarına mensup şairlerin kaynaklara girmiş çok sayıda şiiri vardır.

Edirne şairlerini meslekî konumları itibariyle şu şekilde tasnif etmek mümkündür : Arzuhalci, 2, Danişmend 2, Defterdar, l0, Defter Emini 2, Din görevlisi (İmam, Hatip, Vaiz, Müftü, Müezzin) 11, Eğitimci l, Esnaf 14, Hattat l6, Kâtip 40, Kadı 36, Kazasker 2, Maliyeci l, Memur 5, Muhasebeci 2, Mülazım l5, Müderris 30, Mühürkâr 2, Nakliyeci l, Nişancı 2, Padişah l, Sancak Beyi 3, Sipahi l5, Şehzade l, Tabip (Hekim, Diş tabibi, Cerrah) l0, Vakıf Görevlisi 2, Yeniçeri 3 ve Çeşitli meslekler 26.

İşte bir şehrin şiir mâcerâsı.. Bir zamanlar; gül ve kılıç, su ve köprü, saray ve fetih, Rumeli ve Osmanlı terimlerinin ilk çağrıştırdığı şey Edirne imiş.. Şimdi Edirne’nin semâlarında, çil çil kubbelerinde “bâkî kalan hoş bir sadâ” olmuş..! Kim bilir, bunca motor gürültüleri arasında belki “o sadâ” da işitilmez olmuş artık.. Ya da o sadâya kulak veren kalmamış.. Camiler sâkin, bir zamanlar avluları cıvıl cıvıl olan medreselerin damlarına şimdi baykuşlar tünemiş.. Serviler yok, çınarlar yok, gülistanlar yok.. Arda, Tunca ve Meriç gümüş renginde mi yine dersiniz ? Gül kokulu şiirler söyleyen gül nefesli şairler, neredeyse onlardan da eser kalmamış.. Temennîmiz, bir zamanlar en güzel duyguların kanatlandığı şiirlerin, bu şairler yurdunun semâlarında ebediyyen yankılanmasıdır.

Hepinize gönülden sevgi ve saygılarımı sunuyorum efendim.

KAYNAKLAR

M.Süleyman Sadeddin : Tuhfe-i Hattâtîn. İstanbul l928. Hikmet Dizdaroğlu : Eski Şiir Bahçelerinde. Türk Dili. C.6. S.62. S.Nüzhet Ergun : Neşâti. Hayatı Eserleri. İstanbul l933. Fethi Gözler : Yunustan Bugüne Türk Şiiri. Ankara l967. Ataol Behramoğlu : Son Yüzyıl Büyük Türk Şiiri Antolojisi. 2 Cilt. İstanbul l987. Y. Nabi Nayır : Başlangıcından Bugüne Türk Şiiri. İstanbul l968. Prof.Dr.F.Köprülü: Eski Şairlerimiz Divan Edebiyatı Antolojisi. XVI.Asır. İstanbul l949. Oral Onur : Edirne Kitabeleri. İstanbul l973. Dr. Cahit Baltacı : XV-XVI.Asırlarda Osmanlı Medreseleri. İst.l976. Tayyib Gökbilgin : XV-XVI.Asırlarda Edirne ve Paşa Livası. İstanbul l952. Kemal Edib Ünsel : Fatih’in Şiirleri. Ankara l946. Abdülbâki Gölpınarlı : Divan Şiiri. XV-XVI-XVII-XVIII-XIX.yy. İstanbul l954. V.Mahir Kocatürk : Osmanlı Padişahları. Ankara l962. Dr. Rıfat Osman : Edirne Sarayı. Yay : Ord.Prof.Dr. Süheyl Ünver. Ankara l957. Bursalı M.Tahir Efendi : Osmanlı Müellifleri. Haz: A.F.Yavuz-İ.Özen.İstanbul l972. Dr.Rıdvan Canım : Edirne Şairleri. Ankara l995. 557 s.İbnülemin M.Kemal İnal : Son Asır Türk Şairleri. İstanbul l969. Özdemir Nutku : IV.Mehmed’in Edirne Şenliği. Ankara l987. Tayyib Gökbilgin : Rumelide Tatarlar-Yörükler ve Evlâd-ı Fâtihân. İstanbul l957. Beşir Çelebi : Tevârih-i Edirne. Tavşanlı Zeytinoğlu Halk.Ktp.321/2. Prof.Dr. M.Fuad Köprülü : Eski Şairlerimiz Divan Edebiyatı Antolojisi İst. l934. Prof.Dr.F.Kadri Timurtaş : Tarih İçinde Türk Edebiyatı. İstanbul l98l. A.Ö.Hacıtahiroğlu : Türk Edebiyatında Dînî ve Ahlâkî Şiirler. İst.l963. Doç.Dr. İ.Halil Ersoylu : Cem Sultanın Türkçe Divanı. Ankara l989. Feyzi Halıcı : Parlamenter Şairler. Ankara l990. İhsan Işık : Yazarlar Sözlüğü. Risale Yay. İstanbul. Arif Müfit Mansel : Trakyanın Kültür Tarihi. İstanbul l938. Dr. Fuad Köprülü :Türk Klâsikleri. Yunus Emre’den Aşık Veysel’e. 7 Cilt.İstanbul l976. V.Mahir Kocatürk : Divan Şiiri. Ankara l967. Şükran Kurdakul : Çağdaş Türk Edebiyatı. Meşrutiyet Dönemi. İst.l976. Prof.Dr. Süheyl Ünver : Edirne’de Fatih’in Cihannümâ Kasrı. İstanbul l953. Yedi İklim Kült.Edeb. Derg. Altıncı Cilt. Sayı : 47 İstanbul l994. (Edirne Özel Sayısı). S. Nüzhet Ergun : Bektâşi Şairleri. l930. Asım Bezirci : Dünden Bugüne Türk Şiiri. İstanbul l968. Hilmi Yücebaş : Hiciv Edebiyatı Antolojisi. İstanbul l96l. S.Nüzhet Ergun : Türk Şairleri. İstanbul l936. Dr. Rıdvan Canım : Sâkînâmeler ve Edirneli Revânî’nin İşretnâmesi. Erzurum l987. R.Ahmet Sevengil : Eski Şiirimizin Ustaları. İstanbul l964. O.Nuri Peremeci : Edirne Tarihi. İstanbul l940. Fahir İz : Eski Türk Edebiyatında Nazm. C.I-II. İstanbul l966-67. Rüştü Şardağ : Şair Sultanlar. Ankara l982. Doç.Dr. İsmail Ünver : Neşati. Ankara l986. Şevket Rado : Türk Hattatları. İstanbul /Tarihsiz. Cemil Yener : Türk Halk Edebiyatı Antolojisi. İstanbul l973. Hafız Hüseyin Ayvansarâyî :Vefâyât-ı Selâtîn ve Meşâhir-i Ricâl. Haz: F. Ç. Derin. İst.l978. Mustafa İsen : Sehi Bey, Heşt-Behişt. Tercüman l00l Temel Eser.İstanbul l980. Mehmed Süreyya : Sicill-i Osmânî. IV Cilt. İstanbul l890. Hilmi Yücelen : Maliyeci Şairler Antolojisi. İstanbul l973. Dr. V.Behçet Kurdoğlu : Şair Tabipler. İstanbul l967. Mecdî Mehmed Efendi : Hadâyıku’ş-Şakâyık. Şakâyık-ı Numaniyye ve Zeylleri. Haz: Doç.Dr. Abdülkadir Özcan. İstanbul l989. C.I. Ahmet Aymutlu : Fatih ve Şiirleri. İstanbul l959. H.Turhan Dağlıoğlu : Edirne Mezarları. İstanbul l936. H. Erdoğan Cengiz : Divan Şiiri Antolojisi. İstanbul l972. Fuad Köprülü : Türk Edebiyatı Tarihi. İstanbul l980. İ. Zeki Burdurlu : Öğretmen Şairler Antolojisi. İzmir l966. Ahmed Bâdî Efendi : Rıyâz-ı Belde-i Edirne. Bayezid Genel Ktp. l0392. Abdurrahman Hıbrî : Enisü’l-Müsâmirîn. İstanbul Üniv.Ktp.TY 45l. M.Cavid Baysun : Cem Sultan Hayatı ve Şirleri. İstanbul l946.

Direniş(Mehmet BAKİ)

“Bir şeyin tasarruf hakkına sahib olmak ile aynı şeyin mülkiyet hakkına sahib olmak birbirinden farklı manaya gelir ve bir şeyin ırzına ekseriyatle o şeyi tasarruf edenler geçer!”

Geçtiğimiz bir kaç içinde gerçekleştirilen IMF toplantıları sebebi ile yaşanan hadiseleri doğru tevil edebilmek için bu hükmü nazar-ı itibara almakta fayda var.  Eylemleri gerçekleştirenler “Zulme karşı omuz omuza!” fehvasının arkasına sınığınıp başka bir zulme sebebiyet veriyor olabilirler mi? Yahut şöyle soralım: Acaba direniş eylemleri sahiden bir direniş mi?

Direniş… Pes etmemek, kabul etmemek, karşı koyma cehdi, varlık sebebini müdafaa… Nasıl tarif ederseniz edin direnişin menbaı bir hakkın gasbına, mansabı da aynı hakkın yerine koyulmasına istinad eder. Bu sebebten direniş insana mahsus bir hususiyettir. Hayvanat yahut nebatat direnemez zira çevresiyle bütünlük arz eden bir şekilde yaratılmıştır; yani mahlukatın direnemez olması direnmelerine lüzum olmadığı içindir. İnsan ise sevk-i ilahi icabı dünyadan istifade edebilmesi için lazım gelen cihazat ile mücehhez kılınmıştır. Tasarruf, bu istifadenin fiiliyata dökülmesinden başka bir şey değildir. Tasarruf da biricik ölçü haddi aşmamak… yani lazım olanı lazım olduğu kadar sarf etmek… israf etmemek! Tam da bu noktada israfı, bir şeyin boş yere kullanılması olarak anlamamak lazım. İsraf, bir şeyin tasarruf hakkına tecavüzdür. Aynı şeyin mülkiyet hakkına tecavüzün adı ise: Gasbdır. İnsan ile dünya arasındaki irtibatın yıkıcı olması ise tasarruf ve mülkiyet hakkının yerli yerince anlaşılamamasındandır.

IMF toplantıları sebebi ile sokaklarda çıkan kavganın temelinde –kavganın her iki tarafı içinde- tasarruf hakkının, mülkiyet hakkı zannedilmesi bulunmaktadır. Bu sebebledir ki bir taraf dünyaya nizamat verme hakkını kendinde görürken, diğer taraf da  –tersinden- aynı hakkı kendinde görmektedir. İster ayakkabı fırlatan genci, ister ayakkabı fırlatılanı nazara alın; fark etmez. İki tip arasındaki yegane fark, dünya ile kurdukları yıkıcı irtibatın derecesidir. Her iki tarafta dünyayı değiştirmek cehdini kendinde gördüğü için yani müdahale yerine müdahil olmayı tercih ettiği için birbirlerinden pek de farkları yoktur. Olmadığı içindir ki mülk hakkını gasb etmek için kavga etmek kaçınılmaz olmakta. İki taraf içinde kavga mülkiyet kavgasıdır.

Eylemcilerin direnişi tasarruf haklarının elinden alınmasından değil “Mülkiyet hakkının sahibi kim olacak?” sualinden sudur etmekte. Hayır! Sol ve kapitalist düşüncenin nazara verdiği mülkiyet mefhumundan bahsetmiyorum. “Dünyanın efendisi kim olacak?!” sualinden bahsediyorum! Dünyanın efendisi olmak. Bütün kavga bunun için! Biri zalim, biri mazlum olmuş ne fark eder? Gaye dünyaya müdahil olmaksa her ikisi de aynı şey değil midir?

İnsan dünyaya müdahale etmek için geldi; müdahil olmak için değil… Allah (c.c.) müdahale etmez zira doğrudan müdahildir. Mülk Allah’ındır (c.c) ve mülkünde tasarruf sahibi O’dur (c.c.)! İnsan ise kendisine izin verilen kadarına müdahale hakkına sahibtir. Yaşanan kavganın tarafları, birbirlerinin her ettiklerine müdahale ediyorlar çün ki müdahil olmak varlık sebebleri. Eğer sermaye tarafından bir zulum var ise –ki vardır- zulme direnen farkında olmadan zalim tarafından zaten denetim altında tutulmakta. Zira sadece mazlum direnmiyor, aynı zamanda zalim de “tahtından düşmemek” için direniyor! Mazlum için tahtı ele geçirmek zulmun sona ermesi manasına yani kendince tasarruf hakkının iadesi manasına gelirken, zalim için denetimin yok olması yani kendince mülkiyet hakkının kaybı manasına gelir. Sırf bu sebebten mevcut yapı tahtın zayıf noktalarını tesbit edebilmek için direnişi, direnişçilerin farkına varmadan destekliyor. Gah ürünleri ile, gah kelimeleri ile, gah zevkleri ile…. Eğer direnişçi agah değilse zalim tarafından kendisine -bazen sarih, bazen zımni- verilen destekleri zalimi tahtından düşürmek için kullanacağı bir araç olarak kabul etmekte bir beis görmüyor ve farkında olmadan tuzağa düştüğü yani direniş hakkı sadece görüntüde kaldığı için irfan sahiblerinin nazarında sahiden mazlum vaziyetine düşüyor. Direnişçinin mazlum olması, mevcut yapının yapıp ettiklerine müdahale etmek arzusundan dolayı sokaklarda başına gelenlerden değil. Denetim altında olduğunu fark etmediğinden!

Sermayeye “Defol!” demek ile denetimden kurtulabileceğini zanneden direnişçi asıl “defol”u sermayenin hayatına dahil ettiği unsurlara söyleyemediği, söylemeye cesareti olmadığı için “eylemin” kolayına kaçmakta. Öyle ya; üzerinde mülkiyet hakkımız olan şeyleri kendimizden uzaklaştırmak, üzerinde tasarruf hakkımız olanı kovmaktan daha zordur! Sermayenin sigarasını terk etmek, sermayaye defol demekten çok daha zordur! Bu şekli ile direnişçi kafesin içindeki ete saldıran postu değerli bir tilkiden başka bir şey değildir.

Sermaye elindeki bütün cihazat ile hayatımıza müdahil! Beğenirsiniz yahut beğenmezsiniz; direnirsiniz yahut direnmezsiniz… Her hal u karda sermayenin hayatımıza müdahil olduğu gerçeği değişmez! Bu gerçeği bir parça sezen ve sokaklara inen direnişçi için direniş, bir nevi toplu tatminden başka bir şey değildir. Müdahil olma arzusunun tatmini… Sermayenin elinden aldığı mülkiyet hakkını kullanmak için, dilediği gibi tasarrufda bulunma arzusu. Kendine ait bir hayatı olmadığı daha doğrusu sermayenin verdikleri tatmin etmediği ve sermaye verdikleri ile tatminsizliği körüklediği için başka hayatlara müdahale ederek tatmin olmak arzusu… Çok zaman itiraz ettiği, sermayenin verdikleri yani sermayenin kendisi değil aksine, kendisinin bir şey verememesi. Öyle ya madem sermaye ve onun tesirlerine karşı çıkılıyor; önce evinde bulaşıklarını sermayenin deterjanı ile yıkayan anneye direnilmesi lazım değil mi? Ama hayır! Böyle bir şey mümkün değil zira esnafın mülkiyet hakkına tecavüz annenin mülkiyet hakkına tecavüzden çok daha kolaydır! Direniş bu cihetten kolaydır. Kolaydır çün ki çaresiz kalanın yapacağı tek şey: Saldırmak! Sokaklara taşan bir eylem olması ise kendi kifayetsizliğinin farkında olmasından. Birden çok kişi bir araya gelince kuvvet doğacağı zannı direnişçilerin en büyük hatası! Ne yani aile efradım ile film izlerken kadın ve erkeğin öpüşme sahnesinde televizyonu kapatmak bir direniş değil mi? Sokaklara inen direnişçilerden bu mahremiyeti anlamasını zaten beklemiyorum! Dünyalarımız farklı yani direnişimiz…

Allah Resul’unun (s.a.v.) “Bir elime ay’ı, diğer elime güneşi koysalar davamdan vazgeçmem!” buyurmasındaki nükte direnişin ne ve nasıl olduğunu izaha fazlasiyle kafidir.

Saçların çözsün bulutlar …

Saçların çözsün bulutlar ra’d kılsın nâleler
Kabrim üzre Haşr’e dek yansın göyünsün lâleler

Şâh-ı gül devrânıdır yelsin yöpürsün bâd-ı subh
Gonca vü servin ayağına su döksün jâleler


Hastelikten şöyle tenhâyım bu gurbet-hânede
Penbe ile ağzıma sû damzurur tebhâleler

Kan yudup ölenlerin derd-i derûnun yazmağa
Bir varaktır lâlenin ağzında her pergâleler

Şol kadâr od yaktı âhım başlarınâ Âhî kim
Göklere ağdı göçüp benden figâan ü nâleler

Âhî


Hosting Sponsoru

sponsor

istanbul escort goztepe escort istanbul escort

istanbul escort istanbul bayan escort istanbul escort bayanlar istanbul escort kizlar